Ana Sayfa

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

.


    Gündem
    Medyascope
    Medyajans
    MedYaram
    Röportaj/ Sohbet
    Medya Dosyası
    Yerel Medya
    Gazete Tirajları


    Medya Kitaplığı
    Araştırmalar/Tezler
    Media Studies
    Media Net Link
    Köşelerde Medya
    Meslek İlkeleri


    Tezcan'lık
    Karikatür
    MedyaRazzi
    Meslek İlkelleri


    Medya-Forum
    Eleştiriler-Öneriler
    Tartışma Platformu
    Tekzip-Açıklama


    TGC
    TGS
    ÇGD
    Basın Konseyi
    Örgütlerden


    Künye
    Reklam
    
    


Bir-Net



             AHMET TEZCAN
             DİLEK YARAŞ
             ESRA DOĞRU
             FUAT UĞUR
             HASAN ÖZSAN
             KEMAL BELGİN
             NECEF UĞURLU
             RAGIP DURAN
             YAVUZ BAYDAR
             ZAFER ÖZCAN


Medya konusundaki tartışmalara katılabilmek, medya eleştirilerinizi Dördüncü Kuvvet Medya'da yayınlatabilmek ve sayfalarımızdaki değişiklikleri size bildirmemiz için lütfen listemize üye olun.

Gelen Mesajların Listesi


    İNGİLTERE'DE BİR TÜRK GAZETECİSİ

Ayşe Önal

Dördüncü Kuvvet Medya'da son bir yıldır Londra'da yaşayan, Kanal 7'de yaptığı yemek programlarından tanıdığımız gazeteci Ayşe Önal ile bir röportaj yayımlandı. Önal bu röportajda, İngiltere'de yaşayan Türk gazeteciler, İngiltere medyası, İngiltere'deki etnik azınlıklar ve İngiltere Türk toplumu hakkında analizlerini ve gözlemlerini anlatıyor. Kendi ifadesiyle Ayşe Önal, Londra hakkında konuşabilecek kıvama gelmiş. Yapılan röportajda Londra'daki yaşamı, 'sosyal ve gazetecilik açısından' değerlendirmiş. Biz Londra'daki 'sosyal ve gazetecilik yaşamının' içerisindeki gözlemlerimizi Ayşe Önal'ın anlattıklarıyla karşılaştırdığımızda, bu röportajda ciddi problemler olduğunu gördük.

Röportajın başlığı 'İngiltere'de Türk gazetecisi diye bir kavram yok!…' Anlaşılan Ayşe Önal, İngiltere'de 'Türk gazetecisi kavramını' aramış ve bulamamış! Besbelli ki bu arayış, gazetecilik mesleğinin kavramsal düzeyde ulus temelinde sınıflandırılmasına dayanıyor. Biz böyle bir sınıflandırmanın bastırılmış bir şovenizmden kaynaklandığını düşündük, ilk başta. Röportajı okudukça, Ayşe Önal'ın gazetecilik ve ulus kavrayışında da ciddi problemler olduğunu anladık.

Ayşe Önal'a göre Londra'da sosyal hayata giremeyen, getto gibi yaşamaya alışmış, Yabancı Gazeteciler Cemiyeti'ne bile gitmeyen, sadece Türkiye'den bir bakan gelince harekete geçen, isteksiz, hepsi de Ayşe Önal'ın 'arkadaşı falan' olan bir Türk gazeteci güruhu var. Ayşe Önal'a göre bu güruh, İrlanda sorunu gibi, içinde yaşadıkları İngiltere'yi ilgilendiren önemli bir sorunla dahi ilgilenmeyen, sadece Türk Büyükelçiliği'nin yemeklerine katılan, Osmanlı mirasını İngiliz gazetecilerden öğrenen, 12 Eylül'den beri burada bulunmalarına rağmen İngiltere'deki Türk toplumuna ilişkin haber yapmayan, yaptığı zaman da 'aşağılık' şeyler yapan bir güruh. Kendi üslubuyla çıkarcı, devlete yakın, muhalif olmak istemeyen, aralarında konuşmayan ve 'Sadettin Tantan gelsin onunla tanışayım' diye bekleyen bir gazeteci güruhu.

Ayşe Önal, röportaja meslektaşlarına haksızlık ederek başlamış. Örneğin, bahsettiği İrlanda sorununda sadece Londra'da yazılıp Türkiye'de yayımlanmış haber ve dizileri sayılarının çokluğu nedeniyle saymak istemiyoruz. İrlanda konusunda üstelik hem hükümet hem de IRA düzeyinde birinci kaynaklara dayanarak hazırlanmış, Levent Özçağatay tarafından kaleme alınmış ciddi bir araştırmaya değinmeyi yeterli buluyoruz.

Belli ki Ayşe Önal, henüz tanıdığını zannettiği İngiltere'deki Türkiyeli gazeteci grubunun içerisine girmemiş. Ayşe Önal'ın nedense aklına gelmeyen Londra'da yaşayan Türk gazeteciler arasında haberleri dünya basınında birçok kez iktibas edilmiş Faruk Zabçı gibi, Sedat Aral gibi gazeteciler de var. Yine Londra'dan Türkiye'deki kamuoyunu İngiltere'deki gelişmelerden haberdar etmek için canını dişine takıp, sabahtan akşama kadar koşturan, sayıları 100'e yakın, basın emekçisi meslektaşlarımız var. Ayrıca Londra'da BBC'den Reuters'a, The Guardian'dan The Economist'e ve Financial Times'a kadar dünyaca ünlü gazete, ajans ve televizyonlarda çalışan Türk yapımcı ve gazeteciler var. Buna yerel Türkçe gazetelerde ve Londra Türk Radyosu'nda çalışan meslektaşlarımızı da ekleyebiliriz.

Önal, bunların hiçbirini dikkate almamış, bu gazetecileri görmezden gelmiş.Ayşe Önal'ın Londra'daki Türk gazetecileri, çalıştıkları gazeteleri, yayın şirketlerini, ajansları beğenmeme hakkını teslim ediyoruz. Ancak bu meslektaşlarımızın kişiliklerine yönelik yaptığı suçlamaları reddediyoruz. Bu meslektaşlarımızın ve yaptıkları işlerin yok sayılmalarını harcanan emeğe saygısızlık olarak addediyoruz.

Aslında bu röportajdan, Ayşe Önal'ın probleminin medyadan çok Kemalizm olduğunu görüyoruz. Bunu şu sözleriyle dile getirmektedir: 'Gecekonduda yaşıyor gibi yaşıyoruz çok kültürlü başkentlerde… Sebebi bence Kemalizm, ister Kemalizm deyin ister resmi ideoloji, canınız nasıl istiyorsa öyle kullanabilirsiniz. Açıkça söylemek gerekirse Kemalizmin içimize yerleştirdiği müthiş bir aşağılık duygusu. Mirasını reddetmiş bir halkız… İngiliz gazeteciler bize Osmanlı mirasını öğretiyorlar. Çok utanç verici birşey. Ben şahsi çabamla biraz biliyorum, ama hepsi Arapça biliyor ve ben bilmiyorum.'

İngiliz gazetecilerin hepsinin Arapça bildikleri ispat edilmesi gereken bir iddiadır. Ortadoğu ve Arap dünyasıyla ilgilenen alan muhabirlerinin geçerli düzeyde Arapça biliyor olmaları beklenebilir. Bu alan uzmanlarının bir kısmının da aslında İngiliz devletinin yönlendirdiği ve istihdam ettiği haber alma görevlileri olduğu İngiltere'deki kamuoyunda bilinen bir gerçektir . Örneğin, Birecik Barajı konusunda haber ve görüş bildiren The Guardian muhabirleri, barajın inşa edilmesiyle Ortadoğu'daki barışın tehlikeye düşeceğini söyleyerek Türkiye'yi savaşla tehdit etme mesajını iletmişlerdir. Bu daha çok gazetecilerin değil, devlet adamlarının gazeteler aracılığı ile yerine getirdiği bir göreve benzemektedir.

Ayrıca Osmanlı tarihinin Arapça'dan öğrenilme iddiası yersizdir. Önal'ın doğru olarak Osmanlıca demesi gerekirdi. Kemalizmin aşağılık duygusu aşıladığı ise toplumsal değil bireysel psikoloji ile ilgilidir. Osmanlının külleri üzerinde yükselen modern Türkiye Cumhuriyeti, ümmet toplumundan çekip çıkarttığı bireylere sağladığı, yeni, bağımsız yurttaş kimliğiyle, çağdaş dünyaya uyumlu insanlar yaratmayı hedeflemiştir. Hedefe ulaşanlar için bu, aşağılık duygusu değil ancak bir gurur kaynağı teşkil edebilir. Eğer Ayşe Önal, bir müstemleke ülkeden gelmiş olsaydı yaşayabileceği aşağılık duygusunu bize tarif bile edemeyecekti. Bunun örneklerini müstemlekelerden gelen Asyalı ve Afrikalı dostlarımızda çok sık olarak gözlemlemekteyiz. Ayşe Önal'ın bahsettiği kendisi için hak arama bilinci, onun Kenya, Hindistan, Tanzanya gibi müstemleke bir ülkeden değil emperyalizme karşı mücadele üzerine kurulmuş bir ülkeden gelmiş olması gerçeğinde yatmaktadır.

Bunun tarihi kaynaklarının da, Arap çöllerinde at koşturan günümüzün Lawrence'larından değil, doğrudan Cumhuriyet'in kaynaklarından öğrenilmesi yerinde olurdu. Türkiyeli tarihçilerin, Osmanlı tarihini, İngiliz gazetecilerden öğrenmemize yol açmayacak kadar çok ürün verdikleri bilinmektedir. Ayrıca bu ürünlere ulaşmak zorsa ve resmi ideolojiye bağlı kalabileceğini düşündüğü Türk tarihçilerden yararlanmak istemiyorsa, İngiliz gazeteciler yerine Bernard Lewis, Stanford Shaw, Roger Owen, William Hale gibi Amerikalı ve İngiliz tarihçilerden yararlanmayı seçmesi daha akıllıca olacaktır.

Ayşe Önal, nedenini anlamadığımız bir şekilde, derhal Osmanlılık, Ortadoğululuk, Asyalılık konularına girip, İranlılarla karşılaştırıyor Londra'daki Türkiyeli meslektaşlarını. Önal'a göre, bir İranlı gazeteci Londra'daki pek çok aktivitenin ortasındayken bizimkiler, dışındadır. İranlılar çok iyi İngilizce bilmekte, günlük işlerini hiç tercüman kullanmadan halledebilmekte, gettolarda yaşamadan sosyal hayata tam entegre olabilirken Türkiyeliler böyle değildir, Önal'a göre. Biz İngiltere'deki İranlı toplumun da her azınlık toplumu gibi sorunlar yaşadığını bilmekteyiz. Ayrıca İranlı, Kenyalı, Fransız, Alman, Pakistanlı, Japon meslektaşlarımız da tıpkı bizler gibi işlerini yapmaktadırlar. Ayşe Önal'ın yaptığı bu türden bir karşılaştırma bize anlamsız gelmektedir. Ayrıca sözünü ettiği İranlı gazetecinin 'aktivitesinden' neyi kastettiğini bize izah etmesi gerekmektedir.

Ayşe Önal, Yabancı Gazeteciler Vakfı diye bir Vakıf'tan bahsederek tüm yabancı gazetecilerin bu Vakıf'a üye olmak zorunda olduğunu belirtmektedir ve bütün Türk gazetecilerin buraya üye olduğunu söylemektedir. İngiltere'de ne bu Vakıf'a ne de bir başka sivil toplum kuruluşuna üye olmak zorunluluğu vardır, ne de iddia edildiği gibi bütün Türk gazetecileri bu Vakıf'a üyedir. Önal, Türkiyeli gazetecileri bu Vakıf'ta aktif olmamakla ve brifing vermemekle suçlamaktadır. Böyle bir suçlama yersizdir. Yabancı Gazeteciler Vakfı'nda ya da başka bir kuruluşta brifıng vermek, isteyen ve yeterli donanıma sahip olan herkese açıktır, bunu yapan Türk gazeteciler de vardır, Ayşe Önal da isterse bunu yapabilir.

Ayşe Önal ayrıca İngiltere'deki gazetelerde köşe yazarlığı müessesesinin olmadığından ve köşe yazarlarının politik gündemi belirlemediğinden bahsetmektedir. Bu iddia, Ayşe Önal'ın İngiliz basınını yeterince takip edemediğini düşündürmektedir. İngiliz basınında köşe yazarlığından ekmek yiyenlerin sayısı Türk basınındakinden çok daha fazladır. Bunlar tıpkı Türkiye'deki meslektaşlarımız gibi, hatta bazen çok daha sert üsluplarla meydan muharebeleri yapmaktadırlar. Yine büyük gazetelerdeki köşe yazarları sadece gündemi değil siyasi parti politikalarını belirlemekte de etkilidirler. Muhafazakar Parti'nin gündemini takip etmek için Daily Telegraph'ın, İşçi Partisi'nin gündemini takip etmek için ise Manchester Guardian'ın editor yazılarına bakmak yeterlidir.

Ayşe Önal'ın bu röportajında Londra'daki siyasi ve sosyal yaşama ilişkin de pekçok yanlış gözlemi bulunmaktadır. Örneğin, Londra'daki Anakent Belediye Başkanlığı seçimlerinde 'Canly Nickson' diye 'bir adamdan' bahsetmektedir. Ken Livingstone olduğuna inandığımız bu 'adamın', yani şimdiki Londra Anakent Belediye Başkanı'nın, İşçi Partisi'nin bir yetkilisi olduğunu söyleyerek Türk Solu'nun 70'lerden itibaren yakından tanıdığı Kızıl Ken'in, yerel seçimlerden önce bir parti yetkilisi değil bir milletvekili olduğu gerçeğini atlamaktadır.

Londra'daki Anakent Belediyesi seçimlerinde imajı zedelenen Başbakan Tony Blair'in 'imajı şirinleşsin diye' çocuk yaptığını ileri sürmektedir ki bu son derece gülünç bir iddiadır. Ayrıca bunu 'Avrupa'daki iyi aile, toplu aile'nin önemine bağlıyor olması da anlaşılır gibi değildir. Başka bir yanlış da İngiltere Başbakanı Tony Blair'in işine metroyla gidip gelmesi konusundadır. Türkiye'de de 'Emret Başbakanım' adlı diziden Türk halkının da çok iyi bildiği gibi Tony Blair'in işi evindedir, Downing Street, 10 numaradadır. Arada sırada toplantılara katılmak üzere gittiği Parlamento da evine 200 metre uzaklıktadır. Bu yüzden Ayşe Önal'ın iddia ettiği gibi İngiliz Başbakanın işine veya parlamentoya gitmek için metroya ihtiyacı yoktur.

Ayşe Önal, İngiltere'de herşeyin düzenli olduğunu, Londra'da şehrin merkezinden hayatı izlemenin teorik seviyede bildiklerini yaşamın içinde gördüğünü ve kendisini doğrulayan bir hayatı izlediğini, herşeyin çok düzenli işlediğini hatta yağmurun bile düzgün yağdığını iddia etmektedir. Tüm dünyanın çok iyi bildiği, yakın zamanda İngiltere'de yaşanan tren kazalarını, petrol protestolarını, ulaşım kaosunu ve sel felaketlerini her nedense görmezden gelmektedir.

Önal, İngiltere'de mesleklerde cinsiyet ayrımı olmadığını da ileri sürmektedir. Bu konuyu da giyim kuşam meselesine indirgemektedir. Örneğin, Scotland Yard'da çalışan Türk kadın detektifin başına gelenlerden haberi yoktur. Bu kadın detektif İngiltere tarihinde iki kez cinsiyet ayrımı yüzünden rekor düzeyde tazminat almıştır. Böyle bir yargıya varmadan önce Türkiye'deki basında da 'Detektif Nevin' olayı olarak tefrika edilen bu örneği bildiğini ve dikkate alacağını tahmin ederdik. İngiltere'de cinsiyet ayrımı Türkiye'dekine benzer şekilde sadece medyada değil, hayatın tüm alanında vardır. Bu konuda feminist, radikal sivil toplum örgütlerinin deklarasyonlarına bakmak yeterlidir.

Ayşe Önal, bu röportajda ayrıca Türkiye'den gelenlerin cümlesinin ('Laikler, Kürtler, Aleviler, Müslümanlar') ırkçı olduğunu iddia ederek korkunç bir haksızlık yapmaktadır. Röportajdan anlaşılan bu iddia bir araştırmanın sonucuna dayanmaktadır. Bu araştırmanın ne araştırması olduğunu belirtmemektedir. Türklerin yoğun olduğu bölgelerde, Avrupa Birliği'nin, Middlesex Üniversitesi'nin, İngiliz hükümetinin ve yerel yönetimlerin yaptırdığı araştırmalarla bahsettiği araştırmayı karşılaştırması yararlı olabilir.

Bize ilginç gelen nokta, Türkiyelilerin ırkçılığına atfen yapmaya kalkıştığı gettolaşma suçlamasıdır. Ayşe Önal'a göre Londra'da bir tek Çinlilerin ve Türklerin mahalleleri (gettoları) vardır. Bu son derece yanlış bir gözlemdir. Eğer, Londra'ya ayak bastığı gün havaalanından itibaren geçtiği mahallelere dikkat etmiş olsaydı, Londra'nın Batı'sından Doğu'suna, Kuzey'inden Güney'ine gettolardan oluşan bir kent olduğunu hemen anlayacaktı. Örneğin Stamford Hill, Golders Green Yahudi bölgeleridir… White Chapel, Brick Lane Bengladeşlilerle, Hintlilerin mahallesidir… Marble Arch, Notting Hill Gate, Edgware Road Arap ve İranlı bölgesidir… Brixton, Southwark Afrikalı ve Afro-Karayiplilerin bölgesidir… Harringay, Palmers Green ve Enfield Kıbrıslı Rumların ve Türklerin bölgesidir… Farklı bölgelerde Japonların, Rusların, Polonyalıların, İrlandalıların gettoları da vardır.

Aslında bütün bu gettolarda yaşayan insanlar daha köklü, usturuplu ve İngiliz devletinde kurumlaşmış olduğu mahkemelerce kanıtlanmış olan ırkçılığa maruz kalmaktadırlar. İngiltere'deki asıl ırkçılık bu türden ırkçılıktır, diğeri ezilen insanların kendisi gibi gördüğü diğer azınlıklara tepkisidir ve son derece yapaydır. Öte yandan kurumsallaşmış olan ırkçılığa karşı azınlıkların ortak çıkarları ve mücadeleleri de söz konusudur. Londra'da yaşayan meslektaşlarımızdan Mehmet Taş'ın İngiltere ve Avrupa'daki ırkçılık konusunda yaptığı kapsamlı çalışma sadece Türkçe okuyanlar için değil, diğer azınlıklar için de değerli bir referans kaynağıdır. Ayrıca Türkiye akademik çevrelerinden gelip, İngiltere'de ırkçılık konusunda doktora çalışmaları yapanlar olduğu da bilinmektedir. Ayşe Önal'ın ırkçılık konusunda asıl meseleyi atlayıp tali bir konuya takılıp kalması, onun yabancı bir ülkedeki deneyimsizliğinden öte ait olduğu topluma karşı duyduğu hınçla izah edilebilir diye düşünmekteyiz.

Sosyal hayata ilişkin gözlemleri, Türkiyeli toplumun 'ne kadar ırkçı' olduğu konusuna odaklanan Ayşe Önal, Türkiyeli toplumu analiz ederken bir tarafa Müslümanları, bir tarafa da Alevileri koymaktadır. Sanki Aleviler de Müslüman değilmiş gibi! Ayşe Önal'ın ağzından kaçmış gibi görünen bu tespitin kaynağı Diyanet ideolojisidir, özünde de başkalarına giydirmeye çalıştığı resmi ideolojinin ta kendisidir.

Önal'a göre, Londra'daki Türk toplumunun arasında bir ayırımcılık vardır: 'Başörtülü bir Türk kızıyla her Türk selamlaşmaz. Veya sanayide çalışan bir Türkle selamlaşmaz. Böyle kesin bir ayrım var. Resmi ideolojinin taraftarıysan ve bir arada yaşamayı başından reddetmiş bir insansan zaten bize selam vermezsin. Biz ona göre gettoyuz orda.' (http://www.dorduncukuvvetmedya.com)

Ayşe Önal, burada kendisini başörtülü bir Türk kızı veya sanayide çalışan bir Türk ile özdeşleştirmektedir. Ona göre, resmi ideolojinin taraftarları bir arada yaşamayı reddetmiş insanlardır. Böyle bir gözlemin Londra'daki Türkiyeli toplum içindeki gerçeklere dayanmadığı açıktır. Çünkü her diasporada olduğu gibi, Türkiyeli toplum içindeki ilişkiler de son derece karmaşıktır. Bu bağlamda diasporadaki ilişkileri selamlaşma düzeyinde ele almanın mantığı yoktur. İngiltere'de Türk meslektaşları arasında başörtülü olanlar da vardır. Başörtülü bir meslektaşımızın İngiltere'de Şeriatçıların (Hizb-ül Tahrir) bir gösterisini izlerken Şeriatçılar tarafından taciz edildiği de bilinmektedir. Resmi ideoloji taraftarlarından kimi kastettiği de belli değildir. Eğer kastedilenin bir parçası Büyükelçilik bünyesindeki seküler Kültür Müşavirliği ise Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu Müşavirliği kapatıp bu süreçte Din Ataşeliği önderliğinde Türk-İslam Vakfı'nı faaliyete sokmasını izah etmesi gerekmektedir. Adı geçen bu Vakıf, İngiltere'de yaşayan 300 bin Türkün kültür işlerinden sorumlu olacaktır. Ayşe Önal bu denklemin neresindedir ve şikayeti nedir?

Dördüncü Kuvvet Medya'daki röportajında Ayşe Önal'ın Londra'da yaşayan meslektaşları ve Türkiyeli toplum konusunda ortaya attığı iddiaların eksik bilgilenmeden beslendiği ve yer yer hedefi belirsiz bir öfkeyi yansıttığı açıktır. Muhtemelen Ayşe Önal kendi izolasyonunun yaygın bir gerçeklik olduğunu düşünmektedir. 4KM'de yapılan bu röportaj vasıtasıyla bazı sorunlara değinmeye çalışan Önal, o kadar fazla ideolojik bağımlılık içinde hareket etmiştir ki, bu ideolojik yüklemelerin altında kalmıştır. Ayşe Önal, yurtdışında yaşanan gazeteciliğin temel sorunlarına değinebileceği böyle bir röportaj hakkını kötüye kullanıp, kendi toplumunu ve meslektaşlarını mahkum etmeye çalışmıştır.

Umarız, Ayşe Önal, önüne koyduğu '5 senelik kalkınma planı' çerçevesinde, içinde yaşadığı toplumu ve meslektaşlarını daha iyi tanıma, değerlendirme ve dayanışma fırsatı bulabilir. 'Türkiye tipine uygun gazeteci' olmadığını ileri süren Önal'ın,kendine uygun olarak gördüğü bir tipte gazeteci olma şansı elde etmesi dileğimizdir.

13 Kasım 2000 Pazartesi