Dördüncü Kuvvet Medya
      · GİRİŞ SAYFASI YAPIN   · SIK KULLANILANLARA EKLEYİN
TÜRKİYE'DE MEDYA KENDİNİ DEVLETİN BİR PARÇASI OLARAK GÖRÜR!
16.03.2009
Ayışığı ve Sarıkız darbe planlarını genel yayın yönetmeni olduğu Nokta'da yayınladıktan sonra yargılanıp beraat eden gazeteci Alper Görmüş Aksiyon Dergisi'ne konuştu: "Aslında yargılandığım o mahkemeler, çok büyük bir demokrasi platformuna dönüştürülebilirdi."

Görmüş'ün yaptığı en çarpıcı tespitlerden biri de şöyle: Türkiye'de medya kendisini toplumun bir parçası olarak görmez, devletin bir parçası olarak görür.

AKSİYON'DAN FATİH VURAN İMZASIYLA YAYINLANAN RÖPORTAJ

Konu, '28 Şubat medyası' olunca, üzerine ciltlerce kitap yazılabileceğine kimsenin şüphesi yok. Hatta öyle ki o dönemde bilinip de yazılamayanlar, bugün yazı dizileri hâline getiriliyor. Yaşadığı Antalya Kalkan'da, 28 Şubat'tan Ergenekon'a uzanan süreci değerlendiren gazeteci Alper Görmüş, o dönem Refah Partili (RP) damgası yediğini ve patrona ihbar edildiğini söylüyor. Ayışığı ve Sarıkız darbe planlarını gün yüzüne çıkaran Görmüş, yayımlamadan bir gün önce darbe günlüklerini bütün gazete yöneticilerine göndermiş. Ertesi sabah hayatın aynı şekilde aktığını görünce, bu umarsızlıktan ötürü medyadan ümidini kesmiş. "Aslında yargılandığım o mahkemeler, çok büyük bir demokrasi platformuna dönüştürülebilirdi." diyor.

-Medya, 28 Şubat sürecine ne zaman ve nasıl dâhil oldu?

28 Şubat 1997'den çok önce, bence 26 Mart 1994 yerel seçimleriyle başladı. 'Sokakta yürüyen her 4 insandan biri RP'ye oy mu verdi ya' diye karalar bağlandığı o başarıyla. O gün korku siyaseti üzerinden, 'siyaseten alıklaştırılmış kitleler' kullanılarak yeni bir darbe süreci üretme başladı.

-'Alıklaştırılmış kitle' ile kimleri kastediyorsunuz?

Cumhuriyet mitingleri mesela böyle bir şey. Korkuyla 'siyaseten alıklaştırılmış kitleler' üzerinden yürütülen bir müdahaleydi. O günleri hatırladığımızda, gerçekten de bir anda topluma bir korku havası yayıldı. Yok mini etekli kıza kezzap atıldı, yok otobüse binmek mümkün olmayacak gibi bir sürü şeyler... Bu korku üzerinden siyaset üreten jakoben, müdahaleci çevrelerin eline koz verilmedi de değil. Mesela, ben birisini yaşadım. 26 Mart seçimlerinin üzerinden 6 ay geçmişti. Tayyip Erdoğan belediye başkanıydı. O zaman Kanal 7'de bir oturum düzenlendi. 6. ayında belediye başkanı neler yaptığını anlatacak, gazeteciler ona sorular soracaktı. Oraya giden ilk gazeteci bendim. Başka kimse yoktu. O kampanyanın bir parçası olarak, seçilmiş bir belediye başkanına sadece soru sormak için bile gazeteciler gitmedi. Dışlanacaklarını düşünüyorlardı. Nitekim ben de 'Refahçı' ilan edildim o günlerde. Arkadaşlarım tarafından patrona ihbar edildim. 28 Şubat sürecini eğer şöyle algılıyorsak, askerlerin müdahaleye karar vermeleri talidir (ikinci plandadır). Çünkü 27 Mayıs'tan itibaren bu hep olmuştur. 28 Şubat'ı tipik müdahalelerden ayırt eden temel özellik, bu işin ilk kez, daha ziyade 'silahsız kuvvetler' denilen, benim 'korkuyla siyaseten alıklaştırılmış' dediğim insanlar üzerinden yürütülmesiydi.

-Medya, 'silahsız kuvvetler'in neresindeydi o dönemde?

Tabii ki en önemli parçasıydı! O dönemin sihirli kelimesi 'sivil toplum'dur. Tuhaf bir şekilde kutsallaştırılmıştır. Oysa sivil toplum, içinde bir sürü melaneti barındırır. Medya da sivil toplumun en önemli parçası olarak devredeydi. Medyasız, Türkiye'de büyük hiçbir oyun kurulamaz. 28 Şubat bu açıdan da çok başarılı bir harekettir. Medya mükemmel bir şekilde kullanılmış, mobilize edilmiş, gerekirse tavizler almış; ama en sonunda iktidar mücadelesinin aracı hâline getirilmiştir.

-O mobilizasyonu toplumsal açıdan düşünürsek, medyanın aracılığı belli bir yere kadar mı olacaktı? Ordu, "Senin görevin buraya kadardı, şimdi ipleri ben elime alıyorum" mu diyecekti?

Böyle bir durumda keskin bir sınır çizilemez. Öyle değil tabii ki! İktidar mücadelesine destek veren bir tarafı küstürüp kendilerine karşı mücadele eden bir güç hâline gelmesinin maliyetini hesapladılar. Dolayısıyla medyayı kullanılıp atılacak bir şey olarak görmediler. Bir anlamda, iktidarlarını sağlamlaştırdıktan sonra, 28 Şubat kararlarının bir kısmını gerçekleştirdikten sonra, sırtlarını medyaya dönmediler; tam tersine saygı göstermeye devam ettiler. Medyanın zaten böyle bir destek vermesinin bir tarafında bu yatar: İktidar sahipleriyle kurulan ilişki ve iktidar sahiplerinden de saygı görmek. Üstelik bu insanlara, her zaman gereğinden fazla saygı ve hürmet göstermiştir medya.

TÜRK MEDYASI KENDİNİ DEVLETİN PARÇASI GÖRÜR

-Örneğin, o dönem Hürriyet Gazetesi, Osman Özbek Paşa'nın Başbakan Necmettin Erbakan'a ettiği küfürleri sayfalarına taşırken, onun bir çocuğu severken 'şefkat dolu' fotoğrafını kullanmayı da ihmal etmedi. 'İrtica' kavramından söz ediyoruz ama duygusallıkla yoğrulmuş 'milliyetçilik' de, medyanın bu psikolojik savaşta kullandığı anahtar kavramlardan biri değil miydi?

Esasen psikoloji üzerinden yürüyen bir şeydi. Türk medyasında güçlü olana, otoriter olana bir meyletme; güçsüz ve zayıf olanı da harcama yönünde eğilim hep olmuştur. Medya, çıkarını 28 Şubatçıların iktidarında gördü. Onlar iktidara geldiğinde, medya kendi çıkarlarını istediği gibi yürütecek. Ama aşağıdan gelen iktidarlar, bunların musluklarını kesecek. Dolayısıyla bu tür iktidar odaklarıyla iyi ilişkiler kurdular. Türkiye'de medya kendisini toplumun bir parçası olarak görmez, devletin bir parçası olarak görür. Kritik durumlarda bu çok kristalize olur. Neredeyse kendini orduyla özdeşleştirmeye kadar varır. 28 Şubat tam böyle bir kristalize olma hâlidir. Oradaki coşkulu desteği hatırlayın. Sadece destekten bahsetmiyorum. Atılan manşetler, görsel tercihler, mizanpaj tercihleri... Böyle bakınca, 'destek' ile 'coşkulu destek' arasındaki farkı da görebilirsiniz.

-'Toplumun değil, devletin medyası olma' olgusu, 28 Şubat'la mı belirginleşip kristalize oldu? Yoksa öncesi de var mı?

Bu epeyce kırıldı tabii. Ben dört döneme ayırıyorum, medyanın devletle ve orduyla kurduğu ilişkiyi. Birinci dönem, Cumhuriyet'in tek partili dönemi... Tek parti, ordu ve bürokrasiyle özdeşleşmiş bir dönemde, gazeteler de devletin neredeyse dolaysız bir parçası. Klasik şema, tamamen tersyüz edilmiştir. Klasik şemada medya, toplumsal taleplerini devlete iletmede, 'media' yani aracı rolü oynar. O dönemde ise devletin toplumdan istediklerini aktaran; üzerine bir de korku sosu ekleyen bir medyayla karşı karşıyayız. 1925-1950 arası yani çok partili rejime geçiş arası, böyle geçti. İkinci dönem, 1960'lara kadar olan dönem. Orada da devletin artık yavaş yavaş başka sahiplerinin çıkmaya başladığı döneme geliyoruz. Seçilmişleri de dikkate alma ihtiyacı duymaya başladığı dönem... Burada da devlet, yinegüçlü kontrol mekanizmalarıyla çok etkili. Özellikle iktisadi araçlar kullanılarak; kâğıt tahsisi, resmî ilanlar gibi doğrudan baskı kurabilme imkânlarıyla medya belli ölçüde maniple edilebiliyordu. Bu da aşağı yukarı 80'e kadar devam etti. 3. dönem olan Özal döneminden sonra basını birtakım araçlarla denetleyebilme imkânları iyice azaldı. 1980'den 2000'lere kadar olan dönem, büyük İstanbul sermayesinin medya sahibi olduğu ve kendi isteklerini devlete daha fazla kabul ettirdiği dönem olarak görülmeli. Özellikle 90'lar, medyanın gücünü kullanarak siyasetçilere, seçilmişlere şantaj yapan -Mesut Yılmaz dönemi- icabında da hükûmete bakan koyan, bakan deviren bir yapıda olduğu dönemdir. Benim bununla ilgili anılarım da var. Hükûmet oluşturuluyor diye, Sabah Grubu'ndan büyüklerimiz Ankara'ya gidiyorlardı. Rahmetli Ercan Arıklı falan hep içindeydi bu grubun. 28 Şubat'ın içinde bulunduğu işte bu dönem, oyun kurmak isteyenlerin de medyayı buna dâhil etmek zorunda kaldıkları bir dönem. Ama koalisyon ortağı olarak. Dördüncü dönem, 2000'den sonra özellikle AK Parti'nin iktidarıyla başlar. Bu dönemde, eski yapı parçalandı. Çünkü sermaye parçalandı. Anadolu sermayesi güçlenmeye başladı. Medyada da yeni bir kavramlaştırma başladı, 'yandaş medya' diye. 'Yandaş medya' diye tarif edilen yapı, aslında irtica korkusuyla alıklaştırılmış kitleler yaratan siyasetin ve onun en önemli aracı olan medyanın, artık o fonksiyonu etkili biçimde yapamamasının sonucudur. Bu yeni öbek, 'dinci' olarak damgalanamayacak, aynı zamanda demokrasi ve laikliğin savunulabileceğini gösteren bir yapı olarak ortaya çıktı. Zaten bu gazetelerin laiklikle ilgili bir problemi de yoktu. Şehirli kimliğiyle demokrasiyi ve laikliği savunduğu gibi, sivil siyaseti de savunabildi. Bu, karşı taraf için çok tehlikeli bir şeydi. O nedenle bu kadar gürültü koparıldı.

-Sosyologlar, 28 Şubat'ın verdiği acının muhafazakâr kesimi güçlendirdiğini söylüyor. Aynı şey, bu 'yeni öbek medya' için de geçerli mi? Zira 28 Şubat kararlarının 7. maddesi medyayı 'laik' ve 'anti-laik' şeklinde sınıflandırıyordu. Yani medyanın bir bölümünü etiketlediği gibi dışladı da...

Tabii ki... Esaslı bir propagandanın irtica üzerine kurulmasına Türkiye iki bakımdan hazırdı. Birincisi, Cumhuriyet'in başından gelen kurucu kadronun kendi varlığını, geçmişin inkârı üzerine oturtması. Orada da özellikle İslam'ı, toplumun geri kalma nedeni olarak sunması. İkincisi, 50 yıllık Cumhuriyet döneminde önemli bir şehirli tabaka oluştu. Yaşam tarzı geniş kitlelerden farklı olan, kendini her bakımdan üstün sayan, sınıfsal olarak da okumuş bir kitle... Bu kitleye dönük "Biliyor musun, bütün bu ayrıcalıkların bitebilir. Bütün bu yaşam tarzın sona erebilir. Geliyorlar." propagandası yapıldı. O korku insanların hücrelerine zerk edildi ve bu tuttu. İnsanlar samimi olarak "Biz mahvolacağız!" korkusuna inandırıldı.

DEMOKRAT OLDUĞUNU SÖYLEYENLERİN KEMALİZM İLE BAĞI 28 ŞUBAT'LA ANLAŞILDI

-Bu korkudan, 28 Şubat sürecinde 'medyanın demokratları' da etkilendi. Hatta keskin söylemleri bu 'demokrat' gazete ya da gazeteciler de kullandı.

Bir darbeyle gerçekten hiç işi olmayacak insanların nasıl aynı hatta sürüklendiklerinin cevabı zor hakikaten. Burada birtakım sınıfsal tahliller yapmamız gerekiyor. O insanların bir ölçüde demokratlıkları duruyor, sınıfsallıkları öne çıkıyor. O sınıfsallık, eskiden evine temizliğe gelen ya da gittiği okulda karşısına çıkan insanların, artık oturduğu kafede yanına oturmasıyla ortaya çıkıyor. O insanlar, yani 'irticacılar', köylerdeyken hiçbir sorun yoktu. Şehirlere gelmeye başlayıp da ekonomik olarak kendisiyle rekabet edebilir hâle gelince de demokratlar rahatsız oldu. 'Ötekiler' köyde oldukları sürece onların haklarını, dinî özgürlüklerini, ibadetlerini savundu. Ama şehre gelip kendi konumuna ulaşan insanın dindar olduğunu söylemesiyle de rahatsızlık duydu. Soyut özgürlük talebi, en sonunda 'sınıfsallığa' gelip çarpıyor ve sonunda bir öfkeye dönüşüyor: "Nereden geldiler, ne hakla?" Bu ülkenin demokratlarının Kemalizm'le ruh birlikteliği, dirsek teması o zaman daha da açığa çıktı.

-Aradan 10 yıl geçtikten sonra aynı sınıf, darbe günlüklerine nasıl bir tepki verdi?

Darbe karşıtı olmak, askerî vesayete karşı olmak vs... gibi soyut cümlelerle konuşmak, yazmak bir anda zorlaştı. Çünkü artık somut bir darbe girişimi, iş üstünde yakalanmış bir yapı var. Bu ateşten topu ele alma cesaretini gösterirlerse, Türkiye'ye en azından ivme kazandırabileceklerini görmelerine rağmen buna cesaret edemediler. Beni en fazla üzen de bu oldu. İlk kez iş üstünde yakalanan bir girişim var. Burada gerçekten bu ülkenin medyası, demokrasinin medyası olsaydı, bu müthiş fırsatı değerlendirir ve artık onun önünde hiçbir şey duramazdı. Şu anda Türkiye çok farklı olurdu. Darbe girişimlerinin önünde durulamazdı ve mutlaka dava açılırdı. Buna askerler falan da engel olamazdı. O mahkeme, bir demokrasiyi savunma platformu hâline gelecekti. Bu hayal değil. Ben bir an böyle bir ümide kapılmıştım doğrusunu istersen. Ama bir gecede bitti.

-O gece ne oldu?

Darbe günlüklerini bir perşembe günü yayımladık. O sayının çok özel bir şey olduğunu ben biliyorum. Bunu ilk biz yayımlayalım diye gazetecilik hevesi içine girmedim. Ve gazetelerin yayın müdürleri, yazı işleri müdürlerine "Size yarın çıkacak Nokta Dergisi'nin içeriklerini gönderiyorum." diye darbe günlüklerinin dergiye basılmış hâllerini gönderdim. Ve telefonda hepsi bana "Aman Allah'ım! Bu ne ya!" gibi tepkiler verdi.

-İçlerinde günlüklerin sahte olduğunu söyleyen Hürriyet'in genel yayın yönetmeni de var mıydı?

Hepsi vardı. Ertesi sabah gazetelere baktım ve her şeyi anladım. O zaman dedim ki "Bir şey olmaz. Bu da bir etki yaratmayacak."

-"Ödenecek bedel varsa öde, biz de ona göre hareket edelim" diye düşünmüş olamazlar mı?

Bedel ödenebilir; ama bunun doğru olduğuna da inanman lazım. Böyle bir inançları yok ki! Nitekim ne dediler: "Orduyu yıpratıyorlar." İdeolojik olarak da inanmıyorlardı. Ümraniye'deki el bombalarının bulunmasından itibaren önemli bir değişim yaşanmadı da değil. Emir-komuta zinciri dışında, birilerinin bir şeyler kotarmakta olduğuna dair bir şey belirdi. Bizim medyamızın tahammül edemeyeceği şeylerden biri bu. Ama işin içine yüksek rütbeli komutanlar katılınca bir kısmı hemen yine geri çekildi. Bir kısmı devam edebildi. 2002'den sonra 4. dönem diye tabir ettiğim dönemde laikliği ve demokrasiyi temsil edebilen ve diğerlerinin 'dinci' diye yaftaladığı basın olmasaydı, bugün Ergenekon'u bu şekilde anlayamayacaktık.

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=32568



Sayfa BaşıYazıcıya gönderBu yazıyı arkadaşına gönder
 
   İLGİLİ LİNKLER
· Röportaj
· Röportaj Arşivi

Yazıcıya veya
Arkadaşına gönder

Sayfayı yazdır     Arkadaşına Gönder
         0 Yorum var
  
   KİM HANGİ MANŞETİ ATTI?
   KÖŞELERİN GÜNDEMİ!
   MEDYAKARİKATÜR
   MultiMEDYA

CANLI YAYINDA GÜLME KRİZİ


HABER MASASININ ALTINDAN ÇAYCI ÇIKARSA


BİR ZAMANLAR DARBE'Yİ İŞTE BÖYLE ELEŞTİRMİŞTİ!


İYİ BİR SUNUCU OLMAK İÇİN NE YAPMAK GEREKİYOR?


STÜDYODAKİLER ŞAŞTI KALDI BU İŞE


SİNİRLİ SUNUCU


HOOOP KAMERA GİDİYOR... İSMAİL...


Türk Televizyonlarında Yaşanan En Komik Anlar
Diğer Videolar
   SPONSOR
Bir-Net




Dördüncü Kuvvet Medya Bütün hakları saklıdır.
Yayınlanan haber ve yazılar kaynak gösterilerek ve içeriği değiştirilmemek şartıyla alıntılanabilir.
Yazarların yazıları kendi sorumluluğundadır... E mail: