DOÇ. DR. ERKAN YÜKSEL
Çok okuyan gerçekten çok mu bilir; yoksa ne çok şey bilmediğinin farkına mı varır? "Örneğin bir kitap okuyan, ne kadar bilir?" Bir kitabı. "İki kitap okuyan ne kadar bilir?" İki kitabı. "Üç kitap okuyan?" Üç kitabı. "Beş kitap okuyan?" Beş kitabı. "Peki, 10 kitap, 20 kitap okuyan neyi bilir?" Pek çok şeyi. "50 kitap okuyan?" Daha çok şeyi... "Peki ya daha da çok okuyan neyi bilir?"
Bu soruya hemen yanıt vermeyelim. Onun yerine; daha kolay, başka bir soru soralım: "Bir insanın zenginliği neyle ölçülür?" Sahip olduğu servetle yani ne kadar parası olduğuyla... Hatta denilebilir ki, "Hayatında en çok parayı bir arada gören, en zengin insandır. Tabi, banka memuru değilse..."
KAÇ KİTABI BİR ARADA GÖRDÜNÜZ?
"Peki, bir insanın okumuşluğu neyle ölçülür?" Belki de okuduğu kitapla ya da bir arada gördüğü kitapların sayısıyla...
O halde acaba siz, "hayatınızda en fazla kaç kitap okudunuz?" ya da vazgeçtim bu sorudan; "kaç kitabı bir arada gördünüz?"
Evinizdeki kitaplığı düşünün... Gördüğünüz en büyük kitapçıyı, üniversitenizdeki kütüphaneyi, ülkenin en büyük kütüphanesini... "Bir arada gördüğünüz kaç kitap vardır?" Bu sayıyı aklınızda tutun ve isterseniz size vereceğim bazı rakamlarla karşılaştırın...
Milattan önce 297 yılında yaptırılan ve 639'da yıkılan "ilk ve orta çağın en önemli kütüphanesi" İskenderiye Kütüphanesi'nde 900 bin civarında el yazması kitap bulunduğu kaydediliyor.
Guinnes Rekorlar Kitabı'na göre ise günümüzde dünyanın en büyük kütüphanesi Amerika Birleşik Devletleri'nin Kongre Kütüphanesi. Orada, 29 milyon kitap bulunuyor. İkinci büyük kütüphane ise 25 milyon kitaba sahip olan İngiliz Kütüphanesi...
Amerika Birleşik Devletleri'nde Harvard Üniversitesi'nin kütüphanesinde 15 milyon kitap, Michigan Üniversitesi'nin kütüphanesinde 7 milyon kitap yer alıyor.
Türkiye'nin en büyük kütüphanesi olan Ankara'daki Milli Kütüphane'de kitap, el yazması, nadir eser, Arap harfli basma eser, günlük gazete, dergi, bülten, yıllık, afiş, harita, nota, ses kaydı (CD ve kaset), resim vs. materyallerden oluşan, toplam 2 milyon 560 bin eserlik bir koleksiyon bulunuyor. Kitap sayısı ise yaklaşık 1 milyon 121 bin adet.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nin kütüphanesinde yaklaşık olarak 354 bin kitap ve 32 bin e-kitap; Anadolu Üniversitesi'nin kütüphanesinde de 216 bin kitap ve 32 bin e-kitap bulunuyor.
İngiliz şair John Milton şöyle söylüyor: "Bir insanın değeri okuduğu kitaplara eşittir". Burke Hedges ise "Okuyun ve Zenginleşin" adlı kitabında şöyle yazıyor: "Asgari okuyan, asgari ücrete talim eder."
Şimdi kendi gördüğünüz kitapların sayısı ile büyük kütüphanelerdeki kitap sayılarını karşılaştırın. Sonra da kendi kendinize tekrar sorun: "Hayatımda kaç kitabı bir arada gördüm?"
"OKUMAK" ÜZERİNE...
Kitap okumanın önemi konusunda daha ilkokul sıralarından beri pek çok güzel söz duymuşsunuzdur: "Kitap en iyi dosttur", "Kitapsız yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır", "Beden eğitimi vücut için ne ise, okumak da beyin için odur", "İyi bir kitap insana can veren kandır", "Kitapsız bir ev, ruhsuz bir vücuttur", "Uygarlık yapısının temeli kitaptır", "Bilge kişiler hayatın dertlerine çareyi kitaplardan bulurlar.", "Okuyarak dünyamızı, tarihimizi ve kendimizi keşfederiz."
Neredeyse hepimiz kitap okumanın değerli olduğunu biliriz ama hepimiz, "daha çok okumanın" daha farklı bir anlam içerdiğini kavrayabilecek kadar okumamışızdır...
Şimdi, bugüne değin okuduğunuz tüm kitapları düşünün. Hepsini üst üste dizdiğinizi varsayın. Kitapları ayaklarınızın altına koyduğunuzu ve onların üzerine çıktığınızı hayal edin. Sonra da herkesin aynı şeyi yaptığını düşleyin. Herkes okuduğu kitap boyunca uzasın. Kalabalığın arasında ne gördüğünüzü, kaç kişiyi görebildiğinizi düşünün...
Yüksele yüksele Türkiye'nin en yüksek tepesinin boyuna ulaştığınızı farz edin. Ağrı Dağı'nın tepesinden Dünya'ya baktığınızı hayal edin. Nereye kadar görebildiğinizi, neleri ayırt edebildiğinizi tanımlamaya çalışın: Kaç dağı, kaç tepeyi, kaç ovayı, kaç evi, kaç kişiyi görebildiğinizi söyleyin.
Sonra daha da fazla yükseldiğinizi düşleyin. Dünya'nın en yüksek dağının zirvesine çıktığınızı hayal edin. Everest'ten baktığınızda sizce neleri görebilirsiniz? Belki de, Ağrı Dağı'nın da küçük bir tepe olduğunu, diğer dağları, tepeleri, ovaları, evleri, insanları, kısacası belki de daha fazla şeyi...
HER TEPENİN ARDINDA...
Bir kır gezisinde şunu fark etmiştim: Geziye başlarken, "şu karşıdaki en yüksek tepeye çıkalım" diye konuşmuştuk. Oraya çıktık. Bir de baktık ki, o yüksek tepe, hemen ardındaki yüksek tepenin yalnızca gölgesi. O daha yüksek tepeye de çıktık. Yine baktık ki, onun arkasında da bir başka "daha da yüksek" tepe var.
Sanırım her yüksek tepenin ardında, başka bir yüksek tepe yükselir. Bazı tepeleri görebilmek için, onlardan yüksek diğer tepelere çıkmak gerekir.
Bazen de örneğin Ağrı Dağı'ndan baktığınızda ta uzaklardaki, Himalayalar'ı ya da Everest'i göremezsiniz ve belki Ağrı'dan gördüklerinizle dünyanın en yüksek tepesinde olduğunuzu da düşünebilirsiniz.
Eğer hayatınızı Ağrı Dağı'nın tepesinde geçirirseniz, başka bir yere gitmezseniz, Everest'in varlığını da okuyup öğrenmez, duyup dinlemezseniz, bir ömür boyu kendinizi "şu koskoca, şu masmavi gökyüzünde ve dünyanın tepesinde" hissedebilirsiniz.
YA UZAYDAN BAKILDIĞINDA?
Dünya'ya en tepeden ya da en uzak mesafeden bakabilen ilk kişi, Ay'a ayak basan Neil Armstrong'dur. Gündüz gözüyle gökyüzünde, bulutların ardında göremediğimiz; geceleyin karanlıkta Güneş'in ışığını bize yansıtan ve bu sayede var olduğunu anladığımız Ay'a giden ve oradan Dünya'mızı görebilme şansını ilk yakalayan kişi odur.
Gökyüzünde yükseldikçe, Dünya'nın giderek küçüldüğü ve mavi bir topa dönüştüğü görülür. İnsanlar, evler, caddeler, akarsular, dağlar, kıtalar giderek daha küçük hale gelir ve bir noktadan sonra atmosfer sona erer.
O noktadan itibaren artık aşağıya, Dünya'nın "gökyüzüne" değil de; yukarıya, yani uzaya baktığınızda mavilik yerine, karanlık uzayı görürsünüz.
Uzaydan bakıldığında Dünya; Güneş'in yanında, bir futbol topunun yanındaki küçük bir bilye gibi durur. Güneş sistemi, Samanyolu Galaksisi'ndeki birkaç küçük noktadan ibarettir.
Atmosferi; yani ufkun ötesindeki o ince çizgiyi aşınca belki de bunları görürsünüz: Güneş sisteminin ne kadar küçük olduğunu, Dünya'nın ne kadar küçük olduğunu, insanların ne kadar küçük ve sizin ne kadar küçük olduğunuzu...
Belki de Zülfü Livaneli'nin dediği gibi sonunda "ben" dediğiniz varlığın, kozmik sonsuzlukta bir an yanıp sönen bir ateşböceği bile olmadığını öğrenebilirsiniz...
Ne kadar bilir?
Şimdi, cevaplamadığımız en baştaki soruya dönelim: "Daha çok okuyan neyi bilir?" Daha çok okuyan belki ovaları, tepeleri, dağları, Dünya'nın en yüksek tepelerini ve belki de oradan bakıldığında nelerin, nasıl görüldüğünü bilir. Daha da çok okuyan, daha da çok şeyi bilir.
Ancak "daha da çok okuyan" biri, eminim, bir gün bir şeyin farkına varır. O da "neredeyse bir şey bilmediği" ya da "bildiklerinin, öğrendiklerinin ne kadar az" olduğudur.
İşte bu durum atmosferin dışına çıkmak ve her şeyi uzaydan görebilmek gibidir. O ince çizgi aşıldığında, yani atmosferin dışına çıkıldığında, şu "koskoca" Dünya'nın, evrende bir "zerre" olduğu fark edildiğinde, "gerçekle" yüz yüze kalırsınız. Belki de o an, uzayın karanlığı, zihninizin aydınlığına dönüşür. İşte o anda, ne kadar bildiğinizi sorarlarsa, belki de şöyle söylersiniz: "Hiç"...
İngiliz yazar D'israeli şöyle der: "Tek bir kitabın adamı olmaktan kendini koru". Fransız yazar Montaigne'ın ise şu sözü severim: "Ben kitaplarımı değil, kitaplarım beni ortaya çıkarmıştır." Bizde de Yunusemre'nin şu sözü oldukça anlamlıdır: "İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendin bilmez isen, ya nice okumaktır."
Okuyun, bilmediklerinizi fark edinceye kadar okuyun. Okuyun, daha iyi görebilmek, daha iyi tanımak ve daha doğru anlamak için okuyun...
-------------------------------
Doç. Dr. Erkan Yüksel
Anadolu Üniversitesi Öğretim Üyesi