'SÜLÜMAN THE LOVE MAKER' VE 'SULARIN GETİRDİĞİ PADİŞAH'IN BÜYÜK SIRRI!
NECEF UĞURLU
Yıllar önce İngiltere’de Kanuni Sultan Süleyman Sergisi münasebetiyle Sayın Semra Özal unutulmaz bir açılış konuşması yapmış ‘Kanuni The Law Maker’ yerine ‘Kanuni The Love Maker' sözleri ağzından çıkınca protokolde bir kıpırdanma olmuş, Princess Diana ise gülmekten makaraları koyuvermişti.
Bu konuşma daha sonra Türkiye’de Semra Hanımefendi'nin bir gafı olarak yankılanmıştı. Şimdi Muhteşem Yüzyıl dizisini seyrettikçe Semra Hanım’ın hiç de azımsanmayacak muzip yanını daha iyi anlıyorum; çünkü Kanuni’ye ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisini izledikten sonra, ‘ Sülüman The Love Maker’ hatta ‘ Zatışahaneleri the Sex Machine’ de diyebiliriz.
Hünkar burnunu Harem’den çıkaramıyor. Öyleki iki haftadır Pargalı‘nın ‘Rodos seferi öncesi Haliç’teki hazırlıklara bakalım Hünkarım’ tekliflerine ‘Sülüman’ ‘çok yorgunum bu gün olmaz’ diyor. Yorgunluk nedeni malum! Harem dışı faaliyetleri de genellikle sağa sola hakaret mektupları yazmak, gelen elçilere kötü muamele etmek, elçilerin yaptığı davetlere ‘Geleceğim ama ziyarete değil, orayı almaya’ tarzı cevaplar oluyor ki bu da insanı yorar tabii. Neyse bu hafta Rodos zar zor ağır can ve mal kaybıyla ve ileride kaybedilmek üzere alındı!
Cihanı üç kıtadan ibaret ‘Cihan Padişahı Sülüman ‘ın yıllarca tarih kitaplarında okuyup göz yaşı döktüğümüz Şehzade Mustafa’sı ise babasını aratmayacak şımarıklık ve terbiyesizlikte bir çocuk. Böyle giderse ileride çocuğun başına geleceklerde izleyicinin Kanuni’ye hak vermemesi imkansız gibi görünse de Kanuni ile çocuk, torun terbiyesi konusunda anlaşmam imkansız.
Dizide şu ana kadar Kanuni’nin Hürrem’e aşkından ziyade kadın düşkünlüğü ön plana çıktığı için Pargalı İbrahim ve Hatice Sultan aşkı ilaç gibi geldi. Lakin içli çocuk Pargalı’nın kemanını parçalaması iyi oldu; çünkü Pargalı çalar Hatice Sultan süzme revani bakar sahneleri artık baymıştı.
Revani demişken sarayın mutfağını atlamayalım. Oldukça fakir bir saray mutfağıyla karşı karşıyayız. Kime yeter dedirten uyduruk küçük boy tel kadayıfı tepsisi önünde duran aşçımız devamlı yamaklarından kadayıf için şerbet istiyor. Obez ahçı devamlı kendi yiyor ama saray açlıktan ölmek üzere hissi veriyor.
Çarşı sahneleri de pek zayıf. Padişah tebdili kıyafet gezerken rastladığı fakir su satan çocuğa iyilik yapsın diye ayaküstü çekilmiş gibi. Arada Pargalı da çarşıda casusluk faaliyetleri yürütmese hepten zayıf kalacak. Neyse Hatice’ye taşlı bir iğne aldı da sahne biraz daha işlevsel oldu.
Bütün bunları yazdım diye diziyi izlemiyorum, beğenmiyorum zannedilmesin. Çarşamba geceleri ‘ Behzat Ç’ veya ‘İzmir Çetesi’ varda Kanuni’yi mi izliyorum hayır. Ama eğer Çarşamba akşamları evdeysem ‘Muhteşem Yüzyıl’ı izleme nedenlerim sadece rakipsiz bir akşamda yayınlanması değil. Diziyi izliyorum çünkü; parodik, muzip ve kitsch bir üslubu var. Kostümlerde renkler ahenk içinde hani her dizinin bir tablo gibi rengi vardır, klişesi vardır ya, öyle bir dünya başarıyla yaratılmış. Oyuncuların döşemelik kumaşlarla yürüyen koltuklar gibi dolaşmaları bile bir stil.
Kanuni’nin pek süslü olması ise dizinin dayandığı sayılı tarihi gerçeklerden biri olsa gerek. Malumunuzdur pek çok kaynak Kanuni’nin bu takma takıştırma huyundan babası Yavuz Sultan Selim’in sinir olup ‘Oğlum bu ne hal anana takacak şey bırakmamışsın’ dediğini rivayet eder. Sanat yönetmeni işinin derinine iniyor belli, kutlarım.
Oyunculuk tarzları ise eski Türk filimlerinde ki gibi kötülerin kötü, iyilerin iyi baktığı tarz ile Tudor dizisinin eda, bakışlarıyla ortaya karışık bir oyunculuk koyuyor. Zeki dalgacı yönetmen dizisi olmuş. Oyuncuları ne oynadıklarını fark ettirmeden yönetmek zeka işidir. O Tudor Tudor bakışlar, yürüyüşler muhteşem. Topkapı sarayını her an VIII. Henry ‘ulan benim hanedan buraya mı taşındı’ diye basacakmış gibi geliyor insana.
Bu dizi zevkle izlenirliğinin yanı sıra insanın tarihe bakışını da değiştiriyor. Hürrem Türkçe’yi süratle öğrenirken maalesef Kanuni heceleyerek konuşmaya devam ediyor. Muhibbi heceleyerek konuşurken onca güzel şiiri nasıl yazdı diye sormadan edemiyor insan. Dizi ‘ Harem aslında bir okuldur’ palavralarını da yerle bir ediyor , Hypatia yüzyıllar önce elipsi bulan bir kadın olarak İskenderiye’den çıkıp tarihteki yerini alırken yüzyıllar sonra Haremdekiler hala boktan danslar yapmakla meşguller.
Haremi idare ettiğini zanneden Hafza Sultan’a ise hep, herkes birbirini zehirledikten sonra işi örtbas etmek kalıyor. En son duyanda daima kendisi oluyor. Zaten bütün gün önünde mücevher kutusu sürekli ziynetlerini evirip çeviriyor dizinin başından beri de durmadan aynı cümleleri tekrar ediyor...
Terzileri çağırın...
Hatice kumaş seç...
Aslanım hoş geldin...
Mahidevran kendine gel...
Şerbet dağıtılsın...
Eğlence tertiplensin...
Ha bir de ‘Daye yorgunum, şimdi söyleme’ tarzı yorgunluk ifade eden bir cümlesi var ki insana, "anasına bak oğlunu al" dedirtiyor. Ana oğul çabuk yoruluyorlar. Hatice Sultan’ın nişan kutlamasında ise Daye’nin Piri Paşa’nın eşini takdim cümlesi, bana bu diziyi Meral Okay’ın yazmadığını fısıldadı.
Daye kapıda karşıladığı Hatice Sultan’ın müstakbel kayınvalidesini şöyle takdim etti ‘Piri Mehmet Paşa’nın zevceleri Dilruba Hatun hazretleri ve refikaları'. Dilruba Hatun Piri Mehmet Paşa’nın eşi tamam ‘zevceleri’ olarak takdim ediliyor, yanındakilerde kızları olmalı. Nitekim kızlardan küçük olanı diğer sahnede şehzadelerle birlikte çocuklara ayrılmış salonda karagöz izliyor... Demek ki, Dilruba Hatun’a eşlik edenler ‘Refikaları’ değil ‘Kerimeleri’. Böyle bir yanlış 3 yıldır çalıştığı bir projede Meral Okay tarafından yapılmaz, demek ki o yazmıyor. Hatta tekstleri kontrol etmiyor. Yönetmenler, asistanları da atlıyor, yönetmenlerden biri Marmaris kalesi için ‘bizzat o devirde yapılmış’ dedikten sonra (‘bizzat ‘ şahsen anlamında bir zarf olup kale için kullanılmaz) ‘refika’ ve ‘kerime’ kelimelerinin arasındaki farkı bilmelerini zaten beklemiyorum. Ya da ben yanılıyorum, kızlar Piri Mehmet Paşa’nın diğer eşleri, bu seferde çocuk olanın yaşı tutmuyor ya da Piri Mehmet Paşa çok ayıp ediyor.
Velhasıl bu diziyi, ekibini kahraman yapan maziperest kardeşlerim, deydi mi koparttığınız yaygaraya? Bu diziye öfkelenerek ne elde ettiniz? Bu dizinin önerdikleri hiç de önemli değil, eğleniyoruz işte. Yazarını tehdit ettiğinize değdi mi?
Bu dizinin en büyük faydası tarihle dalga geçmeye kapı açmasıdır. Bu diziyi izledikten sonra şimdi artık Cahit Ülkü’nün ‘Son Hazaryalı’ ‘Pargalı İbrahim’ ve geçtiğimiz haftalarda çıkan ‘Suların Getirdiği Padişah’ romanlarını okumaya haydi haydi hazırsınız diye düşünüyor, umut ediyorum.
Cahit Ülkü tarihle dalga geçmiyor, romanları etkileyici ama güldürmüyor. İnsanın içine kurt düşürüyor, araştırmaya yönlendiriyor. Bir mit olan tarihten daha görkemli başka bir mit edebi bir eser, romanları sunuyor.
Sayın Cahit Ülkü cesur bir adam, çünkü onun romanlarının dünyası edebiyattan alıyor cüretini, gücünü ve tarihi ‘kitch’leştirmeden cesaretle söylüyor sözünü. ‘Son Hazaryalı’ da Hürrem’in Osmanlı Sarayı’na bilinçli gönderilmiş olduğunun hikayesi var.
Hürrem’in bir misyonu vardır. Bu misyonun ne olduğunu romanı okuyup öğrenebilirsiniz. Pargalı İbrahim romanında ise bu komplonun bir parçası... Pargalı’yı tanıyacaksınız, Hatice Sultan’la olan evliliğinde ise aşk tek taraflıdır ve Hatice Sultan’a aittir.
Son roman ‘Suların Getirdiği Padişah’ da ise ana karakter ise Kanuni ile Hürrem’in Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra tahta geçen oğlu II.Selim’dir. Firavun’un sarayına suların getirdiği Musa gibi olur Osmanlı’ya doğumu. Sarhoş, sefih diye anlatılan II Selim Osmanlı tarihinin yoksa en büyük strateji dehası mıydı? Roman bunu sorgularken Osmanlı’nın derin labirentlerinde gezdirecek sizi.
Öfkenizin sizleri edebiyat, film, sanat karşısında yenilgiye uğratmasına izin vermeyin, okuyun bu kitapları, gerçek cesaretin Cahit Ülkü’de olduğunu göreceksiniz. Nitekim bu romanları yazma cesareti gösteren Cahit Ülkü kadar filme çekecek cesur yapımcı çıkmadı. (teşebbüsler oldu ama sonu gelmedi ) Ülkü’nün yıllar süren bu çalışmalarının, marjinal tarih tezlerinin yerine konan ise gariban’ Muhteşem Yüzyıl’ oldu ve dizi luzumsuz , sığ öfkelerin paratoneri oldu.
'Suların Getirdiği Padişah’ II. Selim’in büyük sırrını ‘Son Hazaryalı’ da öğrenmiş olacaksınız. Sonrasını da ‘Suların Getirdiği Padişah’ romanında bulacaksınız .
Şu kadarını söyleyeyim... II. Selim anası Hürremin oğludur; ama babası Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu değildir. Nasıl mı olur ? Roman bu, her şey olur gerisini okuyunuz.
Osmanlı’da bu topraklara aidiyetin neseb ile sınırlı olmadığını müthiş bir hikaye ile anlatıyor Cahit Ülkü... İçiniz rahat etsin kızacak bir şey yok.




