|
|
| . |
|
|
|
| ||||||||
MEDYANIN KURTULUŞU
Medya, Türkiye’yi âdeti olduğu üzere 150 yıldır ve özellikle de bu günlerde kurtara dursun, bizim gibi kişiler de, dekadanstan, egomanik depresyondan, paranoyak saldırganlıktan medya nasıl kurtulur, doğru, ekonomik, kârlı, özgür ve bağımsız bir sektöre kavuşuruz, onu düşünüyor, tavsiyelerde bulunuyor, uyarılar yapıyor. Tabii ki, dekadans içinde, egosantriklikle mündemiç saldırganlıkla vahşileşmiş, süperego baskısı ile id’ine yenik düşmüş Türk medyası, bizim tavsiyelerimizi pek dinleyecek görünmüyor ama medyanın o dâhiyane “televoleci” iktisatçılarıyla bile bir türlü bu ülkenin vatandaşlarına öğretemediği kapitalist serbest piyasa ekonomisi, bizim tavsiye olarak bila ücret sunduğumuz bu reçeteleri, milyar dolarları bulan parasal zararlar, hapislerde sonlanan kişisel itibar ve medyanın işlevsel olarak demokratik bir kamu [Kamu ile kamuoyu kelimeleri, özellikle medyada ve Türkçe’de devamlı yanlış kullanılıyor. Kamu devletin karşıtı olan “public”tir. Kamuoyu ise “public opinion.” Dolayısıyla, kamouyu bir şey demez; kamuoyuna bir şey sorulmaz; kamuoyu bir kitle değildir; kamu görüşünü ifade ettiği zaman, o ifade ettiği şey kamuoyu olur.] yaratmak için sahip olması gereken “güvenin” tamir edilmesi güç bir güvensizlik sendromuna dönüşmesi pahasına öğretecek gibi görünüyor; sadece görünmüyor, öğretiyor da… Uzun zamandır yazıyorum: Türk medyası iktisat’ı bilmiyor. Hem tutumluluk anlamında kullandığımız iktisatlı olmayı; hem de ticaret yapabilmek için gerekli olan karmaşık ama uygulanabilir bilim dalı olan iktisatı. Şaşırmamak mümkün değil; her sabah çiş yapar gibi köşe yazısı yazan o kendinden menkul iktisatçılar, bu memleketin insanlarına iktisaden nasıl daha iyi yaşarsınızı öğretiyorlar; piyasa ekonomisinin nimetlerini anlata anlata bitiremiyorlar da, tek bir kelimesinde bile kâr ve kurtuluş mucizeleri saklı o mümtaz bilgilerini patronlarından nasıl sakınıyorlar anlamıyorum. Tüm “mainstream” medya borç içinde. Para kazananı ise marjinal olanı, o da çabaya değmeyecek bir para döndürüyor işletmesinde. Dağıtımı beceremediği için, ki dağıtım mainstream medyaya ait, yok olup gidiyor. Tüm “mainstream” medya tensikatta. Oysa, elimize geçen gazete ve radyo-televizyon programlarında bir değişiklik yok; demek ki bu kadar adamla da aynı nitelikte içerik yapmak mümkünmüş, o anlaşılıyor. Tüm “mainstream” medya, eleştire eleştire mâfettikleri KİT’lerden bile daha fazla sübvansiyonla yaşıyor; demek ki, sübvansiyon kötü bir şey değil. Tüm “mainstream” medya, kalemşörlüğünü yaptığı serbest piyasa ekonomisinin en önemli hatta tek varlık sebebi olan kâr etmeyi bir yana bırakmış, zarar içindeler ve bunun adı da kapitalizm. Tüm “mainstream” medya, politik olarak etkisiz. Dördüncü kuvvet değil; belki onsekizinci falan kuvvet; kuvvet bile değil. Siyasi partileri ne kadar fazla kapsıyorsa medya, o partiler o kadar az oy alıyorlar. [İnanmayan kendi analizini yapar ama isterse de Karizma Dergisi Sayı: 7’de, benim analizime-yazıma bakar. Analizime üstelik ÖDP’yi de katmamış durumdayım.] Tüm “mainstream” medya, bir yabancı ortak histerisine kapılmış durumda, ya da birinden diğerine transfer oluyor. Bulamayanlar da arıyorlar. Bunu da “yeni dünya düzeninin gereği” [Bu sözü Nuri Çolakoğlu, Fehmi Koru’ya söylemiş, 29 Ekim 2001 Cumhurbaşkanlığı kokteylinde. Fehmi Koru aktarıyor.] olarak görüyorlar. Acaba bu yeni dünya düzeni, akılcı bir medya sektörünü de gerekli kılmıyor mu? İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Madyanın bir sektör olarak durumu özetle bu; bu gelişmelerin, güncel krizlerden bağımsız olarak böyle olacağını neredeyse on yıldır yazıyorum. Tiraj arttırmak için lotarya’dan, promosyon’dan başka bir şey keşfedememiş; izleme payı-oranı (share-rating) arttırmak için televole’den, sululuktan başka bir şey üretememiş; her bir köşe yazarı için tonlarca tazminat ödeyen; her ay üç-beş kez kanallarını kapattırmaktan başka marifeti olmayan genel yayın yönetmenleri ile medya ancak bu kadar olabilirdi; bu kadar oldu. Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri de bu işin üzerine tuz biber ekti. Şimdi afiyetle yiyorlar; bize de yediriyorlar. Medya gibi entellektüel sektörlerde, sektörün durumunu teknoloji (baskı-grafik-vitrin) veya sermaye (patron) gibi dışsal faktörler değil, çalışanların eğitimi, becerisi, yeteneği ve birikimi gibi içsel faktörler belirler. [ Burada en önemli dışsal öge dağıtım’dır “ama” o da aslında içseldir] Çalışanlara bakınca da durum hiç iç açıcı değil. Çoğu kişisel olarak görece iyi okullardan ve eğitim düzeyinden geçtikleri halde, hemen hemen hiç birisi medya konusunda bilgili ve görgülü değiller. 27 Ekim 2001’de, eski TRT’ci ve Milliyet’çi Zeki Sözer bir açıkoturum yönetti TRT-2’de. Oral Çalışlar, adını hatırlamadığım (ve öğrenmek istemediğim) Akşam’dan bir gazeteci-koordinatör, TRT Haber Dairesi Başkanı Güntaç Aktan, yeni iletişim dekanı Prof. Dr. Alaaddin Asna, bir de Dünya gazetesinden Zafer Atay katıldı açıkoturuma. Stüdyo konukları da iletişimle ilgili öğrencilerden oluşuyordu. Açıkoturum, ilk cümlesinden son cümlesine kadar, benim, Karizma dergisinde (sayı 7 ve 8) iki yazıdır vurgulamakta olduğum medyatik cehaleti, bu kez yetkili medyacılar tarafından ikrarı şeklinde geçti konuşmalar. Tüm konuşmacılar, medya dediğimiz olguyu oluşturan çeşitli kitle iletişim araçları arasında hukuk, mülkiyet-imtiyaz, kamusal hizmet/mal/alan açısından farkları bilmiyorlardı. Verdikleri örneklerde, bu nedenle gazete için söyledikleri şeylerin, televizyon için de geçerli olduğunu vurguluyorlardı. İş baştan kokarsa, o balık da yenmez. Bu örnek sadece güncel bir örnek. Mesela aynı günlerde Ali Kırca ile Cem Uzan birbirlerine küstüler. Oysa, Ali Kırca’nın ne kadar fazla işine yarardı bu temel farkları bilmek ve konuyu doğru merkeze aktararak, kavgasını medya için bir kazanıma dönüştürmek. Ama olmadı. Böylece bir kez daha medya çalışanlarının medyanın özgül bilgisine sahip olmadıkları ortaya çıktı. Dolayısıyla, medya sektörünün durumu iyi değil; ama çalışanlarının da durumu parlak değil. Zaten, dediğim gibi bu tür sektörlerde, çalışanlar, teknoloji ve sermayeye rağmen sektörü iyi ve kârlı hale getirebilirler. Şimdi gelelim kurtuluş reçetelerine. (1) Ulusal mainstream medya, yerel medya ile sermaye birleşimine gitmelidir. Bir ara uygulamaya konulan bu iş, o zaman sermayedar-patronların burunlarından kıl aldırmadıkları ve dangalak düz finansçı-yöneticilerle çalıştıkları için rasyonel hale gelememişti. Ama o kıllı burunlar artık sürtüldüklerine göre pek engel kalmamış görünüyor. Bu işi hem gazeteler, hem de televizyonlar ve radyo yapabilir. Operasyon için başvurulacak know-how ise çok özel bir medya-iktisatı bilgisini gerektiriyor ve bu makaleyi okumak kadar ucuz değil; isteyene ücretli bir biçimde sunulabilir. [Yalnız biraz pahallı.] (2) Medya, politika ile ilişkisini, bağlayıcı ve yaptırımı olan bir “charter” biçiminde tanımlamalı, ve tüm gazetecilere dayatmalıdır. (3) İkinci ilaca bağlı olarak, gazeteci ve basın kartı sahibi olmak yeniden tanımlanmalı, televizyon ile arasındaki fark belirlenmelidir. [Bu konuda Ali Kırca’ya “dördüncü kuvvet medya” sitesinde (Bkz: DKM FORUM) yaptığım teklifim hala geçerli olduğu için fazla ayrıntısına giremiyorum. Bağışlayın.] (4) Gazete ve televizyon sayısında rasyoanel bir azalmaya gidilmelidir. Meseala, Radikal ve Posta, Milliyet’in sayfaları olarak yayınlanabilir. Her grup bir gazete ile yetinmesini bilmelidir. Biri kazanacakken, yana yana açılan baklavacı dükkanları gibi hepsi iflas ederler. RTÜK de Tv ve Rd istasyonu sayısı kısıtlamasına gidebilir. Bunun da yöntemleri mevcuttur. Korkulmasın, çok sesliliğe de helel gelmez. (5) Medyada çalışanlar iletişim fakülteleri ile iyi ilişkiler kurmalıdır. Bu okullarda ders verip statü kazanma peşinde koşacaklarına ya da işsiz kaldıklarında ders vermek için eşik aşındıracaklarına, okullarda bulunan bazı öğretim üyelerinden bir şeyler öğrenmeye çalışmalıdırlar. Bu okul mezunu olanlar ise zaman zaman, eski-yeni hocalarının yazdıklarını, sinirlenerek ve cahilliğin tepkiselliği ile değil; öğrenmek, gerekirse de öğretmek için okumalıdırlar. (6) 212 ve sendika yeni baştan ele alınmalıdır. Şu anda işsiz kalanların kurdukları geyik meclislerinde değil fakat şu andaki çalışanlar tarafından… Medya kuruluşlarında, “maliyet hesabına göre istihdam” politikasını, patronlar ve yöneticiler bilemiyorsa, çalışanların, onlara sendika yolu ile hatırlatmaları gerekmektedir. (7) Tüm gazete ve televizyonlarda yorum-köşeyazısı-editoryal adlarıyla maruf manipülasyon türü, 4 takım ansiklopedisi olan herkesin yazacağı-söyleyeceği türden yazı ve laflamalara kesin bir sınır konulmalıdır. Her 10 sayfaya bir köşe yazısı ve her 24 saatlik yayına 30 dakikalık açıkoturum gibi. Radyo ise serbest bırakılmalıdır. Bu şekilde boşuna sayfa işgal edenlerden kurtulunacak, Habertürk, NTV, CeNeNe-Turk gibi resimli radyolardan da kurtulunmuş olur. Boşuna bu yayınlar televizyon frekanslarını ya da kablo alokanslarını kullanmazlar. Bu sayede, patronların edeceği kârı bir düşünün, iyi olmaz mı? Radikal 2 gibi yorumsal gazetelere iş çıkmış olur, yazarlarını ana gazeteye köşeyazarı olarak transfer etmek zorunda kalmazlar. Şimdilik bu sayıda ilaç yeterlidir. Tabii sadece reçetedeki ilaçları içmek işleri yoluna koymaz. Bu nedenle belli bir istirahat de gerekebilir. Bu istirahatin ille de hapishane gibi izole yerlerde olması gerekmez. Bazı durumlarda, bir burs alıp, diğer medyacılar arasına karışmak da olabilir, master-doktora yapmak da. Hatta sektör bile değiştirilebilirler. Mesela, iktisatçı olanlar kendi mesleklerine dönebilirler. Olmayanlar da roman hikaye yazabilirler. Bu konuda cesaret verici örnekler, Perihan Mağden gibi, çıkmıyor da değil. Bazı medyacılar içinse, bu zorlama ile yapılmalıdır. Bir de, acilen, eskisi gibi tüm medyacıların birbirlerini görebilecekleri, birbirleri ile sohbet edebilecekleri mekansal birliklere ihtiyaç vardır. Plazalar hazır boşaltılmışken, daha ucuz yerlerin patronların işine de gelmesine yol açabilecek ekonomik zorlamalar başlamışken, tüm İstanbul medyasını, İSTOÇ örneği ya da matbaacılar sitesi gibi bir “medya sitesinde” toplamak da yerinde olur. Bence İSTOÇ’un boş bölümleri, İkitelli’den de fazla uzak olmadığı için uygundur. Cağaloğlu’na dönülemese bile bu gerçekleştirilmelidir. Neden mi? Birbirlerini gören ve selamlaşma durumunda olan insanlar, biraz daha meslek etiğine sahip olma ortamına kavuşurlar da ondan. Bir de, medyacılar, sokaktaki insanı, İSTOÇ’daki kaportacıyı, bulaşıkcıyı, esnafı, bankacıyı, işportacıyı görür de, mesleki gözlemini arttırmak için patronun parasını harcama ezikliğinden kurtulur, patron da parasını gözlem yapacam diye çırpınan o dolar zengini köşecilere kaptırmamış olur. Buna benzer uygulamalar her şehirde uygulanabilir. Ama şehir büyüklüğüne göre opsiyoneldir. Medya, bence Türkiye’yi kurtarmayı biraz ara vererek kendi sorunları ile uğraşmalıdır. Bu herkes için, başta medya patronları için yararlı olacaktır. İşte bu yazı da medyada(n) kurtulma reçetesi. Sağlıklı medyalar diliyorum | ||||||||||
|