Ana Sayfa

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

.


    Gündem
    Medyascope
    Medyajans
    MedYaram
    Röportaj/ Sohbet
    Medya Dosyası
    Yerel Medya
    Gazete Tirajları


    Medya Kitaplığı
    Araştırmalar/Tezler
    Media Studies
    Media Net Link
    Köşelerde Medya
    Meslek İlkeleri


    Tezcan'lık
    Karikatür
    MedyaRazzi
    Meslek İlkelleri


    Medya-Forum
    Eleştiriler-Öneriler
    Tartışma Platformu
    Tekzip-Açıklama


    TGC
    TGS
    ÇGD
    Basın Konseyi
    Örgütlerden


    Künye
    Reklam
    
    


Bir-Net



             AHMET TEZCAN
             DİLEK YARAŞ
             ESRA DOĞRU
             FUAT UĞUR
             HASAN ÖZSAN
             KEMAL BELGİN
             NECEF UĞURLU
             RAGIP DURAN
             YAVUZ BAYDAR
             ZAFER ÖZCAN


Medya konusundaki tartışmalara katılabilmek, medya eleştirilerinizi Dördüncü Kuvvet Medya'da yayınlatabilmek ve sayfalarımızdaki değişiklikleri size bildirmemiz için lütfen listemize üye olun.

Gelen Mesajların Listesi


    Gündüz Vassaf'ın 'Özgür düşünce alıştırmaları' üzerine: FANİ DÜNYA YALAN İMİŞ!..

Gündüz VassafSosyal psikolojinin yabancısıyız ve bu konudaki gelişmeleri Dr. Gündüz Vassaf gibi ünlü bilimadamlarımızdan öğreniyoruz. Dr. Vassaf zaman zaman değişik konuları da kendi uzmanlık alanı içerisinde irdeliyor ve görüşlerini bizim gibi okurlarına yansıtıyor. Radikal'de 'Özgür düşünce alıştırmaları' başlıklı yazısındaki (29 Ekim 2000) tavsiyesine uyup aklımız erdiğince biz de, özgür bir düşünce alıştırmasına kalkıştık: 'Vassaf Hoca'mızın yazısı doğru muydu, yalan mıydı?' Günlük bir gazetede yer alan yazısı, Hoca'nın kendi ifadesiyle "yalan" da olabilirdi.

Acaba medyadan her duyduğumuz, izlediğimiz ve okuduğumuz hakkında 'Bu yalan da olabilir' dememiz konusunda Gündüz Hoca bizi neden uyarma ihtiyacı hissetmişti? Ülkemizde sosyal psikoloji alanında tanınmış bir isim olan Dr. Vassaf'ın belki bize bir nedenle tam olarak söyleyemediği veya başka bir nedenle gazetedeki köşesinde tam olarak değinemediği veya çocukluğumuzdan itibaren sürekli inşa edilen 'öcü korkusu' konusundaki okur hassasiyeti yüzünden tam olarak açıklayamadığı bir şeyler olmalıydı. Ya da bu yazı 'laf olsun, köşe dolsun' hızıyla yazılmıştı ki bu da Hoca'nın tarzı değildi. Yazıyı etraflıca tartıştık ve sosyal psikoloji ile davranış bilimini hayatın her alanına uygulamanın bazen sorun yaratabileceğini düşündük.

Vassaf Hoca'nın başlangıçtaki sorusu, kendilerini 'egemen düzenlerin o büyük yalanlarından' korumak isteyenler için anlamlıydı. Dr. Gündüz Vassaf, bu yalanlardan korunmak, sağlıklı ve özgür düşünmek isteyenlere anlamlı bir tedavi öneriyordu: 'Vücudumuzu hastalıktan korumak için nasıl egzersizden iyi beslenmeye kadar, şunu bunu yapmamız öneriliyorsa, belki de aynı şekilde sağlıklı ve özgür düşünebilmemiz için kendimizi yalanlardan korumanın yöntemlerini geliştirmeli, günlük yaşantımızda yalanlardan korunabilme alıştırmaları yapmalıyız. En basitinden ilk alıştırma şöyle olabilir. Televizyon ve gazetelerden ilk duyduğumuz herhangi bir şeyin ne kadar doğru olduğuna inansak, ne kadar doğru olduğuna inanmak istesek de, kendi kendimize tekrar tekrar, "Bu yalan da olabilir" dememiz.' (Radikal-29 Ekim 2000)

Yazıdaki kilit kavram 'yalan'. Teşhis ve tedavi de 'yalan' kavramı üzerine inşa edilmiş. Hitler'in propaganda şefi Goebbels'in başarısı da, çamaşır tozu reklamlarının başarısı da aynı esasa, yalanın tekrarlanması esasına bağlanmış. 'Yalanı söyleyen kişiye zaten inanma temayülümüz varsa' daha da çabuk kanabildiğimiz,… 'meşhur, sempati uyandıran, otorite sahibi insanların' reklamlarda kullanılmasının,… 'saygıdeğer' emekli asker ve politikacıların' şirket yönetim kurullarına alınmasının nedeni, bu esasa bağlanmış. Ancak kitlelerdeki 'inanma temayüllerinin' nereden kaynaklandığı açıklanmamış.

Devamla, 'gözümüzün bizi aldatmadığı durumlarda bile toplum baskısından etkilendiğimize' güzel bir örnek vererek 'başkalarının yalanını' bizlerin de tekrarlayabileceğini, 'herhangi normal bir insanın kandırılmayacağı, inandırılmayacağı' bir durumun olamayacağı belirtildikten sonra bu durumun vahametini şu şekilde ifade etmiş: 'CIA ve KGB gibi gizli servislerin kitleleri aldatmak için psikologlarla birlikte geliştirdikleri yanlış ve yanıltıcı bilgilendirme yöntemlerinin ipliğiyse artık pazara çıktı. Politikacısından sanatkârına, sağlık sanayiinden eğitim sektörüne kadar sanki herkes, her adımda bizi aldatmak için yola çıkmış. Herhangi bir hastalığımızın tedavisinden çocuğumuza hangi okulu seçeceğimize kadar bilgilendiğimizi sansak da, bilgi güvenilir olmadığından, kendi kendimizi de aldatmış olabiliyoruz'. Dr. Gündüz Vassaf'a göre asıl problem ise 'günlük yaşantımızda bundan korunmanın yolları üzerinde hiç durulmamış' olması.

Gündüz Vassaf Hoca'mızın gazete yazısı içerisinde ele alamadığı, ki mutlaka üzerinde düşünmüştür, boyutlar da olmalı. Bize göre eksik kalan yanlar şunlar:

Nazilerin başarısı Alman insanını kitle bireyi haline çevirmesindeydi. Kitleye ait olmak, onun bir parçası olmak, son analizde somut alt-yapının evrimine tekabül eden birey psikolojisinin bir dışavurumu idi. Hitler'in propaganda şefi Goebbels'in başarısı bireyin içerisindeki bu hastalıklı eğilimi seferber edebilmesinde yatıyor. Meşhur Münih mitinginin sadece propaganda filminin detaylı bir analizi bu gerçekliği kanıtlayabilir. Bu propaganda filmi gerçekliğin bir yönünü yansıtıyordu ve kitleler durduk yere ve sadece Goebbels adlı birinin propagandasıyla harekete geçmediler. Kitleleri harekete geçiren somut koşullara duyulan tepki ile Goebbels'in propagandası bir yerde çakışıyordu.

Benzeri bir şekilde (ama aslen farklı bir düzeyde) çamaşır tozunun satışıyla ilgili olarak yapılan propagandanın (reklamın) tekrarlanmasından gelmiyor inandırıcılığı. Tekrarın muhakkak satış üzerinde bir etkisi vardır. Ancak asıl önemli olan konu çamaşır tozunu tüketecek olan kitlenin, çamaşır tozunu meta haline getiren üretim ilişkileri içerisinde yer almasıdır. Gerçekleşme biçimi çok farklı somut koşullarda olan her iki durumda da analiz noktasının yalan üretme-tüketme ekseninde odaklaşmasının yetersiz kalacağı açıktır. Önemli olan 'O da yalan' demektense, yalanın da üretildiği toplumsal formasyonun özünde yatan üretim ilişkilerinin ve meta fetişizminin analiz edilmesidir.

Bu problematik içinde baktığımızda aslında yalan üretmenin ve insanların aldatılmasının Dr. Vassaf'ın söylediği gibi tüm yaşama hükmeden bir boyut olmadığını görüyoruz. Şayet öyle olsaydı, Dr. Vassaf'ın bize önerdiği tedavi yöntemiyle, 'özgür düşünce alıştırmalarıyla' eğer varsa bir gerçekliğe ulaşmamız ve yaşamımızı ona göre düzenlememiz mümkün olabilirdi. Bu kavrayış, bizi her zaman tedirgin eden otoriteryen bir analizin dışavurumu gibi görünüyor. Gizliden gizliye insanların bilinci küçümsenmektedir. Kendisine verdiği düşünebilme-kandırılmama kredisini başkalarından esirgemektedir. Kendisi varlığını bildiği yalanlardan muaftır, çünkü başkalarında olmayan test yapabilme kabiliyeti onda vardır. Bu üstün konumuyla, haklı olarak, başkalarının yalanlardan korunamamalarından endişe duymaktadır. İyi bir insan olarak, yalana karşı aşılanmamış bireylere kol kanat germektedir.

Açıktır ki, Goebbels'in Almanya'sıyla günümüzün karmaşık, çok yönlü ve çok fikirli medyası arasında dağlar kadar fark vardır. Buna bir de internet gibi, bireyi kitlelerle birlikte meydanlara doldurmadan kitle bireyi haline getiren geleneksel medyanın/propagandanın/imajın pençesinden kurtaran, yeni fiziksel güçleri ekleyin. Bu durum, modern medya-kitle ilişkisini, sanki homojen bir medya, homojen bir yalan ve homojen bir gerçeklik varmış indirgemeciliği içerisinde düşünmenin güçlüğünü göstermektedir. Sonuçta, Gündüz Hoca'nın kendisi de medya aracılığıyla vermemekte midir mesajını?

Medyada karşılaştığımız bu tür eleştirilerde, her zaman sistemin adının konulmasına ilişkin bir mahcubiyet görülüyor. Sistemden uzaklaşılıyormuş izlenimi verilirken eleştirinin özünde liberal kapitalizmin sağlıklı işlemesi için sistemin gerekli gördüğü açılımlara zemin hazırlanıyor. Aslında, sistem olarak tarihte görülmemiş bir hızla hayatın her alanına hakim olan liberal kapitalizm medyanın da çok boyutlu, çok işlevselli, karşılıklı dengeleri kontrol eden bir yapıda olmasını zorunlu kılıyor. Bu yüzden medyanın yalanının ömrü çok uzun olamıyor.

Muazzam gücüne rağmen liberal kapitalizm insan bilincine hakim olamıyor ve sadece insan bilincini ve enerjisini yönlendirmeye çalışıyor. İşin temelinde iletişim araçları var. Bunların varlığı ve kullanımı hakim olan üretim ilişkilerine tekabül ediyor. İletişim araçlarının temelinde de günlük kullandığımız dil yatıyor. Medya bu dili kullanarak bizim bilincimizi yönlendirmeye çalışıyor. Bu yüzden medyanın bilincimizi etkilemesi dolaylı oluyor. Bu dolaylılık yüzünden, kendisini sürekli yenilemesi ve yalanlarını (bazen de doğrularını) yalanlaması gerekiyor. Çünkü insan bilincini belirleyen diğer faktörler de sürekli devrede. Bu faktörler üretici güçlerin gelişmesiyle ilgili olan faktörler. Günümüzde buna verilebilecek en güzel örnek bilgisayar teknolojisinin gelişmesine bağlı olarak sağlanan iletişim ağı.

Durum böyleyken bir sosyal psikolog olarak Gündüz Hoca'nın bizi paranoid yapmaya kalkışması ve kendi kendimize güvenmeme tavsiyesi biraz tuhaf kaçıyor. Anlaşılan Gündüz Hoca da kendisini son zamanlarda çıkan post-modern modaya kaptırdı. İnsanların gerçek yaşamları ve çıkarları ile ilgili olan konuların somut analizini yapıp somut öneriler getirmektense gerçeklikten uzak ve gerçek anlamda sanal alemde üretilen yanlışlıkları sanal olarak düzeltmeye kalktı. Okurlarına dürüst bir bilimadamı olarak yalanlardan nasıl uzak kalıp dürüst kalabileceklerini öğütledi.

Ama yalanın sınanacağı gerçekliğin nasıl bilinebileceğini söylemedi. Gündüz Hoca'nın gerçekliğe ulaşmamız için önerdiği 'herşey yalan' alıştırması durumun tespiti açısından bile fazla bir önem taşımıyor. Medyaya bakarken yalan arayarak başlamaktansa, hangi gerçek, kimin gerçekliği ve ne için gerçek sorularının yanıtını aramak bizi hem olası bir paranoyadan kurtaracak, hem de gerçeklik üzerine bireylerin kendileri için inşa edebilecekleri gerçek bir dünyanın varlığını gösterecektir. Her zaman da, o güzel insanlar, o güzel beyaz atlara binip, gitmeyeceklerdir.

4 Kasım 2000 Cumartesi