SAYIN BAŞBAKAN AYŞENUR ARSLAN'I BİR GÜLDÜRDÜ, BİR GÜLDÜRDÜ...
NECEF UĞURLU / KAYDA GEÇSİN
TV Kanallarımız Simit Sarayları gibi oldu. Menü kırk çeşit olsa ne fark eder, hepsi simit çeşidi. Geçenlerde eşim bir yandan sudokunu çözer, bende yanında, elimde uzaktan kumanda zaplayıp dururken dönüp bana ‘Rica ederim değiştir şu kanalı ‘ demez mi!
‘Ahmet’ciğim zaten zaplayıp duruyorum , değiştiriyorum ’ diye cevap verdiğimde ‘Nedir bu yahu, bütün kanallar aynı şeyi mi oynatıyor, ortak yayına mı geçtiler’ demez mi. Eşim sudokuyla meşgul olduğu için izlemeyip sesleri dinlediğinden daha çabuk saptadı durumu. Bütün kanallar aynı dizinin devamı gibiydi.
Eşim haklıydı hepsi ortak yayına geçmiş gibiydiler. Nereye zaplarsam zaplıyayım ( Olay prime time’da cereyan etti ) her kanalda birileri zır zır ağlıyordu. Facia öncesi veya sonrası kin kusma, yalvarma, ağlama, bağırmalar, ızdırap içindeki suratlarla ve birbirinin çok benzeri cümlelerle dolu sahneler ben zapladıkça bir diğer kanalda devam ediyordu. Bir kabus filminin parçası olmak gibi bir his , sanki bir el çıkacak televizyondan bizi içine çekecek ve eşimle sıradanlığın içinde kaybolacağız, bir daha çıkamayacağız gibi geldi birden.
Ne var ki; her yeni dizi öncesinde mutlaka ‘Bu proje üzerinde 2, 3 yıldır çalışıyoruz ‘ benzeri sözler işitiriz. Dizilerin birbirine benzerliği göz önüne alınırsa bu ‘proje kotarıcıları’nın 2, 3 yıl aynı şeyi düşünmek için değişik gruplar halinde çalışıp sonra aynı şeyleri yazmaları gibi bir sonuç ortaya çıkıyor.
Değişik gruplar farklı televizyon dizileri yazmak üzere toplanıyorlar. Bu 2, 3 yıl sürüyor, düşünüyorlar, yazıyorlar fakat ibretin kudreti diziler ekranlarda oynamaya başlayınca bir tür ‘Etkileşim telepati’ yoluyla bu farklı proje gruplarının aynı şeyleri düşünüp yazdıkları ortaya çıkıyor. Bu sektörün içinde olduğu bir kabustur.
Ya da, ‘Gizem Dünya’ sında Türklerin icadı bir kerametle karşı karşıyayız. Veya bunlar bigavr (sığ, mankafa) akıllarına birbirinin aynı konular, sahnelerden başka bir şey gelmiyor, ki buna asla inanmam. Pek çok yetenekli insanın sınırlandığını biliyorum, üzülüyorum, içim acıyor.
Türk Televizyon yapımcılarının birbirinin aynı dizileri artık neredeyse aynı kadrolarla yapması ve Türk Halkının da bu dizileri aynı anda veya kısa aralıklarla farklı dizilermiş gibi seyretmesi ise sosyo-psikolojik anlamda bir başka ‘kabus filmi ’ senaryosudur.
Dizilerin hali bu. Peki üretim organizasyonu ne durumda? Sanatçılar sokaklara düşüp içinde bulundukları kötü koşullar yüzünden ‘ aman’ ‘ insaf’ ‘vicdan’ dahil ama hak, hukuk hariç, ricalarını ortaya koymuşken ve çalışma koşullarının her türlü evrensel ölçütlerin dışında olduğu ayyuka çıkmışken (BU düzenin yıllardır başat oyun kurucuları olanlar bile artık nedamet gösterirken, hatta sözcülüğe soyunmuşken ) Başbakan’ın bu duruma el koyması fena bir şey mi ? Bence son derece yerinde, lakin zor bir iş. Elinden hiçbir şey kurtulmayan Başbakanımızı bile zorlayabilir.
‘Haber Abla’ (bu ismi bizzat kendisine koymuştu yıllar önce) Ayşenur Aslan bu duruma bir sinirlen, sinirinden gülme krizleri geçir ekranlarda. Efendim Başbakan dizilerin süreleri ile nasıl uğraşırmış... Ne yazık ki konuğu Gazeteci Sayın Faraç’da meseleye ‘iş dizilere düştü’ mantığıyla yaklaşınca ve bu durumu Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirmeye bahaneye dönüştürünce bu iki deneyimli gazeteci beni çok şaşırttı. Yakıştıramadım.
Bunca emekçi, sanatçı sokaklara döküldü. Pervasız, kötü bir üretim organizasyonu ortalığı kasıp kavururken ve bu zihniyetle yapılan işlerin maddi manevi zararını yalnız sanatçılar değil insan zihinleri, hatta devlet öderken bu duruma Başbakan bigane mi kalacaktı?
Başbakan elbette bu konuya el koymalıdır. Saniyen, siz hani sanatsever, sanata duyarlıydınız Ayşenur Aslan, galiba sanat merakınız ‘cansız sanatlar’la sınırlı.
Ne var bunda gülecek, bir haberciden işin politik, ekonomik, sosyolojik yanının derinine inmesini beklerken bak şu ‘Haber Abla’nın ve Faraç’ın yaptığına.
Yoksa, TV Dizilerine dokunmak tabu mu? Rahatsız olanlar mı var ve onca yürüyüş, protestolar göstermelik miydi? Şimdi bakalım değerli sanatçı kardeşler örgütlenme çabalarında kendilerinin sorunlarına ilgisiz kalmadı diye Ayşenur Aslan’ın gülme hışmına uğrayan Başbakan’ı ve dolayısıyla hak hukuklarını koruyabilecekler mi? Merakla bekliyorum.
Bu diziler söz konusu olduğunda bir esrar perdesi sarıyor ortalığı. Kem, küm, gak, guk... Sonuç gık yok gık.
Yoksa Mehmet Altan’ın ne zaman sıra gelecek Medya bacağına diye sorduğu Ergenekon’un kırk ayağının bir bacağı bu diziler mi?
Başbakanımızın konuyla ilgilenmesi pek telaşlandırmışa benziyor da, düşünmek lazım.
Açık konuşalım, güçlü devletlerde sinema, özellikle dizi sektöründe üretim sistemini yaratan devletin uzantılarıdır, bunun dengelerini yeniden kurmak, veya değiştirmek elbette Başbakanın elindedir.
Bizde de devlet yıllar önce kırmızı çizgileri sektör üzerinde belirledi ve bu uzantıda sektörün yapılanmasına izin verdi. Fakat bu yapı uzun vadede kendini sürdürebilirliği , toplum sağlığı, toplum gelişimi, değişimi açısından sağlıklı bir noktaya gelmedi. Ayar gerekiyor. İzin verilen kişiler şimdi varlıklarını sürdürme mücadelesi veriyor. Ne var ki sektör ‘ iş kotarıcı’larla artık yürüyecek durumda değil. Oligopolistik yapı işin dengesini pervasızca bozdu, bozmaya devam ediyor. Bu uğurda geçici işbirlikleri, mutabakatlarla uzatmalar uzatmaları takip ediyor. İşin ucunda maddi, manevi güç, çıkar var. Gözler dönmüş vaziyette.
Kıvanç’ın Ortadoğu’da çok sevilmesi, çok bilet sattık ötesidir mesele... Başbakan’ın işe el koymasının tam zamanıdır.
Asıl bu hal antidemokratiktir Ayşenur Aslan. Oligopolistik bir yapının elinde inleyen sektörün değerli sanatkar kadroları, emekçileri ve halk zarar görmektedir.
Her alanda olduğu kadar bu alanda da, haksız yere itibarsızlaştırılanlar kadar hak etmedikleri halde itibarlılaştırılanların vebali de büyüktür. (Ahmet Tezcan’ın kulaklarını çınlatalım bu cümle mealen ona aittir.) Umarım Sayın Başbakan’ın duyarlılığı devam eder, setlere gönderilecek 2 müfettişle sınırlı kalmaz.
Not : Simitçilere karşı değilim çok severim yanlış anlaşılmasın.




