III. BÖLÜM

 

ANLATIM VE KÖŞE YAZILARININ

MANTIK HATALARI YÖNÜNDEN İNCELENMESİ

 

Bir yazı anlatım ve biçim olarak bir bütündür. Tezimizin I. ve II. Bölümlerinde yapısal özelliklerini verdiğimiz köşe yazılarının dış yapısı da iç yapısı yani anlatımı ile bir bütünlük arz etmektedir. Biçim ve anlatım et ile kemik gibi birbirinden ayrılamayan iki unsurdur. Sağlıklı iletişim kurabilmek, iletişim kanalı ve dilin doğru kullanımı ile mümkündür. Türkçenin Eğitimi ve Öğretimi de insanların aralarındaki iletişimi sağlıklı ve etkili kurabilmelerini amaçlamaktadır. Biz de bu bölümde doğru anlatmak ve anlamaktan yola çıkarak köşe yazılarının anlam yönünü ele alacağız.

 

1. ANLATIM (ÜSLÛP)

Yazı dilini etkin ve verimli kullanmak, herkes için özellikle de kitlelere hitap eden köşe yazarları için çok önemlidir. Anlatım; anlatmak eylemi anlatmak tarzı; zihinde tasarlanan bir konuyu söz veya yazı ile bildirmedir (Karaalioğlu 1989:93). Konumuz köşe yazıları olduğu için biz yazılı anlatım üzerinde durmaktayız.

Konuyu anlamak, iyi plan yapmak, buluşları seçmek yazılı anlatım için atılan sağlam adımlardandır (Emir 1986:77). Yazılı anlatımda buluş ve II. Bölümde ayrıntılı olarak incelediğimiz plandan sonra üçüncü basamağı anlatım oluşturur. Her yazarın kendine özgü bir anlatış şekli vardır. Bu anlatış şekilleri farklı anlatım özelliklerini meydana getirir.

İyi bir yazar olmak isteyen kimse gösterişten uzak, doğru, basit, kısa, kuvvetli ve iyi anlaşılır olmaya çalışmalarıdır (Sillars 1995:52). Sillars bu cümleyi, W. Fowler’in İngiltere’de bir çok bakanlık ve devlet dairesinde okunması istenilen Çağdaş İngilizce Kullanım Sözlüğü’nden almıştır. Bu parça, basit ve açık anlaşılır bir yazının iş hayatı için en etkili anlatım tarzı olduğunu vurgulamaktadır. Bu tarz kitle iletişim araçlarının en önemlisi olan yazılı basının temel unsurlarından olan köşe yazıları için de geçerli olsa gerek.

Herhangi bir konu üzerinde yazan kişi, amacına ve işlediği türe göre bir takım anlatım türlerinden yararlanır. Anlatımda, anlatılmak istenen ne ise, ifadenin açık, sade ve duru olarak kullanılması gerekir. Ancak bu özellikleri taşıyan bir anlatım, okuyucu nazarında başarılı olur (Korkmaz 1990:188-189). Buradan da bir yazının okuyucular tarafından başarılı görülmesini sağlayan anlatım özellikleri ortaya çıkmış oluyor.

Bir bakıma üslûp da diyebileceğimiz anlatım özelliği, yazarın şahsiyetinden doğar (Emir 1986:77). Üslûp, dilin kullanış şeklini ifade eder ve kaynağını mizaç farklılığından alır. Yazar eserinde anlattığı duygu, düşünce, serüven vb malzemeler arasında kendi kişiliğine de yer verir ve bu olay, dilin şahsileşmesine yol açar (Güneş1999:79). Dile ait unsurlar, belirli ölçüde bakış açısının hususiyetlerine göre şekil kazanırlar. Daha yerinde bir ifade ile, dilin imkanları içersinde yapılan seçmede, bakış açısının hususiyetleri ve anlatıcının hüviyeti belirleyici unsurlardır. Kısacası bakış açısı, eserin üslûbunu belirleyen faktörlerden birisidir (Aktaş 1984:85).

18. yy  Fransız düşünürlerinden olan Buffon, 1750 yılında Fransız Akademisi’nde  verdiği Üslûp Üzerine Nutuk’unda, üslûp hakkında şunları söylemektedir (Güneş 1999:79); “Gelecek nesillere kalacak eserler, yalnız iyi yazılmış olanlardır. Bilgilerin çokluğu, anlatılan olayların acayipliği, hatta buluşların yeniliği ölümsüzlüğü sağlamaya yetmez. Yazılışında zevk, asalet ve deha olmayan eser, ölüme mahkumdur. Çünkü bilgiler, olaylar ve buluşlar, o eserden kolayca uçarak başka bir esere kolayca konabilir. Hatta daha usta ellere geçince değeri artar. Bilgi, olay ve buluşlar insanın dışında olan şeylerdir. Üslûp ise insanın ta kendisidir. Şu halde, üslûp eserden çıkarılamaz, başka bir yere taşınamaz ve değiştirilemez. O, asil ve yüce ise, yazarı da her zaman aynı şekilde beğenilecektir.” Bu ifadede yer alan “üslûp insanın ta kendisidir” sözü, Recaizade M. Ekrem tarafından, zamanın dil anlayışı doğrultusunda “Üslûb-u beyân aynıyla insan.” şeklinde Türkçe’ye aktarılmıştır.

Her yazarın bir üslûbu vardır. Yazarın damgası olan bu üslûp, çok uzun bir zaman bir zaman içinde ve uzun denemeler neticesinde kazanılır (Korkmaz 1990:189) Üslûp yazarın şahsiyetinden doğar. Cümle kuruluşlarına, kelime zenginliğine ve seçimine, içtenliğe, sanat ve dil anlayışına, kişinin dünya görüşüne, hayal ve sezgilerinin çeşitliliğine, bilgi ve kültürünün derinliğine bağlıdır. Buffon’un da işaret ettiği gibi üslûp, kişinin anlatımına vurduğu kişilik damgası, komposizyonun ruhudur. Yazarı ölümsüz ve aranılır kılan anlatım özelliğindeki gücüdür (Emir 1986:77).

Anlatımda veya diğer bir ifade ile üslûpta sağlamlık ve  başarı kazanabilmek için dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Bunun için, İngilizler “A,B,C” formülünü, Fransızlar “3C” formülünü genellikle benimsemektedir. Şöyle ki:

İngilizlerin “A,B,C” formülüne göre: yazılarda A (accuracy), doğruluk  ve tamlık; B (brevity ), kısalık/vecizlik; C (clarity ), açıklık/anlaşılırlık/berraklık gerekir. Fransızların “3C” formülüne göre: yazılar, complet ( yani, tam ); clair ( yani, açık/anlaşılır/berrak ); consir (yani, veciz ) olmalıdır.” (Yılmaz 1995:713)

Üslûp özellikleri aşağı yukarı bütün Türkçe kompozisyon kitaplarında anlatılmakta olmasına rağmen İngilizler ve Fransızlardan söz edilmesi, başarı için bir çok ülkede birbirine paralel formüllerin kullanıldığını belirtmek içindir.

Anlatımın amacı; karşımızdakini inandırabilmek ve etkileyebilmektir. Yani okuyucu veya dinleyiciyi kendi duygu, düşünce ve hayal dünyamıza çekebilmek ve bu yolla onun zevk almasını sağlamaktır. Bunun içinde anlatımın bir takım niteliklere sahip olması gerekir (Emir 1986:79).Yazıda güzel bir üslûp sağlanması için ve başarılı bir anlatımda bulunması gereken özellikler Türkçe komposizyon kitaplarında sıralanmaktadır. Hemen hemen aynı şekilde belirtilen özellikler şunlardır (Kantemir 1995:192-196; Emir 1986:77-84;  Alan 1994:74-89; Güneş 1999:79-88; Karaalioğlu 1989:91-96):

Açıklık; Yazının amacının rahatça anlaşılır düzeyde bulunması, sözcüklerin iyi değerlendirilip yerinde kullanılması, cümlelerin düzenli, dolambaçsız sıralanmasıdır. Kelimelerin anlamlarını inceden inceye bilerek, yerli yerinde kullanmak, cümlede öğeleri yerli yerinde koymak açıklığı sağlayan ön şartlardandır.

Duruluk; Sözün gereksiz sözcüklere yer verilmeden amacı uygun anlatabilmesidir. Bir düşüncenin, bir duygunun, bir olayın, açık seçik, en kestirme bir biçimde, az sözcük ve kısa cümlelerle anlatılmasıdır. Duruluk, gereksiz sözlerden ayıklanma, kolay anlaşılır olma, Türkçe karşılığı  olan yabancı kelimeler ve tamlamalardan uzak bulunma niteliğidir.

Akıcılık; Sözün ve yazının, hiçbir ses pürüzü taşımaksızın, hiçbir takınaklığı olmaksızın, rahat bir kayışla söylenmesidir. Akıcılık taşıyan bir yazıda ve sözde, iki anlamlı sözcüklere ve sözcük tekrarlarına, takınaklı seslere rastlanmaz.

Sadelik (Yalınlık); Cümleyi gereksiz süs öğelerine başvurmadan kurma niteliğidir. Yalınlığı sağlamak için özellikle sıfatların kullanışında özenli olmalıdır. Anlatımda sadelik, bir takım edebi sanatlardan, edebiyat yapma sun’iliğinden, gösteriş ve tumturaktan uzak olmaktır.

Samimilik; Kişinin kendi duygu ve düşüncelerini, inandığı ve benimsediği fikirleri olduğu gibi yapmacıksız, zorlamasız anlatmasıdır.

Bunlardan başka sözlü ve yazılı anlatımlarda belginlik, canlılık, özlülük ve denge gibi nitelikler de bulunmaktadır. Belginlik, düşüncenin belirli, eksiksiz ve sinirli olarak anlatılmasıdır. Belgin anlatımda kesinlik vardır. Canlılık, anlatımın hareketli, konunun gözler önüne serilmişçesine özellik taşımasıdır. Özlülük ise, söz ve yazının az sözcük ile isteneni verebilmesidir. Denge de, yazının yada sözün tümündeki öğelerin ana fikrin çevresinde orantılı olarak bulunmasıdır (Kantemir 1995:195).

Yazar fikirlerini okuyucuya benimsetebilmek için yazma nitelikleri olan “açıklık, düzen, mantık, kolaylık, bütünlük, tutarlılık, ritim, güç, sadelik, doğallık, zerafet, zeka ve hareket”ten yararlanır. Ancak bunların hiçbiri birbirlerinden bağımsız düşünülemez; çakışırlar, biri diğerinin anlamını güçlendirir veya belirsizleştirir; bir başka deyişle üslûp olarak bilinen tek bir güç haline dönüşürler (Barzun 1998:219).

Yazıda güzel bir üslûp sağlamak ve yukarıdaki özellikleri kazanmak için bazı temel prensiplere başvurulabilir. Dikkat edilmesi gereken ve sağlam bir anlatım yolunda sakınılması gereken dil kullanımlarını Sillars (1995:55) 7 maddede sıralamıştır.Bunlar:

1- Yazıda konuşma dili kavramlarından sakınmak,

2- Argo kullanmaktan sakınmak,

3- Etkileyici dilden sakınmak,

4- Duygusal dilden sakınmak,

5- Abartılı dilden sakınmak,

6- Klişeleşmiş basmakalıp sözlerden sakınmak,

7- Belirsiz ifadelerden sakınmak.

Ünlü bir İngiliz yazar George Orwell bütün yazarların akıllarında her zaman bulundurmaları gereken, kısa ve doğru iletişim kurallarını şöyle toparlamıştır (Sillars 1995:58):

1- Eski yazılarda gördüğümüz mecaz, istiare ve teşbih sanatlarını asla kullanmayınız.

2- Aynı anlamı vurgulayabilecek bir kelime yerine uzun anlatımı tercih etmeyiniz.

3- Bir kelimeyi çıkarmak ifadeyi bozmuyorsa bu kelimeyi mutlaka çıkarınız.

4- Günlük dili kullananları düşünerek, yabancı, teknik ve bilimsel kelimeleri kullanmayınız.

5- Etkin yapı üzerine asla edilgen yapı kullanmayınız.

6- Garip ifade kullanacağınız zaman, bu kurallardan herhangi birini hiç düşünmeksizin çiğneyebilirsiniz.

Özetle anlatımı etkili ve verimli kılmak için mümkün olduğu kadar kesin, kısa ve nazik bir şekilde, dolaysız ve amaca uygun bir dil kullanmaya özen gösterilmelidir.

Üslûp incelemesi, köşe yazılarının üslûp yönünden incelenmesi çalışmamızın asıl konu alanını oluşturmadığı ve üslûbun şahsi olmasından dolayı burada yazıları bu yönden bir incelemeye tabi tutmak amacımızı aşmaktadır. Anlatım özelliklerini oluşturan akıcılık, açıklık, samimilik ve diğer özelliklerin oluşmasını sağlayan kişisel anlatımın genel kurallarının kesin hatlarla çizilememesine rağmen, bu özelliklerin bağlı olması gereken dilbilgisel ve mantıksal çerçeveden söz edebiliriz.

Dilbilgisel ve mantıksal kurallar anlatım tarzının (üslûp) kişisellik özelliği dışındadır. Üslûbu oluşturan kişisel dairenin dışında kalan dilbilgisel boyutu tezimizin dilbilgisi alanının dışında bulunmasından dolayı, biz bu bölümde şahsi anlatımın dışında üslupta aranması gereken mantıksal boyutu ele alıp inceleyeceğiz.

 

 

2. MANTIK HATALARI

İnsanlar arasındaki duygu ve düşüncelerin aktarımını  ve birbirleri ile iletişim  içinde bulunmalarını sağlayan dil, insanların sosyal, siyasal ve kültürel bütün  ihtiyaçların karşılanmasında vazgeçilmez bir role sahiptir. Etkileşimin olduğu her yerde iletişim ve iletişimin olduğu her yerde de etkileşim vardır. Bu iki olgu birbirlerinden ayrılamaz.

İnsanlar arası iletişimler temel olarak duygu düşünce alışverişini yürütme düzenleridir. Bu düzende ana öğe anlatmaktır. Anlatmanın amacı ise anlaşılmaktır. Anlatmanın ve anlaşılmanın temelinde yatan etken ise anlaşmaktır (Ünalan, 1999:241). Anlatmaktan ve anlaşılmaktan kasdedilen de doğru anlatmak ve doğru anlaşılmaktır.

Yazılı anlatımda anlatan yani yazanın doğru anlatması ve okuyanın da doğru anlayabilmesi için anlatılanların diğer bir deyişle mesajın mantık kuralları çerçevesinde doğru olması lazımdır. Sağlıklı ve doğru anlatımın yani iletişimin hem yazan hem de okuyan açısından istenilen seviyede gerçekleşebilmesi için mesajın mantıklı olması en önemli şarttır.

Doğru kararlar verebilmek için, bilimsel verileri, mantık kurallarını ve sağ duyuyu kullanarak, rasyonel bir düşünce yolu izlemek gerekir. Aksi halde, düşüncelerimiz, fikirlerimiz ve önerilerimiz akla uymaz, mantıksız, irrasyonel ve saçma olur. Bizleri akla aykırı düşünce ve davranışlara iten yüzlerce sebep vardır. Bunların başında ön yargılı inanışlar, eğitimsizlik, töresel baskılar, otoriteyi kayıtsız-şartsız kabullenme, ahlak ve görgü kuralları, paradigmalar, mantıksız fikirler, yanlış önseziler ve aşırı duygusallık gelir (Sağlam 1997:75).

İnsanların iletişiminde, mantık hataları en önemli engellerdendir. Çalışmamızın bu bölümünde inceleme alanımızı oluşturan köşe yazarlarının yazılarını iletişimin en büyük engellerinden olan mantık hataları yönünden ele alacağız.

İnsanların akla yatkın sebepler bulması ve mantıklı düşünmesinin kolay olmadığını belirten Tansel (1978:268), insanları mantıklı düşünmekten uzaklaştıran 4 sebepten söz etmektedir. Bunlar;

1- Hakikatlerle, ihtimalleri ve zanları birbirinden ayırmama yanlışına sık sık düşeriz. Zanlara, ihtimallere dayanılarak elde edilen deliller, gerçekten ve mantıklı düşünceden uzaklaştırır.

2- Düşüncede acele, mantıksız düşünmeye sebep olur; böylece bir düşünceden ötekine atlanılarak aradaki boşluklar sebebiyle fikir mantıksız hal alır.

3- Yanlış tahlil; işlenilecek konunun iyi tahlili yazının sıhhatli, tesirli olmasına yaramakla beraber, bir şeyi lüzumsuz yere benzeri birşeyle karşılaştırmak çok defa yanlış tahlile götürür. Mesela Ankara’daki Çocuk Kütüphanesi’nden bahsederken, falan şehirde de buna benzer bir kütüphane vardır demek, fikrin mantıklı akışını bozar.

4- Özel ilgi ve alaka duyulan şeylerin ele alınması yazarı mantıktan uzaklaştırabilir.

Yazarın varsayımı ne kadar olası veya inanılır görünürse görünsün, yalnız içgüdüleriyle destekleniyorsa gerçek olarak kabul edilemez. Böyle bir hipotez kasıtlı olarak ortaya atıldığında, toplanan bilgilerle çelişmediği zaman, bunu gerçekmiş gibi görmek başka bir yaygın hatadır. Kanıt ancak kesin deliller gerektirir; kesin delil ise görüşü doğrulayan ve buna ters düşenleri çürütendir. Tutarlılık yeterli değildir. akla yatkınlık için de aynı şey söylenebilir; zira her iki nitelik, hipotez için de geçerli olabilir (Barzun 1998:152).

Anımsayacağınız gibi cümleler, (1) bir hüküm bildirmek (mesela: "Türk sinemasının kendisine özgü bir yapısı vardır.") ya da (2) bir iddia ileri sürmek üzere kullanılırlar (mesela: "Türk sinemasında tipler, kişilikler yaşamayan karton insanlardır. Köyden evlatlık alınan bir kız iki ay sonra bir kokteylde elinde kadeh çevresine gülücücük dağıtır. Ne zaman böyle oldu, nasıl oldu hiç anlaşılmaz.") Hüküm bildiren cümleler, öznelerini tanımlarlar.

Tanımlama doğru veya yanlış olabilir ama mantıksal olarak "kusursuzdur." İddia ileri süren cümleler veya cümle dizileri ise, yukarıdaki gibi, bir dizi önerme ve vargıdan oluşur. Önermelerin doğru olduğunu ve bu doğru önermelerin ileri sürülen vargıya götüreceğini savunur.

İddia (argüman) öne sürmenin belli başlı iki vardır: tümevarım (induction) ve tümdengelim (deduction). Tümevarımsal (inductive) bir iddia vargısının önermeleri doğrultusunda "olası" olduğunu savunur. Tümdengelimsel (deductive) bir iddia ise, vargıların önermelerin sonucu olarak "kesin" olduğunu savunur. Dolayısıyla, tümdengelimsel bir iddia, karar vermeyi (kesin sonuç) hedefler. Her iki türde de önermeler doğru ya da yanlış olabilirler fakat mantıksal geçerlilik veya geçersizlik ancak iddialarda söz konusudur. Bu bağlamda "safsata" bir çıkarsama (inference) sorunudur: vargının önermelerden kaynaklanmadığı halde, kaynaklanıyormuş gibi kabul ettirilmeye çalışılması, yani, önermelerin vargıya kanıt teşkil ettikleri yanılgısıdır.

Vargısını kanıtlayan bir iddianın üç mantıksal gerekliliği içermesi şarttır:

1-İddianın önermeleri kendi içinde tutarlı olmalıdır. Yani, herbirinin "olabilirliği" olmalıdır. Bu koşula "tutarlılık" (consistency) koşulu diyoruz.

2-Önermelerin doğruluklarının ve tutarlılıklarının vargıdan kaynaklanmaması gerekir. Yani, önermeler vargıdan daha inanılır olmamalıdır; önermeler kabul ediliyorsa vargıyı yadsımanın anlamsızlığına düşülmemelidir. Biraz daha açalım: buradaki tehlike vargının doğru olduğunun varsayılmasından dolayı, önermelerin de doğru olduğu sanısına düşme tehlikesidir. Oysa, vargı, sorulacak soru bırakmamalıdır. Bu koşula da "yeterlilik" koşulu diyoruz.

3-Vargının önermelerden iddianın savunduğu biçimde kaynaklanması koşulu; "geçerlilik" koşulu diyoruz (Alatlı: http://www.alevalatli.com/guncelyazi. asp?id= 10011).

Mantık hatalarının düşüncelerin dille transferinde toplumsal afaziye yol açtığı düşünüldüğünde Türkçe Eğitimi büyük bir öneme sahiptir. Çünkü Türkçe Eğitimi insanlar arasındaki mantık hataları sebebi ile ortaya çıkan iletişim eksikliğini ortadan kaldırma gücüne sahiptir. Mantık hataları toplumda ciddi kavram kargaşasına yol açmaktadır.

Mantıklı bir tartışma, eğer temel gerçekler veya açıklamalar gerçek ise, izleyen sonucun da gerçek olması gereken bir tartışmadır.

Herhangi bir tartışmanın gerçeklerini kontrol etmek, kaynağına bakmak ve gerçeklerin nasıl oluştuğuna ilişkin sorular sormak kadar kolaydır. Fakat o gerçeklere dayalı tartışmalar mantıklı bir sonuca varır mı? Bunu kontrol etmek göründüğü kadar kolay değil ve bir çok kişi mantıklı gözüken fakat mantıklı olmayan tartışmalarla yanıltılabilmektedirler (Buzan 1995:191).

Düşünürken, konuşurken veya yazarken, acele karar vermek, önyargılı davranmak, söylediklerimizi yeterince tartmadan söylemek, çok genel ve belirsiz ifadeler kullanmak, bilgi sahibi olunmayan konularda başkalarına nasihat etmek, fikirlerimizi kabullendirmek için karşıdakini aşağılamak, baskı altına almak, duygu sömürüsü yapmak, bir başkasının fikrini anlamadan kendimizi savunmak veya saldırmak gibi davranışlarımız bizi “yetersiz, tutarsız, geçersiz ve sonuçta mantıksız” bazı sonuçlara götürmektedir. Bu sonuçları biz “safsata = fallacy” (boş, temelsiz, asılsız söz) olarak adlandırdık.

Alev ALATLI, web sitesinde (www.alevalatli.com/safsata.html) oluşturduğu bir grup ile “The Fallacy Reporter ” web sitesini (http://rampages.onramp.net/ ~alaska/reporter) temel alarak “Safsata Projesi” adında bir çalışma ortaya koymuş ve bu çalışma neticesinde 38 adet safsata çeşidi incelenmiştir. Fakat bu safsata çeşitlerinin bir kısmında güncel kullanım örnekleri bulunmamaktadır. Bu proje hala devam etmekte ve örnek toplama çalışmaları tezin yazımı sırasında bitmemiş durumda idi.

Biz de bu çalışmadan yola çıkarak, inceleme alanımızı oluşturan köşe yazarlarının yazılarını mantık hataları yönünden inceledik ve örnekler verdik. Ancak 38 tane safsata çeşidinin tamamına uygun örnek olmamakla beraber genelini düşündüğümüzde çoğuna uygun düşen safsatalar bulunmaktadır. Burada safsata çeşitlerinin tanımları ve açıklamalarını daha sonra da (eğer varsa) bu safsata çeşitlerine uygun örnekleri, araştırma alanımızı oluşturan yazarların yazılarından seçerek verilmektedir.

 

3.2.1. Vurgulama Safsatası (Fallacy of Accent)

Zaman zaman vurgudaki belirsizlik olarak tanımlanır. Bazı kelime veya ifadeler üzerine yapılan aşırı vurgularla çıkarımlar yapma iddiası taşır.
Sözlü veya yazılı anlatımda bir kelime veya ifadeye yapılan vurgudan yola çıkarak anlamsız sonuçlar elde etme safsatasıdır (http://people.delphi.com/gkemerling/lg)

Örnekler:

Çalış baban gibi adam ol.

Joan bir daha asla başka bir Demi Moore filmi görmek istemediğini söyledi. Bu yüzden ona başka bir film göstermeyeceğiz; sadece ayni filmi tekrar tekrar oynatacağız.

Jorge ödevini bugün zamanında teslim etti. Demek ki, Jorge ödevlerini genellikle geç teslim ediyor (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata1.html).

“İyi de. Seçim? Seçimde ne olacak? Seçim sonuçlarında yine bu oyları alırlarsa ne olacak? Recai Kutan açık açık söylüyor, 'hele bir yüzde otuzbeş, kırk oy alalım da, kim bize iktidarı vermeyecekmiş görelim.” (Y.ALDOĞAN, 15 Aralık 1998, Posta)

Ölçüleri iyi koyamazsak, hedefleri şaşırırız. Ve o zaman irtica bizi uyutuverir.

Bana sorsalar, gökteki yıldızların sayısı ne kadar?

Desem ki saçımdaki teller kadar.

İnanmazsanız sayın, vesselam.” (R. TAMER, 14 Ağustos 1998, Sabah)

“Biz Güneydoğu'ya iş, aş, fabrika, okul, hastane diyoruz, onlar alın size müzik diyorlar.

Senfoni konserleri, operalar, aryalar, pabuçsuz ve gömleksiz insanlara bir derman getirebilir mi?

Müzik ruhun gıdasıdır dediysek, öbür gıdalara yasak mı koyduk?

Kamyonla dağıtılan, erzak'ı kapışırken, çamur deryasında birbirini ezen insanlara konçerto dinletmek, biraz alay etmek gibi olmuyor mu?

-         İşte çağdaş Türkiye.” (R. TAMER, 20 Ağustos 1998, Sabah)

“Kıvrıkoğlu'nun ne düşündüğü, herhalde geçenlerde bir davette yakın çevresine söylediği belirtilen ‘‘Ne olacağını göreceksiniz...’’ sözlerinin içinde yatıyor.” (S. ERGİN, 8 Ağustos 1998, Hürriyet)

Aliye Kara, itiraflarının bir diğer bölümünde ise ‘‘mış’’lı geçmiş zaman kipi ile biten fiiller kullandı. Örneğin, Turizm Bakanlığı eski Müsteşarı Korel Göymen'le ilgili ifadesi, duyduklarının aktarımıydı. Bu bölümde, ‘‘Parayı vermişler, o da almış, sonra bununla ev satın almış, daha sonra parayı geri istemişler, o da iade etmiş’’ şeklinde bir anlatımla karşılaştık.

İşte bu tür bir itiraf yöntemi geçerli kabul edildiğinde, Türkiye'de herkesin herkesi istediği şekilde suçlaması mümkündür.” (S. ERGİN, 10 Aralık 1998, Hürriyet)

 

3.2.2. Özelleştirme Safsatası (Fallacy of Accident ) [ a dicto simpliciter ad dictum secundum quid ]

Özelleştirme safsatası iki şekilde yapılabilmektedir. Bunlar;

a-Genel bir kural veya ilkeyi, şartları bu tür bir genellemeye uymayan özel bir duruma uygulamak suretiyle yapılan yargı hatası.

b-Genel bir ifadeyi, bir özel duruma uygulama imkanı ve amacı olmadığı halde uygulayarak yapılan yargı hatası.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata2.html):

“İnsanlara vurmak yanlıştır. Dolayısıyla saldırıya uğradığında karşılık vermemelisin”

“Hiç kimse yalan söylememelidir. Bir cani, eğer işleyeceği başka bir cinayet için bilgi almak üzere ,seni zorlarsa yalan söylememelisin.”

Güncel Kullanım: “Cumhurbaşkanının koltuğu neden öne konur? Çünkü o devleti temsil ediyor da onun için. Yani devlet her zaman öndedir. Cumhurbaşkanının koltuğu önde olursa, başka yerlerde de en küçük kademesine kadar devlet görevlerinin koltuğu önde olur. (Oral Çalışlar , 21 /5/2000-Cumhuriyet)

Askere uğurlama konvoyunda ateş açılmasına hoşgörülü olmamızı kimse beklemesin! Bu bir kurban töreni mi yoksa? Şamanlar mabede genç sunakları mı götürüyor? İlle de kan akması mı isteniyor?” (Y.ALDOĞAN, 25 Ağustos 1998, Posta)

“İnsan haklarının en önemlisi 'YAŞAMA HAKKI'dır. Ceza veriyorum adı altında devletin, tanrının verdiği canı almaya hakkı yoktur. Öldürmek, ceza olamaz. Ceza alması gereken suçlunun yaptıklarından ötürü kaç kişinin canı yanmış olursa olsun, ne kadar çok yanmış olursa olsun...” (Y.ALDOĞAN, 10 Aralık 1998, Posta)

Problem yaratmakta üstümüze yoktur. Bu işin uzmanları da politikacılardır. Alın size yeni Ulaştırma Bakanı'nı...” (R. ZELYUT, 6 Ağustos 1998, Akşam)

Futbolcularımızın gördüğü sarı ya da kırmızı kartlar nedir?

Aynı bozuk plak.

Hakemin üzerine üzerine gidip bana kart göster diye neredeyse yalvaran bu delikanlılar, aynı tornadan çıkmış gibi, ulusal bir özellik sergiliyorlar.

İddia ederim ki, olay tıbbi'dir. Buna doktorların el atması lâzım.” (R. TAMER, 5 Aralık 1998, Sabah)

Ankara ne yapacağını bilecek ve icra edecek bir "yöneten demokrasi" sistemine sahip olsa, Apo, bu çapta devletler arası sorun haline gelebilir miydi?!” (R. TAMER, 30 Kasım 1998, Sabah)

Ankara ne yapacağını bilecek ve icra edecek bir "yöneten demokrasi" sistemine sahip olsa, Apo, bu çapta devletler arası sorun haline gelebilir miydi?!” (R. TAMER, 30 Kasım 1998, Sabah)

Marmara Üniversitesi, Bosna-Hersek Cumhurbaskanligi Konseyi Baskani Aliya Izzetbegovic'e fahri doktora unvani vermis; bu, nice zamandır Türk üniversitelerinden sadır olan en güzel haber. Sayın Aliya Izzetbegovic'in kaleme aldığı, "Doğu ve Bati Arasındaki İslam" isimli eseri bile tek basına böyle bir fahri unvanin hacmini birkaç defa dolduracak kadar vasıflı, hamuleli ve entelektüel derinliğe sahip bir eser.” (A.T. ALKAN, 4 Temmuz 1998, Zaman)

“Telefon dinlemenin, özel hayatın mahremiyet sınırlarını ihlal etmenin, haberleşme hürriyetinin çiğnenmesinin anayasa tarafından teminat altına alınmış bir temel hak olduğunu epeydir unutmuştuk; birdenbire hatırlayıverdik; iyi oldu.” (A.T. ALKAN, 21 Aralık 1998, Zaman)

“Kendisi birey haklarına ağırlık veren ‘‘İkinci Demokrasi Paketi’’nin erdemlerinden söz ederken, sağ kolu olan Akşener, liderinin bilgisi dahilinde düzenlediği bir basın toplantısında vatandaşların gizlice, kanun dışı yollarla dinlenmiş telefon konuşmalarını açıklıyordu.

Yani, bireylerin en temel özgürlüklerinden biri olan haberleşme özgürlüğüne açık ve vahşi bir saldırı gerçekleştiriyordu.” (S. ERGİN, 20 Aralık 1998, Hürriyet)

“DYP'nin tutumuyla ilgili ilginç bir yöneliş, partinin Meclis Grup Başkanvekili Mehmet Gözlükaya'nın dün ‘‘Kim olursa olsun, kişilerin özel görüşmelerinin dinlenmesi ve kayda alınması gayri hukukidir’’ diyerek, suç işlendiğini kabullenmesi.” (S. ERGİN, 22 Aralık 1998, Hürriyet)

 

3.2.3. Adam Karalama Safsatası, (Argument Against the Man), [Argumentum ad Hominem]

Bir kimsenin görüşlerini, söz konusu görüşlerin neden yanlış olduğuna dair delil sunmak yerine, o kimsenin kişiliğine, karakterine, niyetlerine, vasıflarına saldırarak, aşağılayarak, söverek reddetmek veya karşı iddiada bulunmak

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata3.html):

“Başkan bu konuda hakli olamaz. Çünkü kanının son damlasına kadar liberal!”

“Bu bilim adamının çalışmasının herhangi bir geçerliliği olduğunu sanmıyorum. Bu teoriyi ödeneğini kaybetmemek ve işini kurtarmak için ortaya atıyor.”

Güncel Kullanım:

 “Bunlar(Avrupalılar) kağıttan kaplandır. Bunlar sırça köşklerde, kristal kaselerde yaşarlar. Başlarına en ufak bir şey geldiğinde elleri ayaklarına dolaşır. Ama bizim başımıza nice belalar açıldığında nutuk atar nasihat verirler.” (Emin Çölaşan, 19 Mayıs 2000, Hürriyet)

 Limbaugh, Rush: “Hayret. Kürtaj savunucuları kendi görüşlerini muhtelif biçimlerde hakli çıkarmaya çalışıyorlar. En çok ortaya koydukları söylem, secim yapmanın kadının birincil ve temel hakki, hatta radikallere göre birincil mecburiyeti olduğu. Onlara göre söz konusu olan kadının kendi bedenidir ve kadın ona istediğini yapma hakkına sahiptir. Jane Fonda ve feminist arkadaşları, bundan bir sure önce, devleti kadının rahminden çıkartmanın zorunlu olduğunu söylediler. Şayet dürüst olsaydı, aslında devleti kadının rahminde görmeyi istediğini itiraf ederdi.”

Muhafazakar kanadın üstüne merkez sağın oylarını da kattığınızda yüzde ellilerin üstüne çıkan pastayı gördükçe Çiller bile "çağdaş kadın" imajından çark edip de din istismarcısı kesilmedi mi? İsviçre üniversitelerinde siyasal bilgiler okumuş Nazlı Ilıcak bile Meclis'e giriş biletini almak için türban şakşakçılığı yapmıyor mu? (Y.ALDOĞAN, 12 Eylül 1998, Posta)

“Bu iğrenç tiyatroda içime sindiremediğim bir şey var: cümle alem biliyor ki Tansu hanımın dinle imanla tek ilgisi bir kaç oy fazla almaktan ibarettir. Ne ellerini kaldırıp da dudaklarını kıpırdattığında dua mua etmekte, ne evinde namaz mamaz kılmakta, ne o gönlünü çalmaya uğraştığı insanlar gibi islami bir yaşam sürdürmektedir. Giderek kapattığı ve sevimsizleştirdiği giysilerini muhtemelen nefret ederek giymekte, bu çevreden kendisi de fevkalade sıkılmakta, ama o insanlara siyaseten muhtaç olduğuna inandığından böyle davranmaktadır.” (Y.ALDOĞAN, 16 Eylül 1998, Posta)

“Kara çarşafları rüzgarda uçuşan kadınların taşıdığı pankartlar gerçek niyetleriortaya koyuyordu: 'başörtüsü zulmü 75 yaşında'! Asıl düşmanlık rejimeydi: laik cumhuriyet rejimine!

Çarşaflı kadınların erkek eli tutmamak için kullandıkları eşarplar gerçekten özgürlüğe giden bir zincirin halkalarını mı oluşturuyordu? Hangi özgürlük?

Cumhuriyetin 75. yılını kutlama sloganı olarak seçilen ve birlik ve beraberliği simgeleyen "haydi elele tutuşalım" seslenişi ve bu klibin Asya ile Avrupa'yı birleştiren Boğaziçi Köprüsü'nde çekilmesi sanki esin kaynağı olmuştu din tacirlerine. Onlar da elele tutuşmuşlardı hem de Boğaziçi Köprüsü'nde!” (Y.ALDOĞAN, 13 Ekim 1998, Posta)

“Baksanıza bu ülkede Serdar Turgut'u bile ciddiye alanlar var: Turgut'un geçenlerde yayınlanan, İMF'in İstanbul'da yaptığı Nişantaşı turu ve oteldeki manken kızlarla ağırlanmasından sonra Türk ekonomisine olumlu rapor verdiğini konu alan yazısını CHP soru önergesi yapmış!” (Y. ALDOĞAN, 23 Aralık 1998, Posta)

Aramışlar taramışlar, eski Refah Partili bir milletvekilini bulmuşlar ve Ulaştırma Bakanı yapmışlar...

Bu atamanın neresini eleştireceksiniz... Tıpkı deve...” (R: ZELYUT, 6 Ağustos 1998, Akşam)

“Doğru Yol Partisi Lideri Tansu Çiller, din istismarında Necmettin Hoca'yı çatır çatır çatlatıyor...

Miting meydanlarına bakın, durumu anlarsınız. Konuşacağı alana dev boyutta türbanlı fotoğrafını yerleştirtiyor... Kendisinin ise başı açık... Başlıyor konuşmaya. Bir yandan 'dindarların dişi koruyuculuğu'na soyunuyor, bir yandan da 'İpimiz cebimizde geziyoruz!' diyerek dişi Menderes'liğe... Din istismarını ayağa düşüren DYP Lideri'ne sormak istiyorum:

Tansu Hanım, siz türbanlıların haklarını savunurken niye türban takmıyorsunuz?...” (R. ZELYUT, 15 Eylül 1998, Akşam)

“İşte, taliban zihniyeti budur. Kendilerine hizmet etmeyen herkesi kafir gibi görmek ve göstermek... Halkın gözünden düşürmek... Bütün yalanları, iftiraları, din boyasına boyayıp böylece piyasaya sürerler...” (R. ZELYUT, 21 Ağustos 1998, Akşam)

Ama bunlar, tepeden inmeciliğe öyel alışmışlar ki, seçim kazanmak için değil, armut piş ağzıma düş demek için ordalar.

Kongre kahramanları bunlar.

Kongre kabadayıları.

Hayatlarında bir kere bile sandıktan çıkmadan iktidar rekoru kırma peşindeler.

- Birleşin... Birleşmezler.

- Anlaşın... Anlaşmazlar.

Her biri aşiret reisi... Aralarında da kan davası var.

- Peki Fazilet ne olacak`

- O kolay.

- Nesi kolay?

- Seçimi kazansa bile yolu kesilecek.

- Kim kesecek?

- Söylemem... Kih kih kih.

Yaa... görüyor musunuz demokrasi terbiyesini...

İşte bunlara baka baka Fazilet büyüyor... Daha doğrusu, bunlar küçülüyor.

Tabii her gördüğünüz sakallı, Cumhuriyet düşmanı olmadığı gibi, bu saatten sonra Fazilet'e kaçacak her oy da irtica oyu olamaz...

Doğru dürüst bir araştırmanız bile yok... Seçim sizin neyinize? Beş-on yıl erteleyin şunu...

Öylesi daha yakışık alır...” (R. TAMER, 4 Ağustos 1998, Sabah)

“Adamlar her seferinde cevap diye masal okudu... Ciddiyetsiz, güvenilmez bir devlet Suriye...

Bedavacı, beleşçi, şantajcı...

Çünkü pişkin.

En mühimi de sinsi.” (R. TAMER, 3 Ekim 1998, Akşam)

1991 - 95 arasındaki dört yılda RP'nin oylarını ikiye katlaması da MacCarthy kafalıların zannettiği gibi "her yerde irtica" hortlamasından değil, ANAP'la DYP'nin birbirlerini yıpratmasındandı.” (T. AKYOL, 23 Temmuz 1998, Milliyet)

“İtalyan Komünist - Yeşillerinin "militan akılsızlığı" NATO'da, Avrupa'da, Ortadoğu ve Kafkaslarda Türkiye'nin tepkileriyle ciddi sorunlar açabilirdi...” (T. AKYOL, 23 Kasım 1998, Milliyet)

Fenerbahçe'nin Parma'yı İstanbul'da yendiği maçta spiker, bir İtalyan takımına ezkaza gol atmış olmanın paniği ile bütün maç boyunca saçmalayıp dururken içinde debelendiği aşağılık duygusu inanılır gibi değildi; adam, maçın sonuna kadar bir "kutsal"a dahletmiş olanların tedirginliği ve korkusu ile maçı hepimize zehir etti. Fenerbahçe'nin "Avrupalı" olmaktan başka kariyeri olmayan teknik direktörü ise, spikerle aynı kafada olmalıydı ki, takımı galip durumda olmasına rağmen dokuz kişiyle oynayan rakibi karşısında zaman geçirme ve "dan-dun" dediğimiz savunma futbolunu tercih etti; Fenerbahçe İstanbul'da elenmişti aslında; Parma'da rövanşa çıkarken, "kutsal" bir takıma gol atmanın başlarına ne türlü belalar açacağını kestirmiş gibiydiler; korkuları onları yanıltmadı; elenip geldiler.” (A.T. ALKAN, 12 Ekim 1998, Zaman)

“Türkiye, Özal döneminde ekonomik liberalizmle tanışmış, ekonomik alanda büyük sıçramalar gerçekleştirmiştir. Ancak Özal, ekonomik gelişmeye verdiği öneme karşılık, bu gelişmenin hukuki altyapısını bilinçli bir şekilde ihmal etmiştir.

Sonuç, ekonominin gerisinde kalan hukuk sisteminin iflas etmesi ve boşluğun hukuka paralel sistemler tarafından doldurulmasıdır.

Yaratılan yeni zenginliğin hukukunu koruma görevi de, Edes olayında olduğu gibi, mafyaya havale edilmiştir.

Bu haliyle, Alaattin Çakıcı bir Özal dönemi ürünüdür.” (S. ERGİN, 30 Ağustos 1998, Hürriyet)

“Bir zamandan beri başımızda çarkıfelekler dönüyor. MAOCU’ların ve kartelcilerin icat ettikleri hayali rumuzlar kullanılarak, halkımız ve bürokratlarımız dertten derde sürükleniyor. Bunları yayımlayıp hesap soracak da yok. Namuslu gazetecilere ağız açtırmaz oldular. Çünkü çok satımlı lotarya basını bir takım burunlarda sümük gibi çekiliyor.” (A. KABAKLI, 25 Temmuz 1998, Türkiye)

“Hıristiyan halkların ilkel içgüdü halindeki bağnazlıklarını, Fransız ve İtalyan meb’usları, Ortaçağ’dan daha iptidaî bir sömürü aşkıyla Türk-İslam düşmanlığı için kullanmışlardır.” (A. KABAKLI, 4 Ağustos 1998, Türkiye)

“Şu insaniyetsiz ve dönek İtalyan yöneticileri Türkiye’de idam cezası olduğu için bu serseri katili geri vermezlermiş.” (A. KABAKLI, 19 Kasım 1998, Türkiye)

 

3.2.4. Belirsizlik Safsatası (Fallacy of Ambiguity )

Yanıltıcı veya yanlış sonuçlar çıkarılabilecek ifade barındıran, kesin bir anlam yüklenemeyecek kadar geniş bir kelime veya cümle ihtiva eden iddia.

Örnek; “Evrim sadece bir teoridir! Dolayısıyla evrim gerçek olamaz.” (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata4.html)

 

Güvenlik güçlerine karşı duyduğum bu 'güvensizlikten' dolayı çok üzgünüm ama bugüne kadar yaşadıklarımız, deneyimlerimiz, konunun bu kadar kolay çözülüvermesi, bırakın bir gazeteciyi, polisiye roman meraklısı bir okuru bile tatmin etmez... Malum, katil, en yakındaki ve en muhtemel zanlı değil, en tahmin edilmeyendir.” (Y. ALDOĞAN, 10 Ekim 1998, Posta)

Tarafsız 3 kişi.

Ne demek tarafsız?

Herhalde bağımsız demek değil... Çünkü bağımsızların hiçbiri tarafsız sayılmaz... Hepsinin bir kökeni ya da eski bir ocağı var... onları geçiniz.” (R. TAMER, 29 Temmuz 1998, Akşam)

“Ayağı kırılıp eline tutuşturulan zavallı İstanbulsporlu Güven ise, sporcu terbiyesinin öfke'ye terbiyesinin teslimiyetinden başka bir şey değil.” (R. TAMER, 15 Aralık 1998, Akşam)

Baykal devam ediyor:

- Bazılarının beğenmediği bir tarihte seçim yapmak, yapılmayacak bir seçimden iyidir!” (T. AKYOL, 5 Eylül 1998, Milliyet)

 

3.2.5. Çok Anlamlılık Safsatası (Fallacy of Amphiboly)

İfadelerin dilbilgisel yapılarından, sözdizimlerinden kaynaklanan belirsizliği kullanarak belli sonuçlar çıkarma iddiası. Birden fazla yoruma müsait olan ifade veya cümleden çıkarılan yargı.

Örnekler: ( http://www.alevalatli.com/safsata/safsata5.html)

“Bu küçük bir felaket. (yorum: a- Bu küçük çocuk bir felaket, b- Bu olay küçük bir felaket)”

“Koskoca büroda bir daktilo bile yok. (Yorum a- Koskoca büroda bir yazı makinesi bile yok, b- Koskoca büroda daktilo kullanan biri yok)

 

3.2.6. Bir Bilen Safsatası (Argument to Authority) [Argumentum ad Verecundiam]

Tartışılan bir meselede belli bir iddianın kabulü için otoriteye (kişi,örf, adet, kurumlar vs.) veya bunlara duyulan saygı, hürmet veya korkuya başvurmak. Kişinin kendi tercih ve sorumluluklarıyla ilgili kararların denetimini, "kendisinden daha iyi bildiği inancıyla" başka birinin otoritesine bırakması.

Örnekler ( http://www.alevalatli.com/safsata/safsata6.html):

“Tarih profesörü aya inişin bir hile olduğunu söyledi. Ona inanıyorum çünkü o benden daha fazla tahsil yapmış biri.”

“Sözlükte "ain't" i bulamıyorum. Böyle bir kelime olmasa gerek.”

Güncel Kullanim: “FP Lideri Recai Kutan partisinin kongresine 3 gün kala Erbakan kozunu ileri sürdü. Kutan, Erbakan'ın Abdullah Gül'e "Senin aday olman için erken , daha gençsin biraz bekle" dediğini söyledi.” (11/5/2000-Posta)

RP'nin dinci - popülist demagojiden öteye, bir 'devrim' teorisi de olmamıştır.
Böyle hareketler, demokratik süreçte radikalizmden ılımlılığa dönüşür! Bundan habersiz MacCarthy'ci çevreler, RP - FP çizgisinin "ulul emre itaat"ini "takiye" sanıyorlar!

Halbuki Oliver Roi, Elisabeth Özdalga gibi sosyologlar bu hareketin sosyolojik özelliklerini bildikleri için rejime entegre olacağını daha baştan söylemişlerdi!” (T. AKYOL, 19 Ağustos 1998, Milliyet)

“İki kanatlı "yöneten demokrasiler"de hükümetler sandıktan çıkar... Parçalı "yönetemeyen demokrasiler"de ise hükümetler, çok sayıda partinin "Bizans türü pazarlıklarıyla" kurulur! İmza: David Thomson!” (T. AKYOL, 29 Aralık 1998, Milliyet)

STV'de İlber Ortaylı Hoca, İtalya'nın hiçbir makul gerekçesi mevcut değilken çıkardığı siyasi kriz üzerine çok olgun bir değerlendirme yaptı. Büyük devletlerin siyasi davranışlarını dengeleyici bir rol oynayan bürokrasinin bugünlerde İtalya'da devre dışı kalmış gibi göründüğüne işaret ettikten sonra Türk kamuoyundaki gösterileri "estetik ve temkin yoksulluğu" bakımından yadırgadığını söyledi.” (A.T. ALKAN, 23 Kasım 1998, Zaman)

“Suriye krizi, yerel ve genel seçimlerin birleştirilerek 18 Nisan tarihinde yapılmasını öngören takvimi etkiler mi? Ankara'da siyasetle ilgili çevrelerde zihinlerin gerisinde asılı duran soru budur.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e göre, Bugün için etkilemez...” (S. ERGİN, 11 Ekim 1998, Hürriyet)

 

3.2.7. Devede Kulak Safsatası (Fallacy of The Beard )

Ayrıntıların bütün üzerinde bir değişiklik yaratmadığını veya yaratamayacağını ya da önemli olamayacağını iddia etmekten doğan hata.

Örnek  (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata7.html):

“Senin kürtajla ilgili görüşlerinin tamamı yanlış. Çünkü görüşlerin, ceninin ne zaman bir insana dönüştüğünün bilinmesine bağlı. Bunu bilmediğine göre görüşlerin yanlış.”

 

3.2.8. Kısır Döngü Safsatası (Begging the Question )

a- Sonucu veya bir kısmını iddianın içinde varsaymaktan gelen hata.

b- Birinci önermenin ikinci bir önermeye atıfta bulunarak desteklenmesine karşın ikinci önermenin de zaten birinci önermeye atıfla destekleniyor olması hali.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata8.html):

“Tanrı vardır çünkü İncil öyle diyor. İncil'in doğru olduğunu nasıl mi biliyorum? Çünkü İncil Tanrı' nın ilhamlı sözüdür.”

“Bütün çinayetler yanlıştır. Kürtaj bir cinayettir. O halde kürtaj doğru değildir”

“Arkadaşım beni sevdiğini söyledi.Ona inanırım çünkü, onun sevdiği insanlara karşı yalan söyleyebileceğini zannetmiyorum.”

Güncel Kullanim: Louis Farrakhan; “Boşanma, aileyi parçaladığı için, medeniyetin en temel birimine aykırıdır. Güçlü ailenin olmadığı bir yerde, güçlü toplum ve millet de bulunmaz.”

Bir şey daha yumurtluyor ki Bora, Türkiye'nin tablosunu çiziyor! "Ortak dostlarımız barışmamız için çalışıyor." Kim bu ortak dostlar? "KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş, DYP Milletvekilleri Sedat Bucak, Mehmet Ağar, Galatasaray Teknik Direktörü Fatih Terim ile çok sayıda üst düzey yetkili"

Zaten kare as muhteşem. Çok sayıda üst düzey yetkiliye ne gerek var? Ama birde yakınıyor ki, "devlet el koymuş olsaydı şimdi barışmış olurduk." Derin devletten umudunu kesince devlete, devletten umudunu kesince derin devlete...” (Y.ALDOĞAN, 28 Ağustos 1998, Posta)

“Olmazlar... Olmazlar, çünkü bu alemin en büyük kuralı takiyedir! Tansu nasıl onları kullanmak adına takiye yapıyorsa onlar da Tansu'yu kullanmak için takiye yapmaktalar. Bir çıkar ittifakında elele vermişler, birbirlerinden nefret ede ede,ama can ciğer kuzu sarması rolünde, aynı yolda yürümekteler.” (Y.ALDOĞAN, 16 Eylül 1998, Posta)

“...lider sultası arttıkça partiler küçülüyor... Partiler küçüldükçe liderlerin sulta kurmaları kolaylaşıyor.” (T. AKYOL, 1 Ağustos 1998, Milliyet)

Tabii bu noktada seslendirilecek itirazları en ince ayrıntısına kadar sıralamak mümkün: ‘Bizim siyaset felsefemiz diğerlerinden farklı, bizi ancak seçmen sandıkta birleştirir, genel hatlarda beraberiz; ama parti olarak tüzel kişiliğimizin Meclis'te mutlaka temsil edilmesi şarttır vb.’ Bu kabil bahaneler yaşadığımız siyasi buhranın hem sebebini teşkil ediyor, hem neticesini. Birbirini besleyerek büyüyen bu itirazlar yumağı bir an sonra hemen herkese ümitsizlik ve yılgınlık telkin eden bir çıkmaz halini alıveriyor.” (A.T. ALKAN,  15 Ağustos 1998, Zaman)

“Yobaza, taassuba, cehâlete, din adına senaet isleyenlere, mâsum kani dökenlere, hakki ketmedenlere, dini sömürenlere, dinden menfaat temin edenlere binlerce kerre lânet olsun; senaet senâettir ve senâetin bir kısmını bile hoş göstermeye kalkışmak da senâettir.” (A.T. ALKAN, 12 Eylül 1998, Zaman)

“"Hukuk"a uygun olsa bile her kanun, "denetim, tenkit ve kısıtlama" anlamında sansür anlamına geliyor; hürriyetin paylaşılmasından doğan bir paradoksla karşı karşıyayız. Düzen, sansür demektir; hayatın belirli alanlarına denetim ve kısıtlama getirmeden işleyebilen "düzen" yok.” (A.T. ALKAN, 7 Kasım 1998, Zaman)

“Ve kaderin garip bir cilvesi, şimdi Çakıcı'yı yakalayıp mafyayı ortadan kaldırmaya uğraşan kişi, Özal'ın Türk siyasetine kazandırdığı bir isim olan ANAP kurucusu Mesut Yılmaz'dır.

ANAP zihniyetinin Türkiye'ye bulaştırdığı bir belayı şimdi yine ANAP temizleyecektir.” (S. ERGİN, 30 Ağustos 1998, Hürriyet)

 

3.2.9. Ya Siyah Ya Beyaz Safsatası (Black and White Fallacy)

a- Düşüncede ve düşüncenin ifadesinde, yeterli olgusal ya da kavramsal desteğe sahip olunmadığı halde, keskin ayırımlar kullanmaktan; sağlam temeller, yeterli dayanaklar olmadan, aralarında bir ortaya, ara kavramlara izin vermeyen karşıt uçlu ayırımlar yapmaktan, meydana gelen hata.

b- İki aşırı uç nokta arasındaki herhangi bir orta noktayı sanki aşırı uç noktalardan biriymiş gibi sınıflandırmak suretiyle iddiada bulunmak

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata9.html):

“Şu delikanlıya bak gümüş yüzük takıyor, kesinlikle hizbullahçıdır.”

“O, kökten dinci çılgın Hıristiyanlardan biri olmalı, çünkü üzerinde İncil taşıyor.”

“Beni sevmiyorsun. O halde benden nefret ediyorsun demektir.”

Güncel Kullanim: Tod Nielsen; “Eminim siz de duymuşsunuzdur; Microsoft ve Adalet Bakanlığı, Microsoft'un Windows 95 işletim sistemine, özellikle Internet tarama teknoloji gibi yeni özellikler eklemeye devam etme hakki olup olmadığı konusunda mahkemelik oldular. Bu tartışma, yalnızca, bazı özelliklerin veya dosyaların bir işletim sisteminde bulunup bulunmaması gerektiği ile ilgili değildir. Temelde, yazılım ürünlerinin tasarımını kimin kontrol ettiği ile ilgilidir- hükümet mi yoksa yazılım geliştiriciler mi?”

FP, Çiller, yanlarına çerez niteliğinde Güzel, Korkut Özal ve 'ben bu fotoğrafın içinde yokum' diyen Tibuk'u alarak cephe oluşturuyor. Bu fotoğrafın içinde en çok görmek istedikleri isim MHP'yi temsilen başkanı Bahçeli. Ama Bahçeli hep yaptığı gibi daveti reddediyor ve gitmiyor. Bu cephe dinci, anti cumhuriyetçi ama nasıl oluyorsa 'demokrat' cephe.

Ağar, bu tabloyu beğenmiyor. O muhtemelen, MHP tanımlı milliyetçi, cumhuriyetçi ve hatta laik bir görüntü istiyor. Ama 'demokrat' değil. Karşılarında kim kalıyor? Yani şu her nedense suç sayılan 'laik ve cumhuriyetçi' olanlar? ANAP - DSP, DTP ve CHP.” (Y.ALDOĞAN, 14 Ağustos 1998, Posta)

“Evet, demek ki neymiş, 25 Ekim günü İstanbul'da, 29 Ekim günü bütün illerde gerçekleştirilecek elele yürüyüşüne hep birlikte katılacağız! Yani, laik cumhuriyete inananlar ve isteyenlerle FP'nin kitlesi olan ve cumhuriyetin laik olmayanını tercih edenler birlikte... Böylece 11 Ekim gününün başı örtülü, çarşaflı, poturlu eylemcileri, bu kez başı açık kadınlarla, blujinli erkeklerin elini tutacak.” (Y.ALDOĞAN, 24 Ekim 1998, Posta)

Şeriatçı ve faşist olmayan her görüş Hacı Bektaş'ta eşit biçimde kendisini anlatma imkanına sahip olmalıdır.” (R. ZELYUT, 15 Ağustos 1998, Akşam)

“Türk Müslümanlığı olduğu içindir ki bugün halkımızın en az yüzde 90'ı, Semizkum sahilinde kadınlara kafir diyen zihniyeti asla benimsememektedir. İşte o küfürcü hoca da Müslümandır, Semizkum'da denize giren Hatice Hanım da...

Bu ikisine dikkatlice bakanlar, Arap Müslümanlığı ile Türk Müslümanlığı'nı çok rahatça görürler..” (R. ZELYUT, 2 Eylül 1998, Akşam)

“Mustafa Kemal Atatürk için coşku dolu şiirler söyleyen Aşık Veysel de Müslümandı... Atatürk'e hakaret eden ve milletvekilliğine kadar yükselmiş Hasan Mezarcı da Müslüman... İkisinin bu dinden anladığı hiç de birbirine benzemiyor...

Sayın Diyanet İşleri Başkanı! Acaba bu ayrıma bakarak birilerini Türk Müslümanı birilerini de Arap Müslümanı diye anlatırsak yanlış mı yapmış oluruz.” (R. ZELYUT, 8 Eylül 1998, Akşam)

“Melih Bey ve temsil ettiği siyasi çizgi, Osmanlıyı Cumhuriyet'ten üstün gören bir anlayışın ürünüdür. Doğan Taşdelen ise, Atatürk'ün kişiliğinde somutlaşan Cumhuriyet'i ve çağdaşlığı temsil etmektedir.

Yani, Taşdelen-Gökçek kavgası, Cumhuriyet ile din devletinin kavgasıdır.
Bu kavganın altında şeriat istekleri ile buna karşı çıkan çağdaş Türkiye fikri vardır.
Kavganın taraflarından Taşdelen, Ankara'yı ve Ankara'da yaratılan Cumhuriyet'i temsil ederken, Gökçek karşıdaki çizgiyi canlandırmaktadır.” (R. ZELYUT, 23 Ekim 1998, Akşam)

Şimdi de bu çıktı:

- Seçim isteyenler/İstemeyenler.

Bunca bölünmüşlük yetmiyor, araya bir sert duvar daha girdi.” (R. TAMER, 6 Eylül 1998, Sabah)

“Seçim, ya hemen yapılmalı, ya da epey uzaklara atılmalı. Çünkü Çifte seçim bir hilkat garibesi.

Karambolde hepsini alır da kaçarım diye düşünen partiler olabilir. Ama aynı karambolde ya hiçbirini alamazsan...” (R. TAMER, 11 Eylül 1998, Sabah)

“Tayyip Erdoğan'ın mahkumiyet kararından sonra, Belediye önündeki mitingi gördünüz.

Fazilet dahil, hiçbir partinin toplayamayacağı, coşkun, taşkın ve hırçın bir kalabalıktı o.

Belli ki otantikti...

Yâni, bindirilmiş kıt'alar değildi. Organize olanları da zaten öfkesini medyadan çıkardı.

Düşünüyorum... Bunların acaba hepsi hukuk dinlemez, mahkeme tanımaz türden insanlar mıydı, yoksa salt demokratik bir tepki mi sergiliyorlardı?” (R. TAMER, 27 Eylül 1998, Sabah)

Çoğumuz orta vadeciyiz; sabrın erdemine inanıyor; ama meyvesini en azından yaşarken görmeyi murad ediyoruz. Bir kısmımız ise kısa vadeci; acelesi olan insanlar bunlar. Bir yanda hiç ölmeyeceklerine dair ahmakça bir kanaat beslerken öte yanda istasyona su içmeye inmiş bir ekspres yolcusu gibi tedirgin ve kaba-saba davranabiliyorlar.” (A.T. ALKAN, 19 Ekim 1998, Zaman)

“İşte bütün mesele bundan ibaret; o karmaşık, girift, yapışkan ve vıcık vıcık gibi görünen patırtının ardında bu kadar sade ve anlaşılır bir hesap yatıyor. Bize yeniden "seç safını" ihtarında bulunuyorlar, "fırtına çıkacak; açıkta kalma, ya bizden ol ya onlardan". O lafı ne kadar severdi bizim kuşak; "ya bizden ol ya onlardan" sonra bilgiç bilgiç ilave ederdik: "Bitaraf olmak, bertaraf olmaktır, bilmiyor musunuz?" (A.T. ALKAN, 2 Kasım 1998, Zaman)

“Tayyip Erdoğan, bu konuşmasında şöyle demektedir:

Ben Müslümanım diyenin aynı zamanda laikim diyebilmesi mümkün değildir. Ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma olur. İkisinin bir arada olması mümkün değil.” (S. ERGİN, 12 Temmuz 1998, Hürriyet)

“Ülkemizde halka devlet, barışçılarla kavgacılar, demokrasi ve dürüst devlet yanlıları ile tepeden inmeci vurguncular arasında tercih yapmalısınız. Bunun için bizzat CHP’nin yaptırdığı ve o çeşit gazetelerce yayımlanan İRTİCA İSTATASTİĞİNE bakmalısınız.” (A. KABAKLI, 6 Ağustos 1998, Türkiye)

 

3.2.10. İmalı Soru Safsatası (Complex Question)

a-Cevap vereni, hem evet hem de hayır demesi durumunda suçlu duruma düşürecek sorular sormaktan doğan hata..

b- Sorgulanabilir kabullere ve temelsiz yargılara dayanan; genellikle soranın kabul veya önyargıları ile bir uyumluluk ortaya çıkarmak üzere sorular sormak.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata10.html):

“Karını dövmekten hala vazgeçmedin mi?”

“Muhafazakarlar bu konuya ne zaman ağırlıklarını koyacaklar?”

“Diyelim ki ben nüdistim. Okula çıplak gelsem bu sizi rahatsız etmez değil mi?”

Adli bir soruşturma yürütüyor olabilirsiniz bay Savcı: bir erkekle bir kadının arasında cinsel bir ilişki olup olmadığı da o kişilerden birinin bir kamu görevlisi olması nedeniyle öğrenmek istediğiniz bir eylem olabilir. Ama o ilişkinin kaç kez olduğundan, nerede olduğuna, ilişki sırasındaki en küçük ayrıntılara kadarinmek istemeniz ve bunu neredeyse ağzınızı şapırdatarak yazılı hale getirmeniz acaba sizin sapık duygularınızdan mı kaynaklanmaktadır?” (Y. ALDOĞAN, 15 Eylül 1998, Posta)

“Çakıcı'nın kasette Eyüp abi'sine bahsettiği ama ayıp edip adını tam hatırlayamadığı Şentürk Demiralp'in başına gelenlere bakar mısınız?  Şentürk Demiralp, devletin memuru, polisi. Ama Söylemez kardeşleri yakaladı diye dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Taşanlar tarafından pasifize ediliyor. Sanık yakaladı diye tenzili rütbe edilen polisden nasıl görev beklersiniz?” (Y. ALDOĞAN, 25 Eylül 1998, Posta)

“Yani bu pazar, dini, iman değil, siyasi tavır olarak kabul eden, kullanan ve uygulayanların siyasi eylemlerine tanık olacağız. Her siyasi görüşün en doğal hakkı olan propagandayı bakalım nasıl yapacak, ne ölçüde başarılı ve barışçı kalacaklar.” (Y. ALDOĞAN, 11 Ekim 1998, Posta)

Tokatlılara soruyorum: Meclis'e gönderdiğiniz Hanefi Çelik, sizin için ne yaptı? Kimbilir, kim tanır bu temsilcinizi?

Ya Abdullah Aslan? Ne iş yapar bu vatandaş? Tokat'ta hayat düzeyinin yükseltilmesi mi için mi, yoksal dinsel düşüncenizi tatmin için mi milletvekili seçiyorsunuz? Sakallı olduğu için birilerini milletvekili seçince Tokatlı daha mı Müslüman olacak?” (R. ZELYUT, 7 Temmuz 1998, Akşam)

“Partiler kimi zaman ihale almak için bile kurulabilir... Barış Partisi'ni ve ona tek kişinin harcadığı bunca parayı başka türlü açıklamanın yolu var mıdır?” (R. ZELYUT, 28 Ağustos 1998, Akşam)

DTP, vefa gösteriyor, ya da siyasi nezaket sergiliyor. Ama aynı hassasiyeti Refaattin Şahin'den niçin esirgiyor?

Ne kabahat işlemiş Şahin?

Bir kaç milletvekilinin ricalarını yerine getirmemiş.

Acaba nasıl bir rica bunlar?

Hatır gönülden mi ibaret? Safiyane birer tayin terfi mi? O kadarcık mı? Yoksa yine alışageldiğimiz bir menfaat olgusu var içinde?...” (R. TAMER, 6 Ağustos 1998, Sabah)

“Baykal-Yılmaz ikilisi oturup hâlâ ne konuşacaklar?

Keşke bu hükümet 2 bin yılına kadar gitseydi. Ama her şeyin çivisi oynadı.” (R. TAMER, 18 Ekim 1998, Sabah)

“Neyin soruşturması bu? Susurluğu 20 günde çözebilecek bir deha, kendi mekânında kaybolan bir kâğıdın sorumlularını 60 günde bulamaz mı?” (R. TAMER, 4 Kasım 1998, Sabah)

Doğulu Pakistan'la Batılı Alman deneylerinin verdiği çok değişik sonuçlar, din sosyolojisi diye bir bilimin olduğunu göstermiyor mu?

Merkez sağı ve solu parçalarken Türkiye'yi yönetilemez hale getirip RP'yi ve HADEP'i yaratacağımızı öngörebilmiş miydik?! Şimdi Ecevit'in deyimiyle "gencecik kızlar"a 'iç düşman' muamelesi yapmakla Cumhuriyet'e hizmet mi ediyoruz, Cumhuriyet'in başına yeni toplumsal sorunlar mı hazırlıyoruz?!

"Sosyoloji bize lazım değil" mi?” (T. AKYOL, 15 Ekim 1998, Milliyet)

Acaba ruhen ve fikren hala XIX. yüzyılı yaşadıkları anlaşılan yöneticilerimizden çok şey mi istiyoruz?” (A.T. ALKAN, 5 Eylül 1998, Zaman)

“Bir sanatçının hamile ve üstelik yari çıplak görüntüsünü seyretme hakki, ne zamandan beri "haber alma hürriyeti" haline geldi? Bu kaypak filozofiye sarılanlar, kendi yakınlarının ayni muameleye maruz kalmasından hoşlanırlar mi acaba?” (A.T. ALKAN, 19 Eylül 1998, Zaman)

“Pasaportun kaybolması, bir görevlinin sorumluluğuyla sınırlı münferit bir olay mı, yoksa merkezden onaylı bir eylem mi?” (S. ERGİN, 23 Ağustos 1998, Hürriyet)

Yılmaz'a sorulması gereken soru şudur:

‘Peki siz, 30 Haziran öncesi dönemde Taner'e ‘Yiğit'in mafyayla ilişkisi var, ihaleden dışlayın' talimatını verirken, hangi delillere sahiptiniz?’

30 Haziran öncesi Yiğit'i ihaleye sokmama kararında olan ve bunda hukuki pürüz görmeyen siyasal iktidar, nasıl olur da sonradan 180 derecelik sert bir dönüş yapar ve hukuk mazeretine (ya da gerekçesine) sığınır?” (S. ERGİN, 29 Ekim 1998, Hürriyet)

 

“On yıl öncesine kadar Batı’nın gündeminde yalnız kızıl tehlike lafı vardı. Bizde bile aşağı yukarı böyle idi, efendilerimiz, ‘irtica’ denilen terörden daha müthiş dedikleri belanın (!) farkına henüz varmamışlardı demek. Bizi de irticanın ne korkunç bela olduğuna dair, sakın Amerikalılar uyarmış olmasın?” (A. KABAKLI, 23 Ağustos 1998, Türkiye)

“Amerikanın hayra veya şerre dönük bir siyaseti de olabilir. Bu oyunda ABD ile Avrupa devletleri aynı doğrultuda mı yoksa birbirlerine kızıyorlar mı? Kürtlerin iyiliğini mi istiyorlar yoksa bazılarında Türk düşmanlığı mı baskın çıkıyor? Yahut mesele, Kürt ve Türk düşmanlığı değil de o herşeyi göze aldıran petrol sevdası yani Ortadoğu’ya kendi çıkarları hesabına sahip olmak derdi mi?” (A. KABAKLI, 17 Kasım 1998, Türkiye)

 

3.2.11. Bütünleme Safsatası (Fallacy of Composition)

Bütünün her bir veya bazı parçaları için geçerli olan bir ifadenin bütünün kendisi için de geçerli olduğunu iddia etmek.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata11.html):

“Atomlar katı değildir, içinde çok büyük boşluklar mevcuttur. Bu nedenle atomlardan meydana gelen tahta katı olamaz.”

“Tablodaki her renk çok güzel. O halde resimde güzel olmalı.”

“Bizim futbol takımının çok sayıda iyi oyuncusu var. Bu da bizim takımın çok iyi bir takım olduğunu gösterir.”

“İnsanlar ölümlüdür. İnsanlardan oluşan toplumlar da ölümlü olmalıdır.”

Güncel Kullanım: Gary North; “Her şey bilgisayarlarla birbirlerine bağlanmış durumda. Eğer bilgisayarlar 2000 yılı sorunu nedeniyle) çöker veya artık güvenilmez hale gelirlerse, her şey darmadağın olur.”

Bu kentte fuhuş, yasal olarak yapılıyor. Parasını verdiğiniz takdirde, devlet güvencesi altında, sağlık denetimleri yapılmış, vergisi verilen genelevlerde seks işçileriyle cinsel ilişkide bulunabilirsiniz. Demek ki mesele abazalık değil! Hani cinsel açlığın baskısıyla gözü dönüp sokaktaki kadında tecavüz etmeye niyetlenmek, bu kentte yaşayan hiç bir erkeğin açıklayıcı gerekçesi olamaz.” (Y. ALDOĞAN, 9 Ekim 1998, Posta)

Canım bu inat karşısında daha da sıkıldı. Dedim ki:

'Delikanlı, bu huyunu bırak. Sen, kendini, bütün insanların yalan söylediği üzerine kurmuşsun.” (R. ZELYUT, 25 Temmuz 1998, Akşam)

Hangisinden başlamak lâzım, bilemem. Belki hepsine birden sil baştan...

Ama Adalet Reformu, bir partiyi iktidara taşıyacak belli başlı kozlardan biridir.

Yahut ilkidir... Tek başına o yeter.

Neden kimse kafasını çevirip o tarafa bakmıyor?” (R. TAMER, 10 Eylül 1998, Sabah)

Modern toplumlarda siyasetin "rasyoneli" merkez sağ ve merkez soldur! Biz bunu kaybettiğimiz için siyasetimiz "irrasyonel", yani "akıl dışı"dır!” (T. AKYOL, 31 Aralık 1998, Milliyet)

Butun göstergeler sadece televizyon haberciliğinde değil, şirazesinden çıkmış her sektörde "dibe vurmak" akıbetine doğru hızla irtifa kaybettiğimizi gösteriyor.” (A.T. ALKAN, 19 Eylül 1998, Zaman)

“Üsküp'teki Mustafa Paşa Camii'nin imamı, önceki günkü cuma hutbesinde Asah Suresi'nin anlamını anlatırken, ‘‘Kuran-ı Kerim hiç inmemiş olsaydı bile, tek başına indiğinde Asah Suresi onun bütün anlamını içine alır’’ diye vaaz ediyor.” (S. ERGİN, 4 Ekim 1998, Hürriyet)

“Osman Gazi’nin; ölüm döşeğindeyken Orhan Gazi’ye yapmış olduğu vasiyeti unutmazsanız iyi Türk, iyi İslam, iyi insan olursunuz.” (A. KABAKLI, 29 Aralık 1998, Türkiye)

 

3.2.12. Genelleştirme Safsatası (Fallacy of Converse Accident) [A Dicto Secundum Quid ad Dictum Simpliciter]

Nadir veya istisnai durumları genelleştirmek suretiyle yargıya varmak..

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata12.html):

“Sırt rahatsızlığı olan bir şahıs, sırt üstü yattığı zaman daha rahat uyur. Tüm insanlar sırt üstü yatsa daha rahat uyurlardı.”

“Meşru müdafaa için adam öldürmek yanlış değildir. O halde adam öldürmek yanlış değildir.”

“Bunlar bu ülkenin çelişkileriyse ve hepimiz de bilip kabul ediyorsak, birisi dile getirdi diye içeri mi tıkmak gerekiyor? Doğan Güzel, yörenin çocuğu, elinde silah değil, fırça, kalem var. Yeteneğiyle aklını birleştirmiş, anlamlı, önemli eserler yaratıyor. Ama bırakın eleştiriyi, saptama yapana, tanıklık edene bile tahammül yok!” (Y.ALDOĞAN, 15 Ağustos 1998, Posta)

“Çevre Bakanımız yine bir inci yumurtladı ve 'yakanı asalım' dedi. Asmak, Türk politikacısının çaresiz kaldığı sorunlar karşısında ilk aklına gelen çözümdür! Türk halkı da sallandırmayı sever.” (Y.ALDOĞAN, 15 Eylül 1998, Posta)

“Başbakanın tutumunu anlamak daha kolay. O bir siyasi parti lideri. Kaçak villa bile yıktırırken seçim hesapları yapan bir siyasetçi olarak, üç gün sonra seçimede gidileceği ve muhtemelen bu seçime düşürülmüş bir başbakan olarak gireceği belli olmuşken karşı tarafa propaganda malzemesi vermek istemeyebilir. Nerede o her söylediğinin arkasında kapı gibi duracak siyasetçi bizde? Günlük politikalara, kendisi ve yakın çevresinin güncel çıkarlarına bakarak karar veren Türk seçmeni, Erbil Tuşalp'in çok güzel tanımladığı gibi, "hafıza çipi unutulmuş bir beyin yapısına sahip"... Bunu bilen politikacılar da hesaplarını seçimden önceki son döneme göre yapıyor tabii.” (Y.ALDOĞAN, 19 Kasım 1998, Posta)

Şu sıralarda Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 75. yıldönümünü kutlamaya hazırlanıyoruz.

Gelin görün ki, dünyada başka hiçbir devletin kendi kurucusuna yapmayacağı saygısızlığı, cumhuriyetin kurucusu Büyük Atatürk'e kendimiz yapıyoruz. Bakmayın siz her köşe başına bir Atatürk heykeli veya büstü yerleştirmemize...

O heykeller, göz boyamanın tembel yoludur. Kolaycılıktır...

Bu devletin kurucusuna, bu devletin ne kadar önem verdiğini gidin de Atatürk kişiliğiyle özdeşleşmiş olan köşkünde görün.” (R. ZELYUT, 17 Temmuz 1998, Akşam)

Siz siz olun, gittiğiniz düğünlere, nişanlara, sünnetlere, bundan böyle dikkat edin.

Her objektife poz vermeyin, yanınızdakilerin, arkanızdakilerin, önünüzdekilerin kim olduğunu iyice bilin, öğrenin...

Piste fırlayıp hiç tanımadığınız insanlarla şıkır şıkır oynamayın.

Çünkü o görüntüler, yıllar sonra malzeme olarak kullanılır, başınıza dert açar... Bir bakarsınız ki, meğer mafyacılardan biriyle karşılıklı göbek atarken çekilmiş fotoğrafınız, gazete manşetlerinde.” (R. TAMER, 26 Ağustos 1998, Sabah)

“Ben memur çocuğuyum.

Hakim Bey amcalara, Savcı abilere, yüreğimde heyecan duyarak büyüdüm.

Bugün bile... bir yerde Hakim ya da Savcı'yla karşılaşsam, ayağa kalkar, önümü iliklerim... Göstermelik değil, bu bende bir refleks.

Bilirim ki, Türk çocuklarının ezici çoğunluğu aynı duyguları taşır.” (R. TAMER, 9 Eylül 1998, Sabah)

AVRUPA Birliği ile ilişkiler konusunda hükümetin iki kanadı farklı düşünüyor. AB Komisyonu'nun Türkiye lehine adımlar atmasını "yeni bir başlangıç" sayan ANAP'lı Işın Çelebi'ye göre:

- AB Komisyonu'nun diyalog ve işbirliği anlayışını olumlu karşılamak, ona paralel bir çalışma düzeni kurmak lazım...

DSP'li Şükrü Sina Gürel ise farklı düşünüyor:

- Aslında fazla bir şey değişmedi. Sadece, AB, yükümlülüklerini niye yerine getiremediğini anlamaya başladı...” (T. AKYOL, 3 Kasım 1998, Milliyet)

75 yıllık Cumhuriyet tarihimizin on kusuruncu af teklifi var gündemimizde. Siyaset esnafının hediye dağarcının demirbaşı "genel af" olsa gerektir.” (A.T. ALKAN, 6 Ağustos 1998, Zaman)

“Yirmi yaşlarındaki her Türk genci hemen hemen ayni delikanlıdır dersem fazla yanılmış olur muyum; zannetmiyorum; giyimi kuşamı, beslenme standartları, eğitim seviyesi yükselse de asker fotoğraflarındaki o hiç değişmeyen ana fikirlerden ve resmin arkasına yazılan hep ayni mealdeki yazı ve şiirlerden doğrulayabiliyorum bu hükmü.” (A.T. ALKAN, 13 Ağustos 1998, Zaman)

“Ömrüm boyunca zihin özürlü insanlarla merhametsizce alay eden, itip kakan, birkaç dakikalık eğlence için onları taciz ederek büsbütün zıvanadan çıkaran sefil tiplerden nefret ettim; çünkü tabir-i amiyane ile "deli"sine sahip çıkmayan bir toplumun hiçbir değer hükmüne güvenemezsiniz; iste haber saatinde "kitle insani"nın önüne fırlatılıveren görüntü, böyle bir ahlak düşkünlüğüne işaret ediyor.” (A.T. ALKAN, 19 Eylül 1998, Zaman)

“Ankara'da genel seçimin 18 Nisan tarihinde yapılacağına inanan, buna kesin gözle bakan hiç kimse yok gibi.

Seçimin yapılacağına, kararın altında imzası bulunup, bu yönde oy kullananlar dahi ihtimal vermiyor.

Ve herkes, sihirli bir elin dokunmasıyla seçimin ‘‘bir şekilde’’ erteleneceğini düşünüyor.

Benzer şekilde, 18 Nisan tarihinde yapıldığı takdirde, seçimin büyük riskler taşıdığına, katılacak partilerin çoğu açısından ‘‘Rus ruleti’’ne dönüşeceğine inananlar da sayıca az değil.

Bugünkünden çok farklı bir sonuç alınmayacağı, sandıktan muhtemelen daha parçalı bir Meclis kompozisyonunun çıkacağı, Fazilet Partisi'nin birinci çıkma olasılığının düşük olmadığı tahmin edilebilir.

Nitekim, bu görüşleri daha geçenlerde kabinenin nüfuzlu bir bakanından dinledik.” (S. ERGİN, 3 Eylül 1998, Hürriyet)

“Toplam 550 üyeli TBMM'ye seçilen kadın milletvekili sayısı 13'ü aşamamıştır. (Toplamın yüzde 2.36'sı).

Salt bu rakamlar bile, siyaset söz konusu olduğunda, Türkiye'nin çağın içinde olmadığını göstermektedir. Çağımızla değil, olsa olsa, eli sopalı vahşi erkek tipinin, kadını saçından yerde sürüklediği görüntülerde simgeleşen taş devrine bir yakınlık kurulabilir.” (S. ERGİN, 6 Aralık 1998, Hürriyet)

“Avrupa, Amerika ve Rusya’daki kanımızı içse doymayacak Ermeniler’le Rum lobisinin ve PKK’lı Haçik’lerin, kışkırtma ve yalanlarıyla ayağa kalktı. Bin yıl kendimizden daha aziz daha refah yaşatıp ‘Teb’a-yı sâdıka’ diye övündüğümüz (çoğu bize bağlı) dünyadaki Ermeniler’e rağmen, Küçük Ermenistan bize karşı yaman bir Haçlı seferine bayrak açıyor.” (A. KABAKLI, 4 Ağustos 1998, Türkiye)

 

3.2.13. İndirgeme (Bölüm) Safsatası (Fallacy of Division)

Bütün için doğru olan bir ifadenin aynı zamanda parçaların tamamı veya bir kısmı için de geçerli olduğu sonucuna varmak.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata13.html):

“Araban çok pahalı. Dolayısıyla radyatörünün değiştirilmesi de çok pahalı olacak.”

“Bizim fakültenin bu sene 71 makalesi yayınlandı, demek ki bizim fakültedeki akademisyenler araştırmada çok başarılı.”

“Kömür siyahtır. O halde onları oluşturan moleküller de siyah olmalıdır.”

“Su dalgalarının bir sesi olduğuna göre su moleküllerinin de bir sesi olmalı.

“Zenciler diğer azınlıklardan daha az gelire sahip olduklarına göre, Muhammet Ali diğer azınlıklardan daha az gelire sahip olmalıdır.”

 Ve tabii en üzücü olan, demokrasinin, parmak hesabına, parmak hesabının çıkar hesabına indirgenmiş olanı. Oy için, iktidar için her şeyin mubah olduğu bir sistem. İnsanı demokrasiden bile soğutuyor...” (Y. ALDOĞAN, 12 Eylül 1998, Posta)

İtalyanlar'ın Kürt kaçakları toplayarak Roma'da Kürt Parlamentosu oluşturulmasına yardımcı olması, bu ülkenin değil Avrupa Birliği'nin genel politikasının sonucudur.” (R. ZELYUT, 1 Ekim 1998, Akşam)

Bizler, en zıt izm'leri bile yarıştırmış insanlarız... Din gibi en hassas bir konyu bile tartışmaktan korkmamışız... Adaleti masaya yatırmak daha kolay...

Çünkü adalet her insanın özlemi... Orada ihtilaf yok, hep ittifak var. Daha mükemmelini istiyorum dediğiniz zaman, beraberinde de bir tez, bir inceleme, bir öneri getirmişseniz, kim itiraz edebilir.” (R. TAMER, 12 Eylül 1998, Sabah)

“Demek ki, insan haysiyeti sıfır... Telefonda karınızla konuşurken bile ilân-ı aşk etmeyeceksiniz... Böyle ülke mi olur?” (R. TAMER, 21 Ekim 1998, Sabah)

Ve bizdeki siyasi anarşi: ANAP'la DSP süresi belli bir reform programı için değil, sırf DYP ve CHP'yi yemek için "kader birliği" yapıyor!

DYP sırf ANAP'a kızdığı için üç aylık Ecevit hükümetini reddediyor, Yalım Erez'i de siyasette olmaması gereken bir öfkeyle tersliyor!

CHP'nin tek hükümet formülü, DSP'ye boyun eğdirmektir!” (T. AKYOL, 31 Aralık 1998, Milliyet)

“Açık konuşalım, Batı’da biz Türklere, yeniden Sevr sözleşmesi nizamını uygulamak istiyorlar. Bu korkunç domuzluğa bahane bulmak için ‘Barbar Türkler, zaten haksızlıkla ele geçirdikleri İstanbul gibi bir cennete bakamıyorlar. Onun için İstanbul kendi şanına lâyık milletlerarası bir yönetime devredilmelidir’ diyorlar.” (A. KABAKLI, 11 Temmuz 1998, Türkiye)

 

3.2.14. Cinaslı (Eş Sesli) Safsata (Fallacy of Equivocation)

Aynı kelimenin, ifadenin iki ayrı yerinde 2 farklı anlamda kullanıldığı ifade biçimi.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata14.html):

“Kanuna karşı gelenler hapse atılmalıdır. Sen yerçekimi kanununa karşı geldin. Senin hapse atılman lazım!”

Kabadayı kavgalarını devlet değil polis çağrılması gerekirken cumhurbaşkanlarından, milletvekillerine medet umuluyorsa halk neye kime inansın? Türkiye Cumhuriyeti'nin bakanlığını yapmış insanlar mafya babalarıyla dostluklarından gurur duyuyorlarsa halkın devlete niye saygısı kalsın...

Devlet ayağa düşmüş. Ayaklar baş olmuş...” (Y.ALDOĞAN, 28 Ağustos 1998, Posta)

“Derken! Karaoğlan, n'ayır, n'olamaz, biz solcular birleşirsek sonra sağcılar da birleşir, savaş çıkar Deniz, dedi ve denizle kara birleşemedi doğal olarak...” (Y.ALDOĞAN, 16 Aralık 1998, Posta)

“Bir gazeteci herhangi bir firmaya, bir kişiye kıyak olarak olsa olsa iki satır yazı yazar. Ama Maliye'nin üst düzey bürokratının resmi evraktaki iki satır yazısı, milyarlar getirir.” (Y.ALDOĞAN, 24 Aralık 1998, Posta)

Mezhepleri birbiriyle yarıştırmak bu çağda ilkelliktir.

Hangisinin batıl hangisinin hak mezhep olduğuna HAKK karar verir. Yoksa siz kendinizde o yetkiyi de mi var sanıyorsunuz?” (R. ZELYUT, 7 Ekim 1998, Akşam)

Turizm alanlarını bedavaya kapatmak ne güzel şey... Gitseler ya doğuya... Alın size parasız toprak, orda kurun fabrikayı... Hayır, gitmiyorlar.

O zaman da -Batılı değil- Batıcı bir kafa çıkıyor, operacıları - aryacıları yolluyor.” (R. TAMER, 20 Ağustos 1998, Sabah)

 

3.2.15. Yanlış Sebep Safsatası (Fallacy of False Cause)

a- Herhangi bir şeyin, olmadığı halde, herhangi bir etkiye bağlı olduğuna inanmak.

b- Bir ifadenin, yanlış olduğu sanılan bir başka ifadeye dayandırılması gerekçesiyle kabul edilemez olduğunu savunmak.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata15.html):

“5 Mayısta gezegenler aynı hizaya geleceğinden deprem olacakmış.”

“Torun sahibi olmak kalp krizi olasılığını arttırır. Çünkü torun sahibi kişilerde kalp krizi geçirme oranı yüksektir.”

“Bu yoketme, tahrip etme hızımıza kimse yetişemiyor. Bugün yine Sarayburnu, Kennedy Bulvarı sıcaktan bunalan bütün bir Fatih, Laleli, Çarşamba, Zeytinburnu, Bakırköy ahalisini ağırlayacak. Caddebostan'dan Bostancı'ya uzanan sahil yolu üzerinde ancak beyaz donlu küçük çocuklar annelerinden gizlice denize girmeye soyunacak. Oysa o deniz hepimizi serinletebilirdi. Biz onu mahvettik, şimdi karşısında geçip, bakıp bakıp ter döküyoruz! Bu sıcaklar, olsa olsa öc almak isteyen Marmara'nın marifetidir bence...” (Y.ALDOĞAN, 9 Ağustos 1998, Posta)

Bizim devlet adamlarımız uçağa binip bir yabancı ülkeye giderken, yerçekiminden kurtulduklarından mı nedendir, yoksa vatan toprağının çekiminden kurtulup biraz daha evrensel düşündüklerinden mi, daha bir liberal demeçler verirler...” (Y. ALDOĞAN, 19 Kasım 1998, Posta)

“Öyle anlaşılıyor ki bakan olunca Temizel artık paketlerin dağıtımını yapamayacağını düşündüğünden ve bu işe sinirlenmeye başladığından yayınladığı bir genelgeyle bakanlığına hediye paketi sokulmasını yasaklamış.” (Y. ALDOĞAN, 23 Aralık 1998, Posta)

Aşk da ne aşk... Hep etten ibaret... Aşkın kadın tarafına bakın: Önce bir şarkıcı, sonra tiyatrocu, sonra işadamı... Erkek tarafına bakın: Evli ama parayı kolay kazananlardan olduğu için her gece bir mankenle beraber...

Şimdi bu mankenlere manken mi diyeceksiniz, yoksa başka bir şey mi?” (R. ZELYUT, 6 Temmuz 1998, Akşam)

“Ertuğrul Bey, bizim gibi 'zamandışı' değil. Bıyığı asla yanına yaklaştırmadı. Ve Hürriyet'e yayın patronu oldu.” (R. ZELYUT, 13 Temmuz 1998, Akşam)

“Şimdi bu katliamın faili durumundaki bazı polislerin yargılaması yapılıyor. Bu mahkemeyi İstanbul'dan Trabzon'a attılar...

Sırf, mağdurlar gidemesin diye...” (R. ZELYUT, 12 Ağustos 1998, Akşam)

“Türbanın şehirlerde yaygınlaşması ile gecekonduların yayılması arasında sıkı bir paralellik vardır. Şehirleri gecekondularla kuşatanlar, türbana girenlerdi.” (R. ZELYUT, 21 Eylül 1998, Akşam)

“DYP lideri Sayın Tansu Çiller'i anası her halde Kadir gecesi doğurmuş. Bunca badirelerden gelerek geldiği noktaya bakınca, insan başka türlü yorumlayamıyor. Bir de ortama bakınca bu kanınız daha da güçleniyor.” (R. ZELYUT, 30 Kasım 1998, Akşam)

Cehaletin sosyetesi... Cumbadan rumbaya geçen bir toplum, asma köprüde uygun adımlarla yürümenin bile sakıncalarını bilmediği için, bindirilmiş kıt'aların mitinglerini ve gösteri yürüyüşlerini, büyük ilgiyle seyrediyor.” (R. TAMER, 10 Temmuz 1998, sabah)

“Toplantıdan ilk çıkan zat, Sezgin Beydi. Mikrofonlara uzanıp henüz konsensüs sağlanamadı diyerek lügat paraladı. Ne de olsa devlet adamı.” (R. TAMER, 11 Temmuz 1998, Sabah)

“Hangi kanalı açsanız, hangi gazeteyi okusanız, karşınızda Erduran.

Bütün Türkiye Erduran'ı konuşuyor... Varoşlarda bile ün sahibi artık.

İsmini, yediden yetmişe herkes biliyor.

Demek ki, edebiyat'ın, san'atın ve 40 yıllık yazarlığın ödülünü, nihayet o'na viagra getirdi...” (R. TAMER, 12 Ağustos 1998, Sabah)

“Biz, televizyon haberlerinden kalan alışkanlığımızla aynı filmi, ancak yüz kere izleyerek aydınlanabilen bir toplum olduğumuzdan beri, Maliye uzmanlarının üst düzeydeki terim ve kelimelerine yabancı kaldık.” (R. TAMER, 26 Eylül 1998, Sabah)

Kriz lâfı bu kadar çok edilirse, sonunda sahiden kriz gelir.” (R. TAMER, 15 Aralık 1998, Sabah)

Mübarek, bugüne kadar Türkiye'nin şikayetlerini yeterince değerlendirmemiştir:

- Mübarek Suriye'ye gereken baskıyı yapsaydı, Esat terörde bu kadar pervasız olamazdı!” (T. AKYOL, 6 Ekim 1998, Milliyet)

Devlet, "yöneten" cihazdır; ama ayan-aşikare ortadaki devletimiz "yönetemiyor". Acı; ama doğru; yönetmek istemediğinden değil, ne kadar çok "yönetmek" istese, o kadar az yönetebildiğini görmemesinden.” (A.T. ALKAN, 3 Ekim 1998, Zaman)

Başbakan, gazetecilerden bu kadar şikâyetçi oluyorsa, bilin ki cumhuriyet iyi bir noktaya gelmiştir.” (S. ERGİN, 1 Kasım 1998, Hürriyet)

Bütün bedelini ödemeye hazırım; gerekirse hayatımla...

Bu yazım, bütün Cumhuriyet ve DGM savcılarına bir suç duyurusudur.

Evet sıkı durun, itiraf ediyorum.

Türkiye'de son 15 yıl içindeki bütün yolsuzlukların sorumlusu benim.” (S. ERGİN, 29 Kasım 1998, Hürriyet)

“Kadın adayların isimlerini çizen ANAP'ın toplam 1274 delegesinden 1245'i erkekti. Yani delegelerin yüzde 98'ini oluşturan erkekler çoğunluğu, ‘‘Kadınları burada istemiyoruz’’ diyerek, kendi kendilerini seçtiler.” (S. ERGİN, 6 Aralık 1998, Hürriyet)

“Bu kocaman devlet gittikçe daha çirkin Amerikalı olmak için, bu tecavüzleri sürdürüyor. Eski haçlılar’ın , 18. yüzyılda azıtan sömürgeciliğini tekrarlamaya devam ediyor.”  (A. KABAKLI, 25 Ağustos 1998, Türkiye)

“Menderes ve ondan önce daha niceleri ve bu gün de İstanbul’un gözbebeği Recep Tayyip Erdoğan sırf millet tarafından sevildikleri ve milli irade gücü ile halkımıza hizmet ettikleri için ya asıldılar yahut mahvedilmek istendiler...” (A. KABAKLI, 26 Eylül 1998, Türkiye)

“Çöl Tilkisi, ‘Askeri mevzileri vurdum.’ yalanıyla Bağdat’ı çöle çevirdi.

Sebep, Monica  ateşlerine yaktığı kirli siyasetten kendi canını kurtarmaktan ibarettir.” (A. KABAKLI, 19 Aralık 1998, Türkiye)

 

3.2.16. Tehdit Safsatası (Argument From Force) [Argumentum ad Baculum]

Bir ifadenin kabul edilmesi için tartışma veya doğruların birlikte araması yerine, korkutmak, kızmak,tehdit etmek, güç kullanmak . Güç kullanan akıl yürütme de denebilir.

Örnekler(http://www.alevalatli.com/safsata/safsata16.html):

Doğru söylediğimi düşünmüyorsan, senin kafanı kopartacağım!

Güncel Kullanim: “Erbakan, kendisine itaat etmelerini istediği FP'lilere Uhud savaşından örnek verdi; Uhud'da peygamberimizi dinlemeyenler bozguna uğradı.” [11/5/2000-Posta]

Evet Sayın Erdoğan, Melih bey... Otobüsleriniz tıpkı. Şeker Bayramı'nda, Kurban Bayramı'nda olduğu gibi iki gün, üç gün, ücretsiz yolcu taşısın. Otobüs parasını düşünenler de sokaklara çıkabilsin, bayram kutlamalarına katılabilsin... Yarım ağız değil, canı gönülden, halkın da cumhuriyet bayramına katılmasına katkınız olsun istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Bekleyip göreceğiz!” (Y. ALDOĞAN, 23 Ekim 1998, Posta)

Unutulmasın ki, milletimiz çevre konusunda çok hassaslaşıyor. Ve yaklaşan seçimde, çevreye duyarsız olan politikacılardan oylarıyla hesap soracaktır.” (R. ZELYUT, 4 Temmuz 1998, Akşam)

“Bu konuda Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan'ın göstereceği çaba, kendisinin ne kadar Atatürkçü olduğunun da ölçüsü olacaktır.

İbretle izleyeceğiz... Kimler gerçek Atatürkçü, kimler Atatürkçülük elbisesi giyerek kamuflaj yapıyor...” (R. ZELYUT, 17 Temmuz 1998, Akşam)

“Bir avuçluk kuş katilinin hatırı uğruna milyonlarca kuş ve hayvan dostunu üzmeyin.

Bu kararı geri almazsanız, başta ben olmak üzere, okuyucularımla seçim günü sizden hesap soracağız... Ve büyük Hesap Günü'nde de katledilen kuşların elleri yakanızda olacaktır.” (R. ZELYUT, 4 Ağustos 1998, Akşam)

“Alevi inancının düşmanları bilsinler ki Hacı Bektaş sahipsiz değildir... Bu halk kendilerinden mutlaka hesap soracaktır...” (R. ZELYUT, 15 Ağustos 1998, Akşam)

Bir gün, Anadolu'daki dini türbandan ibaret sayan kadınlar da uyanacak... İşte o zaman sizin gibi Boğaziçi'li din istismarcıları günlerini görecek...” (R. ZELYUT, 15 Eylül 1998, Akşam)

“Kimse yargıdan da kanunlardan da büyük değildir. Bunu Fazilet Partililer er geç anlayacaklar ve kanunlara uymak gerektiğini ister istemez kabul edeceklerdir.” (R. ZELYUT, 25 Eylül 1998, Akşam)

“Eminim ki Güney'de yaşayan Nusayri inancından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, sizden bu hakaretinizin hesabını hiç değilse seçim sandığında soracaklardır...” (R. ZELYUT, 7 Ekim 1998, Akşam)

“Kendimizi öne çıkarmak gibi bir tavrımız olmayacak' anlamına gelecek sözler ettiler.

Eğer bu sözler unutulur da 'İlle de ben!' derlerse, vatandaş, bu ikiyüzlülük karşısında kendisine yeni adres aramak durumunda kalır. Vatandaşı bu kötü seçeneğe zorlamayın.” (R. ZELYUT, 3 Aralık 1998, Akşam)

Büyük bir avansla ve krediyle iş başına gelen iktidarlar, bunun kıymetini bilmeli.

Zaten bilmeyenler, perişan olup gitti.

Siz, bir de sandıktan çıkmamış bir iktidarsınız. Bu saltanat'a sandıktan çıkanlar bile dayanamadı da siz nasıl dayanacaksınız?” (R. TAMER, 4 Eylül 1998, Sabah)

Bu bakımdan... 488 yerine bu def'a belki 508 parmak kalkar, değişiklik önergesine evet der.

Gelin zaten şuna paşa paşa evet deyin.

Çünkü demezseniz, bir genelge yayınlanıverir, münasip bir lisanla, genel seçim ikinci bir emre kadar erteleniverir.” (R. TAMER, 14 Ekim 1998, Sabah)

ANAP - DYP kavgası kendilerine de ülkeye de büyük zarar verdi. Mesut Yılmaz'a çok yakın bir politikacı olan Okuyan'ın DYP hakkındaki bu sözlerinin ciddi bir parti politikasına dönüşmesini ve DYP'nin de mukabil zeytin dalını uzatmasını diliyorum...

Yarın kendileri de, ülke de pişman olmadan...” (T. AKYOL, 16 Ekim 1998, Milliyet)

“ANAP'lılarla DYP'liler bugün akıllarını başlarına almazlar da yine yıllarımızı yakmaya devam ederlerse, Eczacıbaşı'nın uyardığı "yakın gelecekteki tehlike"nin vebali onların olacaktır!” (T. AKYOL, 13 Kasım 1998, Milliyet)

Cumhuriyet bas üstüne: Siz "cumhuriyet" fikrinin "lazım-i gayri müfarik"ından yani "olmazsa olmaz" cinsinden ayrılmaz unsurlarından, yani milli hakimiyetten, hukukun üstünlüğünden ve bağımsızlığından, temel insan haklarının çiğnenemez ve devredilemez özünden, gelir dağılımındaki adaletten, insanların iyi eğitim görmek ve meslek sahibi olmak hakkından, üretimi artırmak yoluyla milleti zenginleştirmekten bahsediniz ve eğer cesaretiniz varsa iste bu alanlarda "75 yılda nereden nereye geldik?" sualinin dokumunu veriniz.” (A.T. ALKAN, 5 Eylül 1998, Zaman)

“Devlet, bugün aba altından "bordro" göstererek, yönetici akıldan başka hiçbir akıl cinsinin hikmetine muttali olamadığı dayatmalarla ulema sınıfını yeniden hizaya geçmeye davet ediyor; ama bilmelidir ki "müdahane"ye zorladığı bu zümrenin yetiştirdiği nesiller de yarın "müdahin" olmaktan kurtulamayacaktır.” (A.T. ALKAN, 26 Ekim 1998, Zaman)

“Rahmetli İsmet İnönü bile koskoca ve sarsılmaz sanılan ‘Milli Şef’liğinden, halkın iradesi ile vazgeçmek zorunda kalmıştı. Allah’ın emriyle bu millet güçlüdür. Bunu unutmamak için 1950’de müzmin tek parti iktidarının nasıl devredildiği hatırlanmalıdır.” (A. KABAKLI, 29 Ağustos 1998, Türkiye)

“Dünyadaki PKK sürüleri artık biraz da Roma’yı teftişe gelsinler. Evet onu af filan etmeyin, iadesini falan istemeyin. Yakında belâsını bulur İtalya. 40 elli bin şehidimizin, gazimizin, mazlumlarımızın ahları çıkar yavaşça, yavaşça...” (A. KABAKLI, 19 Kasım 1998, Türkiye)

3.2.17. Kumarbaz Safsatası (Gambler's Fallacy)

Geçmişte bir olayın nadir gerçekleşmesinden hareketle, gelecekte daha yüksek ihtimalle ortaya çıkabileceğini kabul etme yanılgısı. Olasılık teorisinde, her olay ya da oluşumun bir öncekinden bağımsız olduğu kabülünü reddederek, örneğin madeni paranın on kez tura geldikten sonra, onbirincide yazı geleceğini iddia etmekten oluşan hata.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata17.html):

“Zar atma masasına yine gitmelisin. Yedi atma şansı altıda bir. Sen zarları beş kez attın yedi tutturamadan. Şimdi elin mahkum, yedi atacaksın.”

“Uzun süredir büyük bir deprem yaşamadık. Yakınlarda bir tane bekleyebiliriz.”

Türkiye bundan böyle, her 4 yılda bir, bazen 3,5 yılda bir, periyodik olarak Yerel ve Genel seçimleri birlikte yapmaya mecbur... Çünkü devran öyle dönecek.” (R. TAMER, 31 Temmuz 1998, Sabah)

 

3.2.18. Genetik Safsata (Genetic Fallacy)

a- Bir şeyin kaynağının, esas aldığı şeyle aynı olduğu vargısı.

b- Bir şeyi; kaynağı, kökeni veya başlangıcı açısından değerlendirmek, açıklamak veya reddetmekten doğan hata.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata18.html):

“1-Zihin sadece, kafatasının içindeki madde ve enerjinin etkileşimlerinin bir sonucudur. Ölümden sonra, madde ve enerji hala kafatasının içinde olacağından, zihnin ölümden sonra da yaşamalıdır.”

“Hırsızın oğlu da hırsız olur.”

Mesut Yılmaz'ın başörtüsü konusunda U dönüşü yapması şaşırtıcı değil, hatta seçim ortamına girildikçe beklenen bir durumdu. ANAP'ın dört eğilimli bir parti olduğu, bu eğilimlerin içinde en belirginlerin de milliyetçi muhafazakar olduğu ne çabuk unutuldu? Turgut beyin partisi, 'türban' gibi bir konuda radikal bir tavır takınabilir mi, 28 Şubat kararlarına rağmen?” (Y.ALDOĞAN, 12 Eylül 1998, Posta)

Onların ataları Kurtuluş Savaşı'nda mandacıları desteklerken bizler Atatürk'ün yanında yer aldık. Belki de kinleri bu yüzdendir. Recai Kutan, sapık sözü ile kendisini tanımlamıştır.” (R. ZELYUT, 7 Ekim 1998, Akşam)

“Geçenlerde de Büyük Birlik Partisi milletvekillerinden birisi 'tankla gelen bankla gitti' diyerek asker düşmanlığını sürdürmüştü.

Bunlar böyledir... Uslanmazlar...” (R. ZELYUT, 30 Kasım 1998, Akşam)

Yıllar evvel, Nişantaşı, Hacı Emin Efendi Sokağında, komşu oturduğumuz halde, kendisiyle hiç tanışmadım ama belli ki, pervasız ve fütursuz bir zat.

Zaten viagrayı kullanması değil, bunu açıklaması enteresan.

Refik Erduran, bazı erkekleri yüreklendirmiş de olabilir.

Zaten gözü kara bir milletiz...” (R. TAMER, 12 Ağustos 1998, Sabah)

“Softa'nın sağcısı solcusu olmaz.

Softa her zaman softadır.” (R. TAMER, 14 Ağustos 1998, Sabah)

“Kendi sağlığının hattâ hayatının kıymetini dreksiyon başında düşünmeyen bir millet, bakalım zaten ekmekteki temiz eller'e ne kadar uyum sağlayacak.” (R. TAMER, 21 Ağustos 1998, Sabah)

“CHP, kendi gurubunu yöle bir serbest bırakır ki, meclis aritmetiği altüst olur... Olabilir.

Ama bütün bunları Ecevit becerebilir mi?

Yapısı ve mizacı itibariyle ben beceremez diyorum.” (R. TAMER, 14 Aralık 1998, Sabah)

ANAP da Turgut Sunalp'ın değil, Turgut Özal'ın partisi olduğunu hatırlamalı, DYP'ye dostluk elini uzatmalıdır.” (T. AKYOL, 23 Aralık 1998, Milliyet)

İtalya'nın tez zamanda başına bela kesilecek bu terörist makulesine, "nerelerde kaldınız; gözümüz de yollarda idi" muamelesine tabi tutması ile bizimkilerin alamayacaklarını bile bile iade talebinde ısrar ederek Türk kamuoyunu galeyana getirmesi bir fotoğrafın aslı ile arabı arasındaki benzerliği andırıyor. Akdeniz milletlerine has sıcakkanlılık veya temkin hissinden uzaklık böyle tecelli ediyor olsa gerek.” (A.T. ALKAN, 23 Kasım 1998, Zaman)

“Değişim vaadinde bulunanlar, kendilerini koruyamamaktadırlar.

Bu olgu, hükümetin ANAP ve DTP kanatları açısından geçerlidir. İki temel hata söz konusudur:

Birincisi, ANAP'ın kurucusu Turgut Özal'dan miras aldığı kalıtımsal davranış kalıplarından kaynaklanıyor.

Bu parti, maalesef, iktidara gelip devlet mekanizmasını kontrol ettiği zaman iş çevreleriyle arasına mesafe koymayı bir türlü beceremiyor.” (S. ERGİN, 18 Ekim 1998, Hürriyet)

“Türkiye, 1983 sonunda Turgut Özal'la başlayan ANAP döneminde ekonomide büyük sıçramalar yapıp dünyaya açıldı. Özal, Türk insanının müteşebbislik genleri üzerindeki örtüyü kaldırdı.

Ancak örtüyü fazla kaldırdı ve hukuki altyapı, ekonomideki bu muazzam gelişmenin gerisinde kaldı.” (S. ERGİN, 22 Kasım 1998, Hürriyet)

Ancak, madalyonun bir de öbür yüzü var. Mesut Yılmaz da son tahlilde bir ANAP'lıdır ve ANAP zihniyetinin getirdiği dikkatsizliklerden masun değildir.” (S. ERGİN, 22 Kasım 1998, Hürriyet)

“Açık konuşalım, Batı’da biz Türklere, yeniden Sevr sözleşmesi nizamını uygulamak istiyorlar. Bu korkunç domuzluğa bahane bulmak için ‘Barbar Türkler, zaten haksızlıkla ele geçirdikleri İstanbul gibi bir cennete bakamıyorlar. Onun için İstanbul kendi şanına lâyık milletlerarası bir yönetime devredilmelidir’ diyorlar.” (A. KABAKLI, 11 Temmuz 1998, Türkiye)

“Bundan tam 96 yıl önce Balkan Harbinde Türkler’e karşı, Yunan, Sırp, Bulgar zulümlerini anlatan Mehmet Akif, Safahât’taki korkunç tasvirlerini okumalısınız... Heyhât! Hıristiyan kavimlerde, hiçbir canavarlığın değişmediğini görürsünüz.” (A. KABAKLI, 1 Ağustos 1998, Türkiye)

“...Suriye’de darbe yaparak, çeyrek asır canavarca iktidar süren bu zat, mezhebi çok karışık Osmanlı ve Suriye cemaatlerinin ‘gizlilik-batinilik’ dolayısı ile şüphe ile baktığı bir zümreye mensuptur.

Böyle karışık bir despot sülalesinin Türklüğe  ve İslamlığa ihanet edip Rusya ile devamlı içli dışlı birlik halinde bulunması, elbette üzerinde durulacak bir şeydir.” (A. KABAKLI, 11 Ekim 1998, Türkiye)

“Nitekim genç, medeni, kara taassupsuz bir adam olduğunu farzederek daima yanıldığımız, İngiliz Başbakanı Tony Blair de İngiliz atalarının hâlis çocuğu olduğunu ispatlamıştır. Amerika’ya akıl hocalığı yaptığı Irak’ı yoketme planı ile tam İslam düşmanı bir ingiliz olarak soyunun izinde yürümektedir.” (A. KABAKLI, 26 Aralık 1998, Türkiye)

 

3.2.19. Acele Genelleştirme Safsatası (Fallacy of Hasty Generalization)

Sınırlı verilere, yetersiz delillere veya temsil gücü olmayan örneklere dayanarak akıl yürütme hatası.

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata19.html):

İki kez soyuldum. İkisinde de beni soyan zenciydi. Gelecekte zencilerden uzak duracağım çünkü genellikle beni soyuyorlar.

 Yazlıkların olduğu bölgede gazete satılmıyor. Sorduğunuz zaman da ilgisiz bir ifadeyle abone olanlara geldiği söyleniyor. Ama gazete bayii yok! Yaz geldi diye gazete okumayan bir bizim millet var herhalde...” (Y.ALDOĞAN, 18 Ağustos 1998, Posta)

“Saygın, Topçu'nun kadınlara ayrımcılık yaptığını iddia ediyor. Topçu, kadınlara karşı olmadığını söyleyince de, kendisine ulaşan şikayetleri dile getiriyor: "Burada öyle diyorsun ama kadın mühendisleri çalıştırmıyorsun. Rize'de kadın mühendis çalışmak istiyor, sen atamasını yapmıyorsun. Kadınlara karşı tutumunuz ortada. " Tartışma sonuçlanmıyor ama biz en azından Topçu'nun bir kadın düşmanı olduğunu öğreniyoruz.” (Y.ALDOĞAN, 27 Ağustos 1998, Posta)

Ölçüyü kıl olarak alırsak, kadın olsun erkek olsun, Batılı'nın bizden daha kıllı oldukları ortadadır. Öyleyse, bize dayatılan 'bıyık kötüdürcülük', Avrupa emperyalizminin ideolojik kuşatmasından küçük bir kesittir.” (R. ZELYUT, 13 Temmuz 1998, Akşam)

“Adnan Polat, basında, kendisini demokrat ve Atatürkçü olarak tanıtıyor. Türkiye için bu iki özellik yeter de artar bile...” (R. ZELYUT, 29 Temmuz 1998, Akşam)

“Diyeceksiniz ki, küçük bir haberi amma da büyüttün.

Derim ki: küçük bir haberi bu hale getiren anlayış büyük bir haberi ne yapmaz... İşte bu anlayış, Türkiye'de gazeteciliği küçültmüş, okurla basının arasını açmıştır. Haberi çarpıcı hale getirmek, okunur yapmak mantığı ile haberin kimliği çiğnenerek bugünkü seviyesiz duruma gelinmiştir.” (R. ZELYUT, 30 Aralık 1998, Akşam)

Sıcaktan bunalıp, geceyi damda geçiriyorlar.

Haydii... Uyurken dam'dan düşüyorlar. Ya da kalkıp, uyku sersemliğiyle cumburlop...

Bir, üç, beş değil.

Doğu'da damdan düşenlerin sayısı 100'ü aştı.

Allah Allah... daha bir gece, iki gece evvel damdan düşenlere bakıp ders almaları ve bir daha dam'a çıkmamaları lâzım, değil mi?

Hayır. Çıkıyorlar.

Çıkınca da sonuç: 100'ü aşkın ölü... Bir o kadar yaralı... Yâni sakat.

Sanırsınız ki Türkler, aynı hatayı defalarca tekrarlamak için adeta ant içmiş bir millet.” (R. TAMER, 13 Ağustos 1998, Sabah)

Sorun, gördügümüz olaylarin zihnimizdeki bir şablonu "doğruladığına" inanmamızdır. İste bu müthiş inandırıcılığı sayesinde Aristo, iki bin yıl süreyle bilimsel düşüncenin gelişmesini engelledi.” (T. AKYOL, 25 Temmuz 1998, Milliyet)

Kesekağıdı deyip geçmemeli; bu memlekette fikir erbabı geçinenlerin kaçta kaçı bir kesekağıdı dolduracak kadar şahsiyet taşıyor ki?” (A.T. ALKAN, 11 Temmuz 1998, Zaman)

“Turistlere hediyelik eşya satarak geçimini temin eden bir esnaf düşünmüş, taşınmış ve kendince önemli bir karar alarak İtalyan turistlere satış yapmamaya karar vermişti! Havaların iyice soğuduğu şu günlerde pek de turist uğrağı sayılmayan bir taşra şehrine kaç turist gelir, bunlardan kaçı İtalyan'dır ve bu İtalyan turistlerden kaçı şu bizim "akıl" esnaftan alışveriş eder ayrı mesele; İtalya'dan mal almamanın, karşılığında döviz vermemenin mantığını bir dereceye kadar anlamak mümkün de bize para kazandıracak bir müşteriyi refüze etmenin manası ne ola? Kendisi de komikliğin farkında olmalıydı ki kameraya bakarken biraz fazla saçmalamış olmanın -ve akl-ı selimi gereğinden fazla hırpalamanın- verdiği eziklikle mahcup görünüyordu. İşte akl-ı selim, bu memlekette bunun için fazla durmuyor ve aşağılandığını hissettiği an "bana doyum olmaz" diyerek alıp başını gidiyordu.” (A.T. ALKAN, 30 Kasım 1998, Zaman)

“Tam bu noktada, sivillerin her zamanki kolaycılığı karşınıza çıkıyor:

‘Nasıl olsa askerler devreye girer ve bu iş yatar...’

Birçok konuda olduğu gibi, bazı sivil kesimler seçimin ertelenmesi konusunda da umutlarını askerlere bağlamış gözüküyorlar.” (S. ERGİN, 3 Eylül 1998, Hürriyet)

“RTÜK'ün ağır yaptırımlarını demokrasi anlayışı çerçevesinde eleştirirken, Levent Kırca'nın mizah anlayışının ölçülerini yeniden ayarlaması gerektiğini de unutmayalım.

Türkiye'nin her zamanki açmazı: Doğrular, hep yanlış zeminlerde ve yanlış aktörlerce savunuluyor...” (S. ERGİN, 5 Kasım 1998, Hürriyet)

“Bir dünya devleti olarak ABD’nin yoksul Afganistan’la Sudan’a saldırarak yüzlerce cana kıyması, Batı’ya yarım yamalak itimat edenleri daha derinden sarsmıştır.” (A. KABAKLI, 25 Ağustos 1998, Türkiye)

“Bir asırdan beri batılı devletlerde başarısını bildiğimiz Yahudi üstünlük ve oyunları karşısında (üstelik Filistin ve benzerlerinin nefretini hakkıyla toplamış Hıristiyan – Musevi kafasının hakim olduğu) bir Amerika’nın, Clinton değerinde dürüst ve ileri bir lider çıkarması, cidden bütün dünyada tebrik edilmesi gereken hârikulade bir hadisedir.” (A. KABAKLI, 17 Aralık 1998, Türkiye)

 

3.2.20. Dayatma Safsatası ( Fallacy of “is” to “ought” )

Tanımlayıcı anlamlar içeren terimlerin dayatılması suretiyle, bunların kabullenilme zorunluluğunu ortaya koyma iddiası.

Örnekler(http://www.alevalatli.com/safsata/safsata20.html):

“Kapitalizm en iyi ekonomik sistemdir. Dolayısıyla, tüm toplumlar kapitalizmi benimsemelidir.”

“Türkiyeyi çeteler yönetiyor. Bir çeteye üye olmazsak kesinlikle yaşayamayız.”

 “Dilipak, ‘Yılgınlık yok, direniş var' diye cesaretlendirmeye çalışıyor gençleri. Bu demokrasi denilen kurum, insanlık onuru denilen değer, bir metre bez parçası değildir. Kadınların etekleri altına saklanarak politika yapmayın. Onlar üzerinde kurmakistediğiniz tahakkümün adı olsa olsa sizin deyiminizle 'zulüm'dür. Kadınlara asıl zulmü din adına siz yapıyorsunuz!” (Y.ALDOĞAN, 9 Eylül 1998, Posta)

“Tayyip Erdoğan tehlikeli bir yolun başlangıcındaydı. Başlamadan bitmesi ülke için hayırlı olduğu kadar kendisi için de hayırlı oldu. Kimse demokrasi bahanesiyle yolunun kesilmesine itiraz etmesin. Demokrasiyi haketmek için demokrat olmak gerekiyor!” (Y. ALDOĞAN, 24 Eylül 1998, Posta)

“Ancak bu görüş sistemle çatıştığı ve sistemi değiştirmek istediği için siyasetten engellenmekte, protestoları da buna dayanmakta. Haklılıkları nereye kadar? Sistem içinde kalmaya razı olana kadar! Yani onların var olmasına olanak sağlayan, onların çalışmasına izin veren ama kendisini yok etmelerine izin vermeyecek olan sistem: demokrasi! Belki anlamadıkları nokta tam da burada düğümleniyor: oyların, şimdiki gibi yüzde yirmisini değil, yüzde kırkını, hatta daha da fazlasını aldıkları halde bile bu sistemi değiştirmeye güçleri yetmeyecektir. Demokratik, çoğulcu, parlamenter hukuk düzeni, laiklik ilkesiyle birlikte işleyecek, sistemin bazı aksamaları da bu sistem içinde çözümlenecektir.” (Y. ALDOĞAN, 11 Ekim 1998, Posta)

Ankara, Cumhuriyet'ten önce küçük bir şehirdi. Daracık tozlu yolları ve eski binaları ile çökmüş görüntüsü veren bu Anadolu kasabasını Atatürk ve Cumhuriyet, modern bir dünya şehri haline getirdi.

O sıradan kasabayı Cumhuriyet, Türkiye'nin başkenti yaptı. Bu ülkenin kalbinin attığı bir merkez oldu Ankara...

Hiçbir şehir, Cumhuriyet'e ve Atatürk'e Ankara kadar borçlu değildir. Bu yüzden Ankara, Cumhuriyet'in ve Atatürk ilkelerinin en güçlü koruyucusu olmak durumundadır.” (R. ZELYUT, 23 Ekim 1998, Akşam)

Demokrasiye geçiş bir siyasi ve sosyal evrimleşmedir. Zaten Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in özelliği faşist, komünist ve Üçüncü Dünyalı cumhuriyetler gibi "ideolojik bağnazlığı" değil, "muasır medeniyet"i esas alması ve bu sayede kendi içinde evrimleşme dinamizmine sahip olmasıdır. Bu evrimin çağımızdaki aşaması, Cumhuriyet'in liberalleşmesi zorunluluğudur.” (T. AKYOL, 29 Ekim 1998, Milliyet)

“Etkin yönetim, geniş hürriyet, tarafsız yargı kavramları öncelikle liberal felsefenin kavramlarıdır. 28 Şubat sürecinde içerikli bir liberal değerler mücadelesi veren ve sağın birleşmesinden bahseden Çiller, şimdi bu konulardaki samimiyetini kanıtlamalı, Yılmaz'a yönelttiği Yüce Divan silahını bırakmalı ve "kardeş parti" dediği ANAP'a dostluk elini uzatmalıdır.” (T. AKYOL, 23 Aralık 1998, Milliyet)

Cumhuriyet bizden "fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller" istiyor; açık konuşalım, yeni uygulama ile bu niteliklere uygun nesiller yetiştirilmesi mümkün değil. Cumhuriyet uğruna "az demokrasi"ye bile razı olanların aslında cumhuriyete bile saygısı olmadığı aşikar; travmatik bir tezat bu! Böyle akıl yürütme, ne "aydınlanma" akımının ürünü olabilir, ne de kaba pozitivizmin.” (A.T. ALKAN, 14 Kasım 1998, Zaman)

“Türkiye gibi zihinsel planda geri kalmışlıktan bir türlü kurtulamayan bir ülkede, devletin sanatı teşvik etmesi, himaye etmesi çağdaşlığın gereğidir.” (S. ERGİN, 13 Aralık 1998, Hürriyet)

“İşte aziz Cumhurbaşkanı! Siz eğer bu ihbarcılar kararnamesini imzalarsanız halkımızı, demokrasiyi ve adaleti bu gibi soysuz çanak yalayıcılarına teslim etmiş olursunuz! Halkımız zulümden bıktı.” (A. KABAKLI, 25 Temmuz 1998, Türkiye)

 

3.2.21. Kanıtsızlık Safsatası (Argument from Ignorance)

a- Bir şeyin yanlışlığının ispatlanamamış olması nedeniyle doğru olduğunu, savunmak.

b- Doğruluğunun ispatlanamamış olması nedeniyle yanlış olduğunu ileri sürmek.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata21.html):

“Allah'ın varlığı kimse tarafından kanıtlanmamıştır. Öyleyse Allah yoktur.”

“Şimdiye kadar hiç kimse Uzayda insana rastlamadı, o halde uzayda hayat yoktur.”

Hacıbektaş'ta 'devlet'in yer aldığını belirten Cumhurbaşkanı 'Türkiye, daha fazla demokrat olsa, bunlardan başka ne söylenebilirdi?' diye sorarak 'Demokrat Türkiye!' isteyenleri de haşladı...” (R. ZELYUT, 17 Ağustos 1998, Akşam)

“Öyleyse, 'İslam tektir, onun Türk'ü, Arab'ı olmaz' sözü, teorik olarak doğru olsa da pratikte asla ispatlanamayacak bir iddiadır.” (R. ZELYUT, 2 Eylül 1998, Akşam)

Padişahlar dedim. Bu benim lâfım değil...

Patenti, Sakıp Sabancı'ya ait.

Şimdiye kadar hiçbiri çıkıp da biz Padişah değiliz demediğine göre, kelimeyi bir defacık da benim kullanmamda herhalde sakınca yok.” (R. TAMER, 28 Temmuz 1998, Sabah)

“Halkçı Parti, SODEP, SHP doğrultusuna rıza gösterseydik, şimdi CHP, belki merkez soldaki tek parti olacaktı.

Nerden çıktı bu DSP?

Çıktı.

Çünkü Ecevit faktörü var...

Keşke DSP'yi kurmasaydık diyebiliyor musunuz?

Diyemiyorsunuz?

Öyleyse bölünmüşlükten niye şikâyet ediyorsunuz?” (R. TAMER, 11 Ağustos 1998, Sabah)

“Bence bu kadar arayışa gerek yok.

Ecevit, Çankaya'ya herhangi bir kabine götürdü de sanki Çankaya onaylamadı mı?

Farzedin ki 55. Hükümet hiç düşmedi.” (R. TAMER, 16 Aralık 1998, Sabah)

Sanki o günlerde böyle bir trajedinin vuku bulması gerekiyordu; sanki birilerine, "iste böyle bir tehlike vardır, iste ispati.." denilmek ihtiyacı hasıl olmuştu. "Kaza" mahalli olarak Sivas seçildi ve tam sekiz saat boyunca "kaza"nın vuku bulması için dakika dakika gayret sarf edildi.” (A.T. ALKAN, 2 Temmuz 1998, Zaman)

“Dersle roman arasında tercihte bulunmak; hangisi doğru? Doğrusu suali böyle tertipleyince cevaba hacet kalmıyor; "İyi bir soru sormak, onun cevabini bulmak kadar değerlidir." diyen adam, işbu sualin dürüst bir niyet taşımadığını hemen fark edecektir. Vaktiyle bizim nesli, "Önce Türk musun, yoksa Müslüman mi?" açmazına zorlayanlar da yanlış bir sualin doğru cevaplandırılmayacağını biliyor olsalar gerekti. Romanın karşısına dersi, teorinin karşısına hayati, fikrin karşısına fiili koymak da dürüstlük sayılmaz; çünkü en azından hayvanat ilmiyle (zooloji) uğrasan alimler bugüne kadar ağustosböceklerinin yaz boyunca türkü çağırdığı için familya halinde zürriyetlerinin kesildiğini ileri sürmedi; diğer yandan karıncaların asla dalga geçmediklerine dair sarih bir bilgiye de sahip değiliz.” (A.T. ALKAN, 30 Temmuz 1998, Zaman)

“Topluma yerleşmiş ahlaki standartları bile sıkıcı ve despot karakterinden ötürü manasız bulacak kertede bohem hayat tarzını benimsemiş olanlara söz yok; ama Batılı hayat tarzının bir dizi resmi ve gayri resmi "censor" süreçlerine hala itaat ettiğini niçin görmezden gelelim: İşin bir de "otosansür" boyutu var ki, sansüre hayır diyenlerin biraz nefeslendikten sonra "otosansüre de hayır" diye bağırmamaları için ortada hiçbir sebep görünmüyor.” (A.T. ALKAN, 7 Kasım 1998, Zaman)

Müstakbel Genelkurmay Başkanı'nın irtica ile mücadelenin geleceğine bakışı ile ilgili olarak şu tahmini yürütmek mümkün gözüküyor:

Türk Silahlı Kuvvetleri, bir tehdit saptamış ve bu tehdide paralel bir çizgide durmuştur. Tehditte bir değişiklik olmadığına göre, TSK'nın aldığı pozisyonu değiştirmesi beklenmemelidir.” (S. ERGİN, 8 Ağustos 1998, Hürriyet)

“Atatürk’ün kasıtlı hayranı bu geri kafalı solcuların asıl maksatları nedir biliyor musunuz?

‘Atatürk diktatördü, her zaman gördüğüm ve görüldüğü gibi, bu millete demokrasi, milli irade filan yaramaz. Solcu, sömürücü, yumrukçu aydınlar, Ata’yı örnek tutarak kendini idare etmeye ve özüne dönmeye çalışan bu halka fırsat vermemelidir. Milletin seçmesine rağmen aydınların bizi soymasına ve ezmesine izin vermeyecek, parti ve liderlere sakın iktidar filan vermesin’ demek istiyorlar. Milletini aşkla seven Gazi Paşa’ya onun için firavunluk yakıştırıyorlar.” (A. KABAKLI, 3 Kasım 1998, Türkiye)

 

3.2.22. Alakasız Sonuç Safsatası (Fallacy of Irrelevant Conclusion )

Kanıtlanması gereken şeyle ilgili bir savunmadan çok, konuyla alakasız bir savunma yapılması ve söz konusu edilen noktaların savunulan şey hakkında bir çürütme ya da destekleme dayanağı oluşturmamasından doğan hata .

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata22.html):

“Bir avukat suçlunun hüküm giymesi gerektiğini savunuyor:
Bu adamı suçlu bulmalısınız! Cinayetin ne kadar iğrenç ve şeytani bir biçimde işlenmiş olduğunu düşünün.”

Güncel Kullanım: North Gary; “Eğer size biri "Şu anda şirketimiz 2000'e uyumlu"derse ondan bunu şirketinin antetli bir mektup kağıdına yazıp size postalamasını isteyin. Bu iddiası konusunda kendine ne kadar güvendiğini bu şekilde anlayabilirsiniz. Elinizde bu iddiasıyla ilgili imzaladığı antetli bir mektup kağıdı olmadığı sürece iddiasını ciddiye almayın. Bunu iyimser bir 2YK söylentisi olarak kabul edin.”

Dikkatimizi çeken şey, konaklama ve çevre düzenlemesinin bütün yoksulluğuna, hatta neredeyse Pakistan'ı hatırlatmasına karşın, halkın hiç de o kadar yoksul görünmediği. Bir tek tarikatlı, başı bağlı yok. Kızlar, mini etekli, şortlu. Erkekler, bıyıksız, sakalsız. Eşim durup durup, 'bunlar Avrupalı, gözünü sevdiğimin Trakyası' diyor. Ellerinde çekirdek külahları, piyasa yaparken çıtlatıp duruyorlar.” (Y.ALDOĞAN, 18 Ağustos 1998, Posta)

Ticaretin önce ülke içinde yaygınlaşıp karmaşık hale gelmesi, sonra da aynı karmaşa içinde küreselleşmesi, yalanı ve kandırmacayı da beraberinde getirdi.

Kimse kimseye güvenemiyordu artık. Sözlerin yerini senetler-çekler, noter sözleşmeleri almıştı... Bu güvensizlik tepeden tırnağa herkesi sardı.

Şimdi bu salgının esiri halindeyiz.” (R. ZELYUT, 25 Temmuz 1998, Akşam)

“Türban konusunda kararlar netleşmişken, uygulamalara herkes alışmak üzereyken, Başbakan tuttu, 'kararı gözden geçireceklerini...' söyleyerek Fazilet Partisi ile aynı konuma geldi. Tansu Hanım da yanlarında olduğuna göre bunlar yakında Hilafet'i geri getirmek teşebbüsünde bile bulunabilirler...” (R. ZELYUT, 15 Eylül 1998, Akşam)

2 Bin Mayıs'ında liderlerden biri 13.4'le Cumhurbaşkanı seçilirse hiç şaşmayın.

Neye güldüysek misliyle başımıza geldi...”  (R. TAMER, 2 Temmuz 1998, Sabah)

“İktidardayken seçime gitmek varken, bu hükümet, 5 ay sonra, kendi iktidarına kendi eliyle son verecek.

Herhalde ince bir politika... O kadarına aklımız ermez.

Ama bilin ki, şu 72 saat içinde yeni bir gelişme olmazsa, Türkiye Nisanda, kendi bahtını kumar masasına yatıracak.” (R. TAMER, 27 Temmuz 1998; Sabah)

“Demek ki... Dışardan 3 kişi atanacak. Ya teknotrat, bürokrat, ya da üniversiteden veya iş âleminden 3 kişi.

Peki bunları kim atayacak?

Yaa... Görüyorsunuz ki hiç bir mantık yok.

Üstelik seçilmiş 3 Bakan'a karşı bir ayıp var...

Yasa, onları peşinen potansiyel birer militan olarak kabul etmiş. Öyle şey mi olur? Bir kere, Anayasa'nın ruhuna aykırı.” (R. TAMER, 29 Temmuz 1998, Sabah)

Fazilet sözcüsü de ayni görüşte:

- Bu madde Türkiye'nin yağmalanması maddesidir... Solculuktan bahsedenler eğer bu kanun tasarısına evet derlerse, samimiyetlerinden şüphe ederim...

İlginç bir bilinçaltı beraberliği!” (T. AKYOL, 24 Temmuz 1998, Milliyet)

“Demokrasi Türkiye'nin dış politika gücüdür aynı zamanda! Onun için de demokrasimiz liberal olmalı, Jakoben değil...” (T. AKYOL, 12 Ekim 1998, Milliyet)

Zagallo'nun hiçbir şey bildiği yoktu; ama bu, benim futboldan hiçbir şey anlamadığım anlamına gelmezdi; belki Brezilyalı futbolcuların öğle yemeğine sabun konulmuş, belki bir Fransız cadısı buyu yapmıştı; başka ihtimal olamazdı!” (A.T. ALKAN, 16 Temmuz 1998, Zaman)

“Deniz ürünleri endüstrisinden sorumlu devlet bakanı yumruğunu masaya indirerek iki saatten beri konuyu detaylandırmaya çalışan kurmaylarını azarladı:

-Bu mesele bitmiştir beyler; hepinizi uzun dinledim, önümüzdeki yıl liselerde okutulacak sosyoloji derslerinde "marjinal gruplar sosyolojisi"ne özel bir ağırlık verilecektir. Bundan sonra çalışmalarınızı bu yönde geliştirmenizi bekliyorum; toplantıyı kapatıyorum” (A.T. ALKAN, 3 Eylül 199, Zaman)

“Maçtan sonra yine sokaklardaydık; galip gelmek güzel; ama her galibiyetten sonra sevincimizi abartarak ifade etmekle aslında rakibimizi kutsamaktan başka bir şey yapmıyoruz..” (A.T. ALKAN, 12 Ekim 1998, Zaman)

“Bu sırada yanına yaklaştığımız Başbakan Yılmaz'a, DSP'nin af önerisi ile DTP lideri Hüsamettin Cindoruk'un ‘‘Bu hükümet bitmiştir. Geniş tabanlı bir hükümet kurulmalıdır’’ şeklindeki çıkışını hatırlatıyoruz.

Başbakan, yorum yapmıyor. Belli ki, biraz önce bahçeye hakim olan büyüleyici atmosferin dışına henüz çıkamamış.” (S. ERGİN, 26 Temmuz 1998, Hürriyet)

“Bakarsınız, kadınların sayısının artması, siyasetteki tıkanıklığın aşılmasında da önemli bir rol oynayabilir? Siyasetteki erkek egemenliğinin Türkiye'yi nasıl bir çözümsüzlüğün içine soktuğu ortada değil mi?” (S. ERGİN, 6 Aralık 1998, Hürriyet)

“İnsanlar yalnızca silahla öldürülmez. Bir insanın sesini kaydedip açıklamak da bir cinayettir.

Buna cüret edenlerin yarın sizi öldürmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz ki?

Dünyanın her yerinde cinayet işleyenlere katil denir.” (S. ERGİN, 20 Aralık 1998, Hürriyet)

“Bu şartlar altında ormanların mahvedilmesi konusunda hiç kimse masum değildir.” (A. KABAKLI, 17 Eylül 1998, Türkiye)

“Artık kimse, nerde bir manzume okumaya kalksa ‘Vallah abi, mahkemenin ve yargıtayın çifte emri var. Çoluk çocuğum bana bakar. Bağışlayın, savuşuyorum.” Diye kaçı kaçıveriyorlar.

Bu şiir, bu manzume isterse Sultan Alparslan adına, Bizans kralı Romen Diyojen’e hitap etsin. İsterse: ‘Camiler kışlamız – Müminler asker’ diye İstiklâl Savaşı’ında Gazi M. Kemal’i sevinçten mestetsin. Hatta isterse, Atatürk’ün çok severek ‘hocam!’ dediği Ziya Gökalp tarafından yazılsın... Değil mi ki o belalı şey günümüzün en ‘Atatürkçü’ reis ve savcıları tarafından cezalandırılmıştır... Şiir denilen o nesneden artık hayır beklemeyin.” (A. KABAKLI, 29 Eylül 1998, Türkiye)

 

3.2.23. Alakasız Amaç Safsatası, (Fallacy of Irrelevant Purpose)

Bir şeye karşı, öyle bir amacı olmadığı halde, amaca ulaşılmadığına dayanarak çıkarım yapmak.

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata23.html):

“İlahiyatçılara güvenmiyorum. Binlerce yıldır Allah'ın varlığını ispatlayamadılar.”

Bu genç kızların bir bocalama dönemi geçirdiklerini, kendilerini soyunmuş gibi hissettiklerini, öfkeye kapılıp savunma psikolojisine geçtiklerini anlamak zor değil. Ne yazık ki onlar suçlusu olmadıkları bir taktiğin kurbanı oluyorlar. Onları anlıyor ve üzülüyorum, ama bir kadın olarak, erkek dayatması baş örtüsüne de karşı çıkıyorum.” (Y.ALDOĞAN, 9 Eylül 1998, Posta)

Bir tutam kıla bağlanan uygarlaşma idealini, biz kendimiz yakalamadık, bize dayattılar.

Bakıyorum da özel sektör baştan başa bıyıksız... Kendimizi Avrupa insanına benzetmek için müthiş bir yarıştayız.

Şirketler, bıyıklı yönetici istemiyor.” (R. ZELYUT, 13 Temmuz 1998, Akşam)

Ecevit 1977 yılında yüzde 42 oy aldıydı...

Peki neydi bu? Türkiye'nin yüzde 42'si birdenbire solcu olmaya mı karar verdiydi?

Öyle olmadığını en iyi Ecevit biliyor.

Unutmayın ki Türkiye'de gezer yüzer oylar laik muhafazakârların oylarıdır. Çünkü onlar alıngan ve hassastır.” (R. TAMER, 4 Temmuz 1998, Sabah)

“Bizim bu kader kutsal saydığımız mahkemeler, siyasetçiler yüzünden tahribata uğramışsa, arızayı Oda Konseri'yle örtemeyiz...” (R. TAMER, 10 Eylül 1998, Sabah)

Butun hantallığına, nakisesine ve suiistimaline rağmen millet hala rejimle kavgalı değil; milletin rejime muhalif tavır takınmamasının sebeplerini düşünmek söyle dursun, bu tavrın kıymetini bile anlamaktan mahrum bir ekip tarafından idare ediliyoruz..” (A.T. ALKAN, 5 Ekim 1998, Zaman)

“Bu haliyle DTP'ye biçilen misyon, DYP'ye karşı ağırlık oluşturması, mümkünse DYP'nin içini boşaltmasıydı. Aradan geçen bir buçuk yıllık süre içinde DTP'nin bu hedefi başardığını öne sürebilmek imkansızdır. DTP, başlangıçta beslenen bütün umutlara karşılık beklenen sıçramayı yapamamıştır.” (S. ERGİN, 16 Temmuz 1998, Hürriyet)

“O zaman siz, hukuk çerçevesi içinde kaldığınızdan ötürü kendinizi dezavantajlı bir durumda buluyorsunuz. Avantajlı taraf, şantajcınız.

Demek ki, onların kulvarına girmeniz gerekiyor. En geçerli yöntem, bir çete kurmanız ya da var olan çetelerden birini angaje ederek, bu ekibin üstüne salmanız.” (S. ERGİN, 22 Aralık 1998, Hürriyet)

“Gökalp gibi milliyetçi şiiri kurduğunu, milli felsefenin  ve Atatürkçü düşüncenin temelini attığını sandığımız bir şair bile görüyorsunuz, meğer ne suçlar işlemişmiş. Daha ne katmerli suçların artık Fuzulî, Yunus gibi suçsuz görülen şairlerimizce işlendiğini, Türkiye’de demokrasi arttıkça göreceğiz.” (A. KABAKLI, 29 Eylül 1998, Türkiye)

 

3.2.24. Sınırlı Seçenek Safsatası, (Fallacy of Limited Alternatives)

Tam bir inceleme araştırma ve delil ortaya koymadan, bir hareket seyrinin başka seçenekleri yok saydığı veya dışladığı konusunda ısrar etme yanlışlığı.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata24.html):

“Vergi yasalarında reform yapılması için hükümeti düşürmeliyiz. Başka seçeneğimiz yok çünkü iktidardaki hükümet geçmişte vergileri indirmemişti.”

“Microsoft'un yazılım endüstrisine hakim olmasına memnunum. Eğer onlar olmasalardı şu anda sahip olduğumuz bilgisayar verimliliği olmayacaktı.”

“Eğer Demirel'i yeniden Cumhurbaşkanlığa seçmezsek istikrar bozulur.”

Gelelim CHP'ye... Bu parti, tarihi bir fırsat daha yakalamıştır. CHP, temiz siyaset, temiz siyasetçi ilkesini hayata geçirerek toplumda temizlik özlemi çeken büyük kitleler için umut olabilir. Bunun için çetelerle işbirliğine giren siyasetçilerin üzerine daha kararlı biçimde gitmesi gerekir.

DSP ile CHP hiç değilse bu konuda bir işbirliği yapabilirler.

Toplum için seçenek olduğunu bu iki parti çetelere karşı işbirliği ile gösterebilir. DSP de bu fırsatı kaçırmamalıdır.” (R. ZELYUT, 26 Eylül 1998, Akşam)

“Sayın Ecevit, geçmişte birinci rakip olarak CHP'yi gördü ve sürekli ona vurdu. Eğer DSP Lideri bu CHP karşıtı havasını sürdürürse, güvenoyu alamaz.

Öyleyse, Sayın Ecevit, hükümeti kurma girişimini, CHP'nin kuşkularını ve itirazlarını giderecek bir çizgide yürütmelidir.” (R. ZELYUT, 4 Aralık 1998, Akşam)

“...işi tadında bırakmak lâzım. Çünkü, beğenmediğimiz her mahkeme kararından sonra, ortalığı miting alanına çevirirsek, otoriteden yoksun, disiplinsiz, kuralsız, kurumsuz bir ülke haline geliriz. Sonra işin içinden hiç çıkamayız. Unutmayın ki, yasalar değişmedikçe, yasalara uymaya mecburuz.” (R. TAMER, 27 Eylül 1998, Sabah)

“Gelmek istemiyorlarsa buna Juventus kendi karar versin... Yaptırımı da gayet açık: Hükmen mağlubiyet.

Bunun dışında hiç bir ihtimal olamaz... Ne tarafsız saha, ne erteleme, ne de seyircisiz maç... UEFA, çizmeyi aşamaz.” (R. TAMER, 24 Kasım 1998, Sabah)

Liderin sultasına ve milletvekilinin "işgüderliği"ne karşı, asıl, parti kurumunu güçlendirmek gerekmektedir. Bunun için de şimdilik yapılabilecek tek şey, yoğun bir kamuoyu baskısıyla, partileri çok yaygın önseçim uygulamasına ve kontenjan adaylığının çok sınırlı tutulmasına zorlamaktır.” (T. AKYOL, 1 Ağustos 1998, Milliyet)

“Diğer bir önemli faktör de Demirel'in sağdaki partilerle eşit mesafede olması, "birleştirebilir" bir noktada bulunmasıdır.

Sivil siyaseti restore ederek sistemi toparlayabilecek tek isim de, o noktadaki Demirel olabilir; başkası gözükmüyor...” (T. AKYOL, 8 Eylül 1998, Milliyet)

“Gerçekten, ANAP ve DYP arasında ciddi bir yakınlaşma ve "kardeş parti" bilinci oluşturup iki parti arasında ortak siyasi kurumlar meydana getirmedikçe Türkiye düzlüğe çıkamayacaktır!

Seçimlerden sonra hükümet bile kurulamayacaktır!” (T. AKYOL, 16 Ekim 1998, Milliyet)

“Merkez sağda hala yüzde 40 var! ANAP ve DYP birbirini yemeye devam ettikçe, Türkiye düzlüğe ve temizliğe ulaşamaz!” (T. AKYOL, 13 Kasım 1998, Milliyet)

“Türkiye için bu aşamada teorik olarak en iyi hükümet modeli, DSP'li bir ANAYOL'dur.” (T. AKYOL, 3 Aralık 1998, Milliyet)

Aslında "eğer" kaydıyla başlayan cümleler tertip etmeye gerek yok: Türkiye, velev ki Suriye'ye karşı kararlılık gösterdikten sonra, kendisini yakından ilgilendiren diğer dış siyasi unsurlara karşı eskisi gibi davranmayacaktır, çünkü Suriye konusunda girmiş olduğu angajmanın benzerini diğer dış tehditlere karşı da tekrarlaması beklenir.” (A.T. ALKAN, 10 Ekim 1998, Zaman)

“DTP'ye düşen görev, kuruluş amacına uygun bir şekilde Türkiye'nin siyasi istikrarına katkıda bulunmaktır. DTP, bu misyonundan ayrıldığı takdirde kendi geleceğini de tehlikeye atacaktır.” (S. ERGİN, 16 Temmuz 1998, Hürriyet)

Her halükârda, erken seçim kararının geri alınmasının önündeki pratik ve siyasi engellerin aşılabilmesi zor gözüküyor.

Aşılabilmesi için tek bir gerçekçi çözüm gözüküyor. Bu çözüm, koalisyonun CHP'nin de katılımıyla devam etmesidir.” (S. ERGİN, 6 Eylül 1998, Hürriyet)

“Yılmaz, DYP-FP bloku ile birlikte hareket etmediği sürece, girişeceği her oyun planında, Baykal'ın vizesini almak zorundadır. Bu, TBMM'nin mevcut aritmetiğinin dayattığı bir realitedir.” (S. ERGİN, 17 Eylül 1998, Hürriyet)

“Bu nasıl olur? Tâ vaktiyle ANAYOL hükûmetinin oluşmasını başaramayan gayretler sırasında dediğimiz gibi (başkaları da söylediler) Milli Hükûmet, yahut Meclis Hükûmeti kuralım.” (A. KABAKLI, 2 Aralık 1998, Türkiye)

 

3.2.25. Mutabakat Safsatası (Fallacy of Majority Consensus) [Consensus Gentium]

Bir fikir ya da tezin doğruluğunu ,insanların çok büyük çoğunluğunun ona inandığını ya da tüm insanların onu bütün zamanlar boyunca benimsediğini savunarak iddia etmekten oluşan hata

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata25.html):

“UFOların başka gezegenlerden geldiğine inanmıyor musun? Neden olmasın? UFOlarla ilgili son kamuoyu araştırmaları insanların çoğunluğunun UFOlara inandığını gösteriyor.”

 

3.2.26. Çok Sorulu Safsata, (Fallacy of Many Questions)

Tek ve basit bir cevabın talep edildiği bir sorunun

a- birden fazla cevap ihtiyacı yaratması,

b- her biri ayrı ayrı cevaplandırılması gereken başka sorular sorulmasını gerektirmesi.

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata26.html):

“İşinden hala ayrılmadın mı ?”

Güncel Kullanım: Limbaugh, Rush; “New York Times, 1993'te Boston Globe' u almak için $1.07 milyar harcadı... New York ve Boston'da evsizler problemi yok mu ? New York Times neden gidip bu talihsiz insanlara biraz para vermeyi seçmedi ? ... Liberaller neden kendilerini toplumcu vaazlarının dışında tutuyorlar?” 

 

“Dört kez meclis gündemine gelen ama bir türlü görüşülemeyen ve kadük olan yasa tasarısı, bu kez erkek ağırlıklı genel kuruldan kadınlar lehine değişiklerle geçebilecek mi? Yani hiç olmazsa yasada, kağıt üzerinde, kadın ve erkek eşit olabilecek mi?” (Y.ALDOĞAN, 27 Ağustos, 1998, Posta)

“Peki kim seyretti o göstermelik törenleri? 12 milyonluk kentin kaç hemşehrisi, kaç insanı? İki bin? Üç bin? Ne oldu peki dostlar alışverişte mi gördü? Bu mudurtören, bundan başka, herkesin katılacağı, herkesin mutlu olacağı, herkesin sevinç duyacağı bir başka kutlama biçimi, bir başka sevinç gösterisi olamaz mı?” (Y.ALDOĞAN, 7 Ekim 1998, Posta)

“Ne olmuştur da birer'otomatik portakal' olmayan Türk insanı, sokak ortasından tanımadığı kadını kaçırma, toplu olarak ırzına geçme ve sadistçe öldürme arzularıyla dolu yaşamaya başlamıştır?

Hangi gerekçeler artık sokaktaki gençleri birer şiddet silahı haline getirmiştir? Yoksa korkuya beklediğimiz gibi; gelir dağılımı adaletsizliği, eğitimsizlik, işsizlik, ahlak çöküntüsü, medyada yoğun olarak işlenen cinsellik ve şiddet, meyvelerini vermeye başlamış ve yönünü bulamayan genç insanlar birer serseri mayınamı dönmeye başlamıştır?

Yarın öbürgün sokakta hangimizi kaçırılmak, tecavüz edilmek ve hunharca öldürülmek bekliyor?” (Y. ALDOĞAN, 9 Ekim 1998, Posta)

Sayın Kutlu Aktaş!

Size görevinizi öğretecek ne bilgimiz ne de tecrübemiz var. Fakat, bu ülkenin huzur içinde yaşamak isteyen bir vatandaşı olarak sorularım olacak.

* Pazar günü yapılan türban eylemlerine bakanlık olarak izin verdiniz mi vermediniz mi?  Eğer bu kara gösteriye izin verdiniz ise...

* Bu eylemlerin, eylemciler tarafından 'cihat' olarak değerlendirildiğinden haberiniz var mı?

* Cihatın, din uğruna kafirlerle savaş olduğunu biliyor musunuz?

* Bu türban eylemcilerinin savaş açtığı kafirler kimlerdir?

* Bu eylemlerde türban takanlardan çok, erkeklerin yer aldığını tespit ettiniz mi?

* Bu erkek ağırlıklı kadın gösterisi size bir şey anlatmıyor mu?

* Bu eylemlerde cumhuriyetin 75 yıllık tarihinin zulüm tarihi olduğu dile getirildi. Buradan yola çıkarak gösterinin masumane bir protesto olmaktan çıkıp devlet karşıtı bir eyleme dönüştüğünü anlayabildiniz mi? Yine:

* Bu gösterilerin çok planlı olduğundan haberiniz var mı?

* Türban eylemlerinin arkasındaki siyasi gücün Fazilet Partisi olduğunu tespit edebildiniz mi?

* Fazilet Partili yöneticilerin bu eylemden önce değişik şehirlerde halkı eyleme çağırdığını istihbarat birimleriniz size ulaştırdı mı?

* Açıkça yapılan bu isyan çağrıları karşısında siz olayın kendiliğinden ortaya çıkan bir protesto olduğunu mu sanıyorsunuz?

* Bu eylemin, günlerce şeriatçı gazetelerde ilanının yapıldığını tespit ettiniz mi?

* Bu ilanlarda, yapılacak eylemin kanuni olduğu söylenip insanlar katılıma çağrılırken siz, bunun kanun dışı olacağını söylediniz mi?

* Söylemedi iseniz niçin?

* Bu şeriatçı gazetelerin küfür dolu yayınları karşısında bakan olarak bir tepkiniz olacak mı? Eğer kara gösteriye izin vermedi iseniz...

* Nasıl oldu da bu insanlar ellerini kollarını sallayarak şehirleri istila ettiler?

* Güvenlik güçlerini niçin devreye sokmadınız?

* Bu yasadışı gösteriyi tahrik edenlerin ve düzenleyenlerin hakkında yasal işlem yapacak mısınız?

* Olayın arkasındaki siyasi güçleri, medya desteğini, şeriatçı dernek ve vakıfları takibe alarak haklarında soruşturma başlatacak mısınız?

* Yani, yaptığı kanunsuzluğu yapanın yanına kar mı bırakacaksınız, yoksa hesap sorabilecek misiniz?

* Her önüne gelen grup sokaklarımızı böyle istila ederek tarihimize, devletimize, milli birliğimize karşı kin ve nefret yağdırabilecek mi?

* Yoksa, yöneticiler olarak bu insanlardan korkuyor musunuz?

* Yoksa, üzerinizde siyasetçilerin baskısı mı var?

* Yoksa, bizler de sokağa çıkıp 'kanun, düzen, huzur, rahat istiyoruz' diye mi yürüyelim...

* Bakanlığınızın şeriatçı gösteriye hoşgörüsü, diğer vatandaş kitlesini sokağa dökmeye yol açmaz mı?

* Bunun, Türkiye'yi iç çatışmaya götüreceğini anlamıyor musunuz?

* Bu konuyu Bakanlar Kurulu'na götürecek misiniz?

* Hükümetten devletin korunması ve şeriatçıların geriletilmesi konusunda destek bulamazsanız, bu durumu halkımıza açıklayarak görevinizden ayrılmayı düşünür müsünüz?” (R. ZELYUT, 14 Ekim 1998, Akşam)

Yokluk ve kıtlık yıllarımızda bu ülke daha mı temizdi acaba? Şeker bulamadığımız, televizyon seyredemediğimiz, asma köprülerden geçemediğimiz günler, bu yürek daha mı rahattı?

Kalkınma mı yaramadı bize?

Bu güzelim yollar, bu lüks arabalar, bu dev tesisler... ve bu müthiş teknoloji, ahlâkımızı mı bozdu?

Hazımsızlık denen nesne bu mu acaba?.. Yoksa bunun adı doyumsuzluk mu?

Türkiye, lâyık olmadığı bir noktaya mı geldi kuzum?

Erken mi geldi, geç mi kaldı, bilemiyorum.

Cebi para görünce ilk iş evdeki karıyı boşayan uçkur düşkünleri gibi, acaba memleket, tertemiz mazisine, tarih, anıt ve müzesine tekme mi attı? Eyvah...” (R. TAMER, 15 Temmuz 1998, Sabah)

Küreselleşme ve özelleştirmeye karşı çıkarken tek gerekçe "ideoloji" midir? Yoksa çağdaş ekonominin temel kavramları olan verimlilik, teknolojik yenilenme, rekabet, gibi açılardan da solun rasyonel gerekçeleri var mi?!

1930'larin mi, çağımızın mi bakış açıları 'çağdaş'tır?!

Ayni şekilde, 1930'larin laiklik anlayışı, "yöneten bürokrat" ve "yönetilen köylü"den ibaret bir toplum için oluşturulmuştu.

Bugünkü Türkiye'de ise kentleşme, eğitim, bireyselleşme, demokratik talep bilinci, dışa açılma ve girişimci orta sınıflar bir hayli gelişmiştir. Rejimin demokrasiye dönüşmesi gibi, laiklik anlayışının liberalleşmesi gerekmiyor mu?” (T. AKYOL, 31 Temmuz 1998, Milliyet)

“Çelebi'ye göre Türkiye AB ile siyasi diyaloğu yeniden başlatmalı... Gürel'e göre buna gerek yok...

Türkiye, bu iki farklı politikadan hangisini izleyecek?!

Koalisyonun birbiriyle en çok anlaşan iki partisi, oturup ortalama bir yol mu izleyecek? Böyle bir "ortalama" politika, belirsizlik demek olmaz mı?

ANAP ve DSP "ortalama" bir politikada uzlaşsalar bile, bu ne kadar sürecektir?
Seçimler ne zaman? Sandıktan nasıl bir iktidar çıkacaktır?” (T. AKYOL, 3 Kasım 1998, Milliyet)

Bilkent Universitesi Senfoni Orkestrası’nın Güneydoğu seferini bu çerçevede nasıl yorumlamalıyız; çok sesli Bati müziğinin evrensel bir dil teşkil ettiği iddiasından vazgeçmemek mi, yeni Türk burjuvazisinin sinirli taleplerine rutin programlarıyla cevap verirken “iyi de halkımız bu isin neresinde?” diye endişeye kapılarak kendini suçlu hisseden müzisyenlerin vicdan avutması mi yoksa doğuştan yatkın olduğu halde sadece yeterince senfonik orkestra dinleyemediği için bu tur müzikten hoşlanmadığını sanan ahalinin ayağına gitmek gereği mi? Bu anlamlı turneden sonra bölgeden Ankara’ya, “tadı damağımızda kaldı; yine senfoni orkestrası isteriz” yollu karsı konulmaz bir talep baskısı yönelirse, bu tezlerin en azından tartışılabilirliğini kabul etmemiz gerekecektir. Ne var ki göründüğü ve işitildiği kadarıyla Guneydogu’ya veya taşranın herhangi bir yerine senfonik orkestra göndermek jesti, pekâlâ “saraka” olarak da yorumlanabilecek tepkilere yol açmış bulunuyor. O halde “halka gitmek” veya “topluma açılmak” cinsinden eski bir elit hastalığının yeniden depreştiğine mi hükmetmeliyiz?” (A.T. ALKAN, 22 Ağustos 1998, Zaman)

“"Cumhuriyet olmasıydı kağnıya mahkum olurduk." demek, tersinden ifadelendirilmiş haliyle, "Cumhuriyet olmasaydı bu ahali kağnıdan motorlu araç teknolojisine geçmeyi akil edemeyecek kadar geri zekalı olduğu için hala kağnı gıcırdatıyor olacaktık." manasına gelmez mi? Bu ne sefil mantıktır ki cumhuriyet adına kas yapacağım derken göz çıkarılmasına yol acıyor? 75. yıl kutlamaları münasebetiyle buna benzer bir yığın gaf yapılmasının manası nedir? Bu metinleri kim yazıyor, kim onaylıyor, kim bu saçmaların gün be gün ekranlardan tekrarlanması için milletin parasını carcur ediyor?” (A.T. ALKAN, 5 Eylül 1998, Zaman)

Yavuz Ataç'ın hemen arkasındaki masada oturan ve Çakıcı ailesinin mutluluğunu paylaşan siyasetçi, Yavuz Ataç'tan daha mı az kusurlu?

Ya da, DYP-SHP koalisyonunun 1991 sonunda kurulmasından hemen sonra Büyük Ankara Oteli'nin restoranında Çakıcı ile oturup viski içen DYP'li bakanlar çok mu düzgün?

Çakıcı'nın eşi yakalandığında, emniyette kötü muamele görmemesi için aracı koyup dönemin İstanbul Emniyet Müdürü'nden ricacı olan bakanlar çok mu temiz?” (S. ERGİN, 27 Ağustos 1998, Hürriyet)

“Başbakan Yılmaz'la Başbakan Yardımcısı Ecevit'in bu konuda Aktaş'ı da aralarına alıp ihaleyi iptal kararını benimsemeleri, neredeyse bir hafta sonra, 5 Ekim tarihine rastlıyor.

Bu gecikme neden meydana geldi? Aktaş mı Başbakan'ı bilgilendirmekte gecikti? Böylesine hassas bir bilgiyi hemen aktardıysa, Başbakan neden hemen harekete geçmedi?

Ve son soru: Başbakan, neden Ecevit'in 5 Ekim günü doğrudan inisiyatif koyarak meseleyi sahiplenmesine kadar bekledi?” (S. ERGİN, 29 Ekim 1998, Hürriyet)

“Şimdi, ufacık çıkarları ve kaprisi için dünyayı ateşe veren böyle bir Amerikaya güvenilebilir mi? Sırplar, Grekler dahil, bütün haksız mütecaviz soyların; kötülüklerini, saldırılarını önlemek artık Amerika’dan ümit edilebilir mi?” (A. KABAKLI, 25 Ağustos 1998, Türkiye)

“Türkiye’nin gözbebeği 600 yıllık üniversitemizde, sırf başörtüsü düşmanlığı taassubu, gericiliği hangi sebeple ve kimin zorbalığıyle yürütülebilir? Bağnaz siyaseti yüzünden, bu zatla başlayıp, geçen yılın her gününde fakülteleri kıyım alanına çeviren kavgalar, haksızlıklar bu zatta niçin hoşgörülüyor? Hür eğitimi, devlet emrini, gençlerin kişilik haklarını, din ve vicdan hürriyetlerini çiğnemek yetkilerini bu zata kim veriyor?

Gençlerin emeklerini başarılarını okuma öğrenme haklarını, gençlik, insanlık onurlarını hiçe sayıp çiğnemek yetkisini bu yıl da devam mı ettirecek?” (A. KABAKLI, 2 Eylül 1998, Türkiye)

 

3.2.27. Popüler Savunma Safsatası, (Argument to The People)

Bir fikri mantıklı bir şekilde haklı çıkarmaksızın duygusal, popüler kabullere dayanarak savunmak. Fikre rasyonelliğin desteğiyle onay sağlanmasından ziyade, çoğunluktaki eğilimler, önyargılar, duygular, heyecanlar, tutumlara yönelik bir tavır kullanılarak onay sağlanmasına çalışılır.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata27.html):

“Beyzbol sporunu sevmelisin! Beyzbolu sevmeyen Amerikalı sayılmaz!”

“Galatasaray Türkün gücünü bir kez daha Avrupa'ya gösterdi.”

Eğri oturup doğru konuşalım. Barış Partisi, Alevi oylarını almak için kurulmuş bir partidir. Sayın Veziroğlu ısrarla gizlese de kamuoyu gerçeğin böyle olduğunu bilmektedir. 'Teşkilatımızın yüzde 60'ı Sünniler'den oluşuyor!' sözü de bir takıyyedir.” (R. ZELYUT, 28 Ağustos 1998, Akşam)

Ecevit'in duygularını çok merak ediyorum... Demirel o'na "seni Başbakan tayin ediyorum" diye mektubu uzattığı an, Ecevit ne hissetti acaba?

Ayrıca, Demirel ne hissetti?

Bunu bir gün anılarında elbet okuyacağız.

Yaygın kanaat şudur ki, eğer 19 yıl evvel tokalaşıp konuşabilselerdi, 12 Eylül olmayacaktı.” (R. TAMER, 4 Aralık 1998, Sabah)

“Bu ülkede herkes istediği her yerde istediği arsayı alıp üzerine bina yaptırdığına göre, Suna Pelister niye bu haktan mahrum kalsın.” (S. ERGİN, 30 Temmuz 1998, Hürriyet)

“ Hakimiyetin insanda, millette olmayıp Allah’ın bükülmez bileğinde olduğu gerçeğini , Müslümandan, Hıristiyandan, Museviden kim inkâr edebilir? Bunlar hangi din veya dinsizlik mezhebinin inkarcılarıdır.” (A. KABAKLI, 9 Temmuz 1998, Türkiye)

 

3.2. 28. Savunma Safsatası, (Appeal to Personal Interests), [Argumentum ad Personam]

Savunulanın kabul görmesi için kişilerin beğenisine (tercihler, peşin hükümler, eğilimler v.s) hitap ederek savunma yapmak.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata28.html):

“Senatörün yeni ekonomi politikasını mühendis olduğun için desteklemelisin.”

“Valla bizim başkanın konuşmasına bayıldım adam ne de olsa profesör.”

Sayın Ecevit Türkiye'nin güneydoğusundaki terör sorununa değinirken sık sık bölgedeki aşiret yapısından ve aşiret zihniyetinden şikayet eder. Bu zihniyetin temelinde feodalizmin en belirgin işareti olan intikamcılık yatar. İntikamcılık da kan davası biçiminde kendisini dışa vurur.

DSP Lideri Sayın Ecevit, bu uzlaşmaz ve intikamcı tavrıyla kan davası güden insanların durumuna düşmüyor mu?

Bu durum, iyi bir şair olan Sayın Ecevit'e yakışıyor mu?”  (R. ZELYUT, 18 Aralık 1998, Akşam)

Cindoruk, bir demokrasi simgesi olduğuna göre, kendi asli görevine dönmeli... Yassıada'dan Zincirbozan'a, ordan TBMM Başkanlığı'na yücelen çizgisini, hiç kaybetmeyip, bir daha perçinlemeli...

Hattâ... 55'inci hükümetin kuruluş biçimindeki bazı izleri unutturacak keskin demokratik tavırlar sergilemeli.” (R. TAMER, 19 Temmuz 1998, Sabah)

Ecevit'in bu "dışlamaları" aşması ve DYP'yi de kaygılarını gidererek, "ikna" etmesi gerekecektir.

Ecevit'e yakışan; küçük partilerin taktikleriyle değil, bilge kişiliğinin geniş ufkuyla davranmaktır.” (T. AKYOL, 3 Aralık 1998, Milliyet)

“Ecevit, ülkeyi zora sokan "sınır"lamaları aşacak birikime sahiptir ve bunu yapmalıdır.” (T. AKYOL, 15 Aralık 1998, Milliyet)

“Eğer Sayın Erez, "uzlaşma" kavramının muhataplarını benim düşündüğüm gibi adreslendiriyorsa bu temennisine can ü yürekten iştirak ederiz: Bugünlerde Türkiye için görülebilecek en iyi hizmet "devlet" ile "millet"i uzlaştırmaktır ve bu uzlaşma ihtiyacı sanıldığından daha ziyade derinlere nüfuz etmiş bulunmaktadır. Ne var ki Sayın Erez'in kariyerinin şaşırtıcı yükselme çizgisi itibariyle bu ihtiyacın derinliğini hissedebileceğine ve dolayısıyla "uzlaşma arıyorum" derken devletle millet arasındaki sancılı ilişkinin tansiyonunu düşürmeye talip olabileceğine ihtimal vermiyorum.” (A.T. ALKAN, 28 Aralık 1998, Zaman)

“Baykal'ın ise doğrudan kendi üzerine yönelen bu baskı kampanyasından rahatsızlık duyacağını tahmin etmek güç değil. Bu noktada, Baykal'ın tepkileri ‘‘kolay kestirilebilir’’ bir lider olmadığını hatırlatmak gerekir.” (S. ERGİN, 6 Eylül 1998, Hürriyet)

“Biz bugüne kadar yasaklara, adaletsizliğe yapılan zulümlere karşı hiç olmazsa tecrübeli ve demokraside hassas bilinen Ecevit’in bazı çıkışlar yapmış olmasını diler ve beklerdik.” (A. KABAKLI, 4 Temmuz 1998, Türkiye)

“İşte azizler! Sayın Cindoruk’un devlet adamına yakışır teklifinden yararlanarak, içine kapatıldığımız çıkmazın önünü açabiliriz.” (A. KABAKLI, 22 Temmuz 1998, Türkiye)

“Hanım derneklerinin değerli temsilcisi bir arkadaşımız: ‘Hippilerle, traverstilerle düşüp kalkan, polise küfür eden, sahnelerde ekranlarda müstehcenlik şampiyonluğu yapanlar dahi devlet sanatçısı olabiliyor mu?’ Diye bana çıkışıyor.”  (A. KABAKLI, 15 Aralık 1998, Türkiye)

 

3.2.29. Duygu Sömürüsü Safsatası (Argument to Pity )

İnsanların duygu ve hislerine hitap ederek, bir şeyi acıma duygusu uyandırarak kabul görecek şekilde savunmak.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata29.html):

“Hakim bey lütfen, beni adam öldürmekten hapse atmayın! Beni hapse atarsanız çocuklarım aç kalacak.”

“İnşallah safsata projesi üzerine yaptığım değişiklikler genel kabul görür. Çünkü hasta hasta gece yarılarına kadar oturup düzeltme yaptım.”

İnsan hakları, insan özgürlükleri adı altında dayatılmak istenen dini yaşam biçiminin sonu o kadınların kalın kumaşlar altında kaybolmuş, okuma ve çalışma hakları olmadan evde oturmalarıdır. Örnekleri çok!

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Türk kadınının başı örtülüydü, hakları yoktu, ikinci sınıf insandı. 75. yılını kutlamaya hazırlandığımız Cumhuriyet sayesinde o kadın bugün üniversite kapılarına dayanıp hak hukuk diyebiliyor da, ne amaçla kullanıldığını anlayamıyorsa çok yazık...” (Y. ALDOĞAN, 12 Eylül 1998, Posta)

Emin olunuz ki hapsin 10 günü de birdir 10 yılı da... Allah oraya kimseyi düşürmesin.

Affa kesin biçimde karşı çıkanlar şunu unutmasınlar:

Hayatın yarın kimin önüne hangi yolu çıkaracağı bilinmez. Bugün affa şiddetle karşı çıkanlar, yarın en fazla af bekleyen insan konumuna düşebilirler.” (R. ZELYUT, 21 Temmuz 1998, Akşam)

APO serbest!

‘Yönetim’ zaafımızdan dolayı tehdide maruz kalan Lozan'dır!

Aşınan dış itibarımız, küçülen ekmeğimiz, sarsılan toplumsal bütünlüğümüz...
Ve Ankara hükümetçilik oynuyor!

Sağı veya solu "ittifak"larla birleştirecek 'sistem'lerden birini gerçekleştirmezsek çok vahim bir sürece sürükleniyoruz!

Kutan, Yılmaz ve Çiller... Ecevit ve Baykal, daha neyi bekliyorsunuz?!

Bunca bela yetmedi mi?!” (T. AKYOL, 17 Aralık 1998, Milliyet)

 

3.2.30. Faydacı Safsata, (Pragmatic Fallacy)

Bir şeyin insanlar üzerindeki yararlı etkilerinden dolayı doğru olacağını varsaymak.

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata30.html):

“İnsanın tabiatla başbaşa kalması çok faydalıdır, onun için seni bir ay ıssız bir adaya bırakacağım.”

Güncel Kullanım: Tod Nielsen; “Yeni özelliklerin Windows'la bütünleştirilmesi Amerikan tüketicisi için iyi bir şeydir.”

 Eğer eğitime katkı olayına fayda açısından bakıyorsanız derim ki: Sizler, Türkiye'nin bugünkü nimetlerinden bizim gibi sıradan insanlardan daha fazla pay alıyorsunuz. Bu payınızın gelecekte artması için bu ülkede eğitim seviyesinin artmasına katkıda bulunmanız şarttır.” (R. ZELYUT, 11 Eylül 1998, Akşam)

“İstenilen ise şöyle özetleniyor: İrticaya karşı yeni bir Kurtuluş Savaşı verilmesi... Hava bu iken, Fazilet Partisi gibi din istismarını politika haline getirmiş bir partinin hükümete alınması, irticaya karşı yapılacak mücadeleyi zayıflatır.

Üstüne üstlük, Fazilet'in hükümette bulunması, şimdiye kadar irticaya karşı yürütülen çalışmaları baltalar, gericilere de moral olur.

Bu yüzden, Türkiye'nin bütünlüğünden, halkın birliğinden yana olan bütün partiler belirli ölçülerde fedakarlık yaparak, yeni hükümeti oluşturmalıdır.” (R. ZELYUT, 3 Aralık 1998, Akşam)

Baykal anlayış gösterir mi?

Bilmiyoruz.

Kandırılmak duygusu'nu eğer yenebilirse, ülkenin yüksek menfaatleri uğruna belki ısrardan vazgeçer.

Ve Ecevit'in çok şikâyetçi olduğu belirsizlik ortamı da kendiliğinden kalkar.” (R. TAMER, 5 Eylül 1998, Sabah)

Hassas bir devreden geçiyoruz.

Benden sonra tufan diyemez.

Yeni bir ikbal ve istikbal ancak ülkenin huzur ve asayişiyle mümkün.” (R. TAMER, 27 Eylül 1998, Sabah)

“Bu noktadan sonra Aralık seçimi'ni engellemek, ülkeyi kuyuya atmak demektir.

Herkes, kendi partisinin avantajına göre takvim belirleyemez. Esasen hiç bir partinin o kudreti yok.” (R. TAMER, 18 Ekim 1998, Sabah)

- İki seçim birlikte yapılırsa, genel seçimin politizasyonu belediye oylarını da etkileyecek ve oylar olağan düzeylerde olacaktır. Rejimin yararına olan da budur.” 18 Ağustos 1998, Milliyet)

“İrtica" tiryakileri FP'nin "irtica partisi" olmaktan çıkmasına tepki göstereceklerdir; olsun... FP'nin "kuşkuları yatıştıran, güven veren" ve Batı'yla açık bir merkez sağ parti haline gelmesi ülkenin yararınadır.” (T. AKYOL, 4 Eylül 1998. Milliyet)

“DYP'nin "duyarlığı" kendi açısından haklıdır, rejim için de yararlıdır. Bu tür duyarlıkları yok saymak, DYP'yi küçültür. Halbuki merkez sağ ve soldaki partilerin küçülmesi rejimin ve ülkenin lehine değildir.” (T. AKYOL, 3 Aralık 1998, Milliyet)

“Bu iki parti birbirini yiyerek toplam 11 puan oy kaybettiler, ancak barışarak büyüyebilirler; Türkiye'nin de buna ihtiyacı vardır.” (T. AKYOL, 23 Aralık 1998, Milliyet)

 

3.2.31. Ardışıklık Safsatası, (Fallacy of "previous this")

Bir şeyin zamana bağlı olarak başka bir şeyden önce olmasını, kendisinden sonra gelenin nedeni olduğu sonucuna bağlamak. Burada olayların birbirini izlemesi ile nedensellikleri arasındaki bir karışıklık mevcuttur.

Örnekler(http://www.alevalatli.com/safsata/safsata31.html):

“Bütün araba kazalarının öncesinde kavşakta siyah bir kedi görülmüştü. Yani, kavşakta bir daha siyah bir kedi gördüğümüzde kesinlikle bir kaza olacak.”

“Senatör X seçildikten sonra, enflasyon azaldı. O halde Senatör X in seçilmesi enflasyonun düşmesine neden oldu.”

 

3.2.32. Konuyu Saptırma Safsatası, ( Fallacy of Red Herring)

Savunulan şey hakkındaki bir eleştiriyi konuyu başka bir yere çekerek gözardı etmekten oluşan hata.

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata32.html):

“William Cohen, 18 Şubat 1998'de Clinton'ın yönetiminin Irak'a karşı güç kullanması durumunu açıklamak üzere yapılan bir konuşmada bir dinleyici U.S.A'nın Irak'a saldırmaya ahlaken hakkı olup olmadığını sorar. Cohen şu ifadeyle cevap verir: "Soru aynı zaman da şudur ; Saddam Hüseyin'in kitle imhasında kullanılan kimyasal ve biyolojik silahları kendi halkına karşı kullanmaya hakkı var mıdır?”

Adan'a göre Çiller buralarda esnaftan büyük ilgi görmüş. 'Herkes liderini över' dediğimde Adan su tepkiyi gösterdi:

- Bu ilgiyi görmeseydi, bir gezide bırakırdı. Aksine bu gezilerini sürdürüyor. İl Başkanı olarak ben ilgi görmediğimiz dönemleri de yaşadım. Simdi durum değişik...” (T. AKYOL, 20 Temmuz 1998, Milliyet)

“Hitler'in "Führer Prensipleri" vardı, Mao'nun "Kızıl Kitap"ı vardı... Kaddafi'nin "Üçüncü Yol"u var... Bunların eleştirilmesi sadece yasak değil, "vatana ihanet" sayılır...

Böylece düşünemeyen ama duyguları, paranoyaları, bağnazlıkları kışkırtılan çocuksu bir toplum yaratılır: Bırakın karşı çıkmayı, diktatör ölünce gözyaşı bile dökerler!

Diktatörle uğraşmak zordur, ama sonunda daima demokrasiler kazanıyor...” (T. AKYOL, 12 Ekim 1998, Milliyet)

“Demokrat Türkiye Partisi, 7 Ocak 1997 tarihinde kuruldu. Türkiye, Cumhuriyet döneminin en ağır rejim bunalımlarından birini yaşıyordu. DTP, bu bunalımın aşılmasında kritik bir işlev gördü.

DTP'nin kuruluşunu hızlandıran başka bir faktör daha vardı. Çiller liderliğinin ülkede yol açtığı tahribatı görebilen her kademedeki DYP'liler için DTP doğal bir çekim merkeziydi. Tasfiyeye uğrayan DYP'liler için de güvenilir bir barınaktı.” (S. ERGİN, 16 Temmuz 1998, Hürriyet)

 

3.2.33. Eksik Veri Safsatası,(Fallacy of Slanting)

Bir şeyi savunurken hesaba katılması gereken belirli noktaları bilinçli bir şekilde atlayarak, yetersiz veya aşırı vurgulayarak, bir sonuca varılması konusunda önem arz eden, sonuçla alakalı delillerin saklanması

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata33.html):

“Eski Sovyetler Birliği'nden bir gazetede manşeti. "Sovyet Rusyası spor müsabakasında ikincilik aldı. Birleşik Devletler ise sondan üçüncü oldu.
"Yorum: Yarışmaya sadece 3 ülkenin katılmış olduğundan ise bahsedilmemiş. Yani, U.S birinci, Sovyetler Birliğiyse ikinci olmuş.”

Semiha Şakir'in eli oralara da uzanmış, köylere su temini için yardım yapılmış. Ama suyu olmayan il bir değil, beş değil. Tam 240 ile su gerekiyor! Bu yıl 70'ine verilebilmiş...” (Y.ALDOĞAN, 27 Aralık 1998, Posta)

Size göre, Türkiye'nin en önemli iki sorunu bulunuyor:

Bunlardan birincisi, devlet dairelerinde türban takan görevlilerin ve okullardaki türbanlıların bu giyimine engel olunmasıdır.

İkincisi ise İmam Hatip Liseleri'nin ilk bölümlerinin kapatılmasıdır.” (R. ZELYUT, 24 Ağustos 1998, Akşam)

“Bugün Kabe'nin duvarında kutsal sayılan Hacerülesved taşı, İslam'dan önce de kutsal bilinip ona el sürülüyordu.

Alalım orucu: Oruç da Müslümanlara, Bakara Suresi ile kendilerinden öncekilere (Yani Müşriklere ve diğer din sahiplerine) farz kılındığı gibi farz kılınmıştı. Yani İslam dini, eski kültürün üzerinde yeni bir ruhla yükselmişti.

Şimdi, İslam dininin eski kültürlerden aldığı bu öğeleri, örf, gelenek diye reddetmenin imkanı var mıdır?

Öyleyse dinin içine sonradan dahil edilen ibadet biçimleri, tıpkı İslam'a alınan daha önceki kültürel öğeler kadar meşrudur...

Öyle olunca, İslam dairesine giren milletlerin İslam dinine kattıkları maddi, manevi her değer de İslam'ın birer parçasıdır.” (R. ZELYUT, 8 Eylül 1998, Akşam)

“Öcalan, 15 yıl boyu, Suriye’de, cinayet ve fesat şebekelerinin başı olarak yüzbinlerce Türk ve Kürt’ün kanına girdi.” (A. KABAKLI, 17 Kasım 1998, Türkiye)

 

3.2.34. Kaygan Zemin Safsatası, (Slippery Slope)

Elde delil olmadığı halde, bir veya birden çok olayın olması halinde bir takım olayların da olacağını iddia etmek.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata34.html):

“Esrarı yasal hale getiremeyiz. Bunu yaparsak insanlar uyuşturucu maddeleri normal karşılamaya başlar, sonra da uyuşturucu müptelalarından oluşan bir topluma sahip oluruz.”

 “Radikal islamcı birini davet etmek, radikal islamcı sempatizanı olmak gibidir, radikal islamcı sempatizanı olmak radikal islamcı olmak gibidir, radikal islamcı birini davet etmek, radikal islamcı olmak gibidir.”

“Ahmet Necdet Sezer Cumhurbaşkanlığına seçildiğine göre, artık demokrasi rayına girecek, insan hakları ihlal edilmeyecek, ekonomi düzelecek.”

Güncel Kullanım: “Gazetecilerin kılık kıyafetleri Sayın Cumhurbaşkanımızın hoşuna gitmemiş olabilir. Kimi meslektaşlarımız yerine göre giyinme konusunda biraz hatalı davranıyor olabilirler. Ama ''demokrat'' cumhurbaşkanları, bu işi yönergeyle düzenlemeye kalkışmazlar. ''Demokrat'' cumhurbaşkanına yakışan, Gazeteciler Cemiyeti'ne bu yöndeki dileği belirten bir yazı yollamaktır. Bu konuda bir gelenek, bir üslup oluşmasına öncülük etmek başkadır, parti gazetesi çalışanlarına emir verir gibi yönerge hazırlamak başka. Bu kafayla, yarın Köşk önünde ''tırnak kontrolü'' yapılırsa hiç şaşmam. Sonra sıra belki de iç çamaşırı rengimize kadar uzanır.” (Fatih Altaylı, 20/5/2000, Hürriyet)

Erdoğan, belediye başkanlığını basamak yaparak ülkenin başına geçmek isteyen bir siyasetçiydi. Sakıncalı olan elbette bu değil, sakıncalı hatta önlenmesi gereken tehlike, hedefin demokrasi olmasıydı. Erdoğan'ın başında olacağı ülkede demokrasi olamazdı. Adını koyalım, Erdoğan'ın kendi sözleriyle itirafı demokrasinin amaç değil araç olduğuydu, hedefe giden yolda araç... Hangi hedefe? Din devletine. Din devletini kurabilmek için belki de 'cihad'a. Yani din savaşına. İç savaşa! Bunu şiirle ifade etmesi çok mu masumaneydi?” (Y. ALDOĞAN, 24 Eylül 1998, Posta)

Gerçek ortadadır. Arazi mafyasını, gecekondu mafyasını yeraltında, gizli bölmelerde aramak gibi bir süper ajanlığa gerek yok.

Ormanın içine kanunsuz olarak dalanlara bakın. Kimler, ormanı işgal etmiş, kimler ormanı şurasından burasından delmiş, onları mercek altına alınız. Böylece mafyaya daha kolay ulaşırsınız.

Ne yazık ki karşınıza sonunda yine siyasetçi çıkacaktır. Siyasetçinin ardında da bir zenginin bulunduğu anlaşılacaktır.

Ormanlar yanıyorsa, sorumluyu önce siyasette, sonra ticarette aramak gerekiyor.” (R. ZELYUT, 16 Eylül 1998, Akşam)

Devletleştirmeciliğin en moda olduğu yıllarda bile biz bu Devleti târif edemedik. Şimdi bari toptan özelleştirsek de kurtulsak diyorum.

Çünkü Devlet, zaten bir türlü Baba olamadı... Olduysa da kimseye yaranamadı... Yarandıysa da tatmin edemedi... Ah... "Kapısına düşmek" sözcüğü O'nu çok rahatsız ediyor olmalı... Haklıdır.

Devlet Kapısı, aslında insana şeref vermeli. Devlet Adamlığı ile Politikacı'nın da mutlaka bir farkı olmalı.” (R. TAMER, 14 Temmuz 1998, Sabah)

“Soruna basit mantıkla yaklaşmamız gerekiyor.

Susurluk, bir zihniyettir. Bu zihniyetin özü, hukuk dışılıktır.

Hukuk dışı bir yapı olan yeraltı dünyası ile içli dışlı olmak, hukuk dışılığa katılmaktır. Daha ötesi, hukuk dışılığı teşvik etmek, ona yaşam alanı kazandırmaktır.

Hukuk dışılık söz konusu olduğunda, siyaset-mafya-iş dünyası-devlet mekanizması olmak üzere dört sacayağı üzerine yükselen ortak bir günah görüyoruz.” (S. ERGİN, 27 Ağustos 1998, Hürriyet)

 

3.2.35. Mazeret Safsatası, (Fallacy of Special Pleading )

a-Kişinin, bir fikri veya eleştiriyi karşıt görüş aleyhine kullanıldığında kabul ettiği halde kendi görüşü aleyhine kullanıldığında reddetmesi,

b- Bir fikri veya eleştiriyi kendi görüşü aleyhine kullanıldığında reddettiği halde karşıt görüş aleyhine kullanıldığında kabul etmesi.

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata35.html):

“Bob: Astroloji palavradır. Kökeni evrenin yapısıyla ilgili eski mitolojik inançlardadır.

Phil: Pekala. O zaman modern astronomi de palavradır çünkü onun kökeni de eski astrolojidir.

Bob: Ama astronomi farklı. Astronomi mantıklı bir şeydir.”

 

3.2.36. İddiayı Zayıflatma Safsatası, ( Fallacy of The Straw-man)

Karşı savı zayıf ya da yanıltıcı bir biçimde sunarak, kolaylıkla çürütülebilecek bir hale sokmak.

Örnekler (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata36.html):

Laura Schlessinger; “Bayan Schlessinger'e soru: Erkek arkadaşımla birlikte oturmaya karar verdik. Geleceğimizi konuştuk, önümüzdeki bir kaç ay içinde nişanlanmaya ve belki gelecek yaz da evlenmeye karar verdik. Annem babam nişanlanmadan önce birlikte oturmamız fikrinden hoşlanmadı. Bizle aralarına mesafe koydular ve bu beni çok incitti. Kararımı kabul etmeyecekleri düşüncesi beni üzüyor. 20'li yaşlarımın sonunda bir yetişkinim! Bu durumda ne yapmalıyım? Bayan Schlessinger'in cevabı: İncinen sen misin ? Anne babanın ne hissettiğini sanıyorsun? Evliliğin ödülü olan cinselliğin ve birlikteliğin kutsallığını reddederek seçimini yapmışsın sen.”

 

3.2.37. İrrasyonel Otorite Safsatası (Fallacy of Unqualified Source)

Bir savı; o konuda bilgi sahibi olmayan bir otoriteden yararlanarak, şahit göstererek desteklemek.

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata37.html):

“Jane Fonda yağmur ormanlarının tehdit altında olduğunu söylüyor. O halde, gerçekten de yağmur ormanlarının korunması için çalışmalıyız.”

 

3.2.38. "Sen de" Safsatası (Fallacy of "you also")

Birinin görüşlerinin daha önce inandıklarıyla tutarlı olmadığını söyleyerek kişinin güvenilmez olduğunu , ya da görüşünün reddedilmesi gerektiğini iddia etmek.

Örnek (http://www.alevalatli.com/safsata/safsata38.html):

“Vergi gelirlerinin yeni spor salonu için kullanılmasına karşı olmanız makul bir tutum değil. Yeni senfoni binası için lehte oy kullanmıştınız ve onun maliyeti de vergi gelirleriyle karşılanmıştı.”

Güncel Kullanım: Clinton; “Bilmenizi isterim ki, asgari ücretin yükseltilmesi konusundaki oylamaya karşı çıkan bir kongre üyesi, geçen yıl 1 aylık kongre tatili süresince, asgari ücretli bir işçinin 1 yılda kazandığından fazla kazanmıştır.”

Ali Haydar Veziroğlu'nun Aleviler'den oy istemeye hiçbir hakkı yoktur. Çünkü, kendisinin geçmişte Aleviler için hiçbir hizmeti olmamıştır. Ne yüzle ve ne hakla bu oyların talibi haline gelmiştir?” (R. ZELYUT, 28 Ağustos 1998, Akşam)

Faziletlilere göre, bütün sorunların kaynağı bugünkü hükümet. Bu hükümetin sorunları çözmesi de mümkün değil. Türkiye'deki her derdi çözmek de ancak Fazilet iktidarı ile mümkün olabilir... Bunun için yeterli kadro FP'de vardır.

Bu iddiaların ne kadar boş olduğunu yaşananlar gösteriyor. Fazilet, açıkça Refah... Refah Partisi de bir yıllık iktidarında neler yapabileceğini gösterdi. Türkiye'yi büyük bir siyasi sosyal krizin eşiğine getirip bıraktı...

Şimdi hiçbir şey olmamış gibi geri dönmüş, bu sıkıntıyı bitiren hükümeti eleştiriyorlar.” (R. ZELYUT, 5 Eylül 1998, Akşam)

“Çeteler ve vurguncuların yeterli biçimde takip edilmedikleri doğrudur. Ama unutulmasın ki Fazilet Partisi'nin aslı Refah Partisi iktidarda iken de bu çetelere, vurgunculara onlar da dokunamamıştı. Elbette çetelerden de, onlarla içli dışlı olan siyasetçilerden de hesap sorulmalıdır.” (R. ZELYUT, 5 Eylül 1998, Akşam)

28 ŞUBAT yeni bir parçalanma "eksen"i daha yarattı, ekonomiyi daha da unutturdu! 28 Şubat güçlerinin aklına mesela SSK reformu geldi mi?! Ecevit'in deyimiyle "irticayla yatıp irticayla kalkınca" artık "ekonomik ve sosyal" düşünmek mümkün müydü?” (T. AKYOL, 31 Aralık 1998, Milliyet)

Erdoğan'ın düşüncesinde, demokrasi, nihai hedefe (şeriat devleti) giden yolda kullanılıp, sonra terk edilecek olan bir araçtan ibarettir.

Ancak Erdoğan, geçen hafta gazetemizin yazarlarıyla söyleşisinde ‘‘Ben hiçbir zaman demokrasi araçtır açıklamasında bulunmadım’’ diyerek, bu sözlerini tümüyle inkâr etmektedir. Hangi açıklamasına inanacaksınız? Tabii ki, ilk açıklamasına...(S. ERGİN, 12 Temmuz 1998, Hürriyet)

“Ancak Rusya'daki gelişmelerin bunun tam tersi bir yönelişi gösterdiği de ortada. Hayatının uzunca bir bölümünü Ortadoğu'da KGB ajanı kimliğiyle geçirmiş olan Başbakan Primakov gibi şahinlerin ipleri eline alması, sorunu güçleştirecektir.” (S. ERGİN, 22 Ekim 1998, Hürriyet)