DOÇ. DR. ERKAN YÜKSEL
Gazeteciden dost olur mu ya da gazetecinin dostu olur mu? Son zamanlarda bu iki soru kafamı karıştırıyor ve kendi kendime düşünüyorum. Son yaşanan "Cumhuriyet olayı" ve daha sonra da "İbrahim Tatlıses'in başına 'Yıldız' yağdı" yorumu bu konudaki düşüncelerimin temellerini oluşturuyor. Daha önce de bir gazeteden diğerine transfer olan gazetecilerin ardından yazılan yazıları, çıkarılan tartışmaları hatırlıyorum ve bu iki sorunun yanıtının pek de olumlu olamayacağını düşünüyorum.
SON OLAYLAR...
Bu kaçıncı bilemiyorum. Cumhuriyet gazetesinde bir zamanlar neler yaşanıp, neler yaşanmadığı, gazeteciler arasındaki ilişkilerin nasıl olup olmadığı yeniden masaya yatırılıyor. Bir zamanlar Cumhuriyet'te üst noktalara gelmiş ve artık Milliyet gazetesinde yazmaya devam eden Hasan Cemal'in son kitabı bu seferki tartışmaların odağında. Hem Aydın Doğan'ın gazetelerinde, hem de Cumhuriyet gazetesinde konuya ilişkin görüşler karşılıklı yayımlanıyor. Ben; ne olup bittiğinden, kimin ne söylediğinden çok, geriye çekilip şöyle bir baktığımda "gazeteciler yine birbirini yiyor, yine birbirini karalıyor" duygusuna kapılıyorum. Okurun böyle düşünüyor olabileceğini sanıyorum.
Gazetecinin dostluğu konusunu asıl düşünmeme neden olan şey ise İbrahim Tatlıses'in Star'dan ATV'ye transferi sonrasında gördüğüm "yazı" başlıkları ve yorumlar. Tatlıses'in programının yerine Star'da aynı saatte yayımlanan Yıldız Tilbe'nin programı, Tatlıses'in ATV'de yayımlanan programından daha çok izlenmiş. Tatlıses'in başına "yıldız" yağmış, "Yıldızların Altında" kalmış, ezip geçilmiş... Kişisel olarak "ağır" bulduğum bu yorumların ardından bir hafta geçmiş, ekranlarda "reyting savaşı" yaşanmış, "altyazılarla izleyici kapma yarışı" dikkati çekmiş, "İbo, Banu'yu neresinden öpmüş?","rövanşı İbo almış", "Show savaşını ATV kazanmış"...
Bu yorumların hangi yayın grubuna bağlı gazete, televizyon ve internet sitesinden yapıldığı ve ne tür bir savaşının verildiği de ayrıca merak ve sorgulama konusu...
Geçmiş zamanlarda da gazetecilerin transferleri sonrasında çıkan bazı "yazıları" hatırlıyorum. Bunların en aklımda kalan örneği Fatih Altaylı'nın Hürriyet'ten, Sabah'a transferi...
Yine geçmişte kendi başıma gelmiş olayları da hatırlıyorum. Güleyim mi, ağlayayım mı, karar veremiyorum...
GAZETECİLİK BİR YARIŞ MI, SAVAŞ MI?
Belki geçmiş yıllarda gazetecilerin birbirleri ile dostluklarından daha sık söz edilir, yakın dostların anıları dinlenirdi. Ancak günümüzde sanıyorum "gazetecinin dostu olmaz" ya da "gazeteciden dost olmaz" görüşleri biraz daha ön plana çıkıyor.
Bunun nedenlerinden birisi belki de gazetecilik mesleğinin gereklerinin zorlaması. Polemiklerle okur kazanma, rakibi karalama, ön plana çıkma yarışı ilk aklıma gelen konu başlıkları...
Belki de gazetecilik mesleğinin özüne hâkim "yarış" bunun sorumlusu. Gazeteciler arasında her gün birbirini atlatmak üzerine kurulmuş amansız bir rekabet yaşanıyor. Sürekli, "diğer gazetecileri ne kadar atlatıp özel haber yaparsan, o kadar başarılı olursun" mantığı körükleniyor. Bu, hem rakip kurumlardaki gazetecilerle, hem de kendi kurumundaki meslektaşlarınla girişilen bir yarış. Basın toplantılarında, haber buluşmalarında, rutin işlerin karşısında meslektaşlarla birlikte dolaşırken, aklının bir ucunda "farklı bir haber" çıkartma kaygısı bu yarışın bir parçası. Diğerinin görmediğini görmek, duymadığını duymak, yazmadığını yazmak üzerine kurulmuş bir yarış bu. Sürüden ayrılıp, özel haber kapmak için verilen bir uğraş.
Belki de onun için kimi zaman bir kare görüntü alabilmek için gazeteciler, foto muhabirleri, kameramanlar birbirinin üzerine çıkarcasına, birbirlerini ezip geçercesine savaş veriyor. Onun için görüntü almaya çalışırken meslektaşları tarafından "taze muhabirlerin" kollarına, bir yerlerine "dirsek" atılıyor.
Adeta kimsenin kimseyi sevmediği, beğenmediği, istemediği duygusunun egemen olduğu bir arena bu. Ve belki de onun için örgütsüz gazeteciler. Başkalarının haklarını savunurken şahin, ama kendi haklarını aramada çaresiz.
Belki de onun için gazetecilik mesleğinde bir yaşlılar grubu ve bir de gençler topluluğu vardır. Yaşlılar, bildik kişilerdir ve belki de savaştan galip çıkmış kişilerdir ama gençler arasındaki yarış ve savaş çok daha dinamiktir. Her yıl yüzlercesi sektöre girer, pek azı bir yerlerde tutunur. Pek çoğunun yüzleri gülmez, gazetecilik mesleğine soğuk bakar, karnını doyuracak parayı elde edemediği için ayrılmak zorunda kalır.
Belki de bu yüzden küskünlerin mesleğidir gazetecilik. O kadar çok küskünlükler vardır ki meslekte, hem meslektaşlar arasında hem de haber kaynakları ile ilişkiler bağlamında...
Belki de, biraz da gazeteciliğin "küstahlık" ve belki de "ukalalık" mesleği olmasından kaynaklanır bütün bunlar. Hani elimde bu konuda yapılmış bir araştırma yok ama tanıdığım pek çok gazeteci "her şeyi ben bilirim" havasında. Bu aslında doğrudur da. Kimsenin bilmediği, duymadığı, görmediği pek çok şeye şahit olur gazeteci. Söyleyecek sözü, yazacak bir şeyleri olan kişidir gazeteci. Ancak bu "bilme" duygusu, "her şeyi ama her şeyi" bildiği zannını da getirir zamanla. Hâlbuki, sanırım, neyi bilip neyi bilmediğini bilmektir en büyük erdem...
Bir diğer yandan da her şeye "şüphe" ile yaklaşmayı gerektirir gazetecilik. Ne kadar çok şüphe duyarsa gazeteci, o kadar çok başarılı olur. Haber kaynağından aldığı bir bilgiyi başka bir haber kaynağından doğrulatmak mesleğin en temel gereklerindendir.
Her şeye duyulan bu şüphe "güven" sorununu da beraberinde getirir. Kimseye güvenmeyen gazeteci, kendisi de "güvenilen" olmaz. Gazeteci her şeyin ardında "haber" arar, "haber" olmayı istemeyen ise gazetecinin yanında durmaz. Biraz da belki bunun içindir gazetecinin dostunun olmaması ve gazeteciden dost olmaması...
HATAYI KABUL ETMEK YA DA ETMEMEK...
Sanıyorum kimilerine göre de yalan yanlış, doğru gerçek dilediğince yazıp, yazdıklarının içindeki doğruluk paylarını savunmaktır gazetecilik. Özür dilememek, yanlış yapabileceğini kabul etmemek, yanlış algılanabileceğini düşünmemek, kimsenin ne düşüneceğini umursamamak, kimseye söz hakkı tanımamak, iddiayla yanıtın aynı metinde bulunması gerektiğini anlamamak, düzeltme ve cevap metinlerini ciddiye almamak, kimi zaman adeta "adet yerini bulsun" diye düzeltme metinlerini yayımlamak ve kimi zaman da "mümkünse" hiç yayımlamamak, "cezası neyse" ödemek ama asla geri dönmemek, "farklı" ama "görünen" bir gazetecilik anlayışıdır...
Kısacası, her gün yeniden başlayan, hep bir adım önde olma ve "yanlış" yapmama yarışıdır gazetecilik ve bu uğurda ne çok insan, ne çok bilgi ve ne çok gerçek "satılır" gider... Çoğu zaman da daha sonra akla, "Brütüs" hikâyeleri gelir. Kimisi yazılır, kimisi çizilir, ama daha çok "arkalarından" konuşulur...
Benim "sevdiğim gazeteciler" yok mu, hepsi böyle mi bu gazetecilerin? Elbette değil. Mesleğin pratiklerine ilişkin doğrusuyla-yanlışıyla, o günün koşulları içinde olması gerektiğiyle çok şey öğrendiğim büyüklerim var. Hala da büyük bir saygı ile kendileriyle görüşüyorum. Ancak şimdiki gazetecilik anlayışı biraz daha farklı geliyor. Bir rahatsızlık hissediyorum. İletişim teknolojileri dev adımlarla ilerlerken bireyler arası iletişimin aynı ölçüde zayıfladığından korkuyorum. Günümüz toplumunun genel bir rahatsızlığı mıdır, başka alanlarda da benzer yakınmalar var mıdır, onu da bilmiyorum. Ancak işim de gereği medyada yaşanan kimi olayları anlamaya çalışıyorum. Bir çuval incirin berbat edildiği kanaatine varıyorum. Birçok şeyin kolayca harcandığını, tüketildiğini ve bir kenara atıldığını zannediyorum. Yanlış anlaşılmaların çokluğuna şaşırıp kalıyorum. Aslına bakılırsa bu yazının da yanlış anlaşılıp anlaşılmayacağından da endişe ediyorum. Bu yazımda ifade ettiğim örnek olayları yargıladığım da düşünülmesin, ben, genel olarak toplumun gazetecilere ve gazetelere yönelik algısından söz etmeye çalışıyorum. Buradaki bir sorunun giderek beni rahatsız etmeye başladığını dile getiriyorum. Sizce gazetecinin dostu olur mu, gazeteciden dost olur mu? Gazete okurları bu konuda ne düşünüyor? Bu konuda sessiz değil ama "yazılı" düşünüyorum.
-------------------------------
Doç. Dr. Erkan Yüksel
Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi