| | | Özgür Gazeteciler Platformu Ragıp Duran OKTAY EKŞİ'YE AÇIK MEKTUP *** Türkiye'deki demokrasi, insan hakları, özgürlükler
alanlarındaki olumsuz uygulamaları saptayıp bunların
düzelmesi için bir gazeteci olarak çaba
harcayacağınıza, Dışişleri Bakanlığının üçüncü kademe
meslek memuru gibi düşünüyorsunuz. Fildişi kulenizden
çıkıp bir çevreye baksanız, rejimin perişan halini siz
de kolaylıkla görebilirsiniz. Ama bunları yazmaya
kalkarsanız o zaman gerçek anlamda gazeteci olursunuz,
bu da sizin imtiyazlarınızın sonu anlamına gelir.
Oktay Bey,
Son altı ay içinde, benim görüşüme başvurmadan,
köşenizde adımı anıp bazı suçlamalarda bulunuyorsunuz.
1981-83 yılları arasında Hürriyet Haber Ajansında
çalışırken Genel Müdürümdünüz. Basın özgürlüğü
konusundaki girişimleriniz dolayısıyla uzun zamandan
bu yana aynı ya da benzeri alanlarda bulunduk.
Hürriyet'te iken bir yönetim değişikliği sırasında
(Emeç ya da Gedik gitmiş Turan gelmişti galiba) bize
yaptığınız bir açıklama hala hatırımdadır: 'Ya yeni
yönetim benimle anlaşır, ya da ben…onlarla anlaşırım'.
İktidarla olan bu esnek bağlantı türünüz daha o zaman
dikkatimi çekmişti.
Daha yakın bir dönemde, ben Özgür Gündem gazetesinin
yöneticisi iken Diyarbakır muhabirimiz Hafız
Akdemir'in katledilmesinin ardından gösterdiğiniz
performans da kayıtlarımda duruyor. Önce Akdemir'in
gazeteci sıfatı konusunda haklı olarak hiç bir kuşku
duymadan Basın Konseyi avukatı sıfatıyla Fikret
İlkiz'i Diyarbakır'a göndereceğinizi açıklamıştınız.
Daha sonra bizi yolda Elazığ'da telefonla bulup bu
girişimi iptal ettiğinizi bildirdiniz ve Akdemir'in
gerek eski mahkumiyeti gerekse PKK ile olan
'bağlantıları' üzerine açıklamalar yapmıştınız.
Diyarbakır'da zamanın Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal
Erkan'la yaptığımız görüşmede, Erkan, sizin
söylediklerinizi bize neredeyse kelimesi kelimesine
tekrar etmişti. O zaman biz de 'Ekşi mi Erkan'ı
yönetiyor, yoksa Ekşi, Erkan'ın sözcüsü mü?' sorusuna
takılmıştık.
Neyse, örnekleri çoğaltmak mümkün.
Askeri rejim sırasında yönetimin isteği ve desteğiyle
kurduğunuz Basın Konseyi adlı grupçuk, kısa süre
içinde Hürriyet'in dışındaki gazetelerde çalışan
meslekdaşların istifasıyla gerçek anlamda özel
klübünüz haline geldi ve birliğin değil bölünmenin,
mesleki değil kişisel ve kurumsal çıkarın organı oldu.
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), Gazetecileri Koruma
Örgütü (CPJ) ve Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI)
gibi kurumlar, sizinle, çok iyi bir gazeteci ya da
basın özgürlüğünü savunan bir yazar olduğunuz için
değil, bu kuruluşları Türk hükümetiyle temasa geçirme
beceri ve yeteneğiniz nedeniyle ilişkiye geçtiler.
Uluslararası bu üç örgütün ortak Türkiye gezisi
sırasında, hapisteki gazeteci sayısı konusunda,
rakkamı en aşağıya çekmek için gösterdiğiniz fevkalade
çabalar benim değil ama bir başkasının kayıtlarında
mutlaka vardır. Görüşlerine katılmadığınız yayın
organlarında sarı basın kartı olmadan çalışan ve
yayınlanan yazıları nedeniyle hüküm giymiş
meslekdaşlarımızın gazeteci olmadığını iddia ederek,
Batılılara, Turizm Tanıtma Bakanlığının harcıalem bir
rehberi gibi şirin bir ülke, demokratik bir rejim
imajı vermeye çalıştınız. Ama olmadı. Olmadı çünkü
yabancı kuruluşlar sadece sizin sözlerinize değil,
başka kaynaklara da başvurdular. Ayrıca ve belki en
önemlisi, onlar söz ve açıklamalara değil, somut
olgulara bakarak karar verdiler, rapor yazdılar.
Rehberlik çabalarınızın işe yaramaması benim açımdam
değil ama rejim ve sizin açınızdan üzücü olsa gerek…
Gelelim son iddianıza. 4 Mart tarihli köşenizde, benim
Batılılara yalan bilgiler verdiğimi yazmışsınız. Bu
nedenle de kimi Batılı bakanların Türkiye aleyhinde
olumsuz yargılar beslediğini ve ifade ettiğini
belirtmişsiniz.
Sizin de kabul buyurduğunuz üzere, Batı diplomasisi
üzerinde hatırı sayılır bir ağırlığım olduğu
doğrudur. Fransız, İngiliz, Alman, İskandinav hatta
Amerikalı bakan ve liderlerin hepsi yakın arkadaşlarım
sayılır. Sık sık telefonla beni arayıp halimi hatırımı
sorup, Türkiye'deki gelişmeler hakkında bilgi ve
yorumlarıma ihtiyaçlarını olduğunu itiraf ederler. Son
altı aydır Harvard Üniversitesinde çalışmalarımı
sürdürürken, başta William Jefferson Clinton olmak
üzere Allbright hanımefendi ve bilhassa Mister Koh
defalarca Cambridge'a kadar gelip evimde misafir
kaldılar. Koh -ki ben ona kısaca 'Hawaili' diye
hitap ederim- Amerikan Dışişleri Bakanlığının
geçenlerde yayınladığı 50 sayfalık Türkiye İnsan
Hakları raporunun taslağını iki ay önce bana
göndermişti ve 'Ragıp'çığım bir şeyler karaladık ama
pek olmadı galiba, sen şunu doğru dürüst baştan
aşağıya bir daha yazsana' demişti. E şimdi Koh'u mu
kıracağım, bir hafta çalışıp yazıverdim raporu. Hani
övünmek gibi olmasın ama fena da olmadı yani…
İskandinav bakanlarla da çok sık görüşürüm. Bir
dediğimi iki etmezler sağolsunlar. Daniel
Cohn-Bendit'in yıllar önce bir kitabını Türkçeye
çevirmiştim, oradan tanırım kendisini, dolayısıyla
Avrupa Konseyi de 'bizim çocuklar' sayılır.
Oktay Bey,
Bir süre önce dorduncukuvvetmedya.com sitesinde Doğan
Medya Grubunun ilkeleri ile ilgili olarak yazdığım iki
yazıda size de magazin türünde bazı göndermelerde
bulunmuştum. Anlaşılan o yazıyı okumuşsunuz ve cevap
verme ihtiyacını duymuşsunuz. Ama galiba benim
eleştirimi anlamamışsınız ya da anlamazlıktan
gelmişsiniz. İntikamcı davranıyorsunuz. Konuyu
değiştirmeye çalışıyorsunuz.
Ben arkasında holdingi, devletle yoğun ilişkileri olan
bir 'tip' değilim.
(Minimum nezaket, muhalifine karşı böyle bir sıfat
kullanmamayı gerektirir, siz de ne yazık ki o da
yok!). Sıradan ama bağımsız bir gazeteciyim.
Türkiye'deki demokrasi, insan hakları, özgürlükler
alanlarındaki olumsuz uygulamaları saptayıp bunların
düzelmesi için bir gazeteci olarak çaba
harcayacağınıza, Dışişleri Bakanlığının üçüncü kademe
meslek memuru gibi düşünüyorsunuz. Fildişi kulenizden
çıkıp bir çevreye baksanız, rejimin perişan halini siz
de kolaylıkla görebilirsiniz. Ama bunları yazmaya
kalkarsanız o zaman gerçek anlamda gazeteci olursunuz
bu da sizin imtiyazlarınızın sonu anlamına gelir. Önce
işinizden olursunuz sonra Allah korusun sizi hapise
bile atarlar. Merak etmeyin, ben ve benim gibiler,
böyle bir şeyin olmasını hiç istemeyiz, ama olursa da
en etkili ve güçlü muhalefeti göstereceğimizden emin
olabilirsiniz.
Siz yıllardır kaleminizi okurlarınızın, toplumun, kamu
oyunun değil, yönetimin, rejimin, güçlülerin,
iktidarın hizmetine verdiğiniz için, içeriden ya da
dışarıdan iktidara yönelik eleştirilere karşı tahammül
gösteremiyorsunuz. Çünkü bu eleştirilerin bir bölümü
doğrudan size yönelik eleştiriler.
Oktay Bey,
Son suçlamanıza da somut olarak yanıt vereyim. Sözünü
ettiğiniz konuşmayı, Avrupa Konseyi'nin
Strasbourg'daki 'informal' toplantısında değil,(Orada
Türkiye Adalet Bakanlığının bir temsilcisi de vardı)
RSF'in 10. Kuruluş yıl dönümünde Paris'te yapmıştım.
Metni bende var. Basında ya da bazı özel kayıtlarda
nasıl yer aldığını bilmiyorum. 'Türkiye cezaevlerinde
halen yazıları, görüşleri, siyasi tutumu ve silahsız
eylemleri nedeniyle yatan ikiyüzü aşkın gazeteci,
sendikacı, akademisyen, aydın ve öğrenci var'
demiştim.
İdam cezası konusunda da, 'Türkiye, geçmişte
Başbakanını ve iki bakanını idam etmiş bir ülkedir'
demiştim.
Bu söylediklerim sadece birer olgu. Tartışma götürmez
gerçekler.
Konuşmamı Fransızca yapmıştım. Kaynaklarınıza iletin,
Ankara'daki Fransız Kültür Merkezinin dil kursları
fena değildir. Mesele dil meselesi değil ise, henüz
'Kötü Niyetleri Düzeltme Enstitüsü' nün kurulmadığını
üzüntüyle ifade edeyim.
Sizinle tartışacak kadar boş zamanım yok. Ama tek
yanlı suçlamalarınız hakkında meraklılara bilgi vermek
amacıyla bu yazıyı yazdım.
Çalışmalarınızda başarılar dilemiyorum. Çünkü
çalışmalarınızın başarıya ulaşamayacağını biliyorum.
Saygılarımla.
Ragıp DURAN
Cambridge- 6 Mart 2000 | | |