ANA SAYFA
AKTÜEL
  Medyascope
  Medyajans
   Yazarlar
  Röportaj/Sohbet
  Tirajedi Raporu
AKADEMEDYA
  Araştırmalar
  Media Studies
  Medya Kitaplığı
  Media Net Link
  Köşelerde Medya
  Meslek İlkeleri
KO'MEDYA'
  Tezcanlık
  Karikatür
  Meslek İlkelleri
  MedyaRazzi
FORUM
  Sizden Gelenler
  MedyaKritik
  Chat/Sohbet
  Tekzip-Açıklama
MESLEK ÖRGÜTLERİ
  TGC
  TGS
  Basın Konseyi
  Örgütlerden
İLETİŞİM
  

Ev Sahibimiz
Bir-Net
TEŞEKKÜRLER

Özgür Gazeteciler Platformu
 
15 Ekim 2000 Pazar

MED'YARA'M

BASINDA SSS... SIKÇA SORULAN SORULAR

Ahmet Tezcan

Ahmet Tezcan

İnternet dünyasından yazı diline geçen bir kısaltma var: SSS.. Açılımı; Sıkça Sorulan Sorular. İnternetin acemi kullanıcıları –hoş bu dünyadaki hızlı gelişmeler kimseye usta payesi verme imkanı bırakmıyor ya- karşılaştıkları sorunları bir bilene danışıyorlar. Bilenler ise b u soruları derleyip sitelerinde Sıkça Sorulan Sorular başlığı altında cevaplandırıyor.

 Hürriyet yazarı Emin Çölaşan’ın ortaya attığı 1 milyon dolarlık gazeteci iddiası ve çevresinde esen ünlem fırtınası basın dünyasında da SSS kısaltmasını gerekli kıldı.

Murat Demirel’den 1 milyon doları alan gazeteci kim sorusuyla başlayan ve gazetecilik ahlakıyla ilgilenen sayısız soru ortaya atıldı. Bunların önemli bir kısmı iddiayı ortaya atan gazetecinin tavrını sorguluyordu.

Dördüncü Kuvvet Medya, klasik aculluk örneğinin sergilendiği bu toz duman atmosferinde sözkonusu olayla ilgili yorumda acele etmemeyi tercih etti. Kimi okurlarımız bize kızdılar: “Bu gazetecinin kim olduğunu sizden öğrenmeyeceğiz de nerden öğreneceğiz?” dediler. Ancak biz, gözgözü görmeyen bu ortamda sanal rating kaygularını bir kenara bırakarak suların biraz durulmasını bekledik. İşte bu bekleyiş sırasında da olması gerekenler oldu ve SSS moduna geçildi.

Ortada bir iddia var, belgesi yok.

Suçlamayla ilgili imalar var, isimler yok.

İddiayı çürüten başka bir iddia var, onun da belgesi yok.

Tanık olduğu ileri sürülen kişiler var, resmi ifadeler yok.

Bol bol fısıltı var, haber yok.

Konuyla ilgili fikir beyan edenler arasında çoğunluk Emin Çölaşan’ın gazetecilik normlarına uygun davranmadığı görüşünde. Kendi gazetesinin yöneticilerinden Tufan Türenç, sözkonusu iddiaların belgelenmedikçe ve kanıtlanmadıkça haber değil “iftira” olarak kalacağını yazdı köşesinde. Bir gün önce de aynı gazetenin Başyazarı Oktay Ekşi, aynı minvalde bir yazı kaleme aldı. Çölaşan, iğneli, alaycı ve yer yer hakaret ujnsurları taşıyan ifadelerle kendisini eleştirenlere karşı saldırıya geçti. Akabinde Başyazar Oktay Ekşi, Basın Konseyi Başkanı sıfatıyla Emin Çölaşan’ın gazetecilik tavrının doğru olduğunu öne sürerek kendi yazısını reddetti. Ekşi, iki gün sonra da iddialar dolayısıyla yazarlığa ara veren Rauf Tamer’in davranışını doğru bulduğunu açıkladı.

Bu hengamede, Milliyet Gazetesi’nden Umur Talu, “Bu gazetecilerle, bu işadamlarıyla AB’ye giremeyiz” yazısı ile Emin Çölaşan’ı açıkça “müfteri-iftiracı” ilan etti ve Basın Konseyi’ne başvurmayı düşündüğünü açıkladı.

Yeni Şafak yazarı Mehmet Barlas da, “Basındaki pislik ve önemli sorular” her fırsatta kendisine saldıran Emin Çölaşan’a yazdıklarıyla değil, yazmadıkları ve yazamadıklarıyla ilgili sorular yöneltti.

Rauf Tamer olayı etrafındaki soru fırtınasında göze çarpan en önemli sorular Barlas’ın söz konusu “duygusal” yazısında ortaya atıldı. Barlas, Çölaşan’ı çalıştığı gazetenin bağlı olduğu grubun “kredi bağlantıları ve bankaları” konusunda neden tek satır yazmadığını soruyordu.

Bu soru basın mensuplarının zor ve ilkesiz tavrını sergileyen en önemli soru idi ve ne yazık ki sadece Çölaşan’a değil bütün gazetecilere yöneltilmesi gerekiyordu. Çünkü gazeteciler, sık sık dile getirilen basın özgürlüğü konusunda Hürriyet Yazarı Serdar Turgut’un çok acı bir ironi ile dile getirdiği şekilde davranıyorlardı. Serdar Turgut, 1996 yılında Dördüncü Kuvvet Medya programı dolayısıyla yaptığımız bir görüşmede şöyle demişti:

“Ben patronumun ticari ilişkileri konusunda yorum yapmama özgürlüğüne sahibim!”

Serdar Turgut’un veciz bir cümle içinde zikrettiği bu özgürlük, ne yazık ki istisnasız bütün gazeteciler için geçerlidir. O kadar ki, bu özgürlük anlayışı, Basın Konseyi Başkanı’nı “gazete ve televizyon sahiplerinin kamu ihalelerine girmelerini ve yüzde 20’den fazla hisse sahibi olmalarını yasaklayan” yasa maddesini ortadan kaldıracak bir taslak hazırlamaya kadar sürüklemiştir.

Gazete patronlarının, basın mensuplarının alternatif iş imkanlarını elinden alarak kurt kapanına sıkıştırılmış köleler durumuna düşmesine neden olan “Centilmenlik Anlaşması” konusunda, anlaşma yapan patronların emrinde çalışan hiçbir gazeteci, kinayeli de olsa hiçbir eleştiride bulunamadı. Gazeteci kimliği altında sermayedar postuna bürünen genel yayın yönetmenleri, haberlere patron müdahalesinin varlığını yok göstermek için televizyon programlarında avaz avaz bağırırken; yazarlar “Basın özgürlüğünün gereğine inanıyorum ama beyler unutmayın ki GSM ihalesinde bizden istenen 500 milyon dolar çok büyük bir paradır ve bu sadece beni değil sizleri de etkiler” diyen Mehmet Emin Karamehmet karşısında yutkunarak susmak zorunda kalıyor; enerji ihaleleri ile ilgili 4 haberinden üçü çöpe giden ekonomi muhabirleri ise “Bu süre içinde siz de çok sıkıntı çektiniz biliyorum ama bunu yapmak zorundaydık.” diyen Doğan Grubunun enerji işlerinden sorumlu yetkilisi Birkan Erdal’ın sözlerini yutkunmaktan bile korkarak dinliyordu.

Bütün bu olanlar içinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti; başkan ve yönetim kurulu üyelerinin de ellerini kelepçeleyen “patronun ticari ilişkileriyle ilgili yorum yapmama özgürlüğü”ne rağmen her yıl Basın Özgürlüğü ödülleri dağıtabiliyor, basın özgürlüğünü “imalar ve kinayelerle” dile getirmiş olan yazarlar da bu ödülü eminim ki buruk bir kıvançla kabul ediyorlar.

Gazeteciler için çalıştığı basın kuruluşu sıradan bir işyeri değil, bütün hayatını biçimlendiren bir yuvadır. Gazeteci, mesleğini mesai saatleri içinde değil, bir ömür yaşar. Bu nedenle gazeteciler, başkalarının evindeki süprüntüden ziyade, kendi evinin içindeki pislikleri temizlemek zorundadır.

Meslek ahlakı konusunda insanlara söz söylemek istiyorsak; önce kendimizi ve kendi çalıştığımız kurumu temizlemenin yollarını aramalıyız.

Dolayısıyla hiç kimsenin hiç kimseye söz söylemeye, suçlamada bulunmaya hakkı yok. Kendi kurumundaki ilkesizliklere göz yuman, sessiz kalan her gazeteci, başka bir kurumda çalışan meslektaşlarına yönelttiği her iftirada Umur Talu’nun açıkça belirttiği gibi “İFTİRACI” sıfatını hak kazanacaktır.





KONUYLA İLGİLİ YAZILAR:
Biri yalan söylüyor ama...
Pislik Dizboyu
Noktayı henüz koymadık...
Biri yalan söylüyor ama...
Bu gazetecilerle bu iş adamlarıyla AB'ye giremeyiz
Kendi işimize bakmanın sırası...
Rastlantılar Zinciri
Basındaki pislik ve önemli sorular