| Özgür Gazeteciler Platformu TÜRKİYE'DE 1980
SONRASI MEDYANIN GELİŞİMİ VE İDEOLOJİ GEREKSİNİMİ A.
Raşit KAYA Prof. Dr.
ODTÜ. Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Bu çalışmada son
yirmi yıl içerisinde Türkiye'de medya ortamında tanık olunan gelişmeler
irdelenerek özellikle son on yılın "medya patlamasının" ardındaki iki
temel etmen açımlanacak ve sonuçları tartışılacaktır. Bu etmenlerin birincisi
kısaca Küreselleşme olarak adlandırılan sürece Türkiye'nin eklemlenme sorunlarıdır.
İkincisi, birinciyi tamamlayan ve kolaylaştıran bir etmen olarak, Türkiye'de
artan simgesel meşruluk sorunlarının aşılmasında medyanın yapabileceği umulan
katkılarıdır. 1. Medyanın Günlük
Yaşamda Artan Ağırlığı Toplumsal gerçekliği kavramayı amaçlayan sosyal teori
çalışmalarında medya konusuna günümüzde giderek daha fazla merkezi bir yer
verilmektedir. Bunun nedeni medyanın bireysel ve toplumsal yaşamda artan önem
ve ağırlığıdır. Medyanın günlük yaşam içerisinde kapladığı alan sürekli olarak
genişlemektedir. İletişim teknolojisindeki gelişmeler varolan kitle iletişim
araçlarının kullanım alanlarını genişletirken yeni gelişenler de günlük yaşam
pratiklerine daha fazla nüfuz etmektedirler. Ayrıca eskilerle yeni araçların
eklemlenmeleri yeni kullanım alanları hazırlamaktadır. 1980'lerde televizyon
ile videonun, bugünlerde de televizyon ile İnternet'in bütünleşmesi kolayca
anımsanacak örneklerdir. i. i Basından medyaya Günlük yaşam pratiklerini yeniden düzenleyebilen,
biçimlendirebilen teknoloji temelli bu yoğun gelişmelerin diğer bireysel ve
toplumsal ilişkileri de dönüştürmekte ve bir anlamda yeniden kurmakta olduğunu
söyliyebiliriz. Başka bir anlatımla, iletişim teknolojisindeki hızlı
gelişmelerin içinde bulunduğumuz sosyal formasyonu daha karmaşıklaştırdığı
kolayca gözlemlenebilmektedir. Buradan hareket eden birçok düşünür bu
gelişmelerin bizleri "yeni" bir sosyal formasyona taşıdığından dahi
söz edebilmektedirler. Böyle iddialar kuşkusuz masum olmamakla birlikte bir
gerçeğin altını çizınemize yardımcı olacaktır: Teknolojik sıçramanın sağladığı
olanaklar kitle iletişim araçlarını günümüzde herzamankinden daha güçlü
kılmıştır. Niceliksel gelişmenin dev boyutu yadsınamıyacak kadar belirgindir.
Ancak niteliksel dönüşümler elbette ilk anda öyle kolayca algılanamazlar. Bu
niteliksel dönüşümleri kısaca ifade edebilmek için kitle iletişim kurumunun
yazılı, işitsel, görsel- basın olarak söz edilen bir evresinden medya olarak
anılan yeni bir evresine geçildiğini söyliyebiliriz. Bu yeni evrenin ayırt
edici özelliği kitle iletişim araçlarının işlevlerinin çok genişlemesi ve basın
döneminde önde gelen işlev olan topluma bilgi ve haber aktarımının bu
araçlarla gerçekleşen diğer sembolik üretimler yanında ikincil bir konuma
itilmesidir. Çağdaş kültür (sembolik üretimler) esas itibariyle ve endüstriyel
ölçekte medya tarafından/medya bağlamında üretilmekte ve/veya medya aracılığıyla
topluma yayılmaktadır (dağıtılmaktadır). Frankfurt Okulu'nun daha yarım yüzyıl
önce vurguladığı kültür endüstrileri günümüzde global bir nitelik kazanmış;
ayrıca tüm üretim ve tüketim süreçlerinde medya kendisine bir yer bulmuştur.
Sonuçta, karmaşası sürekli artan çağdaş toplumlarda toplumsal bütünlüğe
ulaşabilmenin olmazsa olmaz unsuru olan ideolojiye gereksinimin başlıca
üreticisi medya kurumu olmuştur. 1.2. Küreselleşme ve
medya Kapitalist sosyal formasyonun gelişme evreleri
içerisinde "küreselleşme" olarak adlandırılan süreç daha öncelerde
de yaşanmıştır. Ancak, küreselleşme olarak isimlendirilen içinde bulunduğumuz
sürecin kapitalizmin geçmişteki gelişme evrelerinden ayrı ve farklı olduğu
söylenmektedir. Bu görüşün temel dayanağı bugün yaşanan sürecin yeni gelişen
iletişim araçları sayesinde tüm yerkürede eşzamanlı bir biçimde yaşanmakta olduğu yada bu yönde
çaba gösterilirse -en azından direnilmezse- yaşanabileceği iddiasıdır. Bu nedenle küreselleşme kavramı bağlamındaki tartışmalarda
yeni iletişim olanaklarına "küreselleşen toplumsal yaşamın"
oluşturucu ögesi olarak yer verilmektedir. Alandaki baş döndürücü gelişmeleri
yadsımak olanaksızdır. Digital teknolojinin iletişim araçlarına sunduğu sürat,
zenginlik, çok boyutluluk, multi medya ve İnternet anımsandığında televizyonun
toplumların başat medyası haline getirilmesini öğütleyen McLuhan' ın
"evrensel köyü"nün (global village) nicel altyapısı önemli ölçüde
olanaklı görünmektedir. Bununla beraber, dingin, mutlu, herkesin herşeyden
birlikte haberdar olduğu ve eşit iktidar kullanabildiği varsayımını da içeren
nostaljik bir yaşam biçimini çağrıştıran "köy" metaforunun ideolojik
olan bu boyutunu -en azından büyük bir çoğunluk için- gerçekleşmiş bir yaşam
pratiği olarak bulmak olanaksızdır. İşte bu noktada devreye medya girmektedir.
Küreselleşme retoriğinin anlattıklarını kendi yaşam koşullarında bulamayacak
olanlara bu pratiği sanal bir ortam olarak sunmak medyanın üstlendiği bir
görevdir( 1 ). 1.3. Medya alanında
yapısal dönüşümler 1980'li yıllardan bu yana egemen olan Yeni Sağ düşünce
ile Neo-liberal politikalara dayalı tek kutuplu Yeni Dünya Düzeni'nin önemli
bir ögesi küreseleşen para piyasaları ise diğeri de globalleşen medyadır. 1 ) Medyanın temel işlevi karmaşık modern
toplumlarda toplum üyelerine kendi deneyimleri
dışında kalan dünyanın olgu ve olaylarının bilgi ve deneyimini aktarmasıdır. Bu aktarım olguları
referans alarak yapılan bir gerçeklik tanımı olabileceği gibi, aktarılan durum
tanımlamaları tümüyle sanal da olabilir. Görsel medyanın sanal gerçeklik
sunabilme özelliği televizyonun ön plana çıkmasının nedenidir. Mcluhan'a
öngörülerini yaptıran da bu özelliktir. Televizyon sayesinde ekran başına
oturup, İngiltere prensinin düğününü canlı yayında izleyen kişinin kendisini
çok özel hissetmesi hatta düğünün baş
davetlisi kabul etmesi için çok neden vardır. Herşeyden önce sıradan
davetlilere (gerçek davetlilere) göre (kameranın hareketliliği nedeniyle)
düğünün daha şok boyutuna katılabilmektedir(!). Bu arada diğerleri gibi
yorulmamakta, terleınemekte. isterse birasını yudumluyabilmektedir. Başkaları
da istediklerinde "büyükbabâ' koltuğuna kurulup Tarzan ile birlikte
inanılmaz serüvenler yaşayabilir ya da Süperman ile dünyayı zararlılardan
arındırabilirler. Bu nedenle (ve tabü ki fazla parası olmadığından) medyanın
sunduğu sanal ortamı kolayca içleştirebilen sıradan insanlar kendilerini önemli
hissetme olanağını buldukları televizyonu daha fazla izlemektedirler. Medya kapitalizmin yeni birikim modeli içinde de önemli
bir yer bulmaktadır. Yeni Sağ'ın hegemonya süreci (Yeni Dünya Düzeni) içinde
temel politika yöntemleri olan özelleştirmeler, deregülasyon ve artan
tekelleşme medya alanında da en ileri düzeyde uygulama bulmuştur. Dünya
iletişim ortamının -dolayısıyla iletişim sistemlerinin- neredeyse bütün
görüntüsü değişmiştir. Yeni Dünya Düzeni öncelikle askeri alanda küresel
denetim sağlayabilecek bir iletişim ağı gerektirir. Global para piyasalarının da
işleyebilmesi aynı türden bir iletişim ağının varlığına bağlıdır. Bu olanakları
sağlayan teknoloji ise gelişkin bir uydu haberleşme sistemidir. Maliyeti çok
yüksek olan bu uydu iletişimi sisteminin finansmanı uydu ile haberleşmenin
kitlesel bir tüketime açılabilmesine bağlıdır. Kitleleri uydu haberleşme
sistemirıin tüketicisi kılabilecek olgu ise telekomünikasyon yanı sıra radyo ve
televizyon alanlarında özelleştirmeye gidilmesidir (Alemdar, Kaya, 1993).
1980'lerde başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada radyo-televizyon peyzajını
değiştiren oluşumun nedeni budur. Özelleştirmeler ve deregülasyon politikaları
sonucunda radyo-televizyon alanında kamusal tekeller kaldırılmış ve kamu
hizmeti yayıncılığı büyük bir darbe yemiştir. Bu gelişmeye koşut olarak sayıları
yirmiyi geçmeyen, çoğu ABD yada AB çıkışlı dev medya kuruluşu tüm dünyada
hakimiyet kurmuş ve "global medya"nın temelleri atılmıştır. Mülkiyet yapısının yanısıra medya alanında yatırımda
bulunan sermayenin kompozisyonu da değişmiştir. Basın dışı alanlardan
aktarılan ve daha çok bankacılık ve müteahhitlik sektörlerinden kaynaklanan
sermaye ile bütünleşen medya kuruluşları, salt yayıncılık dışında da, her türlü
enformasyon üretimi ve dağıtımını kapsayan bir çeşitlilik içinde ve tümüyle
piyasa koşullarına göre faaliyet göstermeye başlamışlardır. Daha
başlangıcından itibaren bir ticari ve sanayi etkinlik olarak işleyen kitle
iletişimi günümüzde ekonominin en geniş ve en dinamik dolayısıyla sermayenin
en gözde sektörlerinden birisi haline gelmiştir. Medya günümüzde, sosyal ve
siyasal düzeyde yüksek etkileme potansiyali yanısıra, geçmişteki durumun tam
aksine, kârlılık oranı çok yüksek bir yatırım alanıdır. Oysa, basın (medya)
kuruluşlarının işleyişinin salt piyasa koşullarına bırakılıp, bırakılamıyacağı
öteden beri, liberal görüş çerçevesinde dahi, önemli bir tartışma ve demokrasi
mücadelesinin temel bir konusudur (Kaya, 1985). Tartışmaların ardında medya alanında üretilen ve/veya pazarlanan
meta ve hizmetlerin diğer sanayi ve ticari etkinliklerden farklı olduğu görüşü
yatar. Medya bilgi, haber ve kültüre içkin ürünler üretir ve pazarlar. Üretilen
ve tüketilenler herhangi bir meta olmayıp, düşünsel-simgesel yaşam alanına
yöneliktirler. Bu nitelikleriyle bireyler arası ve toplumsal ilişkilerde dolayımlayıcı
bir işlev yerine getirirler, Kısacası, medya siyasal/sosyal önemli sonuçlar
oluşturan bir toplumsal kurumdur. Bu tür simgesel metaların üretim ve pazarlama süreçleri
de özellikler taşır. Öncelikle, simgesel metaların nihai tüketicileri üreten
işletmenin (medya kuruluşunun) temel finansman kaynağı değillerdir. Finansmanı
sağlayan gerçek müşteriler olan reklam verenler yada sponsor kuruluşlar nihai
tüketiciler ile aynı toplumsal kategorilerde yer almazlar. Başka bir anlatımla
"müşteri daima haklıdır" sözünün muhatabı medya tüketicileri
değildir. Medya kuruluşlarında içerik üretimini gerçekleştiren gazeteciler/programcılar
da hem kendi işletmelerindeki hem de diğer sektörlerdeki doğrudan
üreticilerden farklı olan fikir işçileridir. Aktarılan nedenlerle ve düşünceyi ifade özgürlüğü
çerçevesinde somutlanan demokrasi mücadelelerinin bir sonucu olarak pazarın
işleyişine müdahale arılamına geliyor olsa da kamu yararı adına medya
kuruluşlarının etkinliklerinin özel olarak düzenlenebileceği liberal yaklaşımlarda
dahi kabul edilmektedir (Kaya, 1985). Oysa 1980'lerden sonra özelleştirme ve
deregülasyon gibi politikalarla, gelişen tekelleşme ile kamusal yayıncılık
ilkelerinden vazgeçilmiş: medya neredeyse tamamen piyasa mantığına göre bir
işleyişe teslim edilmiştir. Medyanın haber ve bilgi aktarım işlevini nasıl yerine
getirmekte olduğu çok tartışılmış olan bir konudur. Eleştirel medya çalışmaları,
liberal yaklaşımların öngördüğünün aksine, medyanın Kamuoyu'nu doğru, çok
boyutlu, yansız, dengeli, hızlı ve yeterli bir biçimde bilgilendirmek yerine
iktisadi, siyasi ve ideolojik olarak güçlülerin iktidarlarını pekiştirici bir
biçimde haber aktarımı gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadırlar (İnal, 1996).
Şimdilerde ise tüm medya çalışmaları medyanın pazarın isteklerine göre biçimlenip,
etkinlikte bulunduğunda geleneksel haber ve bilgi aktarım işlevinin geri plana
itildiğini kabul etmektedirler. Özellikle görsel ve işitsel medyada içerik
esas itibariyle eğlenceye, eğlendirmeye hasredilmektedir. Piyasa koşullarında toplam medya "output"u
içerisinde yer alma oranı 1980'ler öncesine göre çok gerileyen bilgi ve haber
aktarımının içeriği de çok değişmiştir. Çünkü, ana haber bültenleri başta olmak
üzere toplumsal ve siyasal içeriği olan tüm program ve yapımların ardında bir
ticari değer aranır olmuştur. Haberin sıradan bir meta olarak kabulü
gazetecilik mesleğinin farklı bir kamusal hizmet olma özelliğini de ortadan
kaldırmaya başlamıştır. Basının Kamuoyu'nu bilgilendirerek
"aydınlatması" ve özgürce oluşumuna katkıda bulunmasını sağlıyan
işlevi "habercilik" yerini "haber" ve "eğlence"
sözcüklerinden türetilen (İngilizcede "information" ve
"entertainment") habeğlence (infotainment) işlevine bırakmıştır
(Tılıç, 1998). Kamuya yararlı hizmet sunmanın tek ölçütü "izlenme
oranı" olduğu için eskinin yakınılan "kuruluk" ve "tekdüzeliğini"
aşmak(!) için habercilik abartılı, sansasyona dönük sunuşlarla
gerçekleştirilmektedir. Bu da "mediocre" bir kültürün yeniden
üretiminde önemli rol oynamaktadır. Böyle "şamatalı" sunuşların
hemgâmesinde sıkça karşılaşılan "haber çarpıtma" (misinformation) ve
"haber gizleme" (disinformation) yöntemleri de gözlerden
kaçırılabilmektedir. Kısacası radyo ve televizyonlarda kamusal yayıncılık, bir
kamu hizmeti olarak gazetecilik tüm dünyada önemli bir yara almıştır. Sözkonusu gelişmeyi, yalnızca, "siyaset
dışının" (non-polıtique) günlük yaşam içerisinde ağırlık kazanması olarak
göremeyiz. Bu, gerçekte, kitlelerin siyasete katılımını kısıtlayan
"siyasete karşı" (anti-politique) bir gelişmedir. Özünde (par
exellence) siyasaldır. Çağımızda ideolojik denetim ve yeniden üretimin başlıca
aracı haline gelmiş olan medyanın piyasa mantığına tümüyle teslim edilmesi
demokratik bir toplumsal yaşam için son derece sağlıksız bir gelişmedir. Bir
yandan, giderek karmaşıklaşan günlük yaşamda gereksinilen bilgileri özgürce
sağlıyabilecek bir iletişim sisteminden uzaklaşılmakta diğer yandan toplum
üyelerinin siyasete ayırt edebilecekleri zaman artan medya tüketimi nedeniyle
daralmakta ve kamusal ilgi siyasi boyut taşıyan konu ve sorunların uzağında
tutulabilmektedir. Günümüzde hegemonyaya yönelik tüm çabalarda medyanın
toplumdaki ağırlığını artırmak önemli bir gereksinim haline gelmiştir. Ancak,
yapısal, kronik bunalımlar ve simgesel meşruluk sorunları yaşanan yerlerde
medyaya olan gereksinim daha da artmaktadır. 2) Nasıl bir dünyada yaşandığının durum tanımlamasını
yapan medya olduğuna göre. ıiasıl bir dünyada yaşanmak isteniyor sorusunun
yanıtını da kârlılık ilkesinin ipoteği altındaki medya verecektir. Bu da
toplumsal yaşamın demokratikleşmesinde. kültürel gelişınede medyadan
beklentileri problematik hale getirir. 1980 sonrasında Türkiye'de yaşananları ve medya alanında
gerçekleşen gelişmeyi birlikte düşündüğümüzde durumu daha kolay anlamlandırıp,
değerlendirebiliriz. 2. Türkiye'de Değişen Medya Ortamı Derin ve çok yönlü -ekonomik, siyasal, sosyal, hatta
psikolojik- bir bunalım yaşanmakta olan Türkiye'de 24 Ocak Ekonomik İstikrar
Önlemleri paketini ve 12 Eylül 1980 darbesini izleyen yıllarda bilindiği gibi
yapısal bir dönüşüm süreci başlatılmıştı. Bu süreç Türkiye'nin siyasal
sistemini baskıcı, kısıtlayıcı, antidemokratik bir yönde yeniden
biçimlendirirken hegemonyaya yönelik söylemler (ideoloji) arayışı içine de
girmişti. 12 Eylülcülerin "Atatürkçülüğü", "Türk-İslam
Sentezi" bu arayışın köşe taşları idi. Belli bir süre ülkeye damgasını
vuran "Özalizm"in de bu bağlamda özel bir yeri vardır.Bu sonuncunun
açık amacı Yeni Sağ Düşünce'nin Globalleşme literatürünün retoriği eşliğinde
"büyük transformasyon" adı altında oluşmakta olan "Yeni Dünya
Düzeni"ne "yapısal uyumun" sağlanmasıydı (Tünay, 1993). Retorikte öngörüldüğünün aksine 1990'lı yılların sonunda
dahi "istikrarlı yeni bir siyasal dengeye" kavuşulup, bunalımın
aşılmasının sağlanamaması hem bunalımın yapısal olduğunu hem de hegemonya
çabasının tutmadığını gösteriyor (Kaya, 1997). Ancak, tüm bunalım koşullarına
karşın yeni bir hegemonyaya yönelik gelişmelerin de yeşermemesi -baskıcı
uygulamaların etkisini de unutmaksızın- belirli bir "ideolojik
başarı"yı işaret ediyor. İşte bu başarıda Türkiye'nin medya ortamındaki
gelişmelerin rolünü bulmamak olanaksızdır. Esasen, Türkiye'de kitle
iletişiminin gelişimi neredeyse her zaman simgesel meşruiyet gereksinimlerinin
ağır bastığı ortam ve dönemlerde gerçekleşmiştir 2.1. Türkiye'de kitle
iletişim araçlarının gelişimi: Kısa tarihçe Türkiye'de ideolojik denetim ve yeniden üretim
sorunlarının arttığı dönemler ile kitle iletişim araçlarının gelişmesinin
sıçrama noktaları birbirlerine denk gelmektedir. Türk Toplumuna (Osmanlı İmparatorluğuna) ilk modern
kitle iletişim aracı gazetenin girişi, ülkenin yeni bir aşamaya geçmekteolan kapitalizm ile eklemlenme sürecinin -bir bakıma
küreselleşme olgusunun- ürünüdür. Nitekim ilk gazeteler yabancılar tarafından
ve yabancı bir dilde çıkartılmışlardır. Dış dinamiklerin zorlamasıyla oluşan
basın "Devlet'in bekâsının" söz konusu olduğu bir ortamda kısa sürede
siyasal mücadelenin de bir alanı olmuştur. Bu nedenle, Temmuz 1908'i izleyen
bir yıldan az süre ayrı tutulursa siyasal erkin basın üzerinde baskı ve
denetimi de çok yoğun olmuştur. Kısıtlı özgürlükler ortamında olsa da Cumhuriyet'in
kuruluşu ve sonrasında da Türkiye'de carılı bir basın yaşamına tanık
oluııınuştur. Özgürlükler bağlamında yetersizlikler ve kısıtlı tirajlar sürse
de 1940'lı yılların sonuna kadar basının toplumsal ilerleme yönünde kendisinde
özel bir misyon gördüğünü söyliyebiliriz. Radyo Türkiye'ye Dünya'daki örneklerine göre çok erken
bir tarih olan 1927'de girmiştir. Bununla beraber Cumhuriyet Devrimlerinin
meşrulaştırılması için bu yeni araca özel bir gereksinim duyulmaması, büyük bir
olasılıkla, radyonun 1938'e kadar gelişme gösterememesinin nedenidir. 1938'den
itibaren radyoculuk alanında kıpırdamalar görülmekte, 1940'lı yılların sonunda
da ciddi atılımlar başlamaktadır (Kocabaşoğlu, 1980). Bu yılların özelliklerinin
anımsaıırrıası sözkonusu gelişmelerde artan ideolojik denetim gereksiniminin
ve tüketimin körüklenrrıesinin -yine ideolojik- bir rolü olduğunu
düşündürüyor. 1940'lı yılların sonu ve 1950'lerin başında ilk kez kitle
gazetesi bağlamına girebilecek gazetelerin doğuşuna tanık olurıması siyasal
yaşamda simgesel meşruiyet gereksinimlerinin artışına da işaret etmektedir.
Kapitalizmin yeniden biçimlendiği savaş sorırası dönemin gelişmeleri Türk
basınının yapısında da yansıma bulmaktadır. Yeni bir basın yasası, gazetecilerin de örgütlenmelerine
olanak tanıyan yasal düzenlemeler özgürleşmek için yeterli olmasa da ileri
adımlardır. Ancak, siyasal iktidarlar ile ciddi bir ticari etkinlik olmaya
başlayan basın alanının patronları arasında "akçalı ilişkiler" de bu
dönemde kurumlaşmaya başlamıştır. "Besleme basın" "naylon
gazete" literatüre bu günlerin katkılarıdır. 1960'lar "Modernleşme Kuramları"nın
"ulusal kalkınrrıa"da önemli rollerinin olduğunu öğütlediği, ABD
patronajında UNESCO'nun "teknik" yardımlarının bu yardımı kabul eden
ülkelerin kitle iletişim sistemlerini "geliştirmek" için beklediği
yıllardır (Kaya"1977). Ülkenin temel sorununun "kalkınma"
olduğunun keşfedildiği Türkiye'de 1963'te kurulan TRT'nin yasası Modernleşme
Kuramlarının öngördüğü tüm görevleri TRT'ye vermiştir. Bu adım uluslarası esin
kaynaklarının da yardımıyla ideolojik destek araçlarına olan gereksinimin
ayırdına varıldığını göstermektedir. Bununla beraber, . televizyonun
Türkiye"ye girişi çok geç bir tarihte gerçekleşmiştir. 1968'de Ankara'da
deneme yayınları başladığında Türkiye'nin tüm komşularında televizyon
yayıncılığı çoktan başlamıştı. Gerçek televizyon yayıncılığırıın başlangıcı
ise ülkenin olağandışı siyasal bir rejimle tanıştığı 12 Mart 1971 sonrasına
denk gelir. Hem yayıncılığın geliştirilip, yaygınlaştırılması hem de Anayasa
değişikliği ile TRT'nin özerkliğinin yok edilmesi bu yeni ideolojik silahın
özel bir gereksinim olarak siyasal iktidarca fark edildiğini gösterir. 1980 Türkiye siyasal yaşamının birçok alanında olduğu
gibi kitle iletişim alanında da büyük bir dönüm noktasıdır. Derinleşen bunalım
karşısında askeri darbeden başka çıkış bulamayan egemen güçler bir yandan
basına sansür uygulayıp, TRT'yi yoğun bir propagandanın aracı olarak
kullanırlarken diğer yandan kitle iletişim sisteminin gelişme ve
yaygınlaşmasının başlatıcısı olmuşlardır (3). 12 Eylül yönetiminin kitle iletişim sistemine yeni
girdileri hızla yaygınlaşan video kullanımı ve TRT'nin renkli yayın ve çok kanal
uygulamasına geçişi olmuştur. Video kullanımının alternatif bir kitle iletişim
kanalı oluşturmasının önüne TRT renklendirilerek, yayın saatleri uzatılarak ve
2. Kanal kurularak geçilmiştir. Bu arada video kullanımı yeni bir
"kültürleşmeniri' aracı olmak yerine esas itibariyle bir "eğlence
aracı" olarak işlevselleştirilmiştir (Özçoban, 1985). Yeni ve daha kökten dönüşümler Özal'ın
"transformasyon" programı ile gündeme girmiştir. Gerçekten de pazara
dayalı ve dışarıya yönelik ekonomik modernleşme stratejileri gelişkin bir enformasyon
altyapısına dayalı bir ekonomik yaşama geçişi de sağlamıştır. Türkiye'de çok
önemli kaynaklarırı böyle bir dönüşüm için seferber edildiğini 1993'de
yayınlanan Dünya Bankası'nın bir raporu ortaya koymaktadır: 3) Darbeden hemen sonra kurulan Ulusu hükümeti enerji dar
boğazını aşabilmek için aldığı tasarruf önlemleri arasına esasen uzun olmayan
televizyon yayın saatlerinin daha da kısaltılınasını dahil etmişti. Çok
geçmeden bu karardan dönüldü.. Bununla da yetinilmedi yayın saatleri daha
uzatıldı. Çünkü, gece sokağa çıkış yasağının da katkısıyla yeni kullanıma giren
video Batı Avrupa ülkelerinden önce Türkiye'de yaygınlaşmaya başlamıştı. Aslında, I980'lerde iletişim alanına yapılan yatırımlar
devasa boyutlardaydı ve Türk ekonomisinin bütün diğer alanlarındaki
yatırımlarının düşüşüne paralel olarak gerçekleşti. I980'lerin ikinci
yarısında, PTT her yıl toplam GSMH'nın yüzde 1'ini kullanırken, gerek özel
sektörde gerekse de kamuda enformasyon teknolojisine yapılan yatırımlar doruğa
çıkmıştı. Bu, Türkiye'nın toplam sermaye oluşumunun yüzde 4'üne eşitti ve
Brezilya dışında hemen bütün OECD ülkelerinden daha fazlaydı. İletişim
altyapısına yönelik bu yatırımlar Türk medya ortamında da ciddi değişimlere
yo1 açtı (Kaya,1993'ten aktaran Tılıç, 1998). 1980'li yıllarda başlayan süreç
1990'lı yıllarda Türkiye'de medya alanını tümüyle farklı bir görünüme taşımıştır.
Bugün Türkiye'de 1 /6' sı ulusal nitelikte olmak üzere 3500 kadar gazete ve
dergi bulunmaktadır. Ulusal basının önemli bir kısmı Türkiye'de ileri
teknolojilere ulaşmada darboğazlar yaşanmasına karşın Dünya'da kullanılan en
ileri teknoloji ile donatılmış vaziyettedir. Asıl çarpıcı gelişme ise
radyo-televizyon alanındadır. 30'dan fazlası ulusal olmak üzere 1 150 civarında
radyo ve 16'sı ulusal, 15'i bölgesel 230'u yerel olmak üzere 261 televizyon
kuruluşu düzenli etkinlik göstermektedir (Mediascape Türkiye '98, 1998). Bir
dönemlerde yoksul medya ortamından yakınılan (Kaya, 1977) Türkiye artık yayın
kuruluşu sayısı ve yoğunluğu açısından Dünya'da en ön sıralarda yer almaktadır.
Alanda büyüme halen hızla devam etmektedir. Nitekim OECD'nin iletişim alanına
ilişkin 1998 raporunda Türkiye'nın radyo-televizyon yayıncılığında büyüme
rekortmeni olduğu açıklanmıştır. 1995- 1997 döneminde radyo-televizyon
sektöründe büyümede OECD ortalaması yüzde 3,4 olarak gerçekleşirken,
Türkiye'de sektörün iki yıldaki büyümesi yüzde 24,3 olmuştur (OECD European
Audiovisual Observatory 1998). 2.2. Medya ortamında yapısal
dönüşümler Görüldüğü gibi nicel olarak çok önemli gelişmeler
sağlanınış, yoksul bir medya ortamından varsıl bir ortama geçilmiştir. Bu geişmenin
toplumsal yaşama etkileri bağlamında olumlu olarak değerlendirilebilmesi için
oluşturulan yeni medya ortamının toplumun demokratikleşmesine, katılımın
artmasına, toplumsal çeşitilik ve çoğulculuğun gelişmesine katkılarda
bulunması gerekir. Oysa yeni ortamın getirdiği aşağıda açımlanacak dönüşümler
bu yönde bir gelişmeye işaret etmemektedir. 2.2.1. Medya
sahipliğinin değişen yapısı Değişen medya ortamının en önemli unsuru mülkiyete ve
alanda yatırım yapan sermayenin niteliğine ilişkindir. İlk anımsanacak değişme
kuşkusuz radyo ve televizyonda kamu tekelinin kalkmasıdır. Böylece başlangıçta
hukuki bir ön düzenleme dahi olmaksızın çok sayıda özel radyo ve televizyon
kurulmuştur. Teknolojik sıçramalar sayesinde daha düşük sabit sermaye
yatırımları ile radyo hatta televizyon yayıncılığı kuramsal olarak mümkün
görünse de alandaki rekabet ve kullanılan teknoloji son derece yüksek bir
kuruluş maliyeti gerektirmektedir. Dolayısıyla sektörde kârlı olarak var
olabilmek için ya çok büyük bir sermaye sahibi olmak(4) yada başka amaçlar
uğruna böyle bir desteğe sahip olmak gerekmektedir. Yeni medya patronları ya
bankalar ya da müteahhitlerdir. Çoğu kez bu her iki işi de aynı anda yapan
gruplardır(5). Bu grupların kayda değer tek rakipleri islamcı sermaye
tarafından desteklenen islamcı medyadır. Kısacası, mesleği gazetecilik
olmayanların basın alanı dışında biriktirdikleri sermaye medya alanında
hakimiyet kurmuştur. Bugün, basın alanında daha önce mevcut sermaye
gruplarından (sınırlı mali gücü ve özel bir statüsü olan Cumhuriyet dışarıda
tutulursa) ayakta kalabilen sadece Medya Holding'dir (Sabah grubu). Bu grubun da
etkinliklerini başta bankacılık olmak üzere başka alanlara yayarak sürdürdüğü
görülmektedir. Medya alanına yatırım yapan sermayenin değişen kompozisyonunun
ilk nedeni kuşkusuz medya kuruluşu, özellikle televizyon kanalı sahibi olmanın
sağladığı prestij ve güç ile sermaye grubunun diğer alanlardaki maddi
çıkarlarını geliştirme potansiyalidir(6). 4) Yerel Televizyonlar Birliğinin 9-10
Aralık 1998 tarihlerinde düzenlediği 1. Yerel Medya
Şurasına katılan yerel televizyoncuların seçimlerde desteğini kazanmak isteyen ve bu amaçla vaadlerde
bulunan DYP Genel Başkanına cevap beniın yönettiğim Medya ve Sermaye
konulu oturumda Doğan holding İcra Kurulu üyesi konuşmacıdan veciz bir biçimde geldi: "Bu iş Halk
Baııkası kredileriyle olmaz." RTÜK hazırlanırken
gerekli mali güce sahip işçi konfederasyonlarına televizyon kurma yasağı konduğundan başka
alternatif de bırakılmamıştır. 5) Ulusal ölçekte yayın yapan televizyon
kanallarından Doğan Holding'in Kanal D, Medya
Holding'in ATV ve Prima. Rumeli Holding'in Star 'ı~ ve Kral 'ı~. İhlas Holding'in TGRT, Erol Aksoy'un
Show TV'si yaygın olarak bilinen örneklerdir. Bunlara banka batırmasıyla tanınan Korkmaz Yiğit'in Kanal
6'sı, MNG Holding'in TV8'i , Mustafa
Süzer'in Kent TV'si. Bayındır Holding'in BRT'si. Doğuş grubunun NTV'si ve Ceylan ailesinin CTV'si
eklenince tablo daha da netlik kazanmaktadır. İkinci önemli etmen de, eski durumun tam aksine, bundan
böyle medya alanına yapılacak yatırımların çok yüksek bir kârlılık oranını
doğrudan sağlama potansiyalidir. Köklü teknolojik gelişmelerin pek dile
getirilmeyen ancak çok önemli bir etkisi de budur. Medya alanındaki entegre
sanayi ve ticaret kuruluşları özgün ürünlerini (gazete, dergi, televizon
yayıncılığı vb.) üretme ve pazarlamanın yanısıra birçok başka sektöre de mamul
ve/veya yarı mamul mal ve hizmetler sunarak faaliyet alanlarını genişletmekte
ve kârlılık oranlarını yükseltmektedirler. Artık medya grubu denince
anlaşılması gereken birden çok yayın organı sahibi olan bir kuruluş değil,
medya ve medya ile bağlantılı olan yada öyle varsayılan -mabaacılık,
reklamcılık, dağıtım, organizasyon, halkla ilişkiler, tanıtım hatta eğitim,
turizm vb.- birçok alanda mal ve hizmet üretimini faaliyet konusu olarak alan
kuruluşlardır. Bu kuruluşların hisseleri borsada işlem görmekte, her yıl ilan
edilen en büyük firmalar yada en çok vergi veren şirketler listelerinde ilk
sıralarda yer bulabilmektedirler. Nitekim Temmuz 1999'da ilan edilen İSO'nın
500 Büyük Sanayi kuruluşu sıralamasında Doğan Yayın Holding, Hürriyet, Milliyet,
Hürgüç ve Simge Yayıncılık (Radikal gazetesi) adlı dört ayrı şirketle yer
almaktadır. 5 yılda 19 basamak birden çıkarak 48'incilikten 29'unculuğa
tırmanan Hürriyet sektörün en büyüğü ünvanını sürdürürken, Sabah Yayıncılık ve İhlas
Matbaacılık listeye giren diğer grup kuruluşları olmuşlardır. (Hürriyet,
29.7.1999). Daha da önemlisi bu kuruluşlar kârlılık oranlarına göre yapılan
listelerde de önde yer alabilmektedirler. Örneğin 1998 yılı içindeki 14,8
trilyon liralık net kârı ile Doğan Yayıncılık Holding Türkiye'nin en kârlı
dördüncü holdingi olarak açıklanmıştır (Milliyet, 5.6.1999). 2.2.2. Medyada
yönetimin yeniden yapılanması Sözü edilen oluşumların medya kuruluşlarının yapılanış
ve işleyişini de etkilediği ve değiştirdiği görülmektedir. Koşullara uygun
yeni yönetim modelleri oluşturulurken en önemli değişiklik yayın yönetimi ile
işletme yönetimi arasındaki ayrımım işletme yönetimi (management) ilkelerinin
hakim oluşuyla büyük ölçüde 6) Türkiye'de diğer faaliyet alanlarındaki çıkarlarını
korumak için medya organı sahipleri yasaları zorlayacak kadar rahat hareket
edebilınektedirier. Açık yada örtülü reklamlar bir yönteındir. Aına daha
önemlisi ihalelerde rakip olan şirketlerin ihaleyi kazanıııak aınacıyla salıip
oldukları kanallarda kampanyalar yürütebilmeleridir. kalkmasıdır. Piyasa koşullarında ve kâr maksimizasyonu
için etkinlikte bulunan dev kuruluşun belirli bir pazar stratejisine göre
yayıncılığı da sürdürmesi kaçınılmazdır. Böyle işlerliği sağlamak için yayın
yönetmenleri medya kuruluşunda oluşturulan "icra" vb. kurullarda yer
almakta ve yayınların işletme yönetimince belirlenen pazar stratejilerine göre
yürütülmesinden sorumlu tutulmaktadırlar. Yayın genel yönetmenlerinin taşıdığı
bu türden yeni kimlikler firmaları adına hükümet nezdinde ya da bürokraside iş
takipçiliği yapmalarını kendilerince meşrulaştıran bir gerekçe de olmaktadır.
Bu arada özgürlükçü, demokratik bir iletişim için tüm kuramsal normatif
önermelerin öngördükleri "yazıişleri" (ya da programcılık) ile ilgili
karar süreçlerinin maliklerden) sponsorlardan, reklam verenlerden ya da kamu
fonlarını kontrol eden otoriteden (siyasal iktidar) kaynaklanacak bir etkiye
konu olmaması anlayışı "piyasa kurallarına" feda edilmektedir(7). 2.2.3. Hızlanan tekelleşme Piyasa rüzgârlarının yönlendirdiği, piyasanın
işlerliklerine göre yeniden yapılanan medya ortamında tekelleşme eğilimi de
yeni bir ivme kazanmıştır. Medya kuruluşu ve yayın organı sayısının artmış
olmasının farklı görüş ve düşüncelerin dile gelmesine yani çoğulculuğa
katkısının olmadığı kolayca gözlemlenmektedir. Mevcut çeşitlenme pazar
stratejilerinin yönlendirdiği tematik bir farklılaşma ve uzmanlaşmadan
ibarettir. Gelinen noktada çapraz medya sahipliğinin tipik özelliklerini içeren
iki dev medya grubu pazarın yarısından fazlasını; bunların da içinde bulunduğu
en büyük beş grup pazarın yüzde 80 kadarını kontrol etmektedir. Daha da önemlisi, gruplar arasında geliştirilen
işbirlikleri, ortak girişimler durumu daha da karmaşıklaştırmaktadır. 7) Medyaııın deınokrasiye katkıda
bulunabilmesi için medya kuruluşu sahiplerinin bu
sıfatlarından kaynaklanan iktidarlarını idiosinkratik ve kişisel biçimlerde
kullanmamaları gerektiği söylenir. Neil Postman "Televizyon:Öldüren
Eğlence" adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında 'haber bültenlerinde
duyduğunuz her bilginin o haberi veren televizyon kanalı ile organik ilişkisini
araştırın' derken doğal olarak Türkiye'de televizyon izlememişti. Çünkü
Türkiye'de böyle kııllanım hiç saklanmıyor. Sözgelimi. İhlas Holding patronu
Dr.E.Ören'in evinde verdiği yemek. Çukurova ve Rumeli Holding patronu Uzan'ın
bir tatil beldesinde ev ziyareti yada Aydın Doğan'ın nikah şahitliği sahip
oldukları televizyonların anahaber bültenlerinde rahatça yer alabilmektedir.
Aslında bir 'büyük' gazetenin genel yönetmeninin eskisi kadar göıde olmayan ve
askere giden şarkıcı-besteci damadını gündeıne getirmek ve öyle tutabilmek için
askere gidişini neredeyse tefrika lıaline getirtebildiği ortamda dediklerine
karşı çıkılamıyacak patronların yaptıklarına şaşmamak gerekir. Birbirlerine rakip olması gereken kuruluşlar rekabetin
gerçekleşmesi gereken alanlarda, örneğin ortaklaşa reklamcılık şirketi ve
/veya dağıtım şirketi sahibi olmaktadırlar. Birçok gazeteci tarafından açıklanan
ve medya patronlarınca da yalanlanmayan "kartelci" başka bir uygulama
da medya kuruluşlarının birdiğerinden ayrılan gazeteciyi işe almama
anlaşmalarıdır. Görüldüğü üzere çapraz tekelleşme sözcüğü artık medya
alanındaki çapraşık ilişkileri ifadeye yeterli olamamaktadır. Medya alanında yoğunlaşmanın uğrak noktalarından birisi
de doğal olarak global medya kuruluşlarıyla uluslararası düzeyde entegrasyondur.
Önceleri "montaj sanayi"yi anıınsatırcasına dergicilikte
"taklit" yayınlarla başlayan bir furya, sonraları
"asıllarının" Türkiye "edisyon"(sic.)larıyla sürmüş ve
"kültürel emperyalizm"in çağrışımlarına hak verdirecek bir boyuta
ulaşmıştır. "Joint-Venture"lar başka konularda da birbirlerini
izlemiş; reklamcılık sektöründe olduğu gibi global kuruluşların yan
kuruluşları yada şubeleri oluşturularak "sektör" global medya ile
entegrasyonu yeni bir aşamaya taşımıştır. CNN "TÜRK" ile bu konuda da
Doğan grubu "lider" konumdadır. Radyo-televizyon alanında kamusal tekellere son
verilmesinden sonra sektördeki tekelleşme hareketleri tüm dünyada belirgin bir
hız kazanmıştır. Ancak, Türkiye'deki gelişmelerin özgün boyutu bu hareketlerin
"Avrupa düzeyinde dev kuruluşlar oluşturulması" gibi bir retorikle
bütünleştirilerek gururla ilan edilebilmesidir. Bu durum tekelleşmenin olumsuz
sonuçlarına karşı alınabilecek önlemleri baştan olanaksız kılmakta ve medyanın
nasıl bir ideolojik silah olduğunu bir kez daha sergilemektedir. 2.2.4.
"Popüler" habercilik(8) Aktarılan dönüşümlerin doğrudan yansıdığı bir alan da
medyanın içeriğidir. Mesleğe yön veren ilke ve değerler değişince meslek
pratikleri ve ortaya çıkarılan ürünler de değişmektedir. (8)Bukonuda
belirtilmesi gereken ilk husus "haber" kavramının kendisinin
tartışılı- yor oluşudur. Eleştirel ınedya çalışmaları bu çerçevede haberin
kendisinin bir "söylem" olarak
ideolojik boyutları üzerine ilginç bulgulara ulaşmışlardır. Bu yöndeki kuraınsal açıklamalar çok önemü olmakla beraber
bu yazıdaki referans çerçevesi liberal-çoğulcu
yaklaşıının çizdiği çerçevedir.Tartışmalara ilişkin bilgi Ayşe İnal'ın 'Haberi Okumak' (İna1.1996) başlıklı
çalışmasında. Türkiye'de habercilik üzerine değerlendirmeler
de yine A.İnal'ın basılmamış doktora tez çalışmasında (İnal, 1992) bulunabilir. Dünya'da basını medyalaştıran dönüşümlerden söz ederken
medya içeriği bağlamında değinilen hususlar Türkiye'de karşımıza çok daha
belirgin bir biçimde çıkmaktadır. Türkiye'de yaşayıp gazetelere sadece göz
atıp, radyoya kulak veren yada televizyon izleyen herhangi bir kimse için bu
hususları belgelemeye çalışmak aslında çok gerekli de değildir. Çünkü,
karamizah dedirtecek boyutlarıyla örnekler hergün karşımıza çıkmaktadır. İlk belirtilmesi gereken haber ile yorum ayrımının
tümüyle ortadan kalkmasıdır. Yorumlar içinde haberler de verilirken (! ) haber
de izlenme oranı uğruna magazine dönüştürülmüştür. Bunlara bir de
"iletişimcilerin" yetersizlikleri ve haber merkezleri sorumlularının
sorumluluk anlayışlarının sadece "boş vakitleri hoşca geçirtmek adına
gerçekten `boşca' geçirtme" olarak özetlenebilecek bir ölçüte bağlanmış
olması eklenince ortaya çıkan tabloyu akademik bir dil içerisinde aktarmak çok
güçleşmektedir. Örneğin, İstanbul'da Adalar civarında şehir hatları vapurunun
çarpması sonucu batan teknenin haberi için özel helikopterini gönderen kanalın
muhabiri yukarıdan bomboş denizde biryerleri işaret ederken yırtınırcasına
"işte sayın seyirciler tekne tam orada battı" diye bağırınca
izleyici ile alay ediliyor duygusuna kapılmazmısınız? Bunun münferit bir olay
olmayıp Türk televizyon haberciliğinin, Bourdieu'nün deyişiyle, bir
"habitus"u haline geldiğini başka tanıklıklar da ortaya koyuyor: Başka bir kanal. Ankara DGM saucısının Emniyet
İstihbarat Bölümünü akşam mesai çıkışında ani bir baskınla aradığını anlatıyor
genç bayan. Doğal olarak gergin muhabir arkadaş. Çünkü olay yerinden
bildiriyor. DGM saucısı bu kapıdan çıktı diyor. Kameralar o anda boş olan DGM
çıkışını gösteriyor. Gizlice arabasına bindi diyor. Gizlice binmiş olduğu için
görüntüde birşey yok doğal olarak. Siz DGM önünde park etmiş arabaları
görüyorsunuz (Serdar Turgut, Hürriyet). Haber aktarımında bu saçmalığın ardında yetersizlikten
öte bir şeyler olduğunu gösteriyor başka örnekler. Görüntü ile haberin uyumlu
olmaması çok yaygın. Olayın görüntülerini elde etmek kolay değil. Birkaç yıl
önce pompalı tüfekler konusu gündemde iken Osmaniye'de bir köy düğününde havaya
açılan ateş ağaçta düğünü izleyenleri öldürüyor. Ulusal bir televizyon kanalı
akşam anahaber bülteninde haberi görüntüsüyle veriyor. Tek şansızlık görüntünün
son sekansında ünlü bir sinema starının seçilebilecek biçimde ekranın bir
köşesinde görüntüye gelmesi. Yoksa kimse anlamayacak görüntünün konulu bir
filmden alıntılandığını. Daha da vahimi haberin kendisinin de sanal (uydurma)
olması. Örnekler çok. Bu konuda haber bültenlerini "arkası yarın"
programlarına dönüştürenlere "yaratıcılık" ödülü verilebilir. Ancak
yönettiği haber programlarını böyle haberlerle doldurarılara "yılın haber
sunucusu" ödülü veriliyor, hem de İletişim Fakültesi öğrencileri
tarafından. Böyle haberlerin ya "imal" edildiğini ya da olayın
aktarımını ertesi güne bırakarak Kamuoyu'ndan birşeyler gizlendiğini kabul
etmek gerekir. Noktayı medya "mutfağından" bir gözlemciye koydurmak
yararlı olabilir: Haberlerde şarkı, türkü, dansöz var. Abur, cubur,
sorumsuz, ilkesiz ue yalan, yanlış dejenere yayınların toplumu yavaş, yavaş
yaraladığı, yoz bir kuşak yetiştirdiği ise apaçık. Kapıcı haberler oynak çaldı
diyor. Halkımızın haberleri dinlemesini sağlamak için Cumhurbuskanı haberi ile
trafık kaızası haberi arasına zenne koymak da iyifikirdi (B.Coşkun,Hürriyet
30.5.1999). Değerlendirme ve tanı için yine medya mutfağından
yararlanabiliriz: ...bu popüler habercilik yılların tabusu TRT
haberciliğini artık tamamen yıkarak yerine kurgusal, duygusal, gürültülü, polemikçi,
magazinci bir standart yerleştirdi. Öyle ki, popüler haberciltğin mucidlert
yaptıklarından uazgeçmek şöyle dursun, hırs küpü rakiplerini bile kendi
tarzlarına mahkum ettiler, akşam saatlerinde televizyon haberciliğtne izlenme
rakamları açısından de facto bir ambargo koydular. Aynı yazı nedeni de anlatıyor: ...en az 30-40 milyon dolar yatırım yapan bir girişimci
mutlaka kazanmak istemektedir. Prestij ve siyasi güç de iyidir ancak nakit her
zaman daha iytdir. Hele sabit yatırım üstüne yıllık bir de aynı miktarda
program maliyeti binerse artık hiçbir patron hiçbir prestij uğruna negatif bir
bilanço görmeye dayanamaz (Başar Başarır,Radikal, 2.5.1999). Bu değerlendirmeye de yer verebilen Radikal Gazetesi de
tümüyle bir istisna oluşturmuyor. Son örnek basın medya olalı gazeteye hâlâ
benzeyenler arasında önde bir yeri olan Radikal gazetesinden. Başlık
"Ruslar sıcak denizlere indi". Birinci sayfada çift sütun tam orta
yükseklikte sağdan blok(9), renkli bir fotografla birlikte veriliyor. Fotoğraf
üstünde kısa bir spot: "Stalin'in Rüyasıydı". Haber ise şöyle: Ruslar nihayet Akdeniz'e indi; üstelik savaşı Türkiye
kazandı! Nasıl mı oldu? İşte tarihçe: Rusya'yı devlet yapan Korkunç İvan'ın
tohumlarını Attığı ve "imparatorluk" haline getiren Deli Petro'yla
son şeklini alan 'sıcak denizlere inme' Politikası, ne Katerina'nın taktik
dehası ne de Stalin'in çelik iradesi döneminde amacına ulaşmıştı. Akdeniz
rüyasıyla yüzyıllardır sıcak,soğuk, Diplomatik her türlü savaşı deneyen
Rusya'nın rakibi Türkiye de. rüyayı karabasana çevirmek iç'ın Nato'ya Girdi,
bu uğurda Kore Savaşı'na katıldı... Ama sonunda Ruslar doğru yolu buldu ve
herkes kendi rüyasına Kavuştu! Akdeniz'in sıcak suları ancak güzellikle
Hizmete açılabilirdi. Atalarının rüyalarını süsleyen Akdeniz'i mekân tutan Rus
güzelleri, Türk turizminin de dopingi oldu... (Radikal, 14.5. 1999). Görüldüğü üzere "haber" engin bir tarih
bilgisi ile derin bir tarih bilincini yansıtıyor. Milliyetçilik ve cinsellik
çağrışımlarıyla dolu metnin söylemini ayrıntılı analize gerek yok. Sadece
haberin bikinili genç bir kadın fotografıyla "anime" edildiğini
eklemek gerekiyor. İzlenme oranı yada tiraj uğruna anahaber bültenlerinin
ve gazete birinci sayfalarının bile magazinleştiği, ticari başarının tek ölçüt
olduğu Türkiye medya dünyasında müzik, eğlence, yarışma vb. programlar hatta
belgeseller doğal olarak bu eğilimin dışında değildirler. Basit gözlemler bile
bunun böyle olduğunu göstermektedir. Medya dünyasında en
geniş ortalama okur/izleyici paydasını ortak hedef yapan kuruluşlar arasında
rekabet farklılaşma yerine benzeşme yönünde gerçekleşmektedir. Ancak,Türkiye'de
bu eğilim de uç noktaya taşınmış olup, açık taklitler dahi mubah görülebilmektedir.
Çünkü, hızla gelişen ve genişleyen Türkiye medyasının insan kaynaklarına
yapılan yatırımların yetersizliği nedeniyle kendisine özgü bir kalite sorunu
bulunmaktadır. 9) Paris'teki Fransız Basın ve Enforınasyon Bilimleri
Enstitüsü'nden semioloji dersiııde hocam olan Le Point dergisinin o zaınaııki
genel yayın yönetmen yardımcısı tanınmış gazeteci G.Souffert bu noktanın
okurların bir gazetede ilk baktıkları yer olduğunu söylerdi. Haberciliği tümüyle magazinleştiren Türk medyacılığının
ilk anda parodoksal gibi görünebilecek ancak aslında tamamlayıcı bir başka
özelliği de yorumcu olarak çok sayıda köşeyazarı (ya da anchorman) istihdam
etmesidir. Bir kısmı haftada beş ya da altı gün yazarak tüm dünyada nesli
tükenmiş bir gazetecilik pratiğini sürdürmekte; her konuda ahkâm hatta racon
kesmektedirler. Bir başka küme köşe yazarı "enformatif değeri" olma
keyfiyetini adeta erdem gibi göstererek önce "haber" olarak
kamuoyu'un bilgisine sunulması gerekenleri yorumla bütünleşmiş olarak
sunmaktadırlar. Yenilerde ortaya çıkan bir başka tür "yazar" türü de
"kafalarına göre takılmayı", "ruh dünyalarını `başkalarıyla'
paylaşmayı" köşeyazarlığı sanmaktadır. Yerleşmiş gazetecilik ilkeleri ve
basın etik kuralları hiçe sayılıyor olsa da her üç kategorinin de ideolojik denetim
ve yeniden üretimde ayrı, ayrı önemli işlevleri olduğu apaçıktır. 2.2.5. Tükenen
gazetecilik mesleğı(10) Medya içeriği sözü edilen biçimlere dönüşünce bu içeriği
üretenlerin de dönüşüm dışında kalması olanaklı değildir. Nitekim medya
içeriği tüm simgesel üretimleri kapsar hale gelince haberciler yanısıra
""türlü-çeşitli" üretimleri gerçekleştirenler de gazeteci /
televizyoncu en azından "medya mensubu" sayılır olmuşlardır.
Görsel-işitsel medyada ekrana çıkan eline mikrofon teslim edilenlerin önemli
bir kısmı gösteri dünyasından devşirmedir. İsmi herhangi bir nedenle sivrilen
birisi dahi ekrana taşınabilmektedir. Bu arada değer ve pratikleri altüst olan
gazetecilik mesleği tümüyle tahrip olmanın eşiğindedir. Gazetecilerin konumları itibariyle iki temel kategoriye
bölünmüş olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Bir yanda "reyting
yaptığı" yada "tiraj getirdiği" varsayılan astronomik ücretli( 1
1 ) ancak çoğu kez basın ile ilgili yasaya göre sözleşmesi olmayan köşe 10) Doğan Tılıç'ın doktora tez çalışmasına dayanarak
hazırladığı ve meslekdaşı gazetciler arasında ilgi uyandırmasına rağmen medyada duyuru
ve tanıtımı anlaşılır nedenlerle yeterince yapılamayan "Utanıyorum Ama
Gazeteciyim" adlı kitabını (Tılıç. 1998) konu ile ilgilenenlerin
okumasında yarar vardır. Bu nedenle ve bütünlükleri bozulmaması için kitaptaki
ilginç örneklerden burada alıntı yapılmamıştır. 11) Bu astronomik ücretler konusunda Emre Kongar'ın
Cumhuriyet Gazetesi'inden aldığı mütevazi ücreti isim vermeksizin başkalarıyla
karşılaştırmak üzere açıkladığı yazısına doğrudan ya da dolaylı yanıt veren
olmamıştır. Bu konu başkalarının örneğin artistlerin. futbolcuların vergi
kaçırmakta olduklarını dile getiren "araştırınaca" gazetecilerin hiç
dikkatini çekmemektedir. Yazarları ya da yönetici görevdeki "vedet"ler
bulunmaktadır. Bunların önemli bir kısmının patronları adına iş takibi
yaparken gazeteci kimliği ile bağdaşmıyan durumları meşrulaştıran firma yöneticisi
kimliğine çabuk ve tümüyle ısındıklarını ibretle izliyoruz. Yine bir kısım
gazeteci, tiraj yada reyting sağlamasalar da gazeteci kimliği ile kurulmuş
ilişkileri firma yönetiminin çıkarları için seerber edebildikleri için
"gazetecilik piyasasında" aranılır olmaya devam edebilmektedirler.
Aynı kategorinin bir başka bölümünün gazeteci kimliğini doğrudan kişisel çıkar
sağlamak için kullanması başka meslekdaşlarının yakınma konusudur(12). Büyük çoğunluk olan diğer kategoride ise bırakınız
"vedetlerle" karşılaştırılmayı, olağan iş piyasasından bile daha
düşük ücretlerle çalışan ve hiçbir ciddi iş güvencesi. çoğu kez 212 sayılı yasaya
göre iş akdi olmayan haber yapımcıları; mesleğin "amatörleri"(çilekeşleri)
bulunmaktadır. Birinci kategorideki "gazetecilerin"
gazetecilik mesleğinin değerlerine, ikinci kategorideki çoğunluğun ise
mesleğin pratiklerine yabancılaştıklarını söylemek gerekiyor. Yapılan
araştırmalar da gazetecilerin inanırlılıklarını yitirdiğini gösteriyor. Yani
her durumda yitirilen gazetecilik mesleği ve bu mesleğin demokratik bir topluma
yapabileceği katkılardır(13). Gazetecilik mesleğinin sendikal örgütlenmesi de bu süreç
içerisinde neredeyse tümüyle tasfiye olmuştur. Sendikal hareketin Yeni Sağ'ın
hegemonyasında geçen son yirmi yılda mevzi yitirdiği yadsınamaz. Ancak, hiçbir
işkolu Türkiye'deki gazetecilik alanı gibi bir çaresizliği yaşamamaktadır.
Bugün sendikalı gazeteci istisnalar dışında işsiz gazeteci demektir. Medya
alanında yaşanılan bu durumun bir sonucu olarak medyanın sendikal alana bakışının
da doğrudan etkilenmekte olduğundan kuşku duyulamaz. 12) "...sabah Uğur Dündar aradı... sonra da yanlış
bulduğu bir olaya değindi: 'biliyorsun. kimi telelevizyon programcıları her
şeylerini bir sponsora bağlamışlar. Altlarındaki otomobilden. giydikleri
giysiye, içtikleri meşrubata kadar her şey sponsorlu. Programın sonunda adını
yazıp. tekne alanlar bile var'...Ankara'dan arayan Muharrem Sarıkaya ise başka
bir şeye değindi: '...gazeteciliği bir ayrıcalık gibi kullananlar gerçekten
var. Özellikle İstanbul'da otomobiline mavi ışıldak ve siren takıp dolaşan
gazeteciler var. Havaalanlarında VİP salonunu babasının malı gibi kullanan
gazeteciler var' (F.Altaylı.Hürriyet. 19.6.1999). 13) "Gazetecilik artık eski gazetecilik değil.
Meslekdaşlarımızın çoğunda eski isteği. eski heyecaııı görmek de mümkün
değil.Çöküş demek belki abartı olur da. mesleğimizde bir gerileıne ve yozlaşma
süreci yaşadığımız kesin." (E.Çölaşan.Hürriyet. 18.6. 1999). Sendikal hareket
tasfiye olurken "dernekleşme" yaygınlaşmaktadır. "Gazeteciler
Cemiyetleri" yanısıra etkinlik koluna göre kurulan derneklerin sayısı çok
artmıştır. Adeta, gazetedeki uzmanlaşmış her sayfa için bir dernek
kurulmaktadır. Bu dernekler mesleklerinin yapılış ve etik ilkelerinden çok.
üyelerinin meslek dışı, bireyci, hedonist çıkarlarının karşılanması için çaba
göstermektedirler. Bu çabanın temel ekseni siyasal ve ekonomik iktidar
sahiplariyle kurulan özel ilişkiler ile kamusal fonlardan koparılması umulan
paylardır. Böyle örgütlenmelerin bu türden çabaları sermayenin basını etkileme
girişimlerine de ciddi bir zemin sunmaktadır. Esasen bu örgütlerin hazırlayıcı
çabaları olmasa da özel girişimcilerin "halkla ilişkiler",
"tanıtma" gibi "organizasyonlarla" gazetecileri
"ağırlaması" çok yaygın bir uygulamadır( 14). 2.2.6. Genel
değerlendirme Türkiye'de medya ortamı sözü edilen kimi genel kimi
özgün nedenlerle hızla değişmiş ve yepyeni bir çehreye kavuşmuştur. Kendisinin
gelişme sorunu çözüm bulunamadan neredeyse olduğu gibi duran Türkiye'nin
bundan böyle çok gelişmiş bir medyası vardır. Ancak, oluşan bu yeni medya
ortamının "bilgilenme ve aydınlanma" ile "iletişimde
bulunma" haklarını genişleten ileri bir adım olduğu söylenemez. 14) "Birkaç günden bu yana. kayınak tabaka
gazetecilerin belli fırmalar tarafından yurtiçi ve yurtdışı gezilere nasıl
götürüldükleri bıı konuda nasıl 'isme öıel' davetler yapıldığı, avanta
geıilerde ne gibi tatlı olaylar yaşandığı, bıınların mesleğimizle bağdaşmadığı
tartışılıyor. Özellikle 'yurtdışı' davetler, bazı medya mensuplarının
yumuşak karnıdır. Buıılara isıneıı davet gelir. Dünyanın öbür ucuna bir kııruş
verıneden düzenlenen beleş gezilere katılırlar. Beklenen, Türkiye'ye dönüşte kendilerini ağırlıyanlarla
ilgili yazı yazınak. fotoğraf kullanınak, haber yaptırınaktır.0yunun 'gizli
raconu' budur!" (Çölaşan,agy.) Gazeteci Meral Tamer G:Telci'nin ardından
yazdığı "Ufuk Turu"nda anlatıyor: "...Ama ekonomi
gazeteciliğindeki bu savaş arkadaşımla nerelere gitmedik ki...Geçen hafta ölen
Ekrem Elginkan'ın sahibi bulunduğu ECA'nın Kıbrıs'taki bayiler toplantısından
tutun da Uluslararası Giyim Sanayicileri Federasyonu'nun Hasan Arat'ı başkan
seçtiği Washington'daki genel kuruluna Fillandiyâ da Nokia'nın yeni
teknolojisini gördükten sonra bir aşk gemisiyle Kuzey Deniz'inin eşsiz
fıyortlarını seyrederek İsveç'e, Bekir Okan'ın makarna tesislerini görmek için
gittiğimiı Gaziantep'ten Yapı Kredi'nin Marmaris'in asude bir koyundaki eşsiz
manzaralı tatil köyü Robinson Marls'e...Gülçin'le Uludağ'da da birlikte olduk,
Turtel Sorgun'da da. İngiltere'de de Roınanya'da da..."
(Milliyet.l0.4.1999). Medya içeriğinde toplumun bilgilendirilınesine yönelik
programlar arasına mali haberler yeni bir unsur olarak dahil edilmiştir.
Medya sayesinde diğer toplumsal etkinliklerin önemli ölçüde kendisine
endekslendiği Borsa haberleri rutin hava raporları gibi tüm haber bültenlerinin
sonuna eklenmiştir. Buna karşılık zaman, mekân, anlam duygularını yok eden bir
söylem çerçevesinde oluşan haberler dahil tüm medya içerikleri ticari başarıyı
getirtmek için gerçek ve doğal yaşamdan uzaklaştırmayı hedefleyen eğlence ve
eğlendirme üzerine kurulmuştur. Türk medyasına özgü olmayan ancak uç örneklerinden
birisini yine Türkiye'de gördüğümüz başka bir gelişme de medya aracılığıyla
kamuoyuna görüşlerini aktarabilenlerin neredeyse kapalı bir grup oluşturacak
kadar az sayıda olmasıdır. Bourdieu'nün `fast thinker' diye nitelediği
(Bourdieu, 1997) ve D.Wolton'un Fransa'da dahi sayılarının elliyi fazla
aşmadığını söylediği (Wolton, 1997) bu "medya müdavimlerinin"
Türkiye'de iki elin parmaklarından çok fazla olmadığı söylenebilir. Çoğu zaman
kendisi de başka bir gazetede yazar olan bu "ekran gülleri" arasında
birkaç öğretim üyesi ve iş dünyasının "ileri geleni" yer almaktadır.
Zaman. zaman kuaförde saçlarını yaptırıp bir geceliğine örneğin Ankara'dan
İstanbul'a uçan, stüdyoda kurulu meydanda üç kelime söyleyebilmek için sabaha
kadar kelimenin tam anlamıyla "saksı gibi" oturan yada "seher
vaktinde" televizyon stüdyosuna koşan akademisyenleri de katarak bu sayıyı
biraz daha artırabiliriz(15). Bugün Türkiye'de medya kurumunun genel söyleminin kamu
yararı, yurttaş hakları, kollektif bilinç, dayanışma vb. değerlerin eskimiş,
miyadı dolmuş olduğu, demokrasinin olmasa da olabileceği gibi bir çerçeve
üzerinde kurulu olduğu kolayca söylenebilir. Buna karşılık kâr, rekabet,
yarışma ve kişisel çıkar gibi dürtüler sürekli körüklenmektedir. Günümüzün medya
söyleminde "ne olacak memleketin hâli" diye kaygılanmak modası geçmiş
bir toplumsal karakteri simgelerken doğal gibi sunulan Fenerbahçe yada
Galatasaray'ın "ne olacağı" üzerine "fikir beyan eden"
toplumsal tiptir. Kısacası, mevcut işleyişi ve söylemi ile medya, yurttaşları
yaşadıkları evren konusunda özgürce bilgilendiren bir araç olmaktan çıkıp,
sinsi, gerektiğinde yüzsüz bir propaganda aracına dönüşmüştür. Sansasyona dönük medya tüm dünyada yaşanan bir
gelişmedir. 15) Bu davranışlar Televiıyonda görünmeye ne denli öneın
verildiğini sergiliyor. Ama, demokratik gelişmede ileri mevzilerde olan
ülkelerde fikir gazeteleri ve genel ilgiye yönelik televizyon kanalları ile
tabloid basın yada magazin televizyonculuğu arasında ayrımlar hâlâ kolayca
yapılabilmektedir. Türkiye'de ise birkaç istisna haricinde böyle bir ayrım
yapmak olanaklı değildir. Sıralanan bu gelişmeler sonrası bir değerlendirme
yapılırsa günümüzde Türk ınedyasını demokratik siyasal sürece katkısı
bağlamında, geneli itibariyle, yararlılar safından çıkartıp, `zararlılar'
safına yerleştirmek durumundayız(16). 3. Tartışma Medya modern toplumda ideoloji üreten tek kurum
değildir. Ancak, günümüzde her yerde herzamankinden çok daha güçlüdür.
Demokrasi bağlamında sorunu bulunan, düşünce ve ifade özgürlüğünde ciddi
kısıtlamaların olduğu, örgütlü toplum geleneği yetersiz olan Türkiye gibi
yerl.erde daha da güçlüdür. Ayrıca, Türkiye'de olduğu gibi, iktidar için
yarışanlar arasında ideolojik farklılıklar büyük ölçüde kalkarsa iki önemli
gelişme yaşanır:Birincisi, siyasetin, aday olmanın anlamı değişir ve siyasal
oluşumların lider kadrolarının kişisel özellikleri öne çıkar. İkincisi, medyanın
siyasal yaşamda rol ve önemi artaar. Çünkü, medya desteği ve/veya siyasette
yarışanların medya performansı hedefe ulaşmada belirleyici bir ağırlık
kazanır. Giderek güçlenen ana akım (ticari) medyaya çağdaş
toplumda düşen rol var olan toplumsal yaşam ile aynı verili maddi koşullarda o
toplumda yaşayanların önemli bir kısmı için mümkün olabilecek değişik ve daha
iyi bir yaşam tarzı arasındaki farkı muğlaklaştırmak, anlamsızlaştırmak ve
giderek buharlaştırmaktır. Başka bir anlatımla medya "ütopyalar"
arayışını anlamsız, gereksiz kılmaktadır. Güçlü ve etkili medya hiçbir zaman sorunsuz bir yaşam
tablosu sunmaz. Medyanın sergilediği yaşamın gerçekleri de dikensiz gül
bahçesi değildir. Aksine, toplumda var olan çatışmalar, şiddet. 16) Konunun öneınini artıran bir başka etmen de siyasal
sistemin yapısı ve politik kültür itibariyle medyanın oluınsuz etkilerini
dengeleyebilecek ögelerin yetersizliğidir. Bu nedenle kitle iletişimi
araçlarını yeniden demokrasiye katkılarda bulunabilecek lıale: dönüştürecek
önlemlerin tartışmaya açılmasında daha fazla gecikilmemelidir (Kaya. 1999). karşıtlıklar hep öne çıkartılır, abartılır(17). Ancak,
bütün bunların arkasında bu sorunlardan uzak, olağan bir dünya imajı vardır. Bu
dünyanın nasıl olması gerektiğinin oluşturucu değerlerini, sorunlar varsa bu
sorunların çözülme yordamlarını sunan bir dünya görüşü vardır. Medya tarafları
ekranda canlı yayında kendince "yansız" kalarak çatıştırırken( 18)
"sağduyuyu" temsil eden konumu kendisine ayırmaktadır. Bu anlarda
özellikle belirgin hale gelen ama genelde sürekli ve ısrarlı bir biçimde
vurgulanan, aktarılan, arka plan olarak medyada yerleşik bir dünya görüşü
yaşamın nasıl olması gerektiğini fasıla vermeksizin fısıldamaktadır. Gramsci'ci
anlamıyla "ortak duyunun" (common sense) devreye girişiyle toplumda
herhangi bir "meşruluk krizi"nin yaşanmasının, en azından
yaygınlaşmasının önüne böylece geçilmektedir. Kısacası medya çağdaş toplumun
ideolojik regülatörü olmuştur. Medyanın oynadığı bu rol elbette Küreselleşme ve Bilgi
Toplumu'na yol alındığını bildiren retoriğin temel savlarından
"ideolojilerin öldüğü" savım da kuramsal olarak çökertmektedir.
Çünkü, medya bu savı yayarken kendi ideolojik duruşunu kolayca saklayaınamaktadır.
Bu durum ise anaakım kuramsal açıklamaları doğal olarak sarsmaktadır. Örneğin,
medyanın kazandığı yeni görünümler üzerine Türkiye'de de yapılan araştırmalar
liberal yaklaşımların kuramsal çerçevesinin yetersizliklerini açıkca
sergilemektedirler( 19). 17) İsrail'de 18 ülke televizyonu incelenerek
gerçekleştirilen bir araştırına bu özelliği açıkça ortaya koyınaktadır (Kaya.
1994). Bu olgu aynı zamanda çok sorulan medyada zaınan, zaman "aykırı
programların" ııasıl ve niçin yer bulabildiklerini sorusıınun yanıtını da
verınektedir. Böylelikle. "Can Dündar'ın '40 Dakika' programını izledikten
sonra,'işkenee olayına nasıl kayıtsız kalınabilir' duygusu tünı yürekleri sarmıştır
diye" düşünmek soııra "...aradan geçen zaınan içinde,... ne somut bir
sonucun ortaya çıktığını ne de...işkenceye karşı ciddi ve yaygın vatandaş
inisiyatiflerinin yapıldığını gördük" (Keyınan, 1999) diye hayıflanmak
'globalleşme'den naif beklentilere kapılıp. globalleşen medyayı bütünlüğü ve
süreç içinde değerlendirmeınenin yetersizliğini sergilemektedir. 18) Tekııolojjinin görsel-işitsel medyaya sunduğu
olanakla canlı yayınlarda bir ilıtilafın taraffarını döğüş horoıları gibi
kapıştırmak ile dürüst ve yansız haberciliğin 'tüm tarafların görüşlerinin ve
olayla ilgili unsurların yansıtılması' ilkesi arasında niteliksel olarak hiçbir
benzerlik yoktur. 19) D.Tılıç'ın sözü edilen çalışması (Tılıç, 1998)
gazetecilik pratiğinin liberal-çoğulcu yaklaşımın söylediklerine uygun
gerçekleşmediğini bizzat gazetecilerin tanıklığı ile ortaya koydu. A. İnal'ın
doktora tezi (İna1.1992) haberlerin ideolojik yeniden üretime katkısını
sergiledi, Ali Ergur'un doktora çalışması Türkiye'deki özel televizyonların
söyleminin Yeni Sağ neoliberalizminin uzantısı olduğunu belirledi (Ergur.1997).
Beybin Kejanlıoğlu'nun Türkiye'de radyo-televizyon yayıncılık politikası
üzerine doktora tezi (Kejanlıoğlu, 1998) politikasız gibi gelişen sürecin
kendisinin nasıl bir politika olabileceğini gösterdi. Bununla beraber ve
bu duruma koşut olarak son on yılın moda akımı postmodernizm bağlamındaki
analizler, radikal politik çözüm arayışlarından vazgeçme eğilimlerine kuramsal
ve ideolojik destek olarak yaygınlaşmışlardır. Medyanın gelişiminin "gerçeküstü"
bir dünya yarattığı ve bu "postmodern medya ortamında"
"enformasyon ile eğlence", "imaj ve politika" arasındaki
sınırın "infilak edip, içe göçtüğü" tespitini yapan Baudrillard'ın
görüşlerinden esinlenen postmodern yaklaşımlar söylemin, anlamların oluşum
sürecinin analizini yapısalcılık ve dil çalışmalarından çıkarak yaparken medya
ile aktarılan anlamların "etkileri" konusunu tümüyle bir kenara
itmektedirler. Anlamların nasıl oluştuğu elbette önemli olmakla birlikte,
tarihsel bağlam ve toplumsal (iktidara ilişkin) ilişkilerden bağımsız olarak
metinlere anlamın "okurlarca" kazandırıldığını söyliyerek toplum
üyelerini `post-politik' bireysel çözümlere yöneltmek demokrasi mücadelesinde
onları kollektif çabanın dışında tutan ciddi bir ideolojik müdahaledir. Medyaya çağımızda ideolojik regülatör işlevini
kazandıran ve bu regülatörü güçlü ve işler kılan herhangi bir "Büyük
Kardeş"in tasarımı değil, kapitalizmin ulaştığı yeni evrenin
gereksinimlerine, toplıımsal yeniden üretime katkısıyla medyanın umar olabilme
kapasitesidir. Bu nedenle pölitik ekonomiyi ihmal eden, kale almayan kuramsal
duruşlar elbette üretim biçiminin ve toplumsal ilişkilerin iktidar ilişkilerini
yani tahakküm ve tabi kılma ilişkilerini nasıl ürettiğini çözümlemede yetersiz
kalacaklardır. 4. Sonuç Yerine Türkiye'nin son yirmi yılına damga vuran gelişmelerinden
birisi de iletişim alanında gerçekleşmiştir. Gerçek bir medya patlaması
yaşanmıştır. Adeta, enflasyon yükseldikçe, gelir dağılımı bozuldukça, siyasal
sistemde tıkanıklıklar gündeme gelip, siyasal istikrar arayışları artıkça
kısacası çok boyutlu bir bunalım derinleştikce iletişim altyapısına ve medya
alanına yapılan yatırımlar artmıştır. Simgesel meşruiyeti sorgulama
potansiyali olan bu gelişmelere koşut olarak kamusal ve özel yeni kaynaklar
iletişim alanına seferber edilmiş, olağanüstü yatırımlar yapılmıştır. Bu durum
egemenlerin ideolojik denetim ve yeniden üretim konularında ne kadar duyarlı ve
bilinçli olduklarını göstermektedir. Medyanın Türkiye'deki gelişim çizgisinin
izlenmesi de bu bulguyu desteklemektedir. Türkiye'de kimilerine göre artık çöküşe yönelen ciddi
bir bunalımın yaşandığı kimse tarafından yadsınmamaktadır. Bunalımın aşılması
için doğrudan askeri bir müdahalenin konjonktürünün uygun olmadığı da
görülmektedir. 12 Eylül'de kurulan kısıtlı, baskıcı siyasal biçimleniş esasen
öz olarak yerinde durmaktadır. Bu nedenle başkanlık sistemi dışında herhagi
bir alternatif gösterilememektedir. Bu ortamda toplumun bireylerini birarada
tutmak için geçmiş yirmi yılda ciddi çabalar gösterilmiştir. "12 Eylül
Atatürkçülüğü", "Türk-İslam Sentezi", Özalizm"(yada Yeni
Sağ'ın Türkiye'ye uyarlanması), "Siyasal İslam" bu çabaların ilk akla
gelenleridir. Kısa süreli bir başarı kazanmış olsa da Özalizm dahil ideoloji
arayışlarının hiçbiri kalıcı olamamış yada siyasal islamda olduğu gibi denetim
dışına çıkma riskini gündeme getirmiştir. İdeolojik bir karmaşanın hatta
krizin göstergeleri olarak birbirleriyle bağdaşamıyacak durumlar karşımıza
birarada çıkmaktadır. "Türban"ın yaygınlaşması ile "üstsüzlere
alışılmasının" eşzamanlı yaşanması bu durumun açık bir göstergesidir. Bütün bunlara karşılık ülkenin içinde bulunduğu durumun
tanımlanmasında birbirinden çok farklı daha doğrusu birbirlerine zıt
değerlendirmeler birarada yapılabiliyor ve kendilerine destek olacak noktalar
da bulabiliyorlar. Örneğin bilimsel literatürde söyleminin çökmesine karşın
özelleştirmeden hala çözüm diye söz edilebilmekte (Oyan, 1998) yada Boğaz'a
köprü "edebiyatı" yapılabilmektedir. Daha da ilginci birbirleriyle
çelişen açıklamaları aynı kişiler yada çevrelerin çok kısa zaman dilimi
içerisinde fazla yadırganmadan yapabiliyor olmaları. Örneğin son kırk yılda
bir sorumluluk payı olduğunu kimsenin yadsıyamıyacağı Süleyman Demirel
sabahki bir konuşmasında "Türkiye'nin müthiş gücünden" bahsederken
öğleden sonra başka bir konuşmasında "durumun ciddi hatta vahim"
olduğunu söyliyebilmektedir. Bütün bunlardan anlamamız gereken, en azıizdan görünür
bir zaman dilimi içerisinde, sözkonusu gelişmelerin yeni (karşı) bir
hegemonyaya yönelebilecek gücü barındırmadığıdır. Dolayısıyla yaşanan bir
`hegemonya bunalımı' olarak da görülemez. Yapısal bunalımın hegemonya krizine
dönüşmesini olanaksız kılan etmenler içinde medyanın kuşkusuz seçkin bir rolü
bulunmaktadır. Çünkü medya daha önce de belirtildiği gibi ideolojik regülatör
görevini yapan bir sistem olarak modern toplumda yer almaktadır. Çağdaş
toplumda iktidar sahipleri de iktidara talip olanlar da kısacası toplumsal
gelişme ve değişmeye yön vermek, denetim altında tutmak isteyen tüm güçler
medyaya daha çok önem vermektedirler. Medya günümüzde tüm toplumsal-siyasal
güçlerin karşılaştığı bir alandır. Bu alana hakim olanlar mücadeleyi yönlendirme
avantajına sahip olacaklardır. İşte yapısal bunalım yaşanan,"politikanın
magazinleştiği magazinin politikleştiği" Türkiye'de medyaya yapılan
olağanüstü yatırımların nedenini burada aramak gerekmektedir. CNN TÜRK'ün (!)
kuruluş anlaşması imza töreninde konuşan Doğan Medya Grubu başkam bu konuda
yeterince açık ve aydınlatıcıdır.: "Yeni bir bin yıla girerken, uluslararası
standartlarla yerel standartları birleştiriyoruz. Bu yatırım sadece ekonomik
ve profesyonel değil çok daha geniş bir ufka" sahiptir. Çünkü medya sosyal
gelişmelerde hayati bir rol oynamaktadır.Bu sorumluluğumuzun bilincinde olarak
faaliyet göstereceğiz(abç)" (Hürriyet, 14.06.1999). Bu inceleme de tam bunları ortaya koyabilmek için
yapılmıştır. Çünkü başkalarının da kendilerine göre bir sorumluluk anlayışları
vardır. Kaynaklar ALEMDAR,K. ve
KAYA,R.( 1993). Radyo Teleuizyonda Yeni Düıen, Türkiye Odalar ve Borsalar
Birliği, Ankara. BOURDIEU.P.(1997), Teleuizyon Üzertne. Yapı Kredi
Yayınları. İstanbul. DURAN,R.( 1999), Burası Dünya Polis Radyoları! Global
Medya Eleştirileri, Yapı Kredi Yayınları. İstanbul. ERGUR.A.( 1997). The ideology Generating Function and
Political Economy of Television News: A case Study on Prime Time News of Six
Channels in Turkey. Basılmamış doktora Tezi, ODTÜ,ANKARA. İNAL,A.(1992), An analysis of Turkish Daily Press: Event
Selection. Text Construction and News Production. Basılmamış doktora tezi,
ODTÜ. Ankara. ( 1996), Haberi Okumak. Temuçin Yayınları,İstanbul. KAYA.R.11977), Moyen d'Information et Modernization en
Turquie. Basılmamış doktora tezi, Paris(II) Üniversitesi, Paris. ( I985), Kitle İletişim Sistemleri, Teori
Yayınları.Ankara. ( 1993). "Media Politics in Turkey".
International Politics: A Balkan Review of Current Affairs. No.2. Yaz-Kış,
Atina. ( 19941, "A Fait Accompli: Transformation of Media
Structures in Turkey", Studies in Development, METU. Cilt 2l.No.3.
Ankara. (1997), "Adını Koyalım: Tutmayan Hegemonyâ'.
Mülkiyeliler Birliği Dergisi. Cilt XXI Sayı 204, Ankara. ( 1999), "Medya. Siyaset. Demokrasi: 75. Yılda
Nasıl Bir Yeniden Yapılanma?". Bilanço 1923-1998,Cilt 1. İstanbul. KEJANLIOĞLU, D.B.(1998), Türkiye'de Yayıncılık
Politikası: Ekonomik ue Siyasal Boyutlarıyla Türkiye'de Radyo-Televizyon
Yayıncılığı, Basılmamış doktora tezi, Ankara Ün. KEYMAN, F.( 1999), "Ahlaki Benliğe Geri Dönüş!
Globalleşme, Etik ve Siyaset İlişkisi", Doğu Batı. Sayı 6. KOCABAŞOĞLU.U.(1980). Ştrket Telsizinden Devlet
Radyosuna, A.Ü.SBF yayınları, no.442 Ankara. İLEF, "MEDIASCAPE TÜRKİYE '98", Medya
Dökümantasyon Birimi. Ankara. OECD, OECD European Audioutsual Obseruatory, (
1999), Paris. OYAN,O. ( 1998),
Türkiye Ekonomisi: Nereden Nereye?. Türk-İş, Ankara. ÖZÇOBAN.F. (1985). Aduent of a Neuı Entertainment
Medium: Introduction of Video in Turkey, Basılmamış Y.Lisans Tezi, ODTÜ.
Ankara. POSTMAN, N. (
1994), Teleuizyon: Öldüren Eğlence. Ayrıntı Yayınları. 'TILIÇ. L.D. ( 1998).
Utanıyorum Ama Gazeteciyim. İletişim Yayıncılık.İstanbul. TÜNAY, M. ( 1993), "The Turkish New Right's Attemp
at Hegemony". A.Eralp, M.Tünay.B,Yeşilada,(eds.) The Political and
Socioeconomic Transformation of Turkey. Preger. WOLTON. D. ( 1997), Penser la Communication, Flammarion.
Paris. WORLD BANK. ( 1993). Turkey, Informatics and Economic
Modernization Report. Washington D.C. |