Dördüncü Kuvvet Medya
      · GİRİŞ SAYFASI YAPIN   · SIK KULLANILANLARA EKLEYİN
ANDIÇ OLAYI VE MEDYA...
05.12.2003
YARD. DOÇ. DR. ERKAN YÜKSEL*

28 Şubat süreci sonrasında ordunun ülkedeki rolü ve konumu hakkında soru işaretleri doğuran en önemli tartışmanın nedeni "andıç" belgeleridir. "Karargah içi ve dışı bilgilendirme faaliyetini öngören, elde edilen istihbarat bilgisinin kesin teyidine bağlı olarak uygulama planına dönüştürülebilen veya uygulamaya sokulmayan taslak çalışma formatı"ndaki andıç belgeleri, 28 Şubat sürecinin ardından medya ve ordu ilişkilerinin yeniden tartışma gündemine taşınmasına neden olmuştur. Belgelerin yarattığı tartışmaları tanımlayabilmek için iki yıl önceki gelişmelere göz atmak yerinde olacaktır.

Andıç tartışmasında kanıt olarak sunulacak ilk olay, 26 Nisan 1998 günü Hürriyet gazetesinde "İfadedeki isimler" ve Sabah gazetelerinde de "Sakık'tan şok iddialar" başlığıyla PKK terör örgütünün iki numaralı ismi Şemdin Sakık'a ait olduğu ileri sürülen ifadelerin yayınlanmasıyla gündeme gelir. O günlerde hukuksal açıdan ve meslek etiği anlamında eleştirilen bu ifadelerde, "PKK işbirlikçisi" gazetecilerin varlığından ve isimlerinden de söz edilir. Hürriyet gazetesinin haberi özetle şöyledir:

"Sakık, deprem yaratan ifadesinde, örgüte destek veren, zaman zaman işbirliği yapan isimleri tek tek açıkladı... Eski Milletvekili Abdülmelik Fırat, ANAP milletvekili Sebgatullah Seydaoğlu, DYP Diyarbakır milletvekili Salim Ensarioğlu seçimlerde destek istedi. RP milletvekili Fethullah Erbaş, RP'nin örgütü kınamayacağını söyledi, buna karşılık da kendilerini desteklememizi istedi. Eski milletvekili Muhyettin Mutlu, oğlunu kurtarmak için, Öcalan ile görüştü. Diyarbakır eski Belediye Başkanı Turgut Atalay, bana bir tabanca hediye etti. Eski DEP'li Sırrı Sakık ve Leyla Zana, Diyarbakır eski HADEP İl Başkanı Mehmet Mengi bize maddi destekte bulundu, adamlarımı belediyede işe aldı. Abdullah Öcalan, bana, Mahir Kaynak, Mayir Sayın, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Yalçın Küçük'ün isimlerini söyledi. Ayrıca Milli Gazete ve Akit gazetesinin de PKK aleyhine yazmayacaklarına dair söz verdiklerini bildirdi."

Habere dayanarak Hürriyet gazetesinin iki köşe yazarı; Oktay Ekşi ve Emin Çölaşan, "PKK işbirlikçilerine" karşı eleştirel yazılar yazarlar. Basın Konseyi Başkanı ve Hürriyet gazetesi başyazarı Ekşi, ifadedeki isimlerin yayınlanmadığı ancak gazetecilerin varlığının belirtildiği 25 Nisan tarihli manşet haberi üzerine "Alçakları Tanıyalım" başlıklı yazısında (Hürriyet, 25 Nisan 1998), "Gerçekleri bilmeliyiz: Vatanseverlikle kendileriyle yarışılamayan pek fiyakalı zenginlerimizle allame geçinen gazeteci ve yazarlarımızdan hangileri aslında PKK'ya uşaklık yapıyorlarmış... Keza "dürüst gazeteci" veya "sorumlu aydın" havalarında, bizleri arkadan hangi alçaklar hançerliyormuş, bilmeye mecburuz" diye yazar. Ertesi gün Çölaşan ise, "Şemdin öterken" başlığıyla aynı konuyu ele alır. "Türk milleti, hainlerden bir gün hesap soracak" dediği yazısında Çölaşan, "Şemdin ötüyor, biz zaten bildiğimiz gerçekleri bir kez de onun ağzından duyuyoruz" yorumunda bulunur.

İfadelerin yayınlanmasından bir süre sonra Birand'ın işine son, Çandar'ın da yazılarına ara verilir (Karalı, 2001). Bir iddiaya göre de Çandar, kendisi olaylardan duyduğu rahatsızlık nedeniyle bir süre yazmak istememiştir.

Aradan bir yıldan uzun süre geçtikten sonra Ekim 1999'da Sabah gazetesi yazarlarından Can Ataklı, Öküz dergisine "o ifadelerin" bir komutan tarafından eklendiği açıklamasında bulunur. Ataklı, "İstanbul'un bütün sermaye çevreleriyle içli dışlı bir generalin kendi oturup yazdığı metni gazeteye yayınlansın diye gönderdiğini" söyler. Çıkar ilişkilerine bağlı olarak olayı değerlendiren Ataklı, durumu "yüz karası" olarak nitelendirir (Ilıcak, 2001a). Daha sonra söz konusu generalin "Çevik Bir" olabileceği ileri sürülür. İddiaya göre olayların perde arkasında ise çıkar ilişkilerine ve kimi tehditlere işaret edilir.

Finans ve medya sermayesinin gerisinde "danışman" ya da "yönetim kurulu üyesi" sıfatıyla kimi komutanların adlarına dikkat çekilir.

Andıç belgelerini gündeme getiren Ilıcak'ın (2001a; 2001b) iddiasına göre, medya patronları ile kimi komutanlar arasında "yakın bir ilişki" vardır. Bu ilişki medya sermayesinin perde arkasında da kendisini göstermektedir. Örneğin batık bankalardan İnterbank'ın sahibi, medya patronu da olan Cavit Çağlar'dır. 28 Şubat'ın Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman, İnterbank'ta Yönetim Kurulu üyeliğinde bulunmuştur. Yine Çağlar'ın özelleştirme yoluyla sahip olduğu Etibank'ın yüzde 49 hissesini Sabah Grubu'nun sahibi Dinç Bilgin satın almış ve böylece grup finans sektörüne el atmıştır. Ancak daha sonra bu banka da "batık bankalar" arasına eklenmiştir. Bank Ekspres'in sahibi Korkmaz Yiğit ise, hükümetin de düşmesine neden olan Türkbank olayında tanınmış ve Milliyet gazetesini satın alma girişimiyle medya dünyasına adını duyurmuştur. Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya ise, Yiğit'in danışmanlığını yapmıştır.

Ilıcak'ın ortaya koyduğu bir diğer örnek durum ise, Akşam Grubu'nu satın alan Çukurova Grubu hakkındadır. Grubun sahibi Mehmet Emin Karamehmet, GSM telefonları lisans anlaşması sırasında, Erol Özkasnak tarafından Ankara'ya davet edilerek BCG ve asker hakkında yazmaması konusunda uyarılmış, bu olaydan kısa bir süre sonra da grubun sahibi olduğu Akşam gazetesi yazarları Nazlı Ilıcak ve Mehmet Ali Ilıcak'ın işine son verilmiştir.

Burada bir parantez açarak holding yönetim kurulları ile emekli komutanlar arasındaki ilişki hakkında Orakoğlu'nun aktardıklarına da yer verilebilir. Koman ve Erkaya'nın dışında Orakoğlu (2003), Hava Kuvvetleri Komutanı Ahmet Çörekçi'nin Turgay Ciner'in Park Holding'inde, Kemal Yavuz Paşa'nın Koç Holding'de, Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Fisunoğlu'nun Sümerbank yönetiminde görev aldıklarını, Sümerbank'a el konulduğu sırada Fisunoğlu'nun bankada görev yaptığı için DGM'ye çıktığını, Malki cinayeti zanlısı Erol Evcil'in de "Tümgeneral Salik Kukul'dan albaylara, yarbaylara kadar oldukça geniş bir liste ile beraber çalıştığını" ifade eder. Orakoğlu bu ilişkiler ile 28 Şubat'ın "yeşil sermaye" üzerindeki baskısına, başka bir anlam vermeye çalışır.

Olayların üzerinden biraz daha zaman geçtikten sonra, 2000 yılı Ekim ayının ilk haftalarında andıç belgeleri ortaya çıkar. Postadan çıkan, üzerinde "andıç" yazan bu 5 sayfalık belgelerde çeşitli siyasi partilerin Anayasa değişiklik teklifleri konu alınmıştır. Pek çok gazeteciye gönderilmiş olan bu belgeleri yalnızca Nazlı Ilıcak, Yeni Şafak'taki köşesinde yayınlar. Diğer gazeteciler arasında Berkan (2000) gibi pek çoğu kendisine de gelmiş olan bu belgelerin güvenilirliğine inanmadığı gerekçesiyle yayınlamadığını, daha sonra Genelkurmay'ın açıklamasının ardından ifade ederler.

Ilıcak (2001a), ilkinin ardından 10 gün sonra bir başka andıç belgesini daha kendisine ulaştığını yazar. Bu belgede ise Nisan 1998'de bazı gazeteciler, milletvekilleri ve sivil topum örgütleriyle, siyasi partilere karşı yürütülen bir kampanyanın "perde arkası" sergilenir. Sonra da CHP ile PKK arasındaki ilişkileri konu alan üçüncüsü gelir. Belgeleri hazırlayan Genelkurmay Başkanlığı'dır ve belgeler Milli Güvenlik Kurulu Sekreterliği'ne gönderilmiştir. Ilıcak daha sonra bu belgeleri, "Sert Adımlarla Her Yer İnlesin 28 Şubat'ın Perde Arkası" adlı kitabında yayınlamıştır.

Nisan 1998 tarihli, "Güçlü Eylem Planı" konulu, İstihbarat Başkanlığı'ndan Komuta Katına gönderilen ilk andıç belgesinde, "TSK'nın başarılı bir operasyonu ile yakalanan üst düzey teröristlerden biri olan Şemdin Sakık'ın sorgulanması sonucu alınan ifadelerin psikolojik hareket ve basın uygulamaları açısından değerlendirilmesi maksadıyla", çalışma grubunun "teşkil edildiği" ve "bu grup tarafından uygulama zamanlarını ihtiva eden bir eylem planının hazırlandığı" ifade edilmektedir. Daha sonra "yoğun propaganda" kampanyasının yürütüleceği konu başlıkları sıralanmış ve "Güçlü Eylem Planı" çerçevesinde, "gecikmeksizin icrasına başlanılmasının uygun olacağı" değerlendirilmiştir. Planda faaliyet, maksat, kullanılacak yöntem, icra edecek makam, koordine edilecek makamlar ve icra zamanı ayrıntılı olarak belirtilmiştir.

Örneğin planın siyasilerle ilgili bölümünde, "adı geçen milletvekillerinin PKK ile ilişkilerinin ortaya konularak siyasi platformda yıpratılmalarının sağlanması" amaçlanmış ve bu doğrultuda kullanılacak yöntemler tarih de verilerek ifade edilmiştir.

Planda adı geçen gazeteciler ise Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Yalçın Küçük, Yaşar Parlak, Mahir Kaynak, Mahir Sayın'dır. "İlave edilmesinin fayda sağlayacağı" değerlendirilen gazeteciler ise, "Yavuz Gökmen ve Altan kardeşler gibi" tanımlanmıştır. Bu gazetecilerle ilgili "maksat", "adı geçen gazetecilerin kamuoyunda saygınlığının azaltılması ve itibarının düşündürülmesi ile terör örgütüne sağladığı dolaylı destek ile ilgili aleyhlerine kamuoyu oluşturulması" biçiminde ifade edilmiştir. Kullanılacak yöntem ise, "örgütün (PKK'nın) para ile her şeyi kendine müzahir gazetecilere yaptırdığının gazete sahipleri, seçilen köşe yazarlarına ve televizyonlara aktarılması; televizyonlarda basın ahlak yasası açısından konunun tartışılmasının sağlanması; mektup kampanyası; bahse konu gazeteciler hakkında araştırma yapılması maksadıyla Jandarma Genel Komutanlığı, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü'ne yazı yazılması" diye açıklanmıştır.

Ilıcak'ın Yeni Şafak'taki köşe yazısına 10 Ekim 2000 günü konu ettiği, Anayasa değişikliği hakkındaki ilk andıç yazısı medyada "gereken tesiri" yapmayınca Ilıcak, "etkiyi artırmak ve olayı kamuoyuna mal etmek amacıyla", o sırada FP milletvekili olması dolayısıyla TBMM'de bir basın toplantısı düzenler. Ardından Genelkurmay'ın şu açıklaması gelir: (Ilıcak, 2001a)

"Kanlı terör örgütünün çökertilmesinde, eli silahlı teröristlerle mücadelenin yanında, terör örgütüne doğrudan ve dolaylı destek veren iç ve dış unsurlarla yasal zeminde mücadele ile bu unsurların etkisiz hale getirilmesi ve bu mücadelenin topyekün bir şekilde yürütülmesi önem taşımaktadır. Bu bağlamda, elde edilen analiz ve istihbarata dayalı olarak uygulamaya yönelik çeşitli karargah içi taslak çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar, elde edilen istihbaratın kesin teyidine bağlı olarak uygulama planlarına dönüştürülmekte veya uygulamaya sokulmaktadır. Bir milletvekili tarafından illegal yollarla temin edilen ve basına dağıtılan belge de bu kapsamda bir belgedir. Basına dağıtılan belgede de görülebileceği gibi dokumanın başında 'Andıç' kelimesi yer almaktadır. Andıç, karargah içi çalışmalarda kullanılan, bir emir ve uygulama dokümanından ziyade, karargah içi ve dışı bilgilendirme faaliyetini öngören bir format durumundadır.

Terörle mücadele kapsamında uzun yıllar boyunca teröristlerin sorgulamaları sonucu elde edilen bilgiler değerlendirmeye tabi tutulmuş, bu bilgiler teyit edilmeye müteakip kesin istihbarat haline getirilerek yasal yollara başvurulmuş veya terör örgütüne karşı operasyonlar düzenlenmiş, bazen de teyit edilemediği için bir soru işareti olarak sorgulamalarda kalmıştır. Unutulmaması gereken bir diğer husus ise birçok sanığın güvenlik kuvvetlerine verdikleri ifadelerini savcılık ve mahkeme ifadelerinde tamamen reddetmeleridir...

Tüm gayretlerini, meş'um emellerini gerçekleştirmelerinde en büyük engel olarak gördükleri TSK'ni yıpratmak yönünde yoğunlaştıran bazı karanlık düşünce sahibi kişi ve kurumların beyhude çabaları, dün olduğu gibi bugün, bugün olduğu gibi yarınlarda da sonuçsuz kalacaktır...

TSK, canı pahasına ülkesine hizmetten başka bir düşüncesi olmayan mensuplarını kendi durum ve geçmişlerine bakmaksızın tahkir etmeye kalkan kişi ve kurumlara karşı, kararlı, ciddi, sağduyulu ve yasalara saygılı mücadelesini her zaman olduğu gibi bundan sonra da azimle yürütmeye ve bu hassasiyeti göstermeyenleri uyarmaya devam edecektir."

Açıklamanın ardından andıç belgelerinde adı geçen Cengiz Çandar, konuyla ilgili olarak Sabah gazetesindeki köşesinde 4 Kasım 2000 günü, "Suç İtirafı" başlıklı bir yazı kaleme alır. Ancak gazete, bu yazıyı yayınlamak yerine şu açıklamayı yayınlar:

"Yazarımız Cengiz Çandar'ın bugün yayınlanması gereken yazısında yazıişleri tarafından suç unsuru taşıyan ibareler yer aldığı görülmüştür. Yazı daha sonra Sabah Hukuk Bürosu'na gösterilmiş ve yapılan incelemede sadece suç unsurları değil, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne hareket de içerdiği sonucuna varılmıştır."

Sabah'ın "uygunsuz" bulduğu yazı, ertesi gün Radikal gazetesinde yayınlanır. Yazısında Genelkurmay açıklamasının bir "suç itirafı" belgesi olduğunu savunan Çandar, "devletin, 'düzmece belgelerle iftira ve itham üretme merkezi' gibi çalıştığını" ileri sürmektedir. Çandar'a göre andıç belgeleri, ahlaki ve hukuki anlamda suçtur. Genelkurmay yetkilisi suç işlemiştir.

Andıç belgeleriyle ilgili olarak suçlanan emekli Tümgeneral Erol Özkasnak, 7 Kasım'da Radikal'e sürmanşetten yayınlanan bir röportaj verir. Paşa, suçlamaların hepsinin "gerçek dışı bir iddia ve iftira" olduğunu söyler.

Genelkurmay'ın andıç belgelerinin varlığını kabul eden açıklamasının ardından Nazlı Ilıcak ise, kendisinin "hakarete uğradığı" düşüncesiyle, Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu aleyhine 1 milyon lira karşılığında sembolik bir tazminat davası açar. Daha sonra görüşülen davada Kıvrıkoğlu'nun avukatı, Ilıcak'ın şahsına yönelik bir hakaret olmadığı ve Ilıcak'ın kastedilmediği savunmasında bulunur. Bunun üzerine Ilıcak, davadan vazgeçer. (Ilıcak, 2001a).

Ilıcak diğer yandan da, "TCK'nin 64'üncü maddesinin delaletiyle 340, 240 ve 285'inci maddeleri ve Askeri Ceza Kanunu'nun 109. maddesi uyarınca", emekli Orgeneral Çevik Bir aleyhine de, "Şemdin Sakık'ın ifadesini değiştirerek bazı ilaveler yapılması suretiyle birtakım kurum ve kişilerin yıpratılması ve kamuoyunda karalanarak etkinliklerinin azaltılmasını planladıkları" gerekçesiyle suç duyurusunda bulunur.

Ilıcak'a (2001a) göre, Genelkurmay'ın doğruluğunu kabul ettiği ancak uygulama yapılıp yapılmadığı konusunu açıkta bırakan açıklamasına karşın, uygulamanın yapıldığına dair kanıtlar vardır. Orgeneral Bir hakkında açılan davada ileri sürülen bu kanıtlardan ilki, Sakık'ın ifadesine yönelik haberlerde bazı gazetecilerin teşhir edilmesidir. İkincisi, İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal'ın önce PKK ile işbirlikçiliği ile suçlanmasının ardından suikasta uğramasıdır. Üçüncüsü, yine aynı gazetede, Andıç'ta öngörüldüğü gibi bazı milletvekillerinin karalanmasıdır. Dördüncüsü, Andıç'ta ifade edildiği gibi, HADEP'in seçime sokulmaması için Yargıtay Başsavcısı'nın Anayasa Mahkemesi'ne müracaatıdır. Beşincisi ise, FP'yi yıpratmaya yönelik çeşitli faaliyetler olarak tanımlanmıştır. Ancak bu soruşturmada, 5 Ocak 2001 tarihinde görevsizlik kararı verilir (Karalı, 2001).

Andıç belgeleri medyada, zamanında Sakık'a ait olduğu iddia edilen ifadelerden daha geniş yankı bulmuştur. 28 Şubat sürecine karşı çıkanlar kadar, haklı bulanlar arasında da pek çok yazar, andıç belgelerini eleştirir. Ancak andıç olayına tek aykırı ses, Sakık'a ait olduğu ileri sürülen ifadeler üzerinden de yorumda bulunmuş olan Hürriyet gazetesi yazarı Emin Çölaşan'dan gelir. "Asker haksız mı?" başlıklı yazısında, "teröre çanak tutan gazeteci, teröristten çok daha tehlikeli olabilir" diyen Çölaşan (2000), şöyle kaydeder:

"Adam şimdi çıkmış ortaya, kendini savunuyor! Diyor ki: "İsmim Genelkurmay belgesinde geçiyor ama ben PKK'ya destek vermedim." Elbette ki açıktan vermedin muhterem! Sen ve benzerlerin bu işi sinsice ve ustaca yaptınız. Asker bunları "kayıt altına almayıp" ne yapacaktı... Ne yapacaktı asker? Teröre çanak tutan bu "gazetecilere" çiçek mi gönderecekti? Ayıptır. İnsan bu belgeleri gündeme getirirken birkaç yıl öncesini, Türkiye'nin nasıl direkten döndüğünü, 40 bin'e yakın insan ölür ve binlercesi sakat kalırken PKK'nın toprağını medyada kimlerin nasıl gübrelediğini düşünür."

Sakık'ın ifadelerinde adı geçen gazetecileri "alçaklar" sıfatıyla suçlayan aynı gazetenin başyazarı Oktay Ekşi ise, Talu'nun (2000a) aktardığına göre, NTV'ye konuk olarak konu hakkında özeleştiride bulunur. Aktüel dergisi de olayla ilgili olarak Ekşi ile yapılan röportajı "Devlet bizi kullandı" başlığıyla kapak haberi yapar (Opçin, 2000). "Şemdin Sakık olayında Genelkurmay'ın 'etkin yazar'ı Oktay Ekşi miydi?" sorusuna Ekşi, "Hayır" yanıtını verir, ancak "devlet bizi kullandı" itirafında da bulunur. Ekşi, gazetenin başyazarı olarak gazetede ön plana çıkan konuyu yazdığını ve hayatının hiçbir döneminde kendisine Genelkurmay'dan bir şey empoze edilmediğini söyler. "28 Şubat 1999'da ben bu işi lanetleyen bir yazı yazdım. 12 Aralık 1998'de de aynı minvalde bir yazı kaleme almıştım" diyen Ekşi kendisini şöyle savunur: "Bana düşen ilk fırsatta görevimi kullanıp bu gerçeği ortaya koymaktır. Onu da iki kere yapmışım."

Ekşi, 12 Aralık 1998 günü, "Haysiyet cellatlığı" başlığıyla Hürriyet gazetesinde yayınlanan söz konusu yazısında, Ömer Lütfi Topal olayı ile ilgili açıklamalar yaptığı duyurulan Aliye Kara'nın ifadesini konu alarak, "Böyle bir tertibe bir süre önce 'Şemdin Sakık'ın ifadesi' diye yine resmi makamlarca basına sızdırılan yalan bilgiler yüzünden biz de alet olduk.... Oysa böyle adi bir tertibin içinde bizzat devletin bulunabileceğini nereden bilebilirdik?" diye yazar.

Ekşi, şöyle kaydeder: "Gördüğünüz gibi bizde insan onurunun asıl düşmanı devletin ta kendisidir. Devletin bu kusurunu düzelteceğini sanmak ve beklemek anlamsızdır. O nedenle devletin saldırılarına karşı kendi hakkımıza sahip çıkmak, hukuk yolundan ayrılmadan mücadele vermek (örneğin bu tür açıklamalar nedeniyle devleti tazminata mahkum ettirmek) tek çaredir."

28 Şubat 1999 günkü, "Aldatılmak istemiyoruz" başlıklı söz konusu yazısında yine Sakık'a ait olduğu iddia edilen ifadeler konusuna değinen Ekşi, bu yazısında da şunları kaydeder: ".... bir takım aşırı akıllıların hepimizi aldattığını (disinformation kurbanı olduğumuzu) gördük. Üstelik kendi meslektaşlarımızı haksız yere incittik diye üzüldük."

Öte yandan Sabah gazetesi Genel Yayın Müdürü Ergun Babahan da özeleştirileri ile dikkati çeker. 28 Şubat döneminde gazetenin yazı işleri müdürü olan Babahan, daha sonra gazeteden ayrılmış, bir süre işsiz kalmış, daha sonra Sabah gazetesi içinden Vatan gazetesi grubu ayrılınca, Sabah gazetesinin başına gelmiştir. Gazetedeki kopmayı da 28 Şubat sürecindeki görüş ayrılıklarına bağlayan Babahan (2002a), "Türkiye'yi yönetmeye kalktık, burnumuz sürtüldü!" diye; yalnızca andıç belgelerine ilişkin değil, tüm bir döneme ilişkin "özeleştirisini" ya da o dönemdeki gazete yönetimine karşı suçlamalarını ortaya koyar.

Nuriye Akman'a verdiği röportajında Babahan (2002b), "28 Şubat'ta ölçüyü kaçırdık, kendi arkadaşlarımızı haber yaptık" diye konuşur. Babahan,"28 Şubat süreci, sivil siyasetin en zayıfladığı noktaydı. Orada basın, siyaset üstünde çok hakim oldu. İşte REFAHYOL'un gidişi, DYP'den ANAP'a transferler, bakanların belirlenmesi, hükümet politikasının çizilmesinde çok güçlü idi. Ve bunun hep gideceğini sandı" diye konuşur.

Daha çok andıç belgeleri üzerine odaklanan diğer yazarlar arasında ise olayın "Susurluk çapında bir skandal (Göktürk, 2000)" olduğunu ileri sürenler olduğu gibi pek çok yazar olayın demokratik ya da hukuk devleti olmanın ilkeleriyle bağdaşmadığını savunur (Ilıcak, 2001a). Gazetecilik ilkeleri açısından da olay eleştirilmeye mahkumdur (Talu, 2000a).

Tartışmanın bir diğer boyutu, 28 Şubat sürecinin sorgulanmasını beraberinde getirir. Milliyet gazetesinde Taha Akyol (2000), "28 Şubat sürecinde basına nasıl baskılar yapıldığını hep biliyorduk. Çevik Bir başrolde olmak üzere, gazetelere, mahkemelere, kamu kurumlarına, sivil toplum kuruluşlarına telefonlar edildiğini, 'gizli' yazılar yazıldığını, baskı yapıldığını biliyorduk... İşten atılması, susturulması istenen yazarları biliyorduk. Ama bu işler tabiatı icabı gizli yapıldığı için net bir bilgimiz yoktu" diye yazar.

28 Şubat sürecini eleştiren kimi yazarlar ise, "Acaba psikolojik savaşın firesi düşüldüğünde irtica tehdidinden geriye ne kalır? 28 Şubat'ın iddialarından yüzde kaçı doğru idi?" sorularını gündeme getirirler (Taşgetiren, 2000).

Benzer şekilde Eğilmez (1998) de PKK ile mücadele çerçevesinde "Andıç" olayının ortaya çıktığını ifade ederek, "demek ki devlet şimdiki öncelikli düşmanını (irtica tehlikesi E.Y.) her türlü aracı kullanarak yok etmek için faaliyet içindedir" diye yorumda bulunur. Genelkurmay brifinglerini eleştiren Eğilmez, "Türkiye'de asıl tehdidin militarizm" olduğunu ileri sürer. Kimi gazete ve gazetecileri "infazcı" diye suçlayan Eğilmez, şöyle yazar: "Cumhuriyet ideolojisinin bütün foyası döküldü. Üst üste atılmış cilalar, yaldızlar kavladı, altından dımdızlak hakikat çıktı: Bürokratik oligarşi yönetimi".

"Andıç belgesinin anatomisinin, 28 Şubat'ın anatomisi olduğunu" savunan Bayramoğlu (2001) ise, bunun "hukuksuzluğun belgesi" olduğunu ifade eder.

Sonuç olarak Genelkurmay, Andıç'ın varlığını bir şekilde kabul etmiş ancak bunların taslak olduğunu ve uygulamaya konulmadığını açıklamıştır. Olayı irdeleyen kimi yazarlar ise aynı kanaati taşımamışlar, eylem planının uygulamaya konulduğunu ve bir iftira kampanyasının yürütüldüğünü ileri sürmüşlerdir. Bu kampanyaya alet olan kimi gazeteciler ise bazı itirafları ile dikkati çekmişlerdir. Medyanın bir bölümüne yansıyan "karalama kampanyası", medyanın bir diğer bölümünde "aydınlığa" kavuşmuştur.

Ancak kamuoyu bu olayları ne kadar takip edebilmiştir, sonuçta medyanın güvenilirliği bu olaylardan nasıl etkilenmiştir, merak konusudur. Yaşananlardan elbette medya takipçilerine, eş deyişle televizyon izleyicisi ya da gazete okurlarına çıkarılacak önemli bir pay vardır. Yalnızca bir boyutuyla değerlendirildiğinde Demirkent (1998, 6 Ocak) 'in şu sözleri dikkati çeker: "Okur promosyon meraklısı olursa, medya da böyle olur."

1998 yılının ilk günlerinde yine promosyona sarılan gazeteler, Ramazan ayı ile birlikte harekete geçerek Ramazan imsakiyeleri, Kur'an-ı Kerimler hediye etmişler, kasetler doldurmuşlar, Arcopal tabaklarını, Paşabahçe ürünlerini, tombala ve kızma birader kartonlarını, lego poşetlerini ve oyun hamurlarını "okurlarına" sunmaya devam etmişlerdir.

NOT: Bu yazı önümüzdeki günlerde yayınlanacak olan "MEDYA GÜVENLİK KURULU: 28 Şubat Sürecinde Medya ve MGK Gündemi İlişkisi" adlı kitabının "Andıç Olayı" başlıklı bölümüdür.

----------------------------------
Yard.Doç.Dr. Erkan Yüksel
Gazetecilik Bölüm Başkanı
Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi
İletişim Fakültesi

E MAİL:




Sayfa BaşıYazıcıya gönderBu yazıyı arkadaşına gönder
 
   İLGİLİ LİNKLER
· Erkan Yüksel Arşivi

Yazıcıya veya
Arkadaşına gönder

Sayfayı yazdır     Arkadaşına Gönder
         0 Yorum var
  
   KİM HANGİ MANŞETİ ATTI?
   KÖŞELERİN GÜNDEMİ!
   MEDYAKARİKATÜR
   MultiMEDYA

CANLI YAYINDA GÜLME KRİZİ


HABER MASASININ ALTINDAN ÇAYCI ÇIKARSA


BİR ZAMANLAR DARBE'Yİ İŞTE BÖYLE ELEŞTİRMİŞTİ!


İYİ BİR SUNUCU OLMAK İÇİN NE YAPMAK GEREKİYOR?


STÜDYODAKİLER ŞAŞTI KALDI BU İŞE


SİNİRLİ SUNUCU


HOOOP KAMERA GİDİYOR... İSMAİL...


Türk Televizyonlarında Yaşanan En Komik Anlar
Diğer Videolar
   SPONSOR
Bir-Net




Dördüncü Kuvvet Medya Bütün hakları saklıdır.
Yayınlanan haber ve yazılar kaynak gösterilerek ve içeriği değiştirilmemek şartıyla alıntılanabilir.
Yazarların yazıları kendi sorumluluğundadır... E mail: