DOÇ. DR. ERKAN YÜKSEL
Her oyun hayatı anlatır. Çocukluğumuzda hayata ilişkin birçok şeyi oynadığımız oyunlarla deneyimleriz. Her oyunda yaşama dair başka bir şey öğreniriz. Çocukluğumda ya da gençliğimde değil, ancak 30'lu yaşlarda tavla öğrenmeye başladığımda bu gerçekle yüz yüze geldim. Tavla, hayattan birçok şeyi içinde barındırıyordu...
İlk zar, ilk ders
Hayatımın ilk zarını İngilizce Hazırlık Okulu'nda attım. Hayattaki en büyük kumarlarımdan biriydi diyebilirim.
Konuşma dersinin sınavından önce, altı ayrı konuyu çalışıp gelmemiz istenmişti. Sınavda da bu konulardan biri konuşulacaktı. Konulardan birisi hoşuma gitmedi. O hariç, diğer beş konuya çok iyi çalışmıştım. Hala neden o konuya da çalışmadığımı bilemiyorum...
Sınava girdiğimde ise korktuğum başıma geldi. Önüme bir zar konuldu. Sallayıp atmam istendi. Zarın her bir sayısı, bir konuya karşılık geliyordu.
Zarın kaç geldiğini hatırlamıyorum ama "çalışmadığım konu" geldi diyebilirim. Soğuk duş etkisi yaşadığım o günden sonra da elime zar aldığımda hep korktum. İşimi şansa bırakmamaya çalıştım.
Aradan çok zaman geçti. Tavlanın zarı ile daha yakın temas kurabilmem için 30'lu yaşlara gelmem gerekti. Sonra da tavlanın aslında yaşamdan çok büyük dersler içerdiğine şahit oldum.
Daha ilk oyunlarda "acemi şansı" ile büyük ölçüde galip geldim ya da "iyi iş" çıkardım. O dakika düşündüm ki, "Ne kadar oyun bilirsen bil, ne kadar zeki olursan ol, ne kadar kapı alırsan al, çoğu zaman, salladığın ve attığın zar geleceği tayin eder".
Tavla dersleri
Oyun sırasında, tam da "bu iş oldu, yendim" derken bir pulun kırıldığına ve oyunun "kaybedildiğine" şahit oldum. Tam "kaybettik" derken, bir tek zarla, oyunun alınabildiğini fark ettim.
Kimi zaman oyun bitmedikçe "umut" da bitmiyordu. Ancak kimi zaman, oyunun artık kazanılamayacağı anlaşıldığında "oyun olur" demek ve oyunu vermek gerekiyordu.
O sırada "Hayatta hiçbir şey iyi ya da kötü değildir" sözünü hatırladım. "Hiçbir şeye çok sevinme, hiçbir şeye de çok üzülme" sözü aklıma geldi.
Oynadığım çoğu eli kaybettim. Birkaç kez "Mars" oldum. Kimi zaman da kazandım.
Öğrendim ki, ilk "eli" ya da oyunu kaybetmek hayatın sonu değildi. Çünkü tavla beş "el" kazanıldığında bitiyordu. Örneğin "dört-dört" olduğunda, son eli kim alırsa, o kazanıyordu.
En önemli şey kapı almak ve pulları taşımaktı ama "aman beni kırmasın, aman ben de onu kırmayayım" diye "korkak" oynanıldığında bile; istenilen "zar gelmiyorsa" yapacak bir şey kalmıyordu.
Oyunun başında gelen "3-1", "6-4", "5-3", "6-1" zarları kapı alıyordu. Çift geldiğinde iki kat pul hareketi kazanılıyordu. Ancak kimi zaman bu "şans" bile, açık verilmesi nedeniyle "şansızlık" anlamına gelebiliyordu.
Kendi ellerimizle attığımız zar, kaderimizi tayin ediyordu ve biz ne geleceğini hiçbir zaman öngöremiyorduk. Bu gibi durumlarda hiç istenilmeyen bir zar gelebiliyor ve o pulları açık vermemek adına, işi rakibin atacağı zarın şansına bırakmamak adına, istemeye istemeye oynamak zorunda kalabiliyorduk.
Bir de "zar tutmak" vardı kurallar dışında. Hileye başvurup, zarları istediğin gibi kurup, istediğin zarın gelmesini sağlamak: Oyun ahlakına aykırıydı, fark edilirse sözü olurdu ama gerçek yaşamdaki "kural dışı" şeyler gibi bu da "çaktırmadan" mümkündü...
Tavla nasıl doğdu?
Geçenlerde bir mail aldım. Tavlanın nasıl ortaya çıktığını anlatıyordu. Tam da benim "her oyun aslında hayatın bir parçadır" düşüncemi destekliyordu.
Eski zamanlarda Hint İmparatoru, satranç oyununu hediye olarak yanında bir mektupla Pers İmparatoru'na gönderir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmaz ama şöyle bir mesaj yazar:
"Kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa; o kazanır. İste hayat budur..."
Pers İmparatoru dönemin en alim veziri olan Buzur Mehir'le bu mesajı paylaşır. Ondan oyunu çözmesini ve kendisinin de karşılık olarak Hint İmparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister.
Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taş hareketini ve oyunu çözer. On gün daha uğraşır ve tavlayı icat ederek imparatora sunar.
Bugün tüm dünyanın oynadığı en popüler oyunlarından biri olan tavla 1400 yıl önce tasarlanmıştır. Zamana karşı direnen oyunun püf noktası da zamandır. Senenin birliği olarak tavla bir tanedir. 4 köşesi 4 mevsimi, tavlanın içindeki karşılıklı 6'şar hane 12 ayı, pulların toplamı ayın 30 gününü, siyah-beyaz pullar gece ve gündüzü, karşılıklı 12'ser hane günün 24 saatini simgeler.
Hint İmparatoru'nun gönderdiği satranca karşılık olmak üzere tavla oyunuyla birlikte bir de mektup gönderilir. Mektupta hayatın tanımına ilişkin şunlar yazar:
"Evet, kim daha çok düşünüyor, kim daha iyi biliyor, kim daha ileriyi görüyorsa; o kazanır. Ama biraz da şans gerekir. İşte hayat budur..."
Yazının kaynağını internette çok araştırdım. Pek çok yerde kullanılmıştı ama kaynağı belirtilmemişti. Kimi yerlerde onlar da kaynağını bilmediklerini ifade etmişlerdi.
Anlamsız değil
Hayatta düşünmek, bilmek, ileriyi görmek elbette gerekiyor. Ancak daha başka şeyler de gerekiyor ve bunlardan biri de biraz "şans"...
Bunun adına "talih", "kader" ya da "alınyazısı" gibi başka isimler de verilebilir. Adına ne denirse denilsin bu ifade, kendi kontrolümüz dışımızda gelişen; ancak yaşamaya mecbur kaldığımız durumları içerir. Çünkü hayat çoğu zaman, attığımız zarın farkına bile varamadan bize bazı şeyleri yaşatır.
O nedenle, büyük ölçüde hayatta hiçbir şeyin anlamsız olmadığına inanıyorum. Her şey, bir şeyin sonucu ve her sonuç, bir başka şeyin nedeni...
Hayatın önümüze sunduğu seçenekler yine büyük ölçüde elimizdeki pulların hareket kapasiteleriyle sınırlı. Örneğin oyunun herhangi bir anında "3-1" geldiğinde oynanabilecek pullar ya da oyunlar belli. Karşı tarafın pullarının üzerine kapı alınamaz. "Ben bu el oynamak istemiyorum" denilemez. "Zarı bir daha atayım" olmaz...
Sonuçta belki o el ya da o oyun kaybedilebilir. Ancak başka bir oyunda elbette kazanılır. Her oyunda yeni bir şeyler öğrenilir: Açık vermemek, kapı almak, kırmaktan ve kırılmaktan korkmamak, hepsinden önemlisi de risk almak...
Dedim ya, her oyun aslında hayatın bir parçası. Tavla da bu parçalardan biri. Hayatın tüm gerçeklerini değil belki ama önemli bir bölümünü içeriyor. Ne yazık ki, gerçek hayata herkes 15 pul ve iki zarla; aynı şartlar altında başlamıyor. Kiminin toplamak zorunda olduğu pul sayısı fazla; kiminin daha az pulu var. Kimi tek zarla oynuyor gerçek hayatı; kimi iki, kimi üç...
Hayatın tavlada bulunmayan parçaları ise sanırım başka oyunların konusu ve hayattaki en büyük oyun ise aslında hayatın kendisi. Çünkü hayat bize verilmiş en büyük şans ve ikinci bir şans da bulunmuyor. Bu oyununda kazanmanın belki de yalnızca bir anlamı var: Mutlu olmak.
Oyundaki herkese iyi şanslar ve iyi eğlenceler diliyorum...
-------------------------------
Doç. Dr. Erkan Yüksel
Anadolu Üniversitesi Öğretim Üyesi