II. BÖLÜM

 

KÖŞE YAZILARININ YAZIYA BAŞLAMA VE YAZIYI BİTİRİŞ ŞEKİLLERİ YÖNÜNDEN İNCELENMESİ

 

Bir önceki bölümde yapı yönüyle incelediğimiz köşe yazılarını bu bölümde yazarların yazıya başlama ve bitirme yani sonuçlandırma şekilleri açısından değerlendireceğiz. Bir yazının başlangıcı okuyucuların ilgisini çekebilmelidir ki okuyucular yazının diğer kısmını giderek artan bir ilgi ile okuyabilsinler. İnsanların günlük hayatta gazete ve özellikle de köşe yazılarına ayıracakları vaktin azlığı göz önüne alınacak olunursa, fıkraların başlangıç kısmının ne derece önemli olduğu anlaşılır.

Tezimizin Giriş Bölümünde de dile getirdiğimiz gibi, gazete fıkralarındaki giriş bölümü gibi sonuç kısmı da önemlidir. Yazar söyleyeceklerini yarım bırakmadan tamamen söyleyip bitirdikten sonra yazısını bitirmesi gerekmektedir. Okuyucuda yazının hala bitmediği hissini, yarıda kesildiği izlenimi vermemelidir. Bu bakımdan yazıya başlama kadar önemlidir yazının bitirilmesi.

 

2.1. YAZIYA BAŞLAMA ŞEKİLLERİ

            Yazıya başlama teknikleri ve şekilleri üzerinde durulacak konuya okuyucunun ilgisini uyandırmak için önemlidir. Konunun ana hatlarıyla ilgi çekici (zihnî ve ruhî anlamda merakı harekete geçirici) bir anlatım tarzı (Ağca 1998:133) ile yazıya başlamak önemlidir. Ağca yazıya başlangıç kısmını oluşturan giriş bölümünün en fazla üç orta uzunlukta (9-10 kelimelik) cümleden oluştuğunu belirtmektedir.

            Yazıya girişin bitirmek olduğunu söyleyen Paçacıoğlu (1994), yazının giriş bölümünün en önemli özelliğinin okuyucunun ilgisini çekebilecek nitelikte olması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu sebepten dolayı da yazara göre konuya nasıl başlanacağının yazar tarafından iyici düşünülerek tespit edilmesi gerekmektedir.

            Yazının başlangıcının okuyucuda merak uyandırması ve okurun dikkatini çekebilmesi için bu kısmın kısa olması ile alakalıdır. İyi bir başlangıç okuyucuların dikkatini çekerek, yazının diğer kısımlarını okuma isteği uyandırdığı (Tansel 1978:23-24) gibi başlangıç kısmının başarısız olması da okuyucular tarafından yazının bütününün okunmamasına neden olabilmektedir. Özellikle de gazete fıkralarını insanların günlük yaşamlarının  dar vakitlerinde okudukları ve modern toplumda bir koşuşturma içersinde geçen insan hayatını düşünecek olursak başlangıç kısmının ne derece önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira insanların yazının giriş parağrafına göre geri kalan kısmı okuyup okumamaya karar vermektedirler.

            Yazının başlangıcı kısa ve ilgi çekici olmazsa okur, yazının devamı ne kadar etkili olursa olsun gerekli özeni göstererek okumaz. Girişte yazının amacını yani anafikri gösteren ifadelerle okuru hazırlayıp yönlendirmek gereklidir ki, eskiden buna “berâet-i istihlâl” denirdi. Berâet-i istihlâl, bir bebeğin doğduğunda ciğerlerine dolan havayla çıkardığı ilk sestir.  Bu ses belgâtta konunun ipucunu veren nükte ve işaretlerle yapılan bir hüsn-ü iptida, yani güzel bir başlangıç anlamında kullanılır. Böyle bir başlangıç yardımıyla okurun kafasında oluşan çerçeve ve kıstas, onun konuyu daha rahat anlamasını sağlar (Alan 1994:104).

            Yazının okuyucular tarafından ilgi ile okunmasını sağlamak için yazarlar değişik şekillerde yazıya başlayabilmektedirler. Yazının başlangıç kısmının etkili ve ilgi çekici olabilmesi için değişik şekiller kompozisyon kitaplarında kaynaklarda belirtilmektedir. Tansel (1978) yazıya başlama şekillerini 4 başlık altında ele almaktadır. Bunlar:

1-                Yazıya doğrudan doğruya başlangıç,

2-                Tasvir, hikaye veya fıkra ile başlangıç,

3-                Veciz bir cümle ile başlangıç,

4-                Yazıya soru şeklinde ifadeyle başlangıç.

Ağca (1999), yazıya giriş şekillerini; doğrudan doğruya giriş, hikaye yoluyla giriş ve tasvir-tahlil yoluyla giriş olmak üzere üç başlık altında incelemektedir.

Paçacıoğlu (1994), yazıya başlama şekillerini 11 madde halinde ele almaktadır. Bunlar:

1-     Konuya genel bir tanımla başlangıç,

2-     Daha önce geçmiş bir olayla başlangıç,

3-     İyi bilinen tarihî bir olay ile başlangıç,

4-     Fıkra anlatarak başlangıç,

5-     Tasvir ile başlangıç,

6-     Konunun genel bir özeti verilerek yapılan başlangıç,

7-     Tartışma konusunu otaya atarak yapılan başlangıç,

8-     Konu ile ilgili, bir atasözü, vecize veya bir yazarın bu konudaki düşüncesinin aktarılarak yapılan başlangıç,

9-     Okuyucunun ilgisini çekecek bir soru cümlesi ile başlangıç,

10- Konuya uygun düşen canlı bir örneğin verilmesi ile yapılan başlangıç,

11- Savunulacak fikre aykırı düşen bir fikirle başlangıç.

Fensch (1989.1-73) ise yazıya başlama şekillerini kapsamlı bir şekilde inceleyerek yazıya başlangıç şekillerini detaylı bir tasnife tabi tutmuş ve 24 başlık altında ele almıştır;

1-     Durum anlatarak başlangıç (The statement begining),

2-     Tanım ile başlangıç (The descriptive begining),

3-     Hikâye ile başlangıç (The narrative “action” begining),

4-     Fıkra ile başlangıç (The anecdote begining),

5-     Çok yönlü fıkra ile başlangıç (The multiple anecdote begining),

6-     “Ben” anlatımlı başlangıç (The “I” begining),

7-     “Sen, Siz” anlatımlı başlangıç (The “You” begining),

8-     Alıntı ile başlangıç (The quotation begining),

9-     Soru ile başlangıç (The question begining),

10- Parodi (güldürücü taklit) ile başlangıç (The parody begining),

11- İlan-reklam tarzı başlangıç (The “classified ad” begining),

12- Mantığa aykırı başlangıç (The paradoxical begining),

13- Karşılaştırma veya tezatlık ile başlangıç (The comparison or contrast begining),

14- Edebî eserlere gönderme ile başlangıç (The literary reference begining),

15-  Açık veya kapalı benzetme ile başlangıç (The simile or metaphor begining),

16-  Hayal ile başlangıç (The “false” begining),

17- Anı ile başlangıç (The “memo to” begining),

18- Rüya ile başlangıç (The “dream” begining),

19- Tarihî bir olay ile başlangıç (The historical begining),

20- Şaşırtmalı başlangıç (The astonishing begining),

21- Kısa hayat hikayesi ile başlangıç (The “biographical capsule” begining),

22- Karışık başlangıç (The mosaic begining),

23- Birleştirilmiş başlangıç (The combination begining),

24- Geleneğe aykırı başlangıç (The unconventional begining),

Araştırmacıların ortak ve farklı başlama tekniklerini de gözönüne alarak, köşe yazılırını yazıya başlama şekillerine örneklerden yola çıkarak tasnife tabi tuttuk.

 

2.1.1.      Olaya Dayanarak Başlama:

“Hiç hesapta yokken apartmanda kopan bir patırtı yüzünden önceki geceyi Karaköy Karakolu'nda geçirdik! avga edenleri ayırmak, tanıklık, apartman yöneticiliği derken sonunda kelimenin tam anlamıyla Karakolluk olduk' yani.” (Y.ALDOĞAN, 7 Ağustos 1998, Posta)

“Yaşadıklarımıza dikkat edelim! Hatta mümkünse bir yerlere not düşelim. 23 Eylül'den öncesi ve sonrası var. Bir dönüm noktasındayız, görerek ve duyarak tarihi yaşıyoruz! Her şey çorap söküğü gibi çözülmeye başladı. Kolay olmayacak, sancılı olacak, ama anlaşılan, yıkılıp giden, çökenlerin altından tertemiz, yepyeni, geleceğe güvenle bakan, çetelerini çözmüş, din istismarcılarını yolundan çekip atmış ve dinamitlerin fitillerini söndürmüş bir ülke çıkacak.” (Y. ALDOĞAN, 24 Eylül 1998, Posta)

“28 Ekim gecesi, Objektif programında Kadir Çelik, önceki programında sunduğu Zöhre Ana'sını yeniden karşımıza getirdi.” (R.ZELYUT, 30 Ekim 1998, Akşam)

“Halkın Demokrasi Partisi'nin (HADEP) 3. Büyük Kongresi pazar günü yapıldı. Daha önceki kongrede Türk bayrağını yere atan zihniyetin yaşananlardan ders alacağını zannediyorduk. Ne yazık ki aynı hamam aynı tas...” (R.ZELYUT, 3 Kasım 1998, Akşam)

“Düğün'e giderken, trafik kazası... 20 ölü, 5 yaralı. Yurdun diğer bölgelerindeki kazaları da hesaba katarsak, sadece dün toplam 31 ölü. İnsanlar hata yapabilirler ama, aynı hatayı sürekli tekrar ederler mi?  Rakamlar, Türk insanının hep aynı hataları tekrarladığını gösteriyor ki, bunun tıbbi bir sorun olduğu artık aşıkâr... Yâni, bilim'in, bizi incelemesi lâzım.” (R. TAMER, 5 Aralık 1998, Sabah)

KEMALIST Sol'un önde gelen isimlerinden Mümtaz Soysal, CHP'den sonra şimdi DSP'den de istifa etti.

Mümtaz Soysal, DSP'nin işleyişini ve fikirlerini bilerek milletvekilliğini kabul etmişti. DSP'de Ecevit'e karşı girişilen hareketlere de destek vermemişti.” (T. AKYOL, 31 Temmuz 1998, Milliyet)

CUMHURBAŞKANI Demirel'e Milliyet ekibi olarak hem güncel, hem nesillerdir devam eden sorunlarımızı sorduk.” (T. AKYOL, 22 Ağustos 1998, Milliyet)

“CHP'NİN gençlik için iki hafta önce Akatlar'da düzenlediği “Cumhuriyet, Demokrasi ve Laiklik” paneli...

Tantanalar, gösteriler gelip geçer...

Araştırmalar, tartışmalar kalır.

CHP'nin paneli de bu bakımdan çok güzel bir faaliyet olmuştur.” (T. AKYOL, 29 Ekim 1998, Milliyet)

Başbakan Mesut Yılmaz'ın geçen salı akşamı gazetecilerle yaptığı toplantının en ilginç bölümlerinden biri, Başbakan'la gazeteciler arasında büyük ölçüde şakalaşmayla geçen yemek faslıydı.” (S. ERGİN, 1 Kasım 1998, Hürriyet)

Türkbank ihalesi, Başbakan Mesut Yılmaz'ın inandırıcılığının sınanması bakımından bir örnek olay olarak karşımıza çıkıyor. Bu örnek olayı irdelerken, muhtelif tarihlerde bizzat Yılmaz'ın ağzından aynı konuda çıkmış olan sözlerden yola çıkabiliriz.” (S. ERGİN, 3 Aralık 1998, Hürriyet)

“RTÜK'ün son ekran karartma cezalarından sonra "Ekranda terör" başlıklı manşetleri sıkça görmeye başladık. Bir yayın grubunun televizyon yöneticisi hayli ilginç bir beyanatta bulunmuş, diyor ki, "Bu tür önemli görevlerde bulunan insanların (RTÜK yöneticilerini kast ediyor) kendi dünya görüşlerinden arınmış olmaları lazım." (A.T. ALKAN, 8 Ağustos 1998, Zaman)

“Bir hafta evvel aralarında kıymetli refikim Durmuş Hocaoğlu'nun da bulunduğu bir münevver topluluğu ile hasbıhalde bulunduk.” (A.T. ALKAN, 24 Ekim 1998, Zaman)

“Türk Edebiyatı Vakfı ve Edebiyat Cemiyeti sanatla ilgili öbür yazar, dergi ve kuruluşların da katılımlarıyla “EDEBİYATA VE ŞİİRE SAYGI” yılı programı hazırlıyor. İstanbul, sanat meş’aleli şiir şenlikleriyle donatılacak. Türkçe konuşan başka ülkelerden edebiyatçılar çağrılacak. Şiirle gıdalanan onu Meclis’e medyaya, topluluklara (ve hattâ Mehmet Akif gibi) Fatih ve Süleymaniye Kürsü’lerine taşıyacak aydınlar yetişmesine gayret edilecek.” (A. KABAKLI, 9 Temmuz 1998, Türkiye)

“Bir dünya devleti olarak ABD’nin, yoksul Afganistan’la Sudan7a saldırarak yüzlerce cana kıyması, Batı’ya yarım yamalak itimat edenleri bir daha derinden sarsmıştır. Barışı koruması, daha çok kendi çıkarları icabı olan “başpehlivan Amerika”, yeniden, pek akılsızca renk vermiştir. Kendisinin, pek sık kınadığı faşizmin, ırkçılığın ve sömürünün dünyayı sarsan örneklerine öncü olmuştur.” (A. KABAKLI, 25 Ağustos 1998, Türkiye)

 

2.1.2.      Tarihî Bir Olayla İlgili Başlama:

“İstanbul dün kurtuluş sevinci değil, trafik sıkışıklığı bunalımı yaşadı! İstanbul'un düşman işgalinden kurtuluşunun 75. yıldönümü nedeniyle düzenlenen sözüm ona tören yüzünden. Zaten yolları yetmeyen kentte en büyük bulvar ve ona açılan tüm yollar kapatılınca trafikte sıkışan ve işine gücüne gidemeyen, hastasını doktora götüremeyen, gara yetişemeyen, uçağını kaçıran binlerce İstanbullu, kurtuluşun neresine ne diyeceğini bilemedi!”  (Y. ALDOĞAN, 7 Ekim 1998, Posta)

“Büyük devletler, kitaba verdikleri değerle büyük olmuşlardır. Kitaba verilen bu değeri, KELİLE VE DİMNE adlı Hint kitabının İran'a kaçırılmasında ibret verici bir macera olarak görmekteyiz. Bundan ortalama 1450 sene öncesini düşünün. O zaman İran'da Sasani İmparatorluğu var. Bu devletin başında da Nuşirevan (Ölmez Ruhlu) lakabıyla anılan Husrev Anorşarvan bulunuyor.” (R.ZELYUT, 18 Temmuz 1998, Akşam)

“27 MAYIS darbesinden önceki 1957 seçimlerinde İsmet Paşa'nın CHP'si yüzde 40.6 oy almıştı. Bu, CHP oylarının bir önceki 1954 seçimlerine göre tam 6 puan artması demekti.

Menderes'in DP'si ise 1954'te yüzde 56.6 oy aldıktan sonra, 1957'de 9 puan gerileyerek yüzde 47.3'e düşmüştü.” (T. AKYOL, 27 Ağustos 1998, Milliyet)

CUMHURİYET'İN 75. yıldönümünü kutlama etkinliklerinde elbette şenlikler olacaktır. Yürüyüşler, ışıklandırmalar, coşkular elbette olacaktır...” (T. AKYOL, 27 Ekim 1998, Milliyet)

Susurluk kazası 3 Kasım 1996 tarihinde meydana geldi. Mahkemelerin aradığı bir katil zanlısı (Abdullah Çatlı); kendisini yakalamakla görevli olan bir polis müdürü (Hüseyin Kocadağ) ve iktidar partisine mensup bir milletvekili (Sedat Bucak) ile aynı otomobilin içinden çıktı.” (S. ERGİN, 27 Ağustos 1998, Hürriyet)

“Demokrat Türkiye Partisi, 7 Ocak 1997 tarihinde kuruldu. Türkiye, Cumhuriyet döneminin en ağır rejim bunalımlarından birini yaşıyordu. DTP, bu bunalımın aşılmasında kritik bir işlev gördü.” (S. ERGİN, 16 Temmuz 1998, Hürriyet)

“Bugün, 2 Temmuz 1993'te Sivas'-ta yaşanan facianın 5. yıldönümü. Bugün Türk Basınında 2 Temmuz'u diline dolayarak abartılı yorumlarda bulunan birçok köşe yazısı okuyacaksınız. Bu değerlendirmeleri yapanlardan bir farkım var benim; olaydan önce Sivas'ta yaşıyordum; olay günü Sivas'taydım ve hala oradayım: Bu yazıyı, meseleye "içerden" bakan birinin değerlendirmesi olarak okuyabilirsiniz.” (A.T. ALKAN, 5 Aralık 1998, Zaman)

“14 Mayıs 1950 seçimlerini Demokrat Parti'nin seçim beyannamesi veya partinin ilk yüz gün içinde yapmayı tasarladığı icraat programı kazanmadı; Demokrat Parti bir fikir partisi de değildi: CHP karşısında DP'yi açık farkla iktidara taşıyan temel saik, o an içinde yaşanılan "durum"du. Bir başka ifadeyle seçimi DP kazanmadı, CHP kaybetti. O günden bu yana DP ile başlayan muhafazakar sağ kitle partisi vakıası, zaman zaman kesintiye uğratılsa bile her seferinde "durum" avantajı ile seçim kazandı ve bu seçimler aslında hep CHP'nin kaybettiği oylamalardı. Bu çerçevede DP, AP, ANAP ve DYP'nin temsil ettiği siyaset çizgisinin başarısını, CHP ve onun sürdüre geldiği siyasetin başarısızlığı tayin etmiştir. (A.T. ALKAN, 19 Aralık 1998, Zaman)

“Fransa’da, kim bilir hangi çıkar hesabı ile türetilen “Ermeni soykırımı” iftirasından İtalya bile esinlendi. Çünkü iki asırdan beri, Müslüman Türk’ü onlar “abalı” zannediyorlar. Onun için, Roma Türkler’i, 1915 soykırımı diye dünyaya yaydıkları iftiranın sorumlusu gösterecek bahaneler arıyorlar.” (A. KABAKLI, 4 Ağustos 1998, Türkiye)

“17 Aralık 1273’te Hakk’ın rahmet ve muhabbetine nail olan Mevlânâ Celâleddin Hazretleri’nin 700 yıldan beri, şiirde, düşüncede, tasavvufta, hoşgörüde, bir benzeri daha görülmemiştir, Doğu’da, Batı’da, doğumundan önceki, ölümünden sonraki zamanlarda da bir benzeri yoktur.” (A. KABAKLI, 22 Aralık 1998, Türkiye)

 

            2.1.3. Özete Dayanan Başlama:

“Toplam 27 yıl hapis cezasına çarptırılan 4 çocuğun cezası için istenen karar düzeltmeye Yargıtay 'HAYIR' demiş. Böylece ceza kesinleşmiş!” (Y.ALDOĞAN, 29 Ağustos 1998, Posta)

“Ne tehlikeler atlattı Türkiye.

Faşizm ve komünizm belâsı dahil, ne izm'lerle boğuştu.

O bitti, ASALA başladı.

O bitti, PKK başladı... Hemen yanısıra da irtica tohumları yeşerdi.

Ama hiçbirine pabuç bırakmadı Türkiye... Hepsinin üstesinden geldi.” (R. TAMER, 12 Temmuz 1998, Sabah)

“Bizi 50 yıldır sağ iktidarlar yönetti... Yâni, demokrasi kurulduğundan bu yana, hep sağ iktidarlar.

Arada misafir gibi gelip geçen kısa ömürlü CHP hükümetleri olduysa da, son yarım asırda Sağ'ın mühürü var.” R. TAMER, 2 Eylül 1998, Sabah)

BAĞIMSIZ milletvekili Yalım Erez'i ilk düşünen, Cumhurbaşkanı Demirel'di. Demirel Yılmaz'ı ikna etti, Yılmaz da Ecevit'i...Yılmaz ve Ecevit yeni başbakanın partili bir milletvekili olmasını savunmuş. Doğrusu bu olurdu, çünkü 'partili' demek, 'siyaseten sorumlu' demektir.

Neyse... Görev artık bağımsız Erez'dedir” (T. AKYOL, 24 Aralık 1998, Milliyet)

“TÜRKİYE iki yıldır "irtica" ile uğraşıyor. Resmi makamların sergilediği görüntülerden anlaşılacağı gibi, asıl sorun olarak RP / FP'nin geriletilememiş olması görülüyor.” (T. AKYOL, 1 Eylül 1998, Milliyet)

Alaatin Çakıcı'nın üzerinden çıkan diplomatik pasaportun izinin Pekin Büyükelçiliği'nde kaybolan bir pasaporta kadar uzanması ve dikkatlerin buradaki MİT Temsilcisi Yavuz Ataç'a çevrilmesi, MİT'i Susurluk skandalından sonra bir kez daha Türk kamuoyunun dikkatine getiriyor.” (S. ERGİN, 23 Ağustos 1998, Hürriyet)

“Öcalan, 15 yıl boyu, Suriye’de, cinayet ve fesat şebekelerinin başı olarak yüzbinlerce Türk ve Kürt’ün kanına girdi. Delikanlılarımızı öldürdü. Ele geçirdiği kızlarımızın hayatlarını kirletti. Şimdi İtalya’da yine Türk ve Kürtler’in başbelâsı kesilmiş.” (A. KABAKLI, 17 Kasım 1998, Türkiye)

2.1.4.      Vecize – Atasözü ile Başlama:

“Şu işlere bulaşmayayım, beni aşar diyorum, o kadar çekici ki dayanamıyorum! Memleket şu ara, 'bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim' örnekleriyle çalkalanıyor!” (Y.ALDOĞAN, 28 Ağustos 1998, Posta)

“Bir atasözü vardır, der ki: 'Gizli boğaya gelen, aşikare doğurur!' İşte, bazı siyasetçilerin şu an yaşadığı sıkıntıyı, bu atasözü en güzel biçimde anlatıyor.” (R. ZELYUT, 26 Eylül 1998, Akşam)

“Mustafa Kemal Atatürk şöyle demişti: Benim ölümlü bedenim elbet bir gün toprak olacaktır; fakat, Türkiye Cumhuriyeti sonsuza değin yaşayacaktır.” (R. ZELYUT, 10 Kasım 1998, Akşam)

“Siyasetçi böyledir. "Akşam ölür, sabah dirilir." Çünkü gün doğmadan neler doğar. Mühim olan, şansını iyi kullanmak.” (R. TAMER, 15 Kasım 1998, Sabah)

“Bir gün rahmetli dedemle sohbet ederken kendini ve variyetini haddinden fazla abartan ve büyük gösterme eğiliminde olan birisi için,

- Bakma ona, iki tane keçi güdüyor; ama ıslığından geçilmiyor! demişti. Gecen ay dört günlüğüne Almanya'da bulunduktan sonra evirip-çevirip sözü, "Ben Almanya'da iken.." faslına getirmemi görebilseydi eminim ki dedem, ayni müstehzi benzetmeyi benim için de yapardı. (A.T. ALKAN, 11 Temmuz 1998, Zaman)

“İnsan kaç hayat yasarsa, o kadar miktarda olur diyen adam kimdi hatırlamıyorum; ama bu nükteden hareketle "kaç hayat" yaşadığımızı sorgulayabiliriz; iç içe geçmiş, yan yana duran, birbirinden habersiz kaç hayatı sürüklüyoruz ve esasen bu hayatlardan hangisine aitiz? Zannımca bu müşkül suale salih ve sahih bir cevap bulabilenlerin sayısı nadirattan olsa gerektir. Braveheart filminin kahramanı da öyle söylemiyor muydu: "Her insan olumludur; ama bazilari yasamaz bile!" (A.T. ALKAN, 1 Ağustos 1998, Zaman)

“Böl, parçala, hükmet! Biliyorsunuz ki, bu söz, batılı sömürgecilerin, özellikle de İngiltere’nin yıllarca uyguladıkları siyasetin düsturudur. Beş kıtanın beş bucağında, coğrafi sınırlar işte bu emperyalist gaddar zorlamalar, hileler, baskılar ile değişmiş ve değişecektir.” (A. KABAKLI, 24 Aralık 1998, Türkiye)

2.1.5.      Fıkra ile Başlama:

“Tıpkı Nasrettin Hoca hikayesi gibi... Hani Hoca, eşeğini kaybetmiş... Bulunca da hiç yoktan eşek sahibi olmuş gibi sevinmiş ya... İşte öyle...” (R. ZELYUT, 15 Aralık 1998, Akşam)

“Deniz ürünleri endüstrisinden sorumlu devlet bakanı yumruğunu masaya indirerek iki saatten beri konuyu detaylandırmaya çalışan kurmaylarını azarladı:

- Bu mesele bitmiştir beyler; hepinizi uzun uzun dinledim, önümüzdeki yıl liselerde okutulacak sosyoloji derslerinde "marjinal gruplar sosyolojisi"ne özel bir ağırlık verilecektir. Bundan sonra çalışmalarınızı bu yönde geliştirmenizi bekliyorum; toplantıyı kapatıyorum!” (A.T. ALKAN, 3 Eylül 1998, Zaman)

 

2.1.6.      Soru ile Başlama:

“Peki Rusya'da ne oluyor? Komünizmi uygulamayı beceremeyen Rusya, kapitalizmi uygulamayı da mı beceremedi?” (Y.ALDOĞAN, 11 Eylül 1998, Posta)

“Kadınların siyasete katılımından ne anlıyorsunuz? Örneğin kadınların seçme hakkını kullanmasından, ya da seçilme hakkından?” (Y.ALDOĞAN, 5 Aralık 1998, Posta)

“Allah, bizlere Türkiye gibi güzel bir ülkeyi verdiği ne kadar şükretsek azdır.
Ama bunun farkında mıyız? Bu güzelliğin kıymetini biliyor muyuz?” (R. ZELYUT, 3 Temmuz 1998, Akşam)

“Başbakan Mesut Yılmaz, dostlarını teker teker kaybediyormuş. İnsan, bir dostu ile ilişkisini kesse bundan ne duyar?” (R. ZELYUT, 22 Ekim 1998, Akşam)

“Vicdan ve cüzdan meselesini, orada öylece bırakacak mıyız?

Yani işin cüzdan tarafını hâlledersek, adaletin iyi işlemesini sanki sağlayacak mıyız?

Yüksek maaş yeterli midir?

Sistemin tek kusuru o mudur?” (R. TAMER, 12 Eylül 1998, Sabah)

“Sizce Necdet Menzirmi daha bağımsızdı, yoksa şimdiki Ahmet Denizolgunmu?” (R. TAMER, 6 Ağustos 1998, Sabah)

MISIR Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in bugün Ankara'da Cumhurbaşkanı Demirel'le yapacağı görüşme nasıl geçecek?” (T. AKYOL, 6 Ekim 1998, Milliyet)

PKK şefini İtalya ve Almanya'nın istediği gibi "uluslararası bir mahkeme"de yargılamak mümkün mü?

Dışişleri Bakanlığı'nda uluslararası hukuk uzmanı diplomatlar gün boyu toplantılarla bu konuyu araştırdılar.

'Emsal' var mı?

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Nürnberg ve Tokyo mahkemeleri?

Ruanda Mahkemesi? Bosna - Hersek katliamının faillerini yargılamak için kurulan Lahey Mahkemesi?..” (T. AKYOL, 30 Kasım 1998, Milliyet)

Müstakbel Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu kimdir? Nasıl bir askerdir? İrticaya bakışı nedir? Kıvrıkoğlu döneminde ordu-hükümet ilişkileri nasıl seyredecektir?” (S. ERGİN, 8 Ağustos 1998, Hürriyet)

“Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun'un yeni adli yılın başlangıcında yaptığı çıkışı nasıl değerlendiriyor?” (S. ERGİN, 13 Eylül 1998, Hürriyet)

“Bilmem ki ömrünüzde hiç mektepten kaçıp da sinemaya gittiğiniz oldu mu? Ergenlik eyyamında bu cürmü birkaç defa işlediğimi hatırlayıverdim şimdi; beyazperdeye "Son" veya "The End" yazısı düşüp de ışıklar yandığında kapıldığım suçluluk haleti, işlediğim cürmün bütün lezzetini gölgeleyiverirdi. Sınıf arkadaşlarım ilimle irfanla uğraşırken benim ani bir diş kamaşmasıyla okulu, arkadaşlarımı, öğretmenlerimi, ailemi ve büyüklerimi aldatarak sinema rehavetinin gerçeküstü ikliminden çaldığım "memnu" lezzet, günlerce vicdanimi lekeleyen bir keyifsizlik halinde zihnimi karıştırıp dururdu.” (A.T. ALKAN, 30 Temmuz 1998, Zaman)

“Hangi rejimin kendini sürdürebilmek için düşmana ihtiyacı vardır?" sualinin tek makul cevabi var gibi görünüyor: Kendi değerlerinden ve dayanaklarından emin olmayan rejimler, idare tarzlarını meşrulaştırmak için düşmana ihtiyaç duyarlar; "dış düşman" varsa ne ala, onun da kafi gelmediği yerde dikkat projektörleri "içeri"ye çevrilir.” (A.T. ALKAN, 21 Eylül 1998, Zaman)

“Bilmem hatırladınız mı? Hikmet dolu bir halk türkümüz vardır. Galiba bizim ülkeyi veya görülmemiş güzellikte ‘sevgili’yi vasfetmektedir: Arasan bulunmaz, Hind ile Çin’de...” (A. KABAKLI, 5 Temmuz 1998, Türkiye)

“Öcalan, Suriye’den çıkarıldı mı? Yoksa biz kışkışlayarak, onun çok işine gelen bir şey mi başardık? Yani kendi kalemize başarı ile atılmış bir gol mü bu? İtalya ve birileri Öcalan’ı kaçırarak, Türkiye’nin güney sınırını değiştirmek gibi bir cür’ete mı kalkıyorlar? Yoksa, bu yeni Sevr dramatiğinin senaryo yazarı dostumuz Amerika mıdır?” (A. KABAKLI, 21 Kasım 1998, Türkiye)

 

2.1.7.      Başka Bir Kişinden Alıntı Yaparak Başlama:

      “Yaşa yaşa gör temaşa vaziyetleri! Erol Evcil'in uçağına binip binmediğiyle ilgili soru soran Radikal muhabirine, Mehmet Ağar, 'Bunlar hafif şeyler, ayıp oluyor. Bunu sanki birşeymiş gibi ortaya atmak komikliktir, hafifliktir' demiş.” (Y. ALDOĞAN, 21 Ekim 1998, Posta)

      “Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz, Ağrı'da din görevlilerine hitap ederken son zamanların önemli fikir tartışmalarından birisi olan 'Türk İslam'ı' kavramına da dolaylı yoldan değinmiş. Diyanet İşleri Başkanı'mız, 'Türk İslam'ı' kavramını kabul etmediğini şu sözleriyle açığa vuruyor: Çeşitli ülkelerdeki Müslümanların örf, adet, gelenek ve yaşayış biçimlerindeki bazı farklılıkları, 'Arap Müslümanlığı', 'Hint Müslümanlığı' veya 'Türk Müslümanlığı' ve benzeri şekilde algılanmamalıdır. Müslümanlık, Hz. Peygamberin tebliğ ve hayatında tatbik ederek öğrettiği din olup, tektir, cihanşümuldür. Irklar için ayrı değildir. Ancak Türk insanının İslam anlayışının bir kısım İslam ülkelerine nisbeten daha ılımlı, daha hoşgörülü olduğu da unutulmamalıdır.” (R. ZELYUT, 8 Eylül 1998, Akşam)

“Bu siyasi belirsizlik içinde, Ekonomi'nin kaptanı Güneş Taner bile isyan ediyor:

      - Artık yeter diyor, seçim yapılacaksa, hemen yapılsın bitsin.” (R. TAMER, 18 Ekim 1998, Sabah)

            “Kurumuş dallar, sarı yapraklar / ağaçlara veda eder / onları alır sert bir rüzgar... / topraklarda sürükler.

İşte biz, bu şarkılarla büyüdük... Niye kurumuş dallar, hiç düşünmedik. Nedendir sarı yapraklar, hiç bilemedik. Ezberle dediler şarkıyı ezberledik. Tıpkı baltalar elimizde gibi... Hani var ya, uzun ip belimizde, biz gideriz ormana, hep ormana” (R. TAMER, 18 Eylül 1998, Sabah)

ARISTO'YA göre, alev ve sıcak gazlar yükseliyorlardı, çünkü, içinden geldikleri güneşe kavuşmak için yanıp tutuşuyorlardı. Cisimler yere düşüyorlardı, çünkü asıllarındaki toprağa kavuşmak istiyorlardı.” (T. AKYOL, 25 Temmuz 1998, Milliyet)

ANAP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Okuyan, "gündemimizde Aralık ayında seçim yok" diyor. Başbakan Yılmaz da partisine bu yönde bir imada dahi bulunmamış.” (T. AKYOL, 16 Ekim 1998, Milliyet)

Başbakan Mesut Yılmaz, DTP'nin memur zammı krizindeki tutumundan hoşnutsuzluğunu dünkü sohbetimizde açık ifadelerle kayda geçiriyor.

‘‘İşin talihsizliği, beni en çok rahatsız eden yönü’’ diye söze giriyor ve ekliyor:

‘‘Aslında hükümet sorumluluğu içinde çözümlenmesi gereken bu konunun DTP'nin bir Genel İdare Kurulu toplantısında çözümlenmeye çalışılması ve hükümete devam koşulu olarak dayatılmasıydı. Bu yanlıştı...’’ (S. ERGİN, 19 Temmuz 1998, Hürriyet)

“Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, ABD'nin İstanbul Başkonsolosu Carolyn Huggins'in Recep Tayyip Erdoğan'ı ziyaret edip, hakkındaki Yargıtay kararını açık ifadelerle eleştirmesi karşısında dün tepkisini şu sözlerle ifade ediyor:

‘‘Hiç hoş karşılanmayacak bir şey. Yalnız devlete değil, bu devletin adaletine, bağımsız yargı organının adaletine karşı çıkmış oluyor.’’  (S. ERGİN, 1 Ekim 1998, Hürriyet)

“Bir yerinde "şehit olursam anam, ardımdan ağlama" mısraı geçen kaç asker mektubu, kaç asker şiiri yazılıyor bugün? Eski asker mektupları alışılageldik biçimiyle "çok kıymetli bir huzura" diye baslar, ana-babanın mübarek ellerinden pus edilerek devam eder, hısıma akrabaya, konu-komşuya selam edilerek sürer, "az biraz" harçlık talebiyle nihayete yaklaşır ve mektubun sahibi eğer evli ise "hane halkı" meyanında "ona" da sıradan (lakin alabildiğine "mahsus") bir selamla sona ererdi.” (A.T. ALKAN, 13 Ağustos 1998, Zaman)

“STV'de İlber Ortaylı Hoca, İtalya'nın hiçbir makul gerekçesi mevcut değilken çıkardığı siyasi kriz üzerine çok olgun bir değerlendirme yaptı. Büyük devletlerin siyasi davranışlarını dengeleyici bir rol oynayan bürokrasinin bugünlerde İtalya'da devre dışı kalmış gibi göründüğüne işaret ettikten sonra Türk kamuoyundaki gösterileri "estetik ve temkin yoksulluğu" bakımından yadırgadığını söyledi.” (A.T. ALKAN, 23 Kasım 1998, Zaman)

“Bugünlerde nedense daha sık hatırladığım Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir mısraı dilimin ucunda: “Yeşilin hasretini Türk işledi çiniye.” Yeşil’e niçin yüzyıllarca hasret çekmişiz? Devlet korumamış, millet korumamış, okullarda ağcın değeri anlatılmamış. Bize de tabiî yeşili özlemek, hasretimizi de o benzersiz çinilerimize nakşetmek kalmış.” (A. KABAKLI, 11 Temmuz 1998, Türkiye)

“Batı’nın bütün güzelliği kitaplarındadır.” Diyor Mehmet Âkif... Çirkinliklerinin esası da tavırlarında, insanlığa sığmayan taassup vahşetinde, inanılmaz kininde, insanî olan değerlerin hiçbirine aldırmayışındadır.” (A. KABAKLI, 1 Ağustos 1998, Türkiye)

“Sayın Başbakan’ın temenni ve dilekleri enfes: “Mafyayı bitireceğiz. Mafya dediğiniz kâğıttan kaplanlardır. Devletin adam gibi olduğu yerde mafya olmaz.” demiş.” (A. KABAKLI, 29 Ağustos 1998, Türkiye)

 

2.1.8.      Tasvir- Tahlil ile Başlama:

            “Müthiş bir gümbürtü koptu ve kayalar havaya uçtu! Sonra toz duman dağılırken görüldü ki kayalar ve irili ufaklı parçaları, toprakla karışarak yardan aşağı uçmakta, önüne geleni sürükleyerek ağaçları, çalıları parçalamaktadır... İki küçük sincap, daha geçenlerde yüz yaşını kutlamış bir kara kaplumbağası, bir kaç tarla faresi, ilk taşların altında kaldı. Felaketin ardından kabuğu sayesinde canlı kalabilmiş kaplumbağa, ters dönmüş olduğu için ikinci patlamayla sarsıldı, üzerine yığılan taş ve toprak yığını altında son nefesini verdi. Ne olduğunu hiç anlayamamıştı...” (Y. ALDOĞAN, 9 Aralık 1998, Posta)

“Hafta sonu bizi hangi rüzgar attıysa biraz temiz denize girmek ve temiz hava almak için Enez'e gittik. Turizmden değil ama ikinci konuttan nasibini almış bir yer. Yunanistan'ın hemen yanı başı, radyo güzel Grek müziği çalıyor. Cepler de çalışmıyor! Otel motel ola ola bir iki tane, tabii ki dolu. Boş duran villaları apart otel yapmışlar. Yalvar yakar iki gecelik vermeye razı ettik. Yoksa çoluk çocuk kumsalda geceleyecektik!

            Havası çok güzel, sıfır rutubet. Sıcağı bunaltmıyor, hiç terletmiyor. Akşam da püfür püfür esiyor. Deniz, limonata; ılık, temiz, az tuzlu, sakin. Giren çıkmıyor. Kumsal göz alabildiğine uzanıyor. Yani herşey var, ama turizm yok. O koca kumsalda bir tek bar var. Ne bir lokanta, ne bir büfe, evlerin dışındaki tek şey, marketler. Marketlerde yok yok. Ah pardon, bir tek şey yok: gazete!” (Y. ALDOĞAN, 18 Ağustos 1998, Posta)

            “Abant, Türkiye'nin en güzel bölgelerinden birisi... O gölün güzelliğine doyum olmuyor. Buraya görmeye bu yeşillik içinde dinlenmeye gelenlerin arasında üç gün boyunca farklı bir kitle vardı. Bunlar, Türkiye'de dinle devletin ve laikliğin ilişkisini tartışan bilim adamları ve yazarlardı.” (R. ZELYUT, 20 Temmuz 1998, Akşam)

CUMHURBAŞKANI Demirel'in resmi gezisini izlemek üzere dost Makedonya'nın başkenti Üsküp'teyiz...

Üsküplü Yahya Kemal'in "Rakofça kırlarının hür havası" diye tasvir ettiği Makedonya'nın kültür iklimi, Genç Mustafa Kemal'i de Selanik'ten daha fazla etkilemiştir.

Şevket Süreyya Aydemir "Tek Adam" adlı kitabında Atatürk'ün ölümünü anlatırken onun için "Son Makedonyalı" deyimini kullanır.

Atatürk'ün en sevdiği Balkan türkülerinden biri "Vardar ovası... Bulamadım rakı parası"dır.

Makedonya başeğmez, dizgin vurulmaz insanlar yetiştiren bir iklime sahip olmalı... Osmanlıyı da az mı uğraştırmıştı; hatta bizim Meşrutiyet de oradan fışkırmıştır.” (T. AKYOL, 3 Ekim 1998, Milliyet)

Başbakanlık Konutu'nun bahçesinde, salkım sögütlerin çevrelediği yeşil alanda Fahir Atakoğlu'nun 'demir kırat' bestesinin müziği yükseliyor. Bahçedeki yeşilin yoğunluğu projektörlerin ışığı altında göz kamaştırıyor.

Başbakan Mesut Yılmaz'ın, İspanya Başbakanı Jose Maria Aznar için verdiği yemekte yalnızca siyaset ve ekonomi konuşulmuyor; aşktan da konuşuluyor... Aznar, şeref masasındaki konuklara eşi Ana Botella ile bundan 20 yıl önce turist olarak gittiği İstanbul'da Kapalıçarşı'da tanıştığını anlatıyor.” (S. ERGİN, 23 Temmuz 1998, Hürriyet)

“Şüphesiz bilen çoktur; ama yaz mevsiminin "merkez muhacim" zamanlarını yaşadığımız şu eyyamda, Türkiye'nin pek çok yerine soba ateşlerinin harıldadığını öğrenmek benim için çok şaşırtıcıydı. Meşhur Zigana Tüneli'ne Gümüşhane istikametinden girdiğinizde ardımızda pırıl pırıl, berrak ve sıcak bir yaz günü bıraktığımızı nereden bilebilirdik? Doğu Karadeniz dağlarının zirvesini topu topu bir kilometrelik bir karayolu tüneliyle geçtikten sonra aniden farklı bir iklime, başka bir 'aleme' düştük. Tünelin öbür ucunda ışık değil, bütün boyutları birbirine yapıştıran yoğun sis bulduk. On metreden ziyade görüş imkanı vermeyen bu "alçaklara inmiş bulut"un taşıdığı rutubet yüzünden birkaç dakika sonra sileceklere iş düştü. Yağmur da değil, Necip Fazıl'ın, "Bu yağmur, bu yağmur bu kıldan ince" diye tavsif ettiği, havaya muhayyer pus tanecikleriyle asılı gibi duran bir nem püskürtüsüydü bu.” (A.T. ALKAN, 23 Temmuz 1998, Zaman)

“Toprak, yaz güneşinden emdiği sıcaklığın tesiriyle henüz direniyor; ama ne kadar dayanır bilinmez. Bu satırları yazarken penceremin çerçevesinde hayli zamandır özlediğim bir tabiat hadisesinin kendi diliyle göklerden yere indiğini fark edip çocuklar gibi sevindim; kar yağıyor! Şimdilik sadece şehri çevreleyen yüksek tepelerde tutunabilmiş gibi; ama böyle yağarsa tez zamanda sokakları yeni bir kar neş'esiyle beyaza bürüyeceği aşikar.” (A.T. ALKAN, 12 Aralık 1998, Zaman)

“Allah’a şükür! Öyle bir Peygamber vermiş ki bize. Kendisine vahyolunan Kur’an ile, kendisine bahşolunan söz, hareket (Hadîs) cevherleri ile, kâinatta ezel ve ebed her şeyi yorumlamış, doğrulamış ve güzelleştirmiştir. Vahyinin, ilminin, hikmetinin üstüne söz konulmamıştır. Öksüz Muhammed irfânının buyurduklarını red, sözü üstüne söz kaydedenler olmuşsa da onlar kıyamete kadar mahcupturlar.” (A. KABAKLI, 18 Kasım 1998, Türkiye)

“Millî mücadelemizin manevî lideri Mehmed Âkif, bilindiği gibi Çanakkale ve İstiklâl Savaşı’nın da sesidir.

Bu sözü şunun için söylüyorum: İmânlı öldüğü için “istiklâl”e inanmıştır. Türk’ün istiklâli, o zaman inananların gözünde “İslamın da kurtuluşu” demektir.” (A. KABAKLI, 3 Aralık 1998, Türkiye)

 

2.1.9.      Tanım ve Açıklama ile Başlama:

“Üstün olmak, herhangi bir mevki elde etmekten daha fazla bir şeydir. Bizde biriken değerleri, maddi olsun, manevi olsun, diğer insanlara hizmet için kullanıyorsak, o zaman 'adam'dan sayabiliriz kendimizi. !” (R.ZELYUT, 26 Ağustos 1998, Akşam)

“Türkiye'yi Araplara ait bir ilkel ülke gibi görmek isteyenlerin biraz tarihe bakmaları gerekiyor. İslam dini adına Arapçılığı başına taç edenlere, dense dense Kuteybe'nin çocukları denilir. Bunlar, düşüncelerini çoktan Arab'a benzetmişler...” (R.ZELYUT, 31 Ağustos 1998, Akşam)

“Cumhuriyet gösterileri çok güzel.

Ama bu güzel gösterileri, geçenlerde ki türban yürüyüşü'ne bir alternatif olarak düşünmeyelim.

Cumhuriyet, alternatif değildir. O bir gerçektir. Ezici çoğunluğun ortak ilkesi ve ülküsüdür.” (R.TAMER, 26 Ekim 1998, Sabah)

“Seçim, bir hava meselesi.

Ya kendiliğinden gelir, ya zorla hissettirilir... Ama ok yaydan çıktıktan sonra, hepsi aynı kapıya gider.” (R. TAMER, 31 Temmuz 1998, Sabah)

ODTÜ, Türkiye'nin en kaliteli üniversitelerinden biridir. ODTÜ'de türban sorunu da yoktu; türbanlı öğrenci olmadığı için değil... "Bir metrelik bez parçasını" ODTÜ yönetimi "topyekün savaş" sebebi yapmadığı için...” (T. AKYOL, 23 Eylül 1998, Milliyet)

Liderler yalnızca kendi tasarruflarından değil, maiyetlerinde bulunan insanların davranışlarından da sorumludur. Lider olmanın riski buradadır. Maiyetinizdeki kişiye kendi adınıza hareket etme yetkisi verdiğinizden, onun davranışları sizi de bağlar.” (S. ERGİN, 24 Eylül 1998, Hürriyet)

Parti kongreleri, parti sembollerinin ön plana çıktığı mekânlardır. Kongre salonundaki partililere baktığınızda, insanların gözlerinde aynı inanç ve düşünceleri paylaşmanın getirdiği ortak bir heyecanın dışavurumunu hissedersiniz.

Buna ‘‘parti ruhu’’ denir.” (S. ERGİN, 22 Kasım 1998, Hürriyet)

George Orwell'in '1984' isimli fictiv eseri, toplum mühendisliği heyecanının kabus derecesine vardığı bir noktayı temsil eder; 1984, otorite ve totalitenin tersinden şaheseridir; çünkü toplum mühendisliği kavramının tabiatı otorite ve totaliteyi kutsamaktan kaçınamaz; hürriyet uğruna, daha adil ve barış dolu bir dünya uğruna zorbalığa başvurmanın kabul edilebilir bir yanı bulunmuyor; doğru ve güzel gayelere erişmek için doğru ve güzel usullere müracaat etmenin gerekliliği malum kaziyye.” (A.T. ALKAN, 19 Ekim 1998, Zaman)

“Tartışmadan önce işin aslına bakmalı; bizim sansür deyip geçtiğimiz kelime Latince'nin Batı dillerine hediyesi: "Censor", eski Roma Cumhuriyeti'nde nüfus ve ahlak meselelerine bakan yüksek rütbeli görevli anlamına geliyor; kelimenin İngilizcedeki karşılığı da buna yakın: "Başkalarının ahlaki davranışlarını kontrol eden kişi". Aynı kökten türetilen sıfat, anlamı daha netleştiriyor; "cencorius", durmadan kusur bulan, tenkitçi demekmiş. Halbuki sansürün Türkçe karşılığı, bu gibi kafa karışıklığına meydan vermeyecek kadar sade: "Sansüre hayır!" sloganı bile, kavramın aslında hiç de matah bir şey olmadığını ima ediyor. Sloganlarla düşünüp iş görmenin zararı burada işte; "sansüre hayır" sözü çok tekrarlandığında, ortalama çoğunluk için verem mikrobu, AIDS virüsü, uyuşturucu madde veya her nevi zulüm cinsinden "apriori" bir menfilik gibi görünüyor; hele bu çığlık bir sanatçının ağzından çıkıyorsa! Sansür kavramının Türkçede hayli bozuk bir sicile sahip olması, sansür merkezli tartışmaların da çoğu kere gerçeği gizlemesine yarıyor. "Sansüre hayır" sloganına bir de şu açıdan bakmayı deneyelim: Tenkide hayır veya ahlaki kontrole hayır diye bağırmakla sansüre lanet okumak arasında hayli tereddüt öğütecek bir fark bulunduğu ortada.” (A.T. ALKAN, 7 Kasım 1998, Zaman)

“Size bugün iki kıssa söyleyeceğim. İkisi de, Türkiye’nin ıstıraplı serüvenini anlatır. “Aydın-halk” zıtlığı ile zedelenen varlığımızın âyetlerdeki ciddiyetle açıklanışıdır. Esasen Kur’an’da geçen kıssa, fıkra gibi şeyleri, katiyyen hafife almayacaksınız. Onlar, halkımızın ibret, nasihat, fikir kıvılcımlarıdır. Elektrik feneri gibi gözümüze tutulacak ışıklı uyanışımızı umarlar.” (A. KABAKLI, 28 Temmuz 1998, Türkiye)

“Türkçemizin kısırlaşması, dolayısiyle “Sefiller” kelimesini de açıklamak zorundayız. Oysa, yirmi yıl önce bile, böyle bir açıklama fazla kaçardı. Hoca’nın iyimser mantığı ile en azından “Bilenler, bilmeyenlere anlatsın” der, geçerdik.

Sefiller en az yüz seneden beri Türkçemizde bilinir. Victor Hugo’nun “Les Miserables” adlı dünyaca ünlü ve yeni bir hukuk devri açan romanıdır. Ünlü ansiklopedi yazarı Şemseddin Sami Bey, onu çok ifadeli biçimde ve “Sefiller” adiyle Türkçe’ye çevirmişti. Bu isim Türk okurlarınca, sanki, romanın esas adı gibi benimsenmiştir.” (A. KABAKLI, 3 Eylül 1998, Türkiye)

 

 

2.1.10.  “Ben Dili” ile Başlama:

      “Avukatımın ısrarlı ricalarına dayanamayıp işimi, gücümü bırakıp mahkemeye gittim! Çünkü suçluyum. Çünkü yargılanıyorum.

      Ay ne kadar ayıp, ne demek işini gücünü bırakmak, suçluysan ve yargılanıyorsan tabii ki mahkemeye gideceksin diyorsunuz şimdi. İlk çağrıldığımda ben de öyle düşündüm. Telaşlanıp sağa sola sordum. Genellikle bilmeden suç işlerim çünkü. Suçlarım da tabii ki yazılarımdan kaynaklanır. Birinin nasırına basmışımdır. Kızmıştır. Yine ne yapmışım diye araştırıp öğrendim. Yönetim Kurulu üyesi olduğum İletişim Araştırmaları Derneği'nin genel kurulunu mart ayında yapmamız gerekirken şubat ayının sonunda yapmışız! Ama hakkaten yani, asmak lazım asmak!” (Y. ALDOĞAN, 27 Kasım 1998, Posta)

“Fazilet Partisi Genel Başkanı Sayın Recai Kutan'a çok basit bir soru sormak istiyorum. Kendileri lutfederler de bir cevap verirlerse memnun olurum. Eğer cevap verme gereği görmezlerse, hiç değilse, geceleyin yatağa uzandıklarında bir an bile bu sorunun cevabını düşünürlerse ona da sevinirim... Sayın Kutan, siz daha iyi bilirsiniz ki siyasi partiler Türkiye'nin genel sorunlarını çözmek için kurulurlar. Sorum şudur: Sizce, Türkiye'nin çözüm bekleyen en önemli sorunu nedir?” (R.ZELYUT, 24 Ağustos 1998, Akşam)

“Son tartışmalardan hiçbir şey anlayabilmiş değilim.

Bir kere... Fazilet'in, ankette 1'inci çıkması, irtica ile bağlantılı mıdır?” (R. TAMER, 4 Temmuz 1998, Sabah)

“Ambalaj'a değil, naylon'a karşıyız. Hergün milyonlarca naylon torba...

Bunları nasıl imha edebileceğimizi bize Mustafa Taşar izah edebilirse, itirazımızı geriye alıp, derhal Taşar'ın yanına geçeriz.” (R. TAMER, 21 Ağustos 1998, Sabah)

FAZİLET Partisi'nin lideri Recai Kutan Trakya gezisini tamamladı. Malatya'da "Özal'ın yolundayız" diyerek merkez sağ mesajlar veren Kutan'a Trakya izlenimlerini sordum.” (T. AKYOL, 19 Ağustos 1998, Milliyet)

TÜRK - İş, Hak - İş ve DİSK'i kutluyorum.

Cumhurbaşkanı Demirel'in Viyana gezisi sırasında Bayram Meral, Salim Uslu ve Rıdvan Budak oturup konuşarak "Emek Platformu"nu oluşturmaya karar vermişlerdi.” (T. AKYOL, 31 Aralık 1998, Milliyet)

Allah kahretsin, bu sırrı artık daha fazla taşıyamayacağım. Bu köşede itiraf edip, vicdanen rahatlamak istiyorum.

Bütün bedelini ödemeye hazırım; gerekirse hayatımla...

Bu yazım, bütün Cumhuriyet ve DGM savcılarına bir suç duyurusudur.

Evet sıkı durun, itiraf ediyorum.

Türkiye'de son 15 yıl içindeki bütün yolsuzlukların sorumlusu benim.” (S. ERGİN, 29 Kasım 1998, Hürriyet)

“Geçen perşembe günü İstanbul'daydım. Öğle saatlerinde televizyonda DYP Lideri Tansu Çiller'in, hükümeti kurmakla görevli DSP Lideri Bülent Ecevit'le görüşmesinden sonra düzenlediği basın toplantısını izledim.” (S. ERGİN, 20 Aralık 1998, Hürriyet)

“Polemiği sevmiyorum; hele bir başka yazarın yazdıklarından hareketle polemik gibi algılanabilecek tartışma berzahlarına girmek hiç tarzım değil; ama cumartesi günü Hürriyet gazetesinde genel yayın müdürü Ertuğrul Özkök'ün yayınladığı "Entelektüel Haymatloslar" başlıklı yazı, çok önemli bir zihni dönüşümün işaretlerini taşıdığı için üzerinde durulmağa değer göründü bana.” (A.T. ALKAN, 9 Kasım 1998, Zaman)

“Cumhurbaşkanı Sayın Demirel'in büyük ızdıraplar pahasına Olemp'ten ateşi çalarak insanlığa sunan Prometheus'u hatırlatırcasına demokrasi ve amme menfaati uğruna büyük çileler çekiyormuş intibaı vermesini bir türlü makul bulamıyorum. Hükümeti kuracak imkanları ararken "mümkün" yerine "muhal"i zorlamasını anlamakta da mazurum ve hükümet işlerinden söz ederken yüz hatlarına çöken kaygılı çizgilerle sayın devlet başkanımızın takdir hakkını kullanırken yaptığı işe esoterik bir fluluk vermeye çalıştığını düşünüyorum. Onun reel–politikle demokrasi teorisi arasında bir regülatör görevi yerine getirmeye çalıştığını biliyorum; ne var ki son tahlilde takdir hakkını hep reel–politikten yana kullanmasını da yadırgıyorum.” (A.T. ALKAN, 26 Aralık 1998, Zaman)

“Bazan aklıma gelir. “Şu Orhan Veli Kanık ne dertli ve ne çözülmez şairdi” derim. Şimdi herhalde onu da okumuyorlar. Hiç olmazsa gariplikleri, bazan dünyaya baştan aşağı değil de “aşağıdan başa” bakması yüzünden Orhan Veli’yi hiç unutulmaz sanırdım. Kültürsüzlüğün, hafızasızlığın dehşeti o konuda da başıma tokmak gibi indi.” (A. KABAKLI, 4 Kasım 1998, Türkiye)

“Şimdi ben napayım bu rezil, bu acele işgüzarlığa? Okuyucularım başta olmak üzere Türk ve Müslüman halklardan ve vahşetten yana olmayan dünyalılardan, döne döne özür dilesem yeter mi? Çünkü gerçekten bir hata işleyerek ABD Başkanı Clinton’ı övmüş bulunduk. Clinton ise bir gece dahi beklemeden “Nasıl methedersin beni?” dercesine kapitalist tıynetini gösterdi.” (A. KABAKLI, 19 Aralık 1998, Türkiye)

 

2.1.11.  “Sen-Siz Dili” ile Başlama:

            “Zamanı gelince dürüstlük ve haysiyet üzerine nutuklar atan... Dinden imandan bahsederek evliyalık taslayan... Türkiye'ye temiz siyaseti getireceklerini söyleyen...

            Fazilet Partili kardeşlerim, selamünaleyküm! Bu ne dindarlıktır, bu ne temiz siyasettir, bu ne dürüstlüktür ki bir zamanlar yerden yere vurduğunuz Tansu Çiller'i ikinci kez akladınız... Doğrusu millet size de kocaman bir aferin çekti...” (R. ZELYUT, 26 Kasım 1998, Akşam)

“Şöyle bir etrafa bakın... Özellikle çevre yollarından geçerken başınızı sağa sola bir çevirin.

Hemen göreceksiniz ki, kondu apartman'ların çatılarına, demir çubuklar yine tilki gibi dikilmiş, bir kat daha tırmanmak üzeredir.” (R. TAMER, 5 Ağustos 1998, Sabah)

“Tayyip Erdoğan'ın mahkumiyet kararından sonra, Belediye önündeki mitingi gördünüz.

Fazilet dahil, hiçbir partinin toplayamayacağı, coşkun, taşkın ve hırçın bir kalabalıktı o.” (R. TAMER, 27 Eylül 1998, Sabah)

Neresinden tutsanız, elinizde kalıyor. Hangisinden başlayacaksınız? Bir bakanın kamuoyunu hiç ilgilendirmeyen, tümüyle özel hayatının sınırları içinde kalması gereken bekâretinin bir mülakat konusu haline gelmesinden de başlayabilirsiniz.” (S. ERGİN, 5 Kasım 1998, Hürriyet)

“Dolmabahçe'nin Gazhane tarafındaki açık tribününde yerinizi aldıktan sonra gözünüzü çıkış tüneline dikip sabırsızca beklemeye başlardınız.

Kaptan Sanlı'nın kafasının tünelin ucunda belirmesiyle birlikte heyecandan kilitlenirdiniz.” (S. ERGİN, 8 Kasım 1998, Hürriyet)

Siz bu satırları okumaya başladığınızda haberin kendisiyle birlikte yorumunun da cılkı çıkmış olacak; ama ben Fransa-Brezilya futbol finaline farklı bir noktadan sataşacağımı zannediyorum.” (A.T. ALKAN, 16 Temmuz 1998, Zaman)

“Osman Gazi’nin ölüm döşeğindeyken Orhan Gazi’ye yapmış olduğu vasiyeti unutmazsanız iyi Türk, iyi İslam, iyi insan olursunuz.” (A. KABAKLI, 29 Aralık 1998, Türkiye)

“Biliyorsunuz, bizim bazı politikacı ve gazeteciler, akıl almaz bir kabile basitliği ile, yine hiçbir sebep göstermeksizin, devletten, ordudan ayrı olarak Suriye’ye savaş açtılar.” (A. KABAKLI, 11 Ekim 1998, Türkiye)

 

2.1.12.  Durum Anlatarak Başlama:

“Yaşadıklarımıza dikkat edelim! Hatta mümkünse bir yerlere not düşelim. 23 Eylül'den öncesi ve sonrası var. Bir dönüm noktasındayız, görerek ve duyarak tarihi yaşıyoruz! Her şey çorap söküğü gibi çözülmeye başladı.” (Y.ALDOĞAN, 24 Eylül 1998, Posta)

“Otağtepe'deki yemek Viagra'yı bile solladı, bir haftamızı aldı. 'Bir düğün gecesi'ni ise neredeyse bir aydır konuşuyoruz ve hafta başından başlayarak bütün biryaz sonu konuşmaya devam edeceğiz!” (Y.ALDOĞAN, 16 Ağustos 1998, Posta)

“Önümüzdeki belediye seçimlerinde en büyük mücadele İstanbul'da yaşanacak...Çünkü, eski Refahlı yeni Faziletli Tayyip Erdoğan'ın bu şehirdeki oy oranı, Fazilet'in oy oranından daha yüksek.” (R. ZELYUT, 29 Temmuz 1998, Akşam)

“Ankara'da iki belediye başkanı arasında yaman bir mücadele yaşanıyor.” (R. ZELYUT, 23 Ekim 1998, Akşam)

            “Bütün pislikler akadursun, beri tarafta Türkiye, hiç de fena bir noktada değil.

             Her hükümet istediği kadar enkaz devraldım desin, genel karnemizi Batı onaylıyor.” (R. TAMER, 28 Eylül 1998, Sabah)

            “Biz bunlarla zaten gizli savaş halindeyiz. Ama Suriye açısından ne tatlı bir savaş bu.” (R. TAMER, 3 Ekim 1998, Sabah)

“İÇİŞLERİ Bakanlığı Maliye Bakanlığı'na gizli bir yazı göndererek "bir kısım banka işlemlerinin incelenmesini" istedi.” (T. AKYOL, 26 Ağustos 1998, Milliyet)

AVRUPA Birliği ile ilişkiler konusunda hükümetin iki kanadı farklı düşünüyor.” (T. AKYOL, 3 Kasım 1998, Milliyet)

“İTALYA'DA 56. hükümet işbaşında...

Türkiye'de 55. hükümeti deviriyoruz, 56. hükümeti kuracağız.
Almanya'da ise 14. hükümet işbaşında bulunuyor!” (T. AKYOL, 24 Kasım 1998, Milliyet)

“Dışişleri Bakanlığı'nda yaklaşık 20 dolayında büyükelçinin yurtdışı merkezlere atanmasını ilgilendiren kararname tam bir bilmeceye dönüşmüş durumda.” (S. ERGİN, 2 Temmuz 1998, Hürriyet)

“İstanbul'un Fazilet Partili Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, laiklik ve demokrasiyi konu alan, bu çerçevede kendi siyasi çizgisini tarif eden açıklamalarıyla yeniden kamuoyunun gündeminde.” (S. ERGİN, 12 Temmuz 1998, Hürriyet)

75 yıllık Cumhuriyet tarihimizin on kusuruncu af teklifi var gündemimizde. Siyaset esnafının hediye dağarcığının demirbaşı “genel af” olsa gerektir.” (A.T. ALKAN, 6 Ağustos 1998, Zaman)

“Ankara’da geçirdiğim üç gün içinde siyasetten, ilimden, esnaftan hangi muhite girdimse herkesin başına kargalar üşüşmüş gibiydi. Onulmaz bir kaygı, yarınından, devletinden ümidi kesmişlerin telâşı, ağızlarda “Ne olacağız! Sonumuz nereye varacak!” endişesi.” (A. KABAKLI, 19 Temmuz 1998, Türkiye)

“Yarı Batı’nın zorlaması ile yarı da bizdeki bazı namuslu aydınların uyanışlarından “İnsan Hakları” konusunda çağdaş ve insanca bir hareketlenme var. Yayınlar ve toplantılar, beyanatlar hayli göze çarpmaya başladı.” (A. KABAKLI, 11 Ağustos 1998, Türkiye)

“Ülkemizde 50 bin işyeri kapanmış veya tehlikede, 500 bin işveren ve işçinin istemeyerek istirahata çekileceği şüphesiz gibi. Krizin yereli, globali hep bizde tekmil. Bir vakitler altın yumurtlayan Lâleli piyasasının, huysuzluk ve hileler kahriyle defin merasimi yapılıyor.” (A. KABAKLI, 15 Aralık 1998, Türkiye)

 

2.1.13.   Hüküm ve Yargı ile Başlama:

“Fazilet, kendi kendini ele verdi: Türban eylemi sırasında çizilen tablo, aslında meselenin üniversiteye türbanla girmek olmadığını ortaya koydu. Önce türban, sonra kara çarşaf, sonra şeriat, tıpkı Pakistan'ın da yavaş yavaş sürüklendiği yol gibi!” (Y. ALDOĞAN, 13 Ekim 1998, Posta)

“Biz bir yerde değil, bir çok yerde yanlış yapmış olmalıyız. Şu anda gelmiş olduğumuz yere baktığımız zaman bunun başka bir açıklaması olamıyor.” (Y. ALDOĞAN, 15 Ekim 1998, Posta)

“Türkiye'deki adalete adalet demek için kör olmak gerekir... Bir düşünün: Binlerce dosyaya bakmak zorunda kalan parasız hakimler...” (R. ZELYUT, 12 Ağustos 1998, Akşam)

“Türkiye'de PKK terörünün devam ettirilmesinin gerçek sebebi Ortadoğu'daki petrol alanlarıdır. Bir ucu İran'a, bir ucu Kuveyt'e uzanan ve Suudi Arabistan'ı kapsayan bu alana hakim olmak için dünyanın büyük güçleri gizli bir savaş vermektedir.” (R. ZELYUT, 1 Ekim 1998, Akşam)

“Geride kalan 75 yıla baktığımız zaman, başımıza ne üzüntüler geldiyse, hep eğitimsizlikten geldiğini artık öğrendik...

Terör mü, bölücülük mü, yahut irtica mı? Hepsinin dibinde eğitimsizlik yatıyor.” (R. TAMER, 30 Ekim 1998, Sabah)

“İrtica varsa vardır.

O'nu sadece Fazilet Partisi'nin büyümesiyle küçülmesiyle izah etmek yanlış...” (R. TAMER, 7 Temmuz 1998, Sabah)

ANKARA'YA gelen işaretler, İtalya'nın Apo'yu mecburen "sınır dışı" edeceği yönünde!

Apo Türkiye'ye verilmeyecek... Bunun en önemli bahanesi Türkiye'de kağıt üzerindeki idam cezasıdır...” (T. AKYOL, 23 Kasım 1998, Milliyet)

            “DYP'NIN yeni söylemi, bir stratejiye dayaniyor: Liberalizm yoluyla hem aydinlara, hem esnaf, tüccar, sanayicilere yönelmek...

Sagda olunca, tabii, muhafazakar bir liberalizm...” (T. AKYOL, 20 Temmuz 1998, Milliyet)

SAGLIKLI demokrasilerde seçimler ya normal sürelerinde, genelde dört yilda bir yapilir...

Veya erken seçime gidilecekse, süratle gidilir! İngiltere, Almanya ve İtalya'da erken seçim kararı alındıktan iki ay sonra seçim yapılır, ülke uzun süreli bir belirsizlik içinde bırakılmaz.” (T. AKYOL, 29 Temmuz 1998, Milliyet)

Başbakan Mesut Yılmaz'ın yerel ve genel seçimlerin birlikte yapılmasından vazgeçmeye hazır olduğunu duyurmasıyla birlikte, Türk siyaseti yeni bir tartışma zeminine kaymış bulunuyor.” (S. ERGİN, 6 Eylül 1998, Hürriyet)

“ANAP-DSP-DTP Koalisyon Hükümeti'nin icraatını pek çok alanda eleştirmek mümkündür. Ancak çetelerle mücadelenin, bu alanların dışında tutulması gereken bir başlık olduğu da teslim edilmelidir .” (S. ERGİN, 20 Eylül 1998, Hürriyet)

“Türkiye'nin Suriye karşısında yöneldiği ‘‘askeri baskı’’ politikasının, yaklaşık yirmi yıldır izlenen zikzaklarla dolu politikasızlığa bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir.” .” (S. ERGİN, 8 Ekim 1998, Hürriyet)

 Devlet, "yöneten" cihazdır; ama ayan-aşikare ortadaki devletimiz "yönetemiyor". Acı; ama doğru; yönetmek istemediğinden değil, ne kadar çok "yönetmek" istese, o kadar az yönetebildiğini görmemesinden.” (A.T. ALKAN, 5 Ekim 1998, Zaman)

Siyasi partilerin varlık sebebi, halk arasında mevcut bulunan siyasi eğilimleri temsil etmektir. Bu açıdan bakıldığında siyasi partilerimizin aslında neyi temsil ettiği berrak görünmüyor; çünkü şahsi kanaatime göre Türkiye'de siyasi hayat şu anda siyasi içtihatların temsilinden çok bizatihi siyasetin, siyasi iklimin varlığı-yokluğu üzerine kilitlenmiş haldedir. Doğrusu bu durumda partilerimizin siyasi içtihat ve üslupları, ayırt edici vasıf olmaktan çıkıyor.” (A.T. ALKAN, 5 Aralık 1998, Zaman)

“Erken seçim “sath-ı mâili” başlamıştır. Yani ne kadar direnen olsa da yakın seçimden vazgeçilip ülke işlerini daha iki yıl sürüncemede bırakmak mümkün değildir.” (A. KABAKLI, 26 Temmuz 1998, Türkiye)

“İslâm merhamettir. Hz. Muhammed (S.A.V.) insanlara ve yaratılmışların hepsine acıma zirvesindeki peygamberdir. Yakınlarına, ümmetine ve bütün insanlığa merhamet eden o kâinatlar efendisi, o yetim Muhammed’dir.” (A. KABAKLI, 30 Aralık 1998, Türkiye)

Yazıya başlama çok önemlidir. Okuyucuyu cezbetmek için ilk anda en göz alıcı şey gösterilmelidir. Bu nedenle iyi bir yazar açılış cümlesi üzerinde çok çalışır(Barzun 1998:229). Yazıya başlangıç verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere değişik şekillerde olabilmektedir. Yazıya başlangıç yapılırken dikkat edilecek husus okuyucunun dikkatini çekebilmek ve yazının bütününü okumaya teşvik edebilmektir.

İyi bir giriş yalnız okuyucu için değil yazar için de yararlıdır. Barzun (1998), yazının başlangıç kısmını arabanın ilk kalkışına benzetmektedir; kalkış hızı iyiyse araba yolunda sorunsuz ilerler. Eğer kalkış hızı iyi ayarlanmamışsa araba stop edebilir ve sarsıntı meydana gelebilir. Arabaların ilk kalkış anında olduğu gibi şoforun nasıl dikkatli olması gerekiyorsa yazıya iyi bir başlangıç için de yazarın gereken özeni göstermesi gerekmektedir.

 

2.2. YAZIYI BİTİRİŞ ŞEKİLLERİ

Bir yazının tesirli olabilmesi için yazıya başlangıç kadar yazının sonuç kısmı da önemlidir. Ele alınan konuyu bitirirken, hatırlanılacak şey, söylenilmesi icâbeden şeylerin tamamlanmış olduğu ve durulması lüzûmudur (Tansel 1978:26). Yazarın söyleyeceği son sözler olduğu için ve bu sözlerin okuyucunun kulağında kalacağından sonuç bölümü de başlangıç kadar önemlidir. Eğer yazının bütününde çok şey anlatıymışsa ve son bir cümle ile hepsi toparlanmak isteniyorsa, bu yazının ilk cümlesini yazmak kadar güç olabilir (Barzun 1998:229).

Konu ortaya konulup geliştirilip işlendikten sonra yazının sona erdirilmesi gerekmektedir. Her yazının bir başlangıcı olduğu gibi bir de sonu vardır. Yazının son kısmında olayların düğümü çözülür, açıklamayı gerektiren yazılar bu bölümde sonuca bağlanır (Karaalioğlu 1989:91). Kendinden önceki bölümlerle sıkı sıkıya bağlı olmak durumundadır.

Kısa bir yazıda sonuç kısmına gerek yoktur; fakat bu, yazının birdenbire bitmesi demek değildir. Sonuç paragrafı, bitiş hissini vermeli yani bir konu hakkında tatmin olacağı bir açıklamanın yapıldığı okura hissettirilmelidir (Alan 1994:104).  Önemli olan yazının bitirildiğinin okuyucuya hissettirilmesidir. Yazı birden bire bitiyor izlenimi vermemek için yazının illa bir sonuç bölümü ile bitirilmesine gerek olmasa da yazının bittiği izlenimi okura verilmelidir.

İkinci derecedeki fikirler hiçbir zaman birinci derecedeki fikirlerden önemli olmadığından, iyi planlanmış kısa yazıları, işlenilen fikri içine alan kısa bir cümle ile bitirmek faydalı olur. Kısacası etkili bir sonuç işlenilen fikri özetleyen bir cümle vasıtası ile temin edilebilir. 500 kelimelik ve daha fazla uzun yazılarda başlangıç paragrafı kadar, sonuç paragrafına da çok defa ihtiyaç vardır (Tansel 1978:29).

Yazıya başla şekillerinde olduğu gibi bazının bitiş şekillerinin de belli formülleri belli biçimleri yoktur. Yazıyı bitiriş şekilleri de okurun ilgisini çekmesi gereken alakayı uyandırması açısından yazarın üzerinde durması gereken noktalardandır.

Ağca (1999) içerik olarak üç çeşit sonuç olduğunu söylemektedir. Bunlar:

1-     Kesin hüküm taşıyan sonuç ifadeleri,

2-     Okuyucunun yorum ve değerlendirmesine bırakılan sonuçlar,

3-     Olay, olgu ve durumun sonunu açıklayan sonuç ifadeleri.

Fensch (1989) ise gazete yazılarının bitiriş şekillerini 14 alt başlık altında incelemektedir;

1-     Özet ile bitiriş (The summary ending),

2-     Tasvir ile bitiriş (The description ending),

3-     Fıkra ile bitiriş (The anecdote ending),

4-     “Ben” anlatımı ile bitiriş (The “I” ending),

5-     “Sen-siz” anlatımlı bitiriş (The “You” ending),

6-     Alıntı ile bitiriş (The quotation ending),

7-     Soru ile bitiriş (The question ending),

8-     Parodi (güldürücü taklit) ile bitiriş (The parody ending),

9-     Edebî eserlere gönderme ile bitiriş (The literary reference ending),

10- Açık veya kapalı benzetme ile bitiriş (The simile or metaphor ending),

11- Baş yazara özgü bitiriş (The editorial ending),

12- Duygusal dil ile bitiriş (The emotional ending),

13- Geleceğe yönelik ifadeler ile bitiriş (The “future” ending),

14- Birleştirerek bitiriş (The combination ending).

Biz de yazarların bu sınıflandırdıkları bitiriş şekillerinden yola çıkarak, köşe yazılarının bitiriliş şekilleri üzerinde bir incelemede bulunduk ve örnekler verdik.

 

2.2.1.      Hüküm – Yargı ile Bitiriş:

“Bu yaştaki çocuğun kıyafeti kot, tişörtdür sıcak havada, kazaktır soğuk havada! Üstelik hepsinin farklı farklı renkler giymesinden duyulan korku da olsa olsa komiktir, çünkü çocukların ruhu, gereksinimleri renktir, çok renkliliktir...” (Y.ALDOĞAN, 27 Ağustos 1998, Posta)

“Farklı kesimlerden insanları bir araya getiren Abant toplantıları, Türkiye için tartışabilme ama bir arada tartışabilme açısından olumlu bir işlev yaptı. Her konuda uzlaşılamadı ama çok farklı düşünen insanlar bir araya geldiler ve medenice tartıştılar. Bu sonuç bile başlı başına bir değer oldu.” (R.ZELYUT, 20 Temmuz 1998, Akşam)

“Şeriatçı ve faşist olmayan her görüş Hacı Bektaş'ta eşit biçimde kendisini anlatma imkanına sahip olmalıdır. Alevi inancının düşmanları bilsinler ki Hacı Bektaş sahipsiz değildir...

Bu halk kendilerinden mutlaka hesap soracaktır...” (R.ZELYUT, 15Ağustos 1998, Akşam)

“Türkiye, dünyada parlayan bir yıldızdır. Bir de Adalete kavuşursa O'nu kimse tutamaz.” (R.TAMER, 10 Eylül 1998, Sabah)

            “Hassas bir devreden geçiyoruz.

Benden sonra tufan diyemez.

Yeni bir ikbal ve istikbal ancak ülkenin huzur ve asayişiyle mümkün.” (R.TAMER, 27 Eylül 1998, Sabah)

“Liderin sultasına ve milletvekilinin "işgüderliği"ne karşı, asıl, parti kurumunu güçlendirmek gerekmektedir. Bunun için de şimdilik yapılabilecek tek şey, yoğun bir kamuoyu baskısıyla, partileri çok yaygın önseçim uygulamasına ve kontenjan adaylığının çok sınırlı tutulmasına zorlamaktır.” (T.AKYOL, 1 Ağustos 1998, Milliyet)

“FP'nin siyasi İslamcılığı bırakıp, liberal hürriyetleri savunan bir muhafazakar partiye dönüşmesini teşvik etmek lazımdır.

Demokrasi, silahsız ve legal radikalleri ılımlılaştırır. Bunu anlamak için biraz demokrasi tarihi okumak yeter.” (T.AKYOL, 19 Ağustos 1998, Milliyet)

“Çilekeş bir kamyon şoförünün biz okur-yazar takımından daha ziyade ve sahih bir memleket bilgisine sahip olduğunu fark etmek oldukça üzücü; hakikat su ki medyanın zihinlerde standartlaştırdığı "yaz" kavramı bile, iç içe geçmiş farklı tabakaların zenginliğini sergiliyor; olsun, bunu fark etmek de bir kazançtır.” (A.T. ALKAN, 23 Temmuz 1998, Zaman)

“Hakikat bizsiz de tecelli eder; hakikati sistematik tarzda taciz etmekle hakikati geriletemezsiniz; olan bize olur; olan da budur.” (A.T. ALKAN, 21 Kasım 1998, Zaman)

Hal böyle olunca, Erdoğan'ın nasıl olup da kendisini bir ‘‘orta yolcu’’ olarak nitelendirdiği sorusu izaha muhtaç kalmaktadır.

Şeriat devletinden yana olan İstanbul Belediye Başkanı, olsa olsa takıyyeciliğin hudutlarını zorlamaktadır.” (S. ERGİN, 12 Temmuz 1998, Hürriyet)

Çözüm, MİT içinde hukuk kurallarına sıkı sıkıya bağlı, yeni bir istihbarat etiği kavramının yerleştirilmesinden geçiyor.

Bu kavramın yerleştirilmesi de tek başına yeterli değil. Aynı zamanda, uygulamada, örgütü hukukun sınırları içinde hareket etmeye zorlayacak sıkı bir denetim ve yaptırım mekanizmasının da oluşturulması gerekiyor.” (S. ERGİN, 23 Ağustos 1998, Hürriyet)

“Haçlı seferleri işte böyle din bahanesiyle, soygun, kapitalizm, sömürgecilik ve emperyalizm için başlatılmış ve Hıristiyanların dünya ile ilişkileri hep böyle sürüp gitmiştir. İngiliz, Fransız sömürgeciliklerinden tâ Clinton’ın Monica ile sevişme bahanelerine kadar değişen bir şey yoktur.” (A.KABAKLI, 25 Ağustos 1998, Türkiye)

“Bu şartlar altında ormanların mahvedilmesi konusunda hiç kimse masum değildir. birileri ortaya çıkıp ‘idam edelim asalım, keselim, orman içine sokmayalım, arazi mafyasını mahvedelim’ gibi esassız ve inançsız lafları tekrarlamaktan vazgeçmelidir.” (A. KABAKLI, 17 Eylül 1998, Türkiye)

 

2.2.2.      Vecize – Atasözü ile Bitiriş:

“Türkiye Cumhuriyeti'nin bakanlığını yapmış insanlar mafya babalarıyla dostluklarından gurur duyuyorlarsa halkın devlete niye saygısı kalsın...

Devlet ayağa düşmüş. Ayaklar baş olmuş...” (Y.ALDOĞAN, 28 Ağustos 1998, Posta)

“Noel Baba Demirel de bu ruh hali içinde gönül huzuruyla 'yiyin birbirinizi' diyerek seyahate gidiyor. Döndüğünde kalan kemiklerle büyücülük yapacak! Veya o da benim gibi önemli olan skor değil spor diye düşünüyor...” (Y.ALDOĞAN, 3 Aralık 1998, Posta)

“Kader, cumhuriyet düşmanlarını aynı yolda buluşturuyor.

Ama ne demişler, it ürür kervan yürür...” (R.ZELYUT, 27 Temmuz 1998, Akşam)

“İstismarcılar devredışı kalsa, inanıyorum ki o kızlarımız da bana yakın düşünecekler, 'Alimlerin mürekkebi şehitlerin kanından bile kutsaldır' diyen Peygamberimizin işaretini doğru algılayıp eğitimlerinin en büyük ibadet olduğunu görecekler ve okullarına gideceklerdir. Ama çıkarcılar çetesi yapışmış bu kızlarımızın türbanına, bir türlü bırakmıyor.” (R.ZEYUT, 18 Eylül 1998, Akşam)

“Erhan ne iyi bir insandı... Kalleş ölüm onu aramızdan çekti aldı...
Ölümü ona yönlendiren şu hayat... Hayatı ölümcül kılan da gazetecilik... Gazetecilik geldi cihane Ölüm de bahane...” (R.ZELYUT, 8 Aralık 1998, Akşam)

“Onlara:

- Üzülmeyin dedim, yobazlığın sağı solu yoktur.” (R.TAMER,  28 Ekim 1998, Sabah)

“Sabancı kaybedecek çok şeyi olduğu halde konuşmuştur. Şimdilik konuşmayanlar ise, belki kazanacak çok şey var diye konuşmuyorlar... Güya şeyhlik, şahlık, padişahlık bitti ama yine de giden ağam, gelen paşamıdır.” (R.TAMER, 28 Temmuz 1998, Sabah)

“İşlemeyen demir bir şekilde paslanıyor: Enflasyon, çarpık gelir dağılımı, yatırımsızlık, artan suç eğilimi, örgütlü suçlar, yasasızlık...” (T.AKYOL,20 Ağustos 1998, Milliyet)

“Ve hiç unutmayalım: İşlemeyen demir paslanır... Sağı ve solu toparlayarak demokrasimize işlerlik kazandırmadıkça, sistemdeki çatlaklardan kir, pas sızmaya devam edeceği gibi, katrilyonlar da yolsuzluklara, faize, KİT'lere, SSK'ya akmaya devam edecektir!” (T.AKYOL, 26 Eylül 1998, Milliyet)

“Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor! Anadolu bilgeliğinin bu vecizesi "yönetemeyen demokrasi"nin mükemmel tarifidir...” (T.AKYOL, 9 Aralık 1998, Milliyet)

“İğneyi kendimize, çuvaldızı başkalarına.. değil; çuvaldıza rıza göstermeyenin, başkalarını iğnelemeye hakki olmamalı.” (A.T. ALKAN, 17 Eylül 1998, Zaman)

“Ve iş olacağına varıyor netice itibariyle; biz ne zamanın efendisiyiz, ne de dünyanın; sadece sular değil, zaman da sıkıştırılamıyor.” (A.T. ALKAN, 19 Ekim 1998, Zaman)

Bu skandalla birlikte, Yılmaz'ın Başbakan olarak otoritesinin ciddi bir sekteye uğrayacağını söylemek kehanet değildir. Zaten zoraki giden hükümet şimdi daha da dalgalı sulara girecektir.

Ünlü bir Türk atasözü ‘‘Şeyh uçmaz, müritleri uçurur’’ der.

Bu atasözü tersinden de okunabilir.” (S ERGİN, 24 Eylül 1998, Hürriyet)

“Sonuç, hükümetin en iddialı olduğu özelleştirme alanında kamuoyu desteğini kaybetmesidir. En büyük iki özelleştirme ihalesinden biri mafya, diğeri ise hukuka takılmıştır.

‘‘Acele işe şeytan karışır’’ sözünü boşuna dememişler.” (S. ERGİN, 25 Ekim 1998, Hürriyet)

“...deyim değişime uğramış. Hakkı, hukuku çiğneyip zulüm doğuran birini görünce ‘bu kadarcık kusur, kadılarda da bulunur’ demeye başlamışlar.” (A. KABAKLI, 4 Kasım 1998, Türkiye)

 

2.2.3.      Soru ile Bitiriş:

“İşte tam da bu noktada mı başladı medyada çok hızlı el değiştirmeler? Gazeteciler kendi geleceklerini ve gazetelerini düşünürken sadece ekonomik değil, etik kaygılar da duydular. Sektöre yeni sermaye kaynaklarının, yeni patronların girmesi iş güvencesi ve özlük hakları açısından iyiydi hiç kuşkusuz. Ya gazetelerin yayın politikaları açısından? Bir tehlike söz konusu muydu?

Bunun yanıtı henüz verilmiş değil. Bu sınavı gazete sahipleri ve gazeteciler hep birlikte verecek...” (Y.ALDOĞAN, 15 Ekim 1998, Posta)

“Otobüsleriniz tıpkı Şeker Bayramı'nda, Kurban Bayramı'nda olduğu gibi iki gün, üç gün, ücretsiz yolcu taşısın. Otobüs parasını düşünenler de sokaklara çıkabilsin, bayram kutlamalarına katılabilsin... Yarım ağız değil, canı gönülden, halkın da cumhuriyet bayramına katılmasına katkınız olsun istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Bekleyip göreceğiz!” (Y.ALDOĞAN, 23 Ekim 1998, Posta)

“Dünyadaki en son bilimsel verileri elde etmek için uluslararası piyasalarda mücadele edebiliyor muyuz? Bu soruya olumlu cevap alabilmenin tek yolu vardır o da şudur: Biz vatandaşların, evimizde televizyon seyretmek dışında kitap okumaya başlamamız.

Kızmayın ama sorumu soracağım:

-Siz hiç kitap okudunuz mu?” (R.ZELYUT, 18 Temmuz 1998, Akşam)

 “Halkın bilincini bozan, insanları çağdışı davranışlara iten bu Zöhre Ana hareketi, irtica değilse nedir irtica. Çıkarlarına çomak sokanları tehdit eden ve Türkiye'ye yayılan Zöhre Ana teşkilatı, kanunları açıkça çiğniyor.
Yerlerde sürünen, tahtına kurulmuş süslü kadının ayağını öpen bu görüntüler 75.Yıl'a yakışıyor mu?

Neredesiniz cumhuriyetin savcıları?” (R.ZELYUT, 30 Ekim 1998, Akşam)

“... savaş, bâri yapıldığına değmeli. Ama biz getirdik meseleyi savaş yanlıları/savaş karşıtları diye yine bölündük.

Nedir bu?

Bizde bölünmek Anayasa emri mi?” (R.TAMER, 11 Ekim 1998, Sabah)

“Gensoru niye verildiydi sualinin cevabını unutarak, şimdi hükümet kurmaya mı çalışıyoruz? Yâni, hiç bir şey olmamış gibi... Öyle mi?

Eğer öyleyse Korkmaz Yiğit niye hapiste?” (R.TAMER , 7 Aralık 1998, Sabah)

“Şimdi de seçmen davranışındaki etkenlerden biri olan 'sivil tepki'nin FP lehine işlemesine yol açan yeni hatalar yapılmaktadır.

Ve maalesef resmi kanatta, bu "devlet" hatalarının FP'ye yaradığını görebilen tek lider de Ecevit'tir."Yanlış mı yapıyoruz" diye durup düşünmek gerekmiyor mu?” (T. AKYOL, 1 Eylül 1998, Milliyet)

“Merkez sağı ve solu parçalarken Türkiye'yi yönetilemez hale getirip RP'yi ve HADEP'i yaratacağımızı öngörebilmiş miydik?! Şimdi Ecevit'in deyimiyle "gencecik kızlar"a 'iç düşman' muamelesi yapmakla Cumhuriyet'e hizmet mi ediyoruz, Cumhuriyet'in başına yeni toplumsal sorunlar mı hazırlıyoruz?!
Sosyoloji bize lazım değil mi?” (T.AKYOL, 15 Ekim 1998, Milliyet)

“Üstelik o satırlardaki "sözde entelektüel", "sözde aydın" tamlamaları da bana hiç yabancı gelmiyor; şu yakınlarda bir yerde okuduğumu hatırlıyorum; ama nerede?

Siz hatırlayabiliyor musunuz?” (A.T. ALKAN, 9 Kasım 1998, Zaman)

“Estetikten, temkinden, itidalden, akıldan geçtik; hiç değilse "kurnazlık" ibraz edin yahu! "Raison d'Etad"nız yoksa sadece iç kamuoyunu manipüle etmeye mi yarıyor?” (A.T. ALKAN, 23 Kasım 1998, Zaman)

“Ve herkes endişe ve sabırsızlıkla bu filmin nasıl biteceğini bekliyor.

Yanıtı merakla beklenen soru da şu:

‘‘The End’’ yazısı, ne zaman ve kimler tarafından konacaktır.” (S. ERGİN, 27 Eylül 1998, Hürriyet)

“Bu mazlum Türk’e, her yapanın kötülüğü yanına mı kalacak? Hadi şahlansana Hariciye...” (A. KABAKLI, 5 Ağustos 1998, Türkiye)

“Rabbın, Kur’an ve Ezân-ı Muhammedî ile bildirdiği yüce dinimize dahi Türk, Kürd, Acem-Müslümanlığı gibi yaveler yakıştırılmaktadır. Çocuklarımıza Asr-ı Saadeti bile unutturmaya çalışmak Cahiliyet devri uygulaması veya maymunlar saltanatı değilse nedir?” (A. KABAKLI, 8 Eylül 1998, Türkiye)

 

2.2.4.      Alıntı ile Bitiriş:

“İsmail Karadağ: "Toplumun huzurunu kaçıranlar hiç mahkum olmadılar ki. Onlar hep mahkum kafa ve kalemlerle hedef şaşırtıp mahkum yaratanlardır ve her zaman da dışardadır."  (Y.ALDOĞAN, 29 Ağustos 1998, Posta)

“İşte size Kab El Eşari'nin bir şiiri. Bakın, bu Arap Ozan, Kuteybe'nin amacını nasıl doğru açıklıyor:

Kuteybe, her gün bir talan yapıyor

Servetlere yeni servetler katıyor

Sogdluların (Türklerin) başını döndürdü askerleriyle

Sonunda Sogdlular çölde ve açlıkta kaldılar

Çocuklar babalarını kaybettikleri için ağlarlar

Muzdarip babalar da çocukları için ağlarlar

O her beldeye geldiğinde

Askerleri şehirde yarıklar ve hendekler meydana getirip öyle giderler” (R.ZELYUT, 31 Ağustos 1998, Akşam)

“Nusayri toplumunun alimlerinden Mehmet Tevfik Özezen, bizim aracılığımızla kamuoyuna FP'yi ve Recai Kutan'ı protesto ettiklerini duyurdu ve şunları söyledi:

'Onların ataları Kurtuluş Savaşı'nda mandacıları desteklerken bizler Atatürk'ün yanında yer aldık. Belki de kinleri bu yüzdendir. Recai Kutan, sapık sözü ile kendisini tanımlamıştır.' Alın size, din istismarının, peygamber yerine geçmek isteyen siyasetçilerin yarattığı bir sorun daha...” (R.ZELYUT, 7 Ekim 1998, Akşam)

“Ecevit'in 20 yıl evvel söylediği bir lâf, aynen geçerlidir. "Bu parlamento, toplumun 10 yıl gerisindedir.” (R. TAMER, 12 Temmuz 1998, Sabah)

“Eski dostlar da galiba demokratlıktan vazgeçti.

Elbet bir gün buluşacağız.” (R. TAMER,  11 Ağustos 1998, Sabah)

“İkinci Dünya Savaşı arifesindeki parçalanmış - yelpazeli Fransa için David Thomson'un söylediği sözler, dua edelim de, Türkiye için geçerli olmasın:
"Ülke çok zor bir döneminde en kötü bir biçimde yönetiliyordu!” (T.AKYOL, 29 Eylül 1998, Milliyet)

Zaten Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in özelliği faşist, komünist ve Üçüncü Dünyalı cumhuriyetler gibi "ideolojik bağnazlığı" değil, "muasır medeniyet"i esas alması ve bu sayede kendi içinde evrimleşme dinamizmine sahip olmasıdır. Bu evrimin çağımızdaki aşaması, Cumhuriyet'in liberalleşmesi zorunluluğudur; bugünkü "Entellektüel Bakış" sayfamızda Prof. Ali Yaşar Sarıbay'ın anlattığı gibi... Cumhuriyet, liberalleşmeyi de başaracaktır!”  (T.AKYOL, 29 Ekim 1998, Milliyet)

“Yavuz Gökmen'e Cenab-ı Mevla'nın rahmet ve mağfiretini temenni ediyorum; ailesinin, yakınlarının, sevenlerinin ve aynı toprağa tutunan uzak ağaçların başı sağ olsun; ölüm hak'tır ve her nefis ölümü tadacaktır!” (A.T. ALKAN, 28 Kasım 1998, Zaman)

“...Şimdi bağımsız başbakanın kuracağı bağımsız bir bakanlar kurulunun tatlı heyecanı içindeyiz. Meğer işin kolayı ve püf noktası bağımsızlıkta imiş; vaktiyle solcu arkadaşların dağa–taşa yazmaktan usanmadığı "Bağımsız Türkiye" böyle bir şey miydi yoksa?

Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?” (A.T. ALKAN, 26 Aralık 1998, Zaman)

“Korkmaz Yiğit, vedalaşırken çok iyi hatırladığım bir cümle daha sarf etti; el sıkıştığımızda, tebessüm ederek şöyle dedi:

Beni izlemeye devam edin...” (S. ERGİN, 12 Kasım 1998, Hürriyet)

Yeni kurulan Aydınlık Türkiye Partisi Genel Başkanı Tuğrul Türkeş ise Akşener'i hafiyelikle suçlayarak, ‘‘Hafiye siyasetçilikle bir yere varılmaz, konuşmanın içeriği ne olursa olsun...’’ dedi.” (S. ERGİN, 24 Aralık 1998, Hürriyet)

“O Akif ki aziz şehitlerimize mezar kitabesi olarak Muazzam Kâbe’yi dikmek istemiştir. Yahya Kemal’in debdebeli kıt’ası ise buyurun:

22 Ağustos 1922

Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi

Senin uğruna ölen ordu budur ya Rabbi

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın

Galib et çünkü bu son ordusudur İslâmın” (A. KABAKLI, 31 Ağustos 1998, Türkiye)

 

2.2.5.      “Ben” Dili ile Bitiriş:

“Fazla mı iyimserim? Bugüne kadar değildim. Yaşadıklarımızı gördükçe, nereye yuvarlandığımızı gördükçe tam tersine kararıp duruyordum. Bugün kendimi iyi hissediyorum. Korku tüneli bitecek. Az kaldı. Yeter ki sıkı basın!” (Y.ALDOĞAN, 24 Eylül 1998, Posta)

“Bu yürüyüşten benim unutamayacağım görüntüler kazındı hafızama: koltuk değneğine yaslanarak bütün yürüyüşü tamamlayan o zarif genç kadın, pencerelerden oğullarının fotoğraflarını gösteren gözü yaşlı anne babalar, pikniğe çıkmışcasına çocukları, bebekleriyle yürüyen çiftler... Yalnız olmadığımı biliyorum!” (Y.ALDOĞAN, 27 Ekim 1998, Posta)

Sayın Adnan Polat, eğer belediye başkanlığını düşünüyorsa, zaman yitirmeden bu dezavantajını avantaja dönüştürecek girişimleri başlatmalıdır.
Eğer aday olursa, oyumu Adnan Polat'a verebilirim.”  (R.ZELYUT, 29 Temmuz 1998, Akşam)

“Bu gerçeği anlamış nice okuyucum gibi İsmail Özyurt da bana umut verdi...
Okuyucularımdan ben de öğreniyorum ve mektuplarını, fakslarını devam ettirmelerini istiyorum.” (R.ZELYUT, 15 Ekim 1998, Akşam)

“Aman, ölçülerde hata etmeyelim.

Eğer edersek, irtica, bize izini kaybettirir...

Kalabalığa karışır, kaybolur.

Ben o'nu çok iyi tanıyorum.” (R. TAMER, 7 Temmuz 1998, Sabah)

            “Zavallı fakir fıkara, flütü kaval zannediyor... Birileri de böyle kafa buluyor.

- Müzik ruhun gıdasıdır.

Yahu anladık.

Ama ben, önce naciz vücuduma gıda istiyorum.” (R. TAMER, 20 Ağustos 1998, Sabah)

Darbeler sağı da solu da parçaladığı için, sevgili ülkemiz, Cumhuriyet'in 75. yılında, doktorsuz hasta gibi!

Sağı sağda solu solda ittifaklara zorlayacak yeni sistemler geliştiremezsek, önümüzdeki yıllar bugünlerimizi aratacaktır diye korkuyorum...” (T.AKYOL, 17 Ekim 1998, Milliyet)

“Daha önemlisi, bu maç vesilesiyle "medeni davranış"ın kendimiz için de yüksek bir değer olduğunu kendimize göstermeliyiz.

Ben güveniyorum...” (T.AKYOL, 2 Aralık 1998, Milliyet)

Bütün hünerini ve varlık sebebini siyasi taktiklerin karmaşıklığı içinde birkaç hamle sonrasını hesaplamaya bağlayanların isi olduğundan daha karmaşık gösterme arzularını hiç anlamadım; belki de o yüzden ara sıra şevke gelip de kotarmaya kalkıştığım "siyasi analiz"ler genellikle basarisiz kaldı; hayır, doğrucu Davutluktan filan değil, sadece yeterince basitleştirildiğinde her isin herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabileceğine dair kabulümün eseridir bu safdillik; yine ayni safdilane akil yürütme ile "İttifak yapacağınıza birlesiniz" temennimin neticesiz kalacağını şimdiden görüyorum.” (A.T. ALKAN, 15 Ağustos 1998, Zaman)

“Sayın Öztürk’ü sahip olduğu diğer ilimler meyâninda “meâl” ilmine âşina olması hasebiyle bir kelimenin farklı çerçevelerde nasıl farklı mânâlara yol açabileceğinden haberdar bir kişi tanıyoruz; işbu itinasızlığın Sivas’ta ne kadar gönül kırıklığına yol açtığını tahmin edecek derecede fehâmete sahip bulunduğundan da şüphemiz yok; yeter ki “sürç-i lisân” olduğunu bilelim.” (A.T. ALKAN, 12 Eylül 1998, Zaman)

Türk halkının bu yargılamayı canlı olarak izlemesini istiyorum. Çünkü istiyorum ki, kamu vicdanı rahatlasın ve geride tek bir şaibe kalmasın.

Son tahlilde, yani ben de vatanperver bir insanım.” (S. ERGİN, 29 Kasım 1998, Hürriyet)

“Ben iddia ediyorum ki israflar, ziyafetler, üçyüz kişilik devlet gezileri, her hatırlı kişi için özel uçak kaldırmalar, ahbap kayırmalar, teşvik adıyla bezirgânlara yapılan hortumlar çok değil, ekim ayına kadar durdurulsun, memur ve emeklilerimize %20 ilâve zammı, ben elimle takdim edeyim.” (A. KABAKLI, 19 Temmuz 1998, Türkiye)

“Size, netameli ve sakıncalı şiir örneklerini (bilesiniz diye) ayrıca vereceğim.” (A. KABAKLI, 29 Eylül 1998, Türkiye

 

2.2.6.      “Sen – Siz” Dili ile Bitiriş:

“Okullarında karşılaşıp tanıdığımdan beri kafamdaki polis imajını değiştiren Akademilileri hayatın içinde buluvermek ve kimliklerini koruduklarını görmek mutlu etti beni. Bir gün siz de, işiniz düşmese de, yolunuz düşsün, hatır sormaya gidin, belki sadece bir 'Merhaba'ya ihtiyaçları vardır...” (Y.ALDOĞAN, 7 Ağustos 1998, Posta)

“FP, öfkesini gençleri sonuna kadar kışkırtarak çıkarmak isteyecektir. Dilipak, "Yılgınlık yok, direniş var' diye cesaretlendirmeye çalışıyor gençleri. Bu demokrasi denilen kurum, insanlık onuru denilen değer, bir metre bez parçası değildir. Kadınların etekleri altına saklanarak politika yapmayın. Onlar üzerinde kurmak istediğiniz tahakkümün adı olsa olsa sizin deyiminizle 'zulüm'dür. Kadınlara asıl zulmü din adına siz yapıyorsunuz!” (Y.ALDOĞAN, 9 Eylül 1998, Posta)

“Siz hiç böyle kaderi tek kişiye bağlanmış parti gördünüz mü?
İhale aracı haline gelen bir yapı adına milletin karşısına oy için çıkmayın.
Bırakın, Alevi halk, kime oy vereceğini kendisi tayin etsin..” (R.ZELYUT, 28 Ağustos 1998, Akşam)

Türkiye'nin birliğini samimi biçimde isteyen HADEP politikası o zaman daha çok taraftar bulacaktır.

Görmüyor musunuz ki haklarını savunduğunu söylediğiniz Kürtler bile size oy vermiyor... İnanmazsanız 1995 seçimlerinin sonuçlarına bakın...” (R.ZELYUT, 3 Kasım 1998, Akşam)

“Doğru dürüst bir araştırmanız bile yok... Seçim sizin neyinize? Beş-on yıl erteleyin şunu...

Öylesi daha yakışık alır...” (R. TAMER, 4 Ağustos 1998, Sabah)

“Doğrusu... Hem seçim lâfını hiç ağızdan düşürmeyip hem de seçim yapmamak, biraz şüpheli bir durum...

Yoksa siz... Borsa mı oynuyorsunuz?

Ben şaka ediyorum ama biliniz ki halk arasında bu tür söylentiler, ciddi boyutlara ulaştı. Biraz sokakta yürüyün de konuşulanları duyun.” (R. TAMER, 18 Ekim 1998, Sabah)

“AB, sadece bir örnek... Türkiye artık sandıktan "yöneten" bir hükümet çıkarabilecek siyasi sistem reformlarını yapmalıdır...

Ama bir de "konuştuklarımıza" bakın; hiçbir sorunumuzu çözmeye ışık tutmayan laflar...” (T.AKYOL, 3 Kasım 1998, Milliyet)

“Türkiye'nin hızla sağı sağda, solu solda toparlayacak bir "yöneten demokrasi"ye geçmesi gerekiyor... Bu dağınıklıkla bu işlerin altından zor kalkarız! Ama bir de başarırsak; bu coğrafyada Almanya gücünde bir Türkiye düşünün!” (T.AKYOL, 23 Kasım 1998, Milliyet)

“İmza yerlerini özellikle boş bıraktım; nasıl olsa siz, kimin, ne yaparak kime iyilik yapmış olacağını iyi bilirsiniz!” (A.T. ALKAN, 3 Ekim 1998, Zaman)

“Eğer bir defteriniz varsa, Alain'in sözünü bir kenara yazıp, ara sıra medlulü üzerine düşünmelisiniz; ben öyle yapacağım; umulur ki hayra bais olur.” (A.T. ALKAN, 24 Ekim 1998, Zaman)

“Akl-ı selimi yıldırmayınız; bir gün size bile lazım olabilir!” (A.T. ALKAN, 30 Kasım 1998, Zaman)

Siz artık bir başkasısınız ve 'Yoksa onların hepsi bir yanılsama mıydı?' diye sormaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz.

Ve kendinizi çok yalnız hissediyorsunuz...” (S. ERGİN, 8 Kasım 1998, Hürriyet)

“Dünyanın her yerinde cinayet işleyenlere katil denir.

Dikkat edin, o katiller aranızda dolaşıyorlar, televizyon ekranlarından başlarını evlerinizin içine kadar uzatıyorlar.” (S. ERGİN, 20 Aralık 1998, Hürriyet)

“İşte aziz Cumhurbaşkanı! Siz, eğer bu ihbarcılar kararnamesini imzalarsanız halkımızı, demokrasiyi ve adaleti bu gibi soysuz çanak yalayıcıları teslim etmiş olursunuz! Halkımız zulümden bıktı. Yardım et Allahım...” (A. KABAKLI, 25 Temmuz 1998, Türkiye)

“Okuyun, dinleyin ama ey millet! Binbir dalga içinde, kesesinin ve hıyarlığının esiri olmuş, burnun önünü görmeyen sözde aydın yöneticilerinizi iyi uyartın ki: birkaç yıl, yarım asır veya yüz sene sonra... çocuklarınızı, torunlarınızı yine ağlatmasınlar.” (A. KABAKLI, 2 Ağustos 1998, Türkiye)