Laiklik ve Siyasal İslam Çekişmesi IV
HASAN ÖZSAN
12 eylül darbesinde tutuklanıp yıllarca hapis yatan onbinlerce solcu, salıverilmelerinden sonra bile bütün kamu ve siyasi haklardan mahrum edilmişlerdi.
Her biri zorunlu ikamete tabi tutulmuşlardı. Seçme, seçilme hakları yoktu. Herhangi bir derneğe, bir siyasi partiye üye olmaları; siyasi ve sosyal faaliyette bulunmaları kesinlikle yasaktı. Sürücü ehliyetlerine bile el konulmuştu, ehliyet almak isteyenler ise alamıyordu. Yurt dışına çıkmaları yasaktı. Darbe yüzünden yurt dışına kaçmanın bir yolunu bulmuş olanlar ise yıllarca yaban ellerde sürgün hayatı yaşamak zorunda kalmıştı. Döndüklerinde ise aynı akibet onların da başına geldi.
Yıllar sonra sözde özgürlüklerine kavuşmuşlardı ama çoğunun ailesi, parçalanmıştı, işleri yoktu, dirlik ve düzenleri kaybolmuştu. . Her biri hayata yeniden tutunmak için kendi başlarına kalmıştı. Örgütsüz ve kimsesizdiler. Yalnızlaştırılmışlardı.
Sonuç olarak, devletin amansız ve acımasız yöntemiyle 10-15 yıl içinde ülkeyi solculardan temizledi. Boşalan siyasi ve toplumsal alan derhal siyasal İslamcılar tarafından dolduruluverdi.
Ne var ki, sol siyaset halledilmişti ama Siyasal İslamın kendi içinde küçük bir pürüz kalmıştı.
Milligörüş!..”
Milligörüşçüler ABD ve AB karşıtıydı, NATO’ya ve Birleşmiş Milletlere soğuk bakıyorlardı. Dahası “İslam Pazarı” ve “İslam Birleşmiş Milletleri” gibi alternatif projeleri vardı. Hatta bu projelerin ilk ayağı olarak sekiz İslam ülkesiyle bir araya gelerek D8’i kurmuşlardı.
Ulusal varlıkların yabancılara satışına karşıydılar. Ulusal sanayiden yanaydılar. Batının teknolojisine evet diyorlardı ama yaşam tarzını kökten reddediyorlardı. Bu antiemperyalist halleriyle ABD’nin tanımladığı ve hedeflediği şekil ve ölçülerde ılımlı İslamcı olmaları beklenemezdi. Bu yüzden de ABD ile müttefik olmaları kabul edilmeleri mümkün değildi.. Üstelik, Türkiye için öngörülen ılımlı Islamcıların tabanını İslami söylemleriyle ikilem içinde bırakıyorlardı.
Milligörüşcüleri siyasi alanın dışına çıkarmak pek zor olmadı.
28 Şubat hareketiyle Milligörüşün mimarı ve lideri olan Prof. Dr Necmettin Erbakan aktif siyasetin içinden çekip alındı. Hakkında açılan “kayıp trilyon davası” ve çocuklarının Milligörüş paralarını zimmetlerine geçirdiği tartışmaları kamuoyuna servis edilerek itibarı yıpratıldı.
Yetmedi,
HAS Parti’kurularak Milligörüşün bölünmesi sağlandı…
Siyasi İslam içinde Milligörüşcülerin etkisi tamamen kırıldığına emin olunduktan sonra HAS parti kendini feshederek AK Parti ile bütünleşiverdi. Partinin kurucusu ve Genel Başkanı olan zat AK Parti içinde etkin bir göreve getirildi. Bir anlamda ödüllendirildi.
Böylece meydan tamamen ılımlı İslamcılara kalmış oldu..
Peki bu “ılımlı İslam” nasıl ortaya çıktı?
ABD, 11 eylül saldırısı ile soğuk savaş döneminde örgütlediği radikal-kökten dinci- İslamcıların kendisi için potansiyel tehlike olduğunu acı bir şekilde gördü. Bunun üzerine BOP’un selameti için Ortadoğuda liberalleştirilmiş “ılımlı” İslam modelini geliştirerek İslam ülkelerine servis etme yoluna gitti.
ABD’nin bir dönem CIA Başkan Yardımcılığını yürütmüş , Türkiye’de ise 1980 sonrası CIA İstasyon Şefi olarak görev yapmış olan eski “Yakın ve Güney Asya bölgesi İstihbarat Şefi” olan Graham Fuller’in 1990’lı yıllardan beri Ilımlı İslam Projesi üzerine kafa yoruyordu.
Fuller aynı zamanda ABD' deki Rand Düşünce Kuruluşu’nun araştırmacı yazarlarından ve danışmanlarındandı. Bu kuruluşun hazırladığı, “Uygar ve demokratik İslam, partnerler, kaynaklar ve stratejiler” isimli araştırmaya göre İslam dünyasında köktendinciler, gelenekçiler, modernistler ve laikler birbirleriyle çatışma halindeydiler. Bu çatışma bölgede bir istikrarsızlığa neden oluyordu.
Bu istikrarsızlığın ABD’nin ve Avrupa’nın ekonomik ve kültürel çıkarlarını zedelememesi ve medeniyetler arası bir çatışmaya neden olmaması için Siyasal İslamcıların batı ölçütlerine ve kurallarına uydurularak BOP’un çıkarlarına hizmet eder hale getirilmesi gerekmekteydi.
Gerçekten de Fuller, bu raporun ardından çıkardığı “Siyasal İslam’ın Geleceği” adlı kitabında; Amerikan dış politikasının en önemli hedeflerinden biri olan liberal görüşlere sahip veya yatkın olan İslam reformunu teşvik etmek gerektiğini; Türkiye’de 236, yurtdışında 280 okulu; 200 dolayında dini vakfı ve 211 ticari şirketi ile reformist ve liberal İslamcı hareketin temsilcisi olan Gülen’in BOP alanında etkili olabileceğini, bu nedenle desteklenmesi gereken liberal bir İslamcı hareket olduğunu belirttikten sonra, “Ben AKP’yi sadece ılımlı değil, aynı zamanda ve daha önemli olarak da dini değerlerin siyasi yaşamla bütünleştirilmesinin ne anlama geldiğini keşfetmeye çalışan İslamcı bir parti olarak görüyorum.” diye yazıyordu.
Diğer yandan (yukarıda anılan rapora göre) laikler değişik sol görüşlü gruplardan ve ulusalcılardan oluşmaktadır. Bunlar batı ve demokrasi kültürüne açık olmalarına açıktırlar ama ABD karşıtıdırlar. Bu nedenle müttefik olarak kabul edilmeleri mümkün değildir.
Gerçekten de Türkiye’de ulusalcı, laik ve Kemalist kesim siyasal İslamcılara karşı ödün vermez ve uzlaşmaz bir şekilde karşı tutum içindeydiler. Üstelik yalnız da değillerdi. Ordu içinde aynı tutumu gösteren Kemalist, laik ve ulusalcı yüksek düzeyde subaylar vardı ve ABD’nin Ortadoğuda uyguladığı yayılmacı politikasına karşıydılar.
Olağanüstü dönemlerde kurulan mahkemeleri (DGM) antidemokratik bulanlar, özel yetkiyle donatılmış mahkemeler eliyle Siyasal İslamın önünü kesmek isteyen bu güçlerin üzerine gitti. Ordudaki Ulusalcı, Kemalist ve laik (Genelkurmay Başkanı dahil) pek çok üst düzey asker, gazeteci ve dernek üyesi “sivil siyaseti engelleme, darbe ve darbe teşebbüsü” suçlamasıyla tutuklandı. Ve hatta tutuklu olan eski Genel Kurmay Başkanı dahil generaller terör örgütü yöneticiliği ve üyeliği" yapmakla suçlandılar. Duruşmalar bitmek bilmeyen, sonu belirsiz bir sürece sokuldu .
Diğer yandan egemen siyasi yapıya uyumlu hale getirilmiş olan basın yayın yoluyla yandaş tabir edilen gazetecilerin ve iktidara mensup siyasetçilerin gayretiyle Cumhuriyetin önder kurucuları ile başta laiklik olmak üzere Cumhuriyetin ilkelerinin itibar ve güvenini sarsacak biçimde gündem oluşturmaya başladılar. Gazete köşelerinde,,TV kanallarında Atatürk ve İnönü’nün “faşist-dikta rejimi” uyguladıkları, “Dersim olayları” ile soykırım yapıldığı ve “Boraltan Köprüsü” olayı ile soydaşlarımızın katledildiği, camilerin ahır yapıldığı, bazı hoca ve şeyhlerin İstiklal Mahkemeleri tarafından sırf inançları yüzünden baskı ve zulüm gördükleri, zindanlarda çürütüldüğü, asıldıkları vb söylemlerle tek parti dönemine yönelik tartışmaların ardı arkası kesilmedi. Buna karşılık son Osmanlı Hanedanın mazlum ve masumoldukları; Kurtuluş Savaşını sürdürülenler tarafından kandırıldıkları yüksek sesle söylenir oldu.Yeni Osmanlıcılık anlayışı açıkca iç siyaset malzemesi olarak kullanılmaya başlandı. Anlaşılan o ki İslamcılar siyasal üstünlüğün ele geçirilmesinin ardından bir kültür savaşı başlatmışlardı..
Fuller, 2000 yılında Türkiye hakkında “şaşırtıcı” bir kehanette bulunmuş:
“Türkiye, yakın bir gelecekte iki partili bir temsil sistemine gebe… Kökleri geçmişe dayanan ekonomik kriz, iktidardaki koalisyon (Bülent Ecevit liderliğindeki 57. Hükümet’ten söz ediyor) partilerinde büyük deprem yaratacak. Fazilet Partisi’nden kopan bir grup ılımlı İslamcı, geniş tabanlı bir siyasi oluşuma gidecek. Bazı etkin siyasetçiler, partilerinden istifa ederek bu yeni oluşuma katılacak. Yeni oluşum kar topu gibi büyüyüp gelişecek. Türkiye’de yakın gelecekte ılımlı İslamcılar iktidara gelecek. Ilımlı İslamcıların yanında İslami söylemlere ters düşmeyen ılımlı sol bir parti de Meclis’e sokulacak”
(Akt. Prof. Dr. Ümit Özdağ, Yeniçağ gazetesi 29.4.2004) (Merdan Yanardağ: "Bir Abd projesi olarak akp, yeni muhafazakârlığa, liberalizme ve akıl tutulmasına itiraz Siyahbeyaz -2007)"
Aslı nedir bilmem ama bu kehanetten iki yıl sonra, (2002)
Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Sicre dönemin Başbakanı Abdullah Gül ve AK Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan’la görüşür ve her ikisini 23-28 Ocak 2003 tarihlerinde Davos'ta yapılacak Dünya Ekonomik Forumu toplantısına davet eder.
AK Parti’den ''İslamcı parti' olarak söz eden Sicre, Davos' da ABD'den sonra en çok ilgiyi Türkiye'nin göreceğini ve forumda, İslam ve Batı arasındaki diyaloğun ön plana çıkacağını söyler. Davos’daki özel oturumun konu başlığı şöyledir: “Türkiye Dönüm Noktasında!.”
İşte ne olursa bu Davos’dan sonra olur ve Ruhler’in kehaneti tek tek çıkmaya başlar…
O günden sonra laikler, ulusalcılar ve solcular kendilerini bir kez daha zor bir sürecin içinde bulurlar.
Bu konu elbette bir kaç yazıyla anlatılacak gibi değil… Ama şimdi gelinen nokta sekülerlikle dindarlık arasına konuşlandırılmış bir siyasi anlayışla, bir yaşam biçimiyle karşı karşıyayız…
Ha bu arada gözden kaçmayan bir ayrıntı daha var siyasi İslam aleminde… İki ayrı ılımlı İslamcı ekibin gözlerinin birbirleri üzerinde olması ve zaman zaman birbirlerine güçlerini hissettirmeleri…
Bundan sonra ne olur?
“Görelim Mevlam neyler, eylerse inşallah güzel eyler?




