I. BÖLÜM

 

KÖŞE YAZILARININ

BAŞLIK, KONU VE YAPI-PLAN YÖNÜNDEN İNCELENMESİ

 

Giriş bölümünde tür olarak genişçe tartışılan köşe yazılarının, bu bölümde bir bütün olarak yapısal özellikleri üzerinde durulacaktır. Köşe yazıları, bir  yazının yapısını oluşturan plan, konu ve başlık yönlerinden ele alınıp değerlendirmelerde bulunulacak ve yazıların yapısal özellikleri bu bölümde ortaya konulacaktır.

.

1.1. BAŞLIK YÖNÜNDEN İNCELEME

Yazının başlığı, o yazıda işlenilmesi düşünülen ana fikrin aynasıdır. Canlı cansız her varlığın adı olduğu gibi her yazının da bir başlığı vardır (Korkmaz 1994:186).Bir yazının başlığı da o yazının adıdır. Başlık, yazıda işlenecek fikrin izlerini taşır, yazarı işlenilecek konudan uzaklaştırmamaya, o konuya bağlamaya yarar.

Yazıya başlık seçmek çok önemlidir. Başlık işlenen fikre, uygun olduğu takdirde, yazının bütününü daha tesirli ve manalı hale getirir (Tansel 1978 6-7). Yazılı metinlerde başlık konuyu yansıtır, ele alınan fikir, duygu ve olaylardan izler taşır. Yazının başlığından üzerinde yazılan konunun anlaşılabilmesi ve anafikre okuyucuyu götürebilmesi gereklidir (Tansel 1978; Gökşen 1969; Kantemir 1995; Emir 1986).

Ana fikrin ihtiva ettiği herşeyi şüphesiz başlık tek başına ifade edemez; fakat okuyanların esas fikre dikkatini çekmeye yarayan başlık, onları yanlış yola götürerek şaşırtmamalı, anafikre ait sırları içine alabilmelidir (Tansel 1978:6-7). Anadüşünceden ve konudan uzak olan başlık başarısızdır diyebiliriz. Başlığın görevi okuyanların yazının konusu  ve anafikri hakkında bir ön izlenim sağlayabilmeleridir.

Başlığın konuyu veya anafikri yansıtması açısından köşe yazılarına baktığımız zaman, yazıların başlıklarını “konuyu yansıtan” ve “anafikri yansıtan” başlıklar olmak üzere ikiye ayırabiliriz.

Konuyu yansıtan başlıklara örnek olarak verebileceğimiz bazı yazı başlıkları şunlardır:

Yazgülü ALDOĞAN: Kadınların Örtüsünün Altına Saklananlar – 9 Eylül 1998, Çirkin İşbirliği – 16 Eylül 1998, Tayyip Beyin Koşusu – 11 Ekim 1998, Fazilet Cumhuriyet Yürüyüşünde – 24 Ekim 1998, Devlet Ananın Üvey Evlatları – 4 Kasım 1998, Apo’yla Yılmaz’ın Örtüşen Kaderi – 14 Kasım 1998, Futbol Değil Diplomasi Karşılaşması - 1 Aralık 1998, Dikkat Televizyon – 6 Aralık 1998

Rıza ZELYUT: Bıyıksız Batıcılar – 13 Temmuz 1998, Bir Kitabın Macerası 18 Temmuz 1998, CHP ve Af – 4 Ağustos 1998, Basındaki Taliban –21 Ağustos 1998, Türk İslamı Üzerine Diyanet’e Sorular – 8 Eylül 1998, Türban, Gecekondu, Mafya - 21 Eylül 1998, Başbakanın Yalnızlığı – 22 Ekim 1998, 10 Kasımda Doğmak – 10 Kasım 1998, Avrupa’nın PKK Politikasındaki Püf Noktası – 16 kasım 1998, Haddini Bilmezler – 12 Aralık 1998...vb.

Rauf TAMER: Dünya Kupası – 13 Temmuz 1998, Güzel ve Çirkin 26- Temmuz 1998, Üç Bakan – 29 Temmuz 1998, Viagra – 12 Ağustos 1998, Ekmek – 21 Ağustos 1998, Vicdan ve Cüzdan – 9 Eylül 1998, Değişimin Gücü –23 Eylül 1998, Eldeki Ölçü – 12 Ekim 1998, Hassas Noktalar - 27 Ekim 1998, Asıl Tehlike – 8 Kasım 1998, Apo’nun Roma Tatili 17 – Kasım 1998, Ders Almak – 5 Aralık 1998, Hükümetsiz Devlet – 20 Aralık 1998... vb.

Taha AKYOL: Popülizm – 15 Temmuz 1998, Vergi ve Vizyon – 24 Temmuz 1998, Lider Sultası – 1 Ağustos 1998, Mafya ve Devlet – 1 Ağustos 1998, Seçim Sorunu – 5 Eylül 1998, Din ve Siyaset 15 Eylül 1998, Suriye Sorunu – 6 Ekim 1998, İrtica ve Bilim – 15 Ekim 1998, Apo Sınır Dışı – 23 Kasım 1998, İtalya, ANAP, DYP – 24 Kasım 1998, İmaj Meselesi – 1 Aralık 1998, 312. Madde – 10 Aralık 1998... vb.

Ahmet Turan ALKAN: Türkiye Günlüğü “mektebi” – 9 Temmuz 1998, Tünelin Öbür Ucundaki Türkiye’de Gördüklerim – 23 Temmuz 1998, Yeni Bir Oriental Yorum – 22 Ağustos 1998, Fırtına Çocukları – 29 Ağustos 1998, Surc-i Lisan – 12 Eylül 1998, Normal Sonuç – 12 Ekim 1998, Aba Altından Bordro Göstermek – 26 Ekim 1998, Yadırgamak – 9 Kasım 1998, Diz Boyu Siyasetsizlik - 23 Kasım 1998, Bağımsız Türkiye – 26 Aralık 1998, Gazete Manşetlerinden Tarih Kayıtlarına – 28 Aralık 1998... vb.

Sedat ERGİN: Hükümetin Bir Yılının Değerlendirmesi – 5 Temmuz 1998, Bir Türk İspanyol Gecesi – 23 Temmuz 1998, Kıvrıkoğlu ve İrtica – 8 Ağustos 1998, Susurluk’un İkinci Perdesi Açılırken – 27 Ağustos 1998, Muhtemel Siyaset Senaryoları – 17 Eylül 1998, Mesut Yılmaz ve Çeteler – 20 Eylül 1998, Suriye Politikasının Muhasebesi – 8 Ekim 1998, PKK Denkleminde Rusya – 22 Ekim 1998, Başbakan Yılmaz ve Basın – 1 Kasım 1998, Demokrasi ve Hicvin Sınırları – 5 Kasım 1998, İtirafçılığın Açmazı – 10 Aralık 1998, Demirel, İkinci Binyıl ve Türkiye – 27 Aralık 1998... vb.

Ahmet KABAKLI: İrtica-Fazilet-Ecevit – 4 Temmuz 1998, Yeni “Serv” Projesi – 11 Temmuz 1998, Ağlamak Değil Güçlü Olmak – 2 Ağustos 1998, İnsan Hakları – 11 Ağustos 1998, Peyami Safa – 18 Ağustos 1998, Şiir ve Esrar – 29 Eylül 1998, Nusayriler, Aleviler, Politikacılar ve Basın – 11 Ekim 1998, Tek Partinin Sun’i İlkeleri – 12 Kasım 1998, Kürt Birliği Yahut Petrol Birliği – 21 Kasım 1998, Böl, Parçala, Hükmet – 24 Aralık 1998, Osmanlı’nın Aydınlık Dünyası – 29 Aralık 1998... vb.

Anafikri dile getiren veya anafikri sezdiren başlıklara örnek olarak da şu yazıları verebiliriz:

Yazgülü ALDOĞAN: Marmara İntikam Alıyor – 9 Ağustos 1998, Devlet Ayağa Düşmüş – 28 Ağustos 1998, Çakıcı Tabii ki Siyasidir – 25 Eylül 1998, İstanbul’u Asıl Bu Kafadan Kurtarmalı – 7 Ekim 1998, Öfke Yanlış Adrese Gitti – 10 Ekim 1998, Özelleştirme Paylaşmaya Dönüştü Kavga Bundan Çıktı – 13 Kasım 1998, Devlet Katil Olmamalı – 19 Kasım 1998, Önemli Olan Skor Değil Spor – 3 Aralık 1998, İt Ürür Kervan Yürür – 17 Aralık 1998... vb.

Rıza ZELYUT: Devletin Kurucusuna Büyük Saygısızlık: Atatürk’ün Köşkü Pislik İçinde – 17 Temmuz 1998, Hacı Bektaş Veli’ye Saygı İstiyoruz – 15 Ağustos 1998, Evet Türk Müslümanlığı Vardır – 3 Eylül 1998, Bırakın Şu Türbanı – 18 Eylül 1998, İrtica İşte Budur – 8 Ekim 1998, HADEP Aynı HADEP – 3 Kasım 1998, Baykal Geç Bile Kaldı – 21 Kasım 1998, Çiller Çok Şanslı – 30 Kasım 1998, Siyasette İntikam Olmaz – 4 Aralık 1998, Ecevit Kendinden Korkuyor – 18 Aralık 1998... vb.

Rauf TAMER: Sürpriz Kalmadı – 2 Temmuz 1998, Vakit Geç Değil – 11 Temmuz 1998, Özü Budur – 11 Ağustos 1998, Oyuna Gelmeyelim – 25 Ağustos, Biz Batmayız – 29 Ağustos 1998, Karışık Ama Çare Var – 11 Eylül 1998, Panik Yok- 28 Eylül 1998, Mühim Olan Sonuç – 11 Ekim 1998, Çare Tükenmez – 15 Ekim 1998, Başarıdır – 22 Ekim 1998, Böyle Olmaz – 11 Kasım 1998, Kar Geliyor – 9 Aralık 1998,

Taha AKYOL: Seçim Olacak – 18 Ağustos 1998, Türkiye Başardı – 14 Kasım 1998, Top Demirel’de – 9 Aralık 1998. Taha AKYOL’un  sadece bu üç yazısındaki başlık yazının anafikrini belirtmektedir.

Ahmet Turan ALKAN: O Kadarı Bize  Yeter – 4 Temmuz 1998, İşte İnkılap Bu – 25 Temmuz 1998,  Kırk Düşün, Bir Konuş – 8 Ağustos 1998, Cumhuriyet Bilgisi Kendini Üretebilmeli – 20 Ağustos 1998, İçiyorsam Sebebi Var – 21 Eylül 1998, Gel Ey Kuru Akıl – 5 Ekim 1998, Acele Etmeyin; Zaman Sıkıştırılmaz – 19 Ekim 1998, Şimdi Muhasebe Zamanı “Kinsiz ve Öfkesiz” – 1 Kasım 1998, Akl-ı Selim Yine Firarda – 30 Kasım 1998... vb.

Sedat ERGİN: Elçi Kararnamesinde Sıkıntı Sürüyor – 2 Temmuz 1998, Siyaset Yine Bulanık Sularda – 6 Eylül 1998, Türkiye Aslında Bir Sinemadır – 27 Eylül, Beşiktaşlıyım ve Kahroluyorum – 8 Kasım 1998, Yüce Divana Gitmek İstiyorum – 29 Kasım 1998, Öcalan’ın Kaçışı Sürüyor – 17 Aralık 1998

Ahmet KABAKLI: Egemenlik Allah’ındır Milletin İse İspatlayınız – 9 Temmuz 1998, Seçim Şifadır, Değişim Şarttır – 26 Temmuz 1998, Enflasyon Yüz Karası – 8 Ağustos 1998, Türkiye Sefilleri Oynuyor – 3 eylül 1998, Milletin Mayası Kan Değil Dindir – 9 Eylül 1998, Kimse Masum Değildir – 17 Eylül 1998, İade Edilmesin... İtalya’ya Layıktır O – 19 Kasım 1998, Diplomasiye Güvenim Yok – 29 Kasım 1998, İslam Merhamettir – 30 Aralık 1998... vb.        

İncelediğimiz köşe yazarlarının yazılarında konu ve anafikirle alakasız başlıklara çok az da olsa rastladık. İnceleme konumuzu oluşturan yazarlardan Ahmet Kabaklı’nın  iki, Sedat Ergin’in bir  yazısında  görmekteyiz bunu. Başlıkları, üzerinde durulan konu ve verilmek istenen anafikri yansıtmayan yazılar şunlardır:

“Devlet-i Osmaniye’nin Hâli” (Ahmet KABAKLI, 19 Temmuz 1998, Türkiye), “Kadı Kızında Kusur vs.” (Ahmet KABAKLI, 4 Kasım 1998, Türkiye), “Çok Önemli Bir Yazı” (Sedat ERGİN, 15 Kasım 1998, Hürriyet).

Köşe yazarlarının kullandıkları başlıkların konuyu veya anafikri yansıtıp yansıtmaması açısından yukarıda verdiğimiz örnekleri çoğaltmak mümkündür. Biz burada bütün yazıları sıralamanın gereksiz olduğunu düşünüyoruz.

İncelediğimiz köşe yazılarını, başlığının konu ve anafikri verip vermemeleri açısından değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan sonuç şudur ki; başlıkların konuyu yansıtması, anafikri ifade etmesinden daha fazladır. Yazgülü ALDOĞAN’ın 67 yazısından 29 (%45) tanesinin başlığı konuyu 38 (%55) tanesinin başlığı yazının anafikrini, Rıza ZELYUT’un toplam 69 yazısından 47 (%68) tanesinin başlığı konuyu, 22 (%32) tanesi anafikri, Rauf TAMER’in toplam 83 yazısından 54 (%65) yazısının başlığı konuyu, 29 (%35) tanesi anafikri, Taha AKYOL’un toplam 65 yazısından 62 (%95) yazısının başlığı konuyu, 3 (%5) yazısının başlığı anafikri; Ahmet Turan ALKAN’ın toplam 50 yazısından 40 (%80) tanesinin başlığı konuyu, 10 (%20) tanesi anafikri ya ifade etmektedir ya da konu veya anafikir hakkında bir tahmin yürütmemizi sağlamaktadır. Sedat ERGİN’İN toplam 49 yazısından 1 (%2) tane yazısının başlığı ne konu ile ne de anafikirle ilgili iken geriye kalan 48 tanesinden 37 (%76) tanesinin başlığı konuyu, 11 (%22) tanesinin başlığı da anafikri bünyesinde barındırmaktadır. Ahmet KABAKLI’nın konu ve anafikirle alakasız 2 (%3) yazısının haricinde kalan 59 yazısından 41 (%67) tanesinin başlığı konuyu ifade ederken 18 (%30) yazısının başlığı ise ya anafikri dile getirmekte ya da anafikir hakkında bir tahmin yapmamızı sağlamaktadır.

Yazıların toplamını göz önüne alarak bir değerlendirme yaptığımızda çıkan sonuç Grafik 1’de açıkça görülmektedir;

İncelediğimiz toplam 444 yazının başlığından 3 (%1) tanesi ne anafikir ne de konu ile alakalıdır, geriye kalan 441 yazıdan 314 (%70) tanesinin başlığı, üzerinde yazılan konuyu ya da konu hakkında bir fikir verirken; 131 (%29) tanesinin başlığı okuyuculara yazının anafikrini veya anafikir hakkında bir tahmin vermektedir.

Bir yazıya konulacak başlığın kelime sayısı sınırlı değildir. Başlık bir tek kelime olabileceği gibi bir tamlama bir kelime grubu, bir cümle de olabilir (Gökşen 1969:38). Köşe yazılarını bu açıdan incelediğimiz de kullanılan başlıkların kelime, kelime grubu veya cümlelerden oluştuğunu görmekteyiz.

Başlığı tek  kelimeden oluşan yazılar sayıca diğerlerine göre  çok daha az bir yer tutmaktadır. Şöyle ki; Yazgülü ALDOĞAN ve Rıza ZELYUT’un yazılarında tek kelimeden oluşan bir başlığın kullanılmadığını görmekteyiz. Ahmet KABAKLI’nın bu tür başlıktan oluşan bir tane yazısı vardır, o da 14 Kasım 1998 tarihli “Alıntılar” başlıklı yazısıdır. Ahmet Turan ALKAN’ın iki tane yazısının başlığı tek kelimeden oluşmaktadır. Bu yazılar; 9 Kasım 1998 tarihli “Yadırgamak” ve 14 Aralık 1998 tarihli “Gak” başlıklı yazılardır. Sedat ERGİN’in 29 Ekim 1998 tarihli “Çelişkiler” ve 19 Kasım 1998 tarihli “Dalga” başlıklı yazıları da tek kelimeden oluşmaktadır.

Rauf TAMER’in tek kelimeden oluşan başlığa sahip olan yazılarıın toplamı 6 tanedir ve yayın tarihleri ile birlikte şunlardır; “Onlar” – 28 Temmuz 1998, “Viagra” – 12 Ağustos 1998, “Ekmek” – 21 Ağustos 1998, “Juventus” – 20 Kasım 1998, “Juventus” – 24 Kasım 1998, “Arayış” – 16 Aralık 1998.

Son olarak Taha AKYOL’un yazılarına baktığımızda, başlıklarının tek kelimeden oluşturulduğu 6 tane yazının olduğunu görmekteyiz. Bu yazılar yayın tarihleri ile birlikte şunlardır; “Popülizm” – 15 Temmuz 1998, “Geleneksizlik” – 29 Temmuz 1998, “Kavramlar” – 22 Ağustos 1998, “Üniversite” – 23 Eylül 1998, “Nereye ?” – 12 Kasım 1998.

Yazı başlıklarının kelime grubu olarak oluşturulduğu yazı sayısı yazarlara göre şöyledir:

Yazgülü ALDOĞAN’ın 14  yazısının başlığı kelime grubundan oluşmaktadır. Bu yazılardan bazıları yayın tarihlerine göre şöyledir; Enez’de Farklı Bir Tatil- 17 Ağustos 1998, Brezilya’ya Giden Belediye Başkanları – 10 Eylül 1998, Tayyip Beyin Koşusu – 11 Ekim 1998, Devlet Ananın Üvey Evlatları – 4 Kasım 1998, Başkasının Balığı – 12 Aralık 1998 vb. 

Rıza ZELYUT’un yazılarında başlık olarak kullandığı kelime grubu sayısı 26’dır. Bu yazılardan bazıları; Bıyıksız Batıcılar – 13 Temmuz 1998, CHP ve Af – 4 Ağustos 1998, Basındaki Taliban – 21 Eylül 1998, Taşdelen-Gökçek Kavgası – 23 Ekim 1998, 10 Kasımda Doğmak – 10 Kasım 1998, Haddini Bilmezler – 12 Aralık 1998 vb.

Rauf TAMER’in kelime grubundan oluşturduğu başlık sayısı 37’dir. Bunlardan bazıları; O Boşluk – 12 Temmuz 1998, Şehir ve Adam – 1 Ağustos 1998, Soldaki Koz – 2 Eylül 1998, Geldiğimiz Nokta – 14 Ekim 1998, Ne Güzel Bir Gündem – 14 Kasım 1998, Ders Almak – 5 Aralık 1998 vb.

Taha AKYOL’un yazılarının büyük bir çoğunluğunun başlığı kelime grubudur. Şöyle ki; toplam 65 yazısından 48 tanesinin başlığı kelime grubundan meydana getirilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır; Sağda Liberalizm – 20 Temmuz 1998, Mafya ve Adalet – 20 Ağustos 1998, Seçim Sorunu – 5 Eylül 1998, Modern Diktatörler – 12 Ekim 1998, Terörle Mücadele – 17 Kasım 1998, 312. Madde – 10 Aralık 1998 vb.

Ahmet Turan ALKAN’ın 26 yazısının başlığı kelime grubudur; “Tam Sekiz Saat Süren Bir Kaza”nın 5. Yıldönümünde – 2 Temmuz 1998, Bir Yanı Güllü-Dallı Kağıtlarda Asker Şiirleri – 13 Ağustos 1998, Yıldızın Titrediği An – 26 Eylül 1998, Normal Sonuç – 12 Ekim 1998, Diz Boyu Siyasetsizlik – 23 Kasım 1998,  Kar, Sis ve Gece – 12 Aralık 1998 vb.

Sedat ERGİN’in toplam 49 yazısından 29 tanesinin başlığı kelime grubundan oluşturulmuştur. Bunlara örnek olarak şu yazıları tarihleri ile beraber verebiliriz; Hükümetin Bir Yılının Değerlendirmesi – 5 Temmuz 1998, Kıvrıkoğlu ve İrtica – 8 Ağustos 1998, Muhtemel Siyaset Senaryoları – 17 Eylül 1998, Suriye Politikasının Muhasebesi – 8 Ekim 1998, Demokrasi ve Hicvin Sınırları – 5 Kasım 1998, Demokrasi Katilleri – 20 Aralık 1998 vb.

Ahmet KABAKLI’nın incelediğimiz toplam 61 yazısından 40 yazısının başlığı kelime grubundan oluşmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır; Kanlı Deprem ve Kalıntıları – 1 Temmuz 1998, Fransa ile İtalya’yı Kışkırtan Hınçak Marifetleri – 4 Ağustos 1998, Şiir ve Esrar – 29 Eylül 1998, - Nusayriler, Aleviler, Politikacılar ve Basın – 11 Ekim 1998, Allah’ın Düşüncesini Bilmek – 8 Kasım 1998, Benzeri Olmayan Mevlânâ – 22 Aralık 1998 vb.

Başlıkların cümlelerden oluşturulması özelliğinden yola çıkıp yazılara baktığımız zaman, yazarlara göre şöyle bir sonuç ortaya çıkmaktadır:

Yazgülü ALDOĞAN’ın incelediğimiz 67 yazısından 53 tanesinin başlığı (Haber Doğru Olabilir mi? – 6 Ağustos 1998, Alevler Sarmış Heryanımızı – 15 Eylül 1998, Öfke Yanlış Adrese Gitti – 10 Ekim 1998, Her Şerde Bir Hayır Vardır  - 17 Kasım 1998, İt Ürür Kervan Yürür – 17 Aralık 1998 vb.); Rıza ZELYUT’un  toplam 69 yazısından 43 tanesinin başlığı (Marmara’ya Hiç Baktınız mı?- 3 Temmuz 1998, Hacı Bektaş Veli’ye Saygı İstiyoruz – 15 Ağustos 1998, Evet Türk Müslümanlığı Vardır – 3 Eylül 1998, İrtica İşte Budur – 8 Ekim 1998, Baykal Geç Bile Kaldı – 21 Kasım 1998, İşadamları İnsaflı Olun – 15 Aralık 1998 vb.); Rauf TAMER’in 83 yazısından 40 tanesinin başlığı (Sürpriz Kalmadı – 2 Temmuz 1998, Özü Budur – 11 Ağustos 1998, Çekidüzen Gerek – 4 Eylül 1998, Mühim Olan Sonuç – 11 Ekim 1998, Az Susar mısınız? – 5 Kasım 1998, Kar Geliyor – 9 Aralık 1998 vb.); Taha AKYOL’un 65 tane yazısından 11 tanesinin başlığı (Bu Kış Geliyor – 25 Temmuz 1998, Seçim ‘olacak’ – 18 Ağustos 1998, Kim Yönetiyor? – 9 Ekim 1998, Türkiye Başardı – 14 Kasım 1998, Yetmedi mi? – 17 Aralık 1998 vb.); Ahmet Turan ALKAN’ın incelediğimiz 50 yazısından 22 tanesinin başlığı (O Kadarı Bize Yeter – 4 Temmuz 1998, Kırk Düşün, Bir Konuş – 8 Ağustos 1998, Anamız Aslında Bizi Niçin Doğurmuştu? – 3 Eylül 1998, Acele Etmeyin; Zaman Sıkıştırılmaz – 19 Ekim 1998, Ya Bizdensin Ya Onlardan – 2 Kasım 1998, El Çek Tabib El Çek Yaram Üstünden – 19 Aralık 1998 vb.); Sedat ERGİN’in toplam 49 yazısından 18 tanesinin başlığı (Ne Demek İstedi? – 6 Temmuz 1998, MİT Başına Buyruk Olobilir mi? – 29 Ağustos 1998, Siyaset Yine Bulanık Sularda – 6 Eylül 1998, Ecevit: ABD Şeriatçılara Cesaret Veriyor – 1 Ekim 1998, Beşiktaşlıyım ve Kahroluyorum – 8 Kasım 1998, Öcalan’ın Kaçışı Sürüyor – 17 Aralık 1998 vb.); Ahmet KABAKLI’nın incelediğimiz 61 yazısından 20 tanesinin başlığı (Arasan Bulunmaz – 5 Temmuz 1998, Allah Yardım Etsin – 29 Ağustos 1998, Türkiye Sefilleri Oynuyor – 3 Eylül 1998, Sen Hiç Savaş Gördün mü? 10 Ekim 1998, Diplomasiye Güvenim Yok – 24 Kasım 1998, Utandırdın Bizi Clinton – 19 Aralık 1998) cümleden oluşturulmuştur.

 

Tablo 1

Köşe Yazılarındaki Başlıklarının Yapısı:

 

Kelime

Kelime Grubu

Cümle

Toplam

Y. ALDOĞAN

0 - %0

14 - %21

53-%79

67 - %100

R. ZELYUT

0 - %0

26 - %38

43-%62

69 - %100

R. TAMER

6 - %7

37 - %45

40 - %48

83 - %100

T. AKYOL

6 - %9

48 - %74

11 - %17

65 - %100

A.T. ALKAN

2 - %4

26 - %52

22 - %44

50 - %100

S. ERGİN

2 - %4

29 - %59

18 - %37

49 - %100

A. KABAKLI

1- %2

40- %65

 20 - %33

61 - %100

Genel Toplam:

17 - %4

220 - %49

207 - %47

444- %100

 

Yukarıdaki tabloda toplu olarak yazı başlıklarının kelime, kelime grubu ve cümle oluşları açısından sayısal verileri ve yüzdeleri verilmektedir. Genel toplama baktığımızda başlıkların %4’ü tek bir kelimeden, %49’u kelime grubundan ve %47’si de cümleden oluşturulmuştur. Bu durum Grafik 2’de daha net görülmektedir;

Başlıklar, yazıda mustakil bir mana taşır; başlık, yazının ilk cümlesinin bir parçası değildir: Hırçın Kız başlıklı bir yazıya, orta halli bir ailenin çocuğu idi  diye başlanılmaz (Tansel 1978:7). Yazının başlığı yazının ilk cümlesi veya ilk cümlesinin bir parçası olarak düşünülmemelidir, onun kendi başına ad olduğu yazıdan bağımsız olmak üzere bir anlam alanı vardır. İncelediğimiz köşe yazılarında bu özelliğe uymayan toplam 4 yazıya rastladık. Bunlar;

 “Böl, Parçala, Hükmet

Biliyorsunuz ki, bu söz, Batılı sömürgecilerin, özellikle de İngiltere’nin yıllarca uyguladıkları çirkin siyasetin düsturudur.” (A. KABAKLI, 24 Aralık 1998, Türkiye)

“Laik Zenginlere Soruyorum:

Kaç öğrenci okutuyorsunuz?” (R. ZELYUT, 11 Eylül 1998, Akşam)

“Kar Geliyor

Belki de geldi... Siz bu satırları okurken, belki de heryer bembeyaz.” (R. TAMER, 9 Aralık 1998, Sabah)

“Hassas Çizgi

Bu çizgiye dikkat. İrtica ile mücadele ederken, farkına varmadan deldiğimiz samimi inanç dünyası, işte bu çizgiyle ayrılıyor.” (R. TAMER, 23 Aralık 1998, Sabah)

İyi bir başlık, okuyanların alâkasını çekme bakımından çok tesirlidir; bu alâka uzun başlıklar kullanmakla kaybedilir (Tansel 1978:7). Diğer kaynaklar da (Emir 1986:68; Korkmaz 1990:186; Kantemir 1995:132)  yazı başlığının kısa veya uzun olabileceğini ama başarılı bir başlıkta bulunması gereken asıl özelliğin kısa, öz ve anlamlı olmasını vurgulamaktadır.

 

1.2. KONU YÖNÜNDEN İNCELEME

Kantemir (1995), yazılı anlatımda ilk aşamanın, konunun seçilmesi ve sınırlandırılması olduğunu belirtmektedir. Yazılı anlatımın bir çeşidi olan köşe yazılarında da konu seçimi birinci aşamadır. Yazılı anlatımda, üzerinde söz söylenen, bir olaya, duyguya ve düşünceye konu denir (Tansel 1978; Kantemir 1995; Paçacıoğlu 1994).

Eskilerin mevzu dedikleri (Tansel 1978:4) kendisinden bahs olunan, kararlaştırılmış şey manasına gelir.  Her yapının bir temeli, her fikrin bir dayanağı varsa, her yazının da mutlaka bir konusu vardır. Başı boş ne anlatmak istediği belli olmayan, konusuz yazı olmaz. Yazı yazmaya karar veren kişi için her varlık, her olay, her düşünce  velhasıl her şey  konu olarak seçilebilir (Korkmaz 1990:185). “Eşya ve olay” gibi yaşanılan çevre ve “duygu, fikir” gibi iç alemimiz ile ilgili  unsurlar, bizde bir takım düşünceler yaratır. İşte bunların herhangi biri yazıya konu olabilir (Kantemir 1995:128). Önemli olan işlenilecek konunun ana maddesini belirlemek ve bir bütünlük içersinde yazmaktır.

            Yazıda başarıyı sağlamak için konu seçimine dikkat etmek çok önemlidir. Konu seçimini etkileyen en önemli özellik ilgi çekici olup olmamasıdır. Okuyucuların ilgisini çeken bir konu üzerinde yazı yazmak yazıyı başarıya götüren bir unsurdur (Emir 1986:68).

Konu seçerken o şeyin önce kendimizi alâkadar etmesi lazımdır; kendimizin yabancı kaldığı bir konuya, başkalarının alâkasını çekmek imkansızdır (Tansel 1978:4-5). Kısacası  yazar, önce kendisinin ilgisini çeken daha sonra da okuyucuların ilgisini çeken konuları seçmelidir. Çünkü ilgi duyulmayan konu üzerinde başarılı bir yazı yazmak, düşünüp bir şeyler üretmek mümkün değildir.

İlgi duyulmayan, üzerinde bilgi ve tecrübenin bulunmadığı konu hakkında yazmak yazarı başarısızlığa götürür (Paçacıoğlu 1994:178). Esasen iyi bir yazı, şahsî tecrübe ve müşâhede neticesinde elde edilen malzemeye muhtaçtır; bu, konuya tesir kazandırır (Tansel 1978:5). Yazar, önce kendisinin konu hakkında ilgi, bilgi ve tecrübe sahibi olup olmadığını yoklamalı daha sonra da okuyucuların ilgisini nasıl sağlayacağı üzerinde durmalıdır.

Konu seçimini etkileyen ve yazının başarılı olmamasını sağlayan önemli şartlarından birisi de konunun anlaşılır olmasıdır. Konu ister tecrübeye, ister sosyal; ister somut, ister soyut; isterse de inceleme ve araştırmaya dayalı olsun konunun öncelikle anlaşılır olması şarttır (Paçacıoğlu 1994:178). Konunun anlaşılır olması için okuyucudan önce yazarın neyi ne kadar ve ne zaman söyleyeceğini bilmesine, açıklığa kavuşturmasına yani konuyu sınırlandırmasına bağlıdır. Eğer yazar konuyu  sınırlandırılmamışsa, hangi açıdan işleyeceğini tespit etmemişse konuyu anlatımda ve anlaşılır olmakta başarısızlığa uğrar. Çünkü hiçbir konu sınırlandırılıp incelenmeden anlaşılmaz ve anlatılmaz (Kantemir 1995:131).

Konu seçiminde dikkat edilecek bir başka husus da hangi türde yazının yazılacağıdır. Tür olarak köşe yazılarının (fıkra) konu alanını genellikle  günlük sosyal, kültürel, ve siyasi olaylar oluşturmaktadır (Korkmaz 1998:219). Köşe yazılarında, yazarın bilgisi, kültürel düzeyi, tecrübesi, yorum kabiliyeti, keskin zekası konu seçiminde, konunun işlenmesinde başarıya götüren unsurlardır

Sonuç olarak diyebiliriz ki; yazarın bilgi ve tecrübe birikimi, konuyla ilgili kaynaklara hakimiyeti ve ulaşma imkânları, buluş yeteneği, gözlem, deney sonuçları, hatıraları, olay, durum ve olguları yorum gücü, yazılı, sesli, görüntülü arşivindeki belgeler, canlı kaynaklarla görüşme imkânları  (Ağca 1999:129) konu seçimini etkilemektedir.

             Köşe yazarlarını konularına göre incelmek için öncelikle konu alanlarını tespit etmek gerekmektedir. Kompozisyon kitaplarında fıkraların konu alanını güncel siyasi, sosyal ve kültürel konuların oluşturdu söylenmekle birlikte her tür konuda yazılabildiği dile getirilmektedir. Kaynaklarda kesin olarak fıkraların konu alanlarının sıralanmaması, konu alanlarının (sosyal, siyasi, kültür, sanat vb. gibi)  birbirlerine yakın olmaları ve daha önce bu tür çalışmaların yok denecek kadar az olmasından dolayı konu alanlarının tespitini yapılan araştırmalardan ve verilen bilgilerden yola çıkarak yaptık.

            Alev ALATLI, “Nuke Türkiye”* isimli eserinde köşe yazılarının ve köşe yazarlarının bir değerlendirmesini verirken fıkraları konularına göre de bir tasnife tabi tutmaktadır. Eser her ne kadar roman olarak kaleme alınmışsa da bir sosyolojik araştırma ve dokümanter eser olduğu için; inceleme konumuz açısından önemlidir. Buradaki konu tasnifi genel konu alanları ile birlikte daha özel konulara göre de olduğu görülmektedir. Alatlı (Tarihsiz :226-252), köşe yazılarını incelediği dönemde üzerinde en çok yazılan konudan başlamak üzere şu konu başlıkları altında tasnif etmektedir; edebiyat, ekonomi, Turgut Özal, Kıbrıs-Yunanlılar, Atatürk, Köyceğiz, İsmet Paşa, CHP, tarihte bugün, dış dünya, Kubilay, Türk Dil Kurumu ve Kuvâyı Milliye.

            Görüldüğü gibi Alatlı, konu tasnifini ekonomi ve edebiyat gibi genel konu alanları yanında Atatürk ve Turgut ÖZAL gibi özel konu alanları ile birlikte yapmıştır. Bize göre bu sağlıklı bir tasnif değildir. Konu bakımından bir tasnifin genel konu alanlarına  göre yapılmasının daha doğru olduğunu düşünmekteyiz. Zira bu bakış açısından hareket eden Yıldız (1998), yazılı basında dil kullanımı ve metin türleri ile ilgili yaptığı bir araştırmada, gazete fıkralarını konularına göre siyaset, toplum, ekonomi, sansasyon ve kültür – sanat başlıkları altında tasnif etmiştir. Yıldız (1998) sözü edilen çalışmasında 5 gazetenin (Milliyet, Hürriyet, Yeni Yüzyıl, Sabah, Zaman) bir aylık (Şubat 1997) nüshalarında çıkan haber ve yorum yazılarını incelemiştir. Gazetede çıkan haberleri de incelediği göz önünde tutulursa sansasyon konu başlığının haber metinleri ile ilgili olduğu görülmektedir.

            Biz de, konu bütünlüğü ve birliğine sahip olmayan yazıları bir kenara bırakırsak inceleme alanımızı oluşturan fıkraları konu bakımından bir değerlendirmeye tabi tutarken genel konu alanlarına göre yaptık ve yazıları sosyal, siyasi, ekonomi, kültürel ve spor gibi 5 genel konu alanına ayırdık.

            Konu bakımından birlik ve bütünlüğe sahip olmayan yazılar yapısal olarak da bir bütün oluşturmadığından bu biçimde olanları “Yapı-Plan Yönünden İnceleme” başlığı altında incelemek hem daha doğru olduğu hem de tekrara düşülmemesi açısından uygun olacaktır. Bu sebeplerden dolayı burada belli bir konu hakkında yazılmış olan yazıları incelemeye tabi tutacağız.         

1998 yılının Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında incelemediğimiz yazarların (Y. ALDOĞAN, R. ZELYUT, R. TAMER, T. AKYOL, A.T. ALKAN, S. ERGİN, A. KABAKLI) gazetelerindeki köşelerinde çıkan ve incelemeye tabi tuttuğumuz toplam 444 yazının yazarlara ve  konu alanlarına göre dağılımını aşağıdaki tabloda görülmektedir.

Tablo 2

Köşe Yazılarının Konuları:

        Konular

Yazarlar

Sosyal

Siyasi

Kültürel

Ekonomi

Spor

Konu  Bütünlüğü Yok

Toplam

Y.ALDOĞAN

31- %47

18-%27

3-%4

4-%6

0-%0

11-%16

67-%100

R. ZELYUT

16 -%23

33-%48

6-%9

1-%1

0-%0

13-%19

69-%100

R. TAMER

29-%35

46-%55

0-%0

0-%0

4-%5

4-%5

83-%100

T. AKYOL

8-%12

51-%79

0-%0

4-%6

0-%0

2-%3

65-%100

A.T. ALKAN

8-%16

22-%44

17-%34

0-%0

2-%4

1-%2

50-%100

S. ERGİN

6-%12

39-%80

1-%2

0-%0

1-%2

2-%4

49-%100

A. KABAKLI

8-%13

35-%57

12-%20

1-%2

0-%0

5-%8

61-%100

Genel Toplam:

106-%24

244-%54

39-%9

10-%2

7-%2

38-%9

444-%100

 

Yukarıdaki tabloya bakarak yazarlara göre bir değerlendirmeye gittiğimiz zaman; Y. ALDOĞAN’ın fıkralarının %47’sinin konusu  sosyal, %18’i siyasi, %6’sının ekonomi, %4’ünün de spor olduğu görülmektedir, Yazılarının %16 gibi önemli bir kısmında konu bütünlüğü yoktur. İncelediğimiz toplam 67 yazısında konu alanı kültür olan yazısına rastlanmamaktır.

R. ZELYUT’un toplam 69 yazısının konu alanlarının  %48’i siyasi, %23’ü sosyal, %9’ u kültürel, %1’i ekonomidir. Konu bütünlüğüne sahip olmayan yazılarının oranı ise %19 gibi önemli bir paya sahip olması dikkat çekicidir. Yazarın konu alanı spor olan yazısı yoktur.

R. TAMER’in yazılarının konu alanlarını %55 ile birinci sırada siyasi konular oluşturmaktadır. Siyasi konuları %35’lik pay ile sosyal konular ikinci sırayı oluşturmaktadır. Yazarın ekonomi ve kültürel konularda yazısı yoktur. Konu alanını spor oluşturan yazılarının oranı ve konu bütünlüğüne sahip olmayan yazılarının incelediğimiz yazılarına oranı %5’tir.

T. AKYOL’un yazılarının konu alanını  %79 gibi büyük bir oranını siyasi konular oluşturmaktadır. Yazarın seçtiği konu alanlarından sosyal içerikli yazıları ise %12 ile ikinci sırada yer almaktadır. T. AKYOL’un diğer konu alanlarını %6 ile ekonomi oluştururken, konu alanını spor ve kültürün oluşturduğu yazısına rastlanmamıştır. Konu bütünlüğüne sahip olmayan yazılarının oranı ise %3’tür.

A.T. ALKAN’ın toplam 50 yazısının %44 ‘ünün konusunu siyasi içerikli  yazılar oluştururken, %34’ünü  kültürel konular,  %22’ini siyasi içerikli konular, %16’sını da sosyal içerikli konular oluşturmaktadır.yazarın ekonomi konu alanlı yazılarına rastlanmazken spor konu alanı bütün yazıları içersinde  %4’lük paya sahiptir. Konu bütünlüğü olmayan yazılarının oranı ise %2’dir.

S. ERGİN’in yazılarını birinci derecede siyasi konular oluşturmaktadır. Siyasi konuları işlediği yazılarının oranı %80 iken sosyal konulu yazıları %12, kültürel konulu ve spor konu alanlı yazıları %2 oranına sahiptir. Konu bütünlüğüne sahip olmayan yazılarının oranı ise %4’tür.

A. KABAKLI’nın incelediğimiz toplam 61 yazısının %57’sinin konusunu siyasi içerikli yazılar oluştururken kültürel konuları işlediği yazılarının oranı %20’dir. Yazarın konusunu sosyal konu alanlarının oluşturduğu yazılarının yüzdesi %13, ekonomi konularını işlediği yazılarının yüzdesi ise %2 iken spor konularını işlediği yazısı yoktur.. A. KABAKLI’nın yazıları içersinde konu bütünlüğüne sahip olmayan yazılarının oranı da %8’dir.

 

İncelediğimiz yazıların geneline baktığımızda (Grafik 3), konu olarak birinci sırayı %54 gibi bir payla siyasi içerikli yazıların aldığını görmekteyiz. İkinci sırayı %24 ile sosyal içerikli konular alırken, kültürel konular %2, spor konu alanlı yazılar %2’dir. Konu bütünlüğüne sahip olmayan yazıların oranı ise küçümsenmeyecek derecede ve bütün yazılara oranı %9’dur.

 

1.3. YAPI-PLAN YÖNÜNDEN İNCELEME

Yazılı bir anlatımda üzerinde durulacak konunun ve anafikrin tesbiti öncelikli olarak yapılması gereken bir iştir. Çünkü bütün anlatımların üzerinde yazılacağı bir konunun olması gerekmektedir. Yazı dilini başarılı ve etkili kullanabilmek için,  yazıdaki amacın açık, seçik bir biçimde anlatılması gerekir, çünkü bütün yazılar bir amaç içindir (Kantemir 1995:106), yazıların bu amacını da yazının anafikri oluşturmaktadır.

Yazılarda üzerinde durulan konu ve  bu konu etrafında yazının amacını oluşturan anafikrin ortaya çıkması için yazının belli bir düzende olması gerekmektedir. Yazının amacı tespit edildikten sonra, konuyu tam kavrayıp anlamak ve konuyu verecek olan fikirleri, sistemli bir şekilde düzenlemek gerekir (Kantemir 1995:106). İşte bu düzen de yazının planını oluşturmaktadır. İster bütün bir kitap olsun, ister kısa bir yazı, her metnin yapısal bir bütünlüğe sahip olması lazımdır (Tazebay 1997:17).

Sistemli bir plan olmadığında, konu hakkında yazılan bilgiler, uykuda görülen rüyadaki gibi gözden kaçar, kaybolur. Dikkat sahibi bir yazar, karmaşık ve düzensiz haldeki bilgilerin ve fikirlerin tümüyle bir başkasına aktarılamayacağını ve hatta kendi zihninde bile uzun süre saklamanın güç olacağını hemen kavrar. Çünkü insan beyni belli ölçüde düzen ve simetri gerektirecek biçimde düzenlenmiştir. Satılan malların vitrine gelişigüzel konulması tüketicinin ilgisini çekmeyeceği gibi insanın aradığını bulmasını da güçleştirir (Barzun 1998:185). Bunun gibi bir yazıda fikirlerin belli bir düzen içinde gelişi güzel verilmesi de okuyucuların sağlıklı bir şekilde okuduğunu anlamasını engeller. Yazıda okuyanın anafikri ve yardımcı fikirleri kavraması, yazının amacının okuyucunun kafasında şekillenmesi için, yazının bir plan dahilinde olması gerekmektedir.

Bir yazının ne anlattığını tartışırken içeriğini dış yapısından ayrı tutarız; fakat bu ayrım gerçek değil soyuttur. Aslında yazının içeriğini yalnızca yazının biçiminden anlayabiliriz (Burzan 1998.185-186). Biçim daha açık olduğunda, içeriğin neler olabileceği daha kolay bilinebilir. Yazının biçimi ile amacın, etle kemik gibi bir bütün olması gerekir.

Yazının amacını yani anafikri ortaya koymak için tutulması gerekli yol; olayların, fikirlerin ve duyguların mantıklı bir düzende yazıda bulunmasını plan sağlamaktadır (Karaalioğlu 1989:89). Yazının iskeletini oluşturan plan, yazara yol gösteren bir araçtır. Bir yazılı metin ne kadar kısa olursa olsun, türü ne olursa olsun bir plana göre oluşturulmalıdır, yani yazar konunun sınırlanmış bir düzene göre fikirlerini kaleme almalıdır.

 

Dr. R.C. Davis’in tanımına göre (Planlama geleceğe yönelmiş olmak üzere);

·        Ne yapılacaktır?

·        Niçin yapılacaktır?

·        Nasıl yapılacaktır?

·        Nerede yapılacaktır?

·        Ne zaman yapılacaktır?

·        Kim tarafından yapılacaktır?

Hususlarının tespitidir. Kipling, “Altı sadık uşağım var, bana herşeyi öğretir. Adları; niçin, nerede, nasıl, ne zaman, kim ve ne”dir demektedir. Bunlara temel sorular ya da kısaca 6N de diyebiliriz (Kantemir 1995:140). Bu altı soruya verilecek cevaplarla oluşturulan bir plan, konu ile ilgili düşüncelerin düzenli ve etkili bir şekilde açıklanmasını sağlar. Böylece yazıda birlik ve bütünlük ilkeleri gerçekleşmiş, duygu ve düşünceler etkili bir şekilde ifade imkanı bulmuş olur. Böyle bir plana göre yazmak yazanın fikirlerini okuyucuya tam ve sağlıklı bir şekilde aktarmasını sağlar.

Yazının yapısında bulunması gereken ‘birlik’ ve ‘bütünlük’ ilkeleri yazarın amacına ulaşabilmesi için çok önemlidir. Yazıda işlenen fikir ve duyguların önceden tesbit edilmiş bulunan anafikre ve konuya uygunluk ‘birlik’; konu ile ilgili fikirlerin benzerliklerine göre sıralanması da ‘bütünlük’ ilkesini oluşturmaktadır (Paçacıoğlu 1994:115). Yazıda dile getirilen fikirler arasında ilgi ve bağlılık sağlanarak yazıda bütünlük ilkesi gerçekleştirilir. Bu ilkeler gözardı edilerek yazılan yazılar, bir orkestrada herhangi bir sazdan çıkan uyumsuz nağmelerin kulak tırmalayışı gibi, okuyucu üzerinde olumsuz etkiler oluşturur. Yazıda birlik ve bütünlüğü plan sağlamaktadır.

Planın yararlarını şu şekilde maddeleyebiliriz:

1-     Yazıyı, doldurma ve boş sözlerden, konu dışına çıkmaktan kurtarır.

2-     Yazarken fikirleri rahatça anlatmayı ve yazının kolay anlaşılmasını sağlar.

3-     Düşünce, duygu ve hayalleri ölçülü bir biçimde anlatmaya yarar.

4-     Düzenli yazacak kişiyi, kararsızlık ve zaman kaybından kurtarır.

5-     Konuda birliği kurar.

6-     Duygu, fikir ve hayaller, en uygun sözcük ve deyimlerle anlatılır (Kantemir 1995:140).

7-     Bizi dağınıklıktan ve gereksiz ayrıntılardan kurtarır.

8-     Tekrarlardan, çelişkilerden, gereksiz heyecanlardan kurtarır.

9-     Kontrolü, gözden geçirmeleri, ayıklamaları kolaylaştırır.

10- Gittikçe yerleşen ve gelişen bir anlatım disiplini kazandırır.

11- Anlaşılmayı ve etkilemeyi kolaylaştırır.

12- İnsanın kendine olan güvenini sağlamlaştırır.

13- Zihne düzenli çalışmayı alıştırır.

14- Yazmayı zevk haline getirir (Emir 1986:72-73).

Planın görevi, zihinde beliren düşünceleri düzene koymak, gereksiz ayrıntıların yazıya girmesini önleyerek, yazıda bütünlüğü sağlamaktır (Yalçın 1986:81). Bu da ancak sağlam bir planla mümkündür.

Plan üzerine Buffon şunları söylemektedir (Burdurlu 1965:60-61; Emir 1986:71);

“Plan yapmamak, konu üzerinde yeter derecede düşünmemek yüzünden akıllı bir insan bocalar ve yazıya nereden başlayacağını bilemez. Zihninde bir çok düşünce birden dolaşır; onları değerlerine göre sıraya koyamadığı için birini ötekine tercih edemez; kararsızlık ve şaşkınlık içinde kalır; fakat plan yapınca konunun bütün fikirlerini toplayıp, bir düzene koyunca, kalemi eline alacağı zaman kolayca kestirir. Zihnindeki meyvanın olgunlaştığı zamanı hisseder, onu bir an önce ortaya koymak ister. Yazmak, onun için artık bir zevk olur; düşünceler kolaylıkla birbiri ardından gelir; üslûp tabii ve akıcı olur. Yazmak zevkinden doğan hararet bütün eseri kaplar ve her söze hayat verir, herşeyi gittikçe daha fazla canlandırır, sözün kudreti artar; anlatılan şeyler yeni bir renk kazanır; yazarın duygularını, anlatışını daha parlak, daha geniş bir açıklığa götürür, söylenecek şeyleri söylenmiş şeylerle aydınlatır ve üslûp ışıklı bir güzellik kazanır.”

Kaynaklar planı uygulandığı konulara göre “harekî (devinsel), hissî (duygusal) ve fikrî (düşünsel)” plan olmak üzere üç başlık altında incelemektedirler (Kantemir 1995; Yalçın 1986; Karaalioğlu 1989);

a-      Harekî Plan: Olaya dayanan yazılarda (öykü, roman, tiyatro, tasvir ve seyahat yazı türlerinde) harekî (devinsel) plan uygulanır.

b-     Hissî (duygusal) Plan: Duygu, heyecan, hayal yönü ağır basan yazılarda ve şiirlerde bu plan uygulanır.

c-      Fikrî (düşünsel) Plan: Fikir yazılarında (fıkra, makale, konferans, sohbet) fikrî plan uygulanır.

İncelediğimiz  kaynaklar (Kantemir 1995; Yalçın 1986; Karaalioğlu 1989; Burdurlu 1965; Özön 1967; Gökşen 1969; Ağca 1999; Korkmaz 1990; Emir 1986) planın üç bölümden oluştuğunu dile getirmektedir.  Bunlar “giriş, gelişme ve sonuç” bölümleridir.

Giriş bölümünde işlenecek konu belirtilir; gelişme bölümünde, işlenen konu ile ilgili açıklayıcı bilgiler ve anafikri geliştirecek fikirler, ayrıntılar verilir. Yazının asıl kısmını gelişme bölümü oluşturur. Sonuç bölümünde ise işlenen konu ile ilgili maksat açıkça belirtilir, yazı bir sonuca bağlanır (Kantemir 1995; Demiray 1982; Karaalioğlu 1989; Abyek 1994).

Yazı her zaman yukarıda belirttiğimiz yapıya uygun olarak kaleme alınmayabilir. Bir yazar, yazdıklarında her zaman bir plan izler. En basit, temel düşüncelerin açıklanması, bu düşünceyi destekleyen ayrıntılar, tüm bunların doğal sonucu olan ve kararı oluşturan sonuçlar (Richaude 1990:101-103).

Günümüzde hızlı okuma teknikleri, beyin ve algılama ile ilgili gelişmelerle birlikte bu tarz yazılar üzerinde yapılan yapı çalışmaları sonucunda genelde batılı kaynaklarda üç temel bölümlemeye gidilmektedir. Yazma becerileri eğitimi buna dayandırıldığı gibi okuma becerileri çalışmaları ve eğitimi de buna dayandırılmaktadır. Buna göre bir fikir yazısında dolayısı ile de köşe yazısında (fıkra) üç temel  unsur bulunur. Bunlar; konu (topic sentences), tartışma ve örnekleme (discaucins) ve sonuç (conculucion). Biz de bu değerlendirmelerin ışığında yapı-plan yönünden köşe yazılarını incelemeye tabi tuttuk.

 

Bir yazılı metinde üç önemli nokta olduğunu görmekteyiz. Bunlar; üzerinde yazılan konu, yazının amacını oluşturan anafikir ve bu anafikrin ortaya konması için konunun değişik açılardan geliştirildiği, işlendiği, yardımcı fikirlerden faydalanıldığı, savunulan iddiaya delillerin sunulduğu tartışma kısmıdır.

Ele alıp incelediğimiz köşe yazarlarının yazılarını işte bu üç noktada değerlendirdik. Bir yazının yapısını; konunun ortaya konulup konulmadığı, eğer yazının konusu belirtiliyorsa bunun nasıl yapıldığı; anafikrin dile getiriliş biçimleri ve tartışmanın yapıldığı bölümün çeşitleri yönünden incelediğimizde, köşe yazılarının yapısı ortaya çıkmaktadır.

Konuda bütünlük ve birlik olmayan yazılarla beraber belli bir  konuda ve tesbit edilmiş bir anafikir etrafında kaleme alınan; bizim inceleme konumuzu oluşturan köşe yazılarını “konu, anafikir ve tartışma” açısından incelediğimizde 6 farklı yapının ortaya çıktığını görmekteyiz. Bunlar:

 

1-     Yapısal Bütünlüğü Olmayan (Y.B.O.)Yazılar

2-     Konu – Tartışma – Anafikir (K.T.A.) Yapısında Olan Yazılar

3-     Anafikir – Tartışma (A.T.) Yapısında Olan Yazılar

4-     Konu – Tartışma – Yazının Tamamına Sindirilmiş Anafikir (K.T.A[T]) Yapısında Olan Yazılar

5-     Tartışma – Anafikir (T.A.) Yapısında Olan Yazılar

6-     Tartışma – Yazının Tamamına Sindirilmiş Anafikir (T.A[T]) Yapısında Olan Yazılar

 

Aşağıdaki tabloda yapı yönünden incelediğimiz toplam 444 yazının yazarlara göre sayısal dağılımı ayrıntılı olarak verilmektedir:

 

 

Tablo 3

Köşe Yazılarının Yapıları:

 

KTA

AT

KTA(T)

TA

TA(T)

YBO

Toplam

Y. ALDOĞAN

24-%34

13-%19

13-%19

4-%6

2-%3

11-%16

67-%100

R. ZELYUT

26-%39

23-%33

3-%4

3-%4

1-%1

13-%19

69-%100

R. TAMER

24-%29

30-%36

18-%22

5-%6

2-%2

4-%5

83-%100

T. AKYOL

28-%43

4-%6

3-%5

26-%40

2-%3

2-%3

65-%100

A.T. ALKAN

16-%32

18-%36

5-%10

10-%20

0-%0

1-%2

50-%100

S. ERGİN

24-%50

8-%16

0-%0

8-%16

7-%14

2-%4

49-%100

A. KABAKLI

23-%38

18-%30

13-%21

0-%0

2-%3

5-%8

61-%100

Genel Toplam

165-%37

114-%26

55-%12

57-%13

16-%4

37-%8

444-%100

            Yukarıdaki tablo incelediğimiz yazarların yazılarındaki yapısal özelliklerini sayısal olarak göstermektedir.. Klasik plan yani giriş, gelişme sonuç diye adlandırılan ve diğer deyimi ile Konu – Tartışma – Anafikir (KTA) yapısında bulunan yazılar çoğunluktadır, toplam 444 yazı içersindeki oranı %37’dir. İkinci sırayı %26 ile anafikrin yazının başında verildiği daha sonra konunun detaylandırıldığı tartışma kısmından oluşan Anafikir – Tartışma (AT) yapısında olan yazılar almaktadır. Diğer yapıda bululan yazıların oranları ise şöyledir: Tartışma – Anafikir yapısında bulunan yazılar %13, Konu – Tartışma – Yazının Tamamına Sindirilmiş Anafikir (KA[T]) yapısında olan yazılar %12, Tartışma – Yazının Tamamına Sindirilmiş Anafikir (TA[T]) yapısında olan yazılar %4’tür. Toplam 444 yazının içinde %8’e karşılık gelen 37 tane yazının ise yapısal bütünlüğe sahip olmadığı görülmektedir.

 

1.3.1. Yapısal Bütünlüğü Olmayan Yazılar

İncelediğimiz köşe yazılarının bütününü düşündüğümüzde, yazarlara göre farklılık gösterse de azımsanmayacak sayıda yazının konu bütünlüğüne sahip olmadığını gördük. Yazarlara göre konu bütünlüğünün olmadığı yazıların listesini ve her yazardan bir yazıyı* örnek olmak üzere aşağıda veriyoruz. 

Yazgülü ALDOĞAN -  Posta:

1

15 Eylül 1998

Alevler Sarmış Heryanımızı

2

24 Eylül 1998

Başlamadan Bitti

3

3 Ekim 1998

Tavukları Bırakıp Kazları Yolmaya Başlayınca

4

13 Ekim 1998

Önce Türban, Sonra Çarşaf, Sonra Şeriat!

5

14 Ekim 1998

Vahşi Batı Yaya Kaldı

6

20 Ekim 1998

Sanat Yazısı Niyetine

7

21 Ekim 1998

Nereye Gidiyorsunuz?

8

17 Kasım 1998

Her Şerde Bir Hayır Vardır

9

28 Kasım 1998

Yargı Reformu Niye Yapılmaz?

10

3 Aralık 1998

Önemli Olan Skor Değil Spor

11

19 Aralık 1998

Çöl Tilkisi Oruç Tutmaz ki!

 

“Alevler Sarmış Her Yanımızı

-[A: Konu 1]-

İstanbul'u yakıyorlar! Cayır cayır yakıyorlar. Ve biz zavallı bir helikopter ve yağmur dualarımızla son kalan bir kaç karış yeşilin de alevlere kurban gitmemesi için yalvarıyoruz.. Alevlerin içinde kalan evleri gösteriyor kamera. Ormanın o kadar içine girmiş ev nasıl iskan almış, hepsi gecekondu!

Çevre Bakanımız yine bir inci yumurtladı ve 'yakanı asalım' dedi. Asmak, Türk politikacısının çaresiz kaldığı sorunlar karşısında ilk aklına gelen çözümdür! Türk halkı da sallandırmayı sever. Tarih göstermiştir ki sallandırmalar şimdiye kadar hiç bir şeyi çözmemiştir.

Bütün ormanların başına jandarma dikemeyiz hiç kuşkusuz da çevre bilincini de mi arttıramayız? Bir süre olağanüstü hal ilan edip, ormanların içini cam kırıkları, her türlü yansıtıcı ve alev alıcı kirlilikten temizlemek, ormanlık alanın tel örgülerle çevrilip içine girilmesinin, piknik yapma gerekçesiyle her türlü ateş yapmanın önlenmesi ilk yapılacak önlemler olamaz mı? Ve orman alanının her türlü yerleşimden arındırılması artık ertelenemeyecek bir gereklilik değil midir?

 

-[B: Konu 2]-

Ne sinir ki Clinton'ın uçkur hikayelerinden ormanların yakılmasına hepsi çıkar uğruna! Bütün bir hafta sonunu Clinton'ın pornografik cinsel yaşamıyla geçirmek zorunda mıydık? Bir kadınla erkek arasında geçen çok özel anların, çok özel ilişkinin, çok özel eylemin, çok özel sözlerin savcı tarafından rapor diye yazılması,  internette yayınlanması 'şeffaflık', 'adalet', 'hukuk', 'haber alma özgürlüğü' kavramlarının hangisinin içine sığıyor?

Utanç duyuyorum! Okumayı reddettim. Bu ayrıntıların hiç biri beni ilgilendirmiyordu, tıpkı sizi ilgilendirmediği gibi... Böylesi bir isteğin anahtar deliğine göz dayamaktan ne farkı var?

Adli bir soruşturma yürütüyor olabilirsiniz bay Savcı: bir erkekle bir kadının arasında cinsel bir ilişki olup olmadığı da o kişilerden birinin bir kamu görevlisi olması nedeniyle öğrenmek istediğiniz bir eylem olabilir. Ama o ilişkinin kaç kez olduğundan, nerede olduğuna, ilişki sırasındaki en küçük ayrıntılara kadarinmek istemeniz ve bunu neredeyse ağzınızı şapırdatarak yazılı hale getirmeniz acaba sizin sapık duygularınızdan mı kaynaklanmaktadır?

Peki Amerikan seçilmişlerinin önlerine gelen böyle bir 'raporu', 'bu ne biçim hukuki dosya' diye ellerinin tersiyle iteceklerine Amerikan halkıyla paylaşmak istemeleri ve internetten yayınlanmasına oy vermeleri ne demektir? Gerçekten inanamıyorum! Bildiğim kadarıyla fevkalade ahlakçı bir toplum olan Amerikalılar böylesine porno ayrıntıların evlerinin içine, çocuklarının çalışma odasına kadar girmesine nasıl izin verdiler?

Sizi bilmiyorum ama ben oğlumun gazeteleri görmesini istemedim. Ayrıca buluğ çağına ermemiş çocuklar için zararlı olacağına inanıyorum. O halde bizim günlük kitle gazetelerimiz raporu bu kadar ayrıntısıyla niye yayınlamıştı?

Hafta sonları yayınlanan ve kim olduklarını bile pek bilmediğimiz bazı hanımlarla beylerin hangi lokantadan nasıl saklanarak çıktıkları ya da kimin en son kiminle ne yaptığı üzerine sayfalar dolduran ekler bile 'vay, evimizin içine kadar bu dedikodu yayınları zorla nasıl girer' tartışmalarına yol açarken kitle gazetelerinin birinci sayfalarında nasıl oluyor da hangi yardımcı unsurla seks yapıldığı ayrıntıları bile yer alıyor? Bu ayrıntılar mastürbasyon yapmanın dışında neye yarar bir bilen var mı?

Çok net anlaşılıyor ki Savcı Starr, bağımsızmış! Clinton'ı harcamak için yıllarını vermiş, başkanın cinsellik zaafını yakalamış ve her türlü ilkeyi bir kenara bırakarak planını adım adım uygulamış. Nasıl bir baskı uygulamış, nasıl bir taktik gütmüş ki o sersem kadınlar da bu ayrıntıları anlatmayı reddetmemiş... Bizim medya ise 'siyasi haber' veriyorum gerekçesinin altına saklanarak 'er gazetesi' yapıyor! Bir gazeteci olarak, bir okur ve kadın olarak hepsini başından sonuna protesto ediyorum! (Y.ALDOĞAN, 15 Eylül 1998, Posta)

 

Rıza ZELYUT - Akşam:

1

3 Temmuz 1998

Marmara’ya Hiç Baktınız mı?

2

22 Temmuz 1998

Konuşmaktan Korkmak

3

28 Temmuz 1998

Belediyeler ve Enflasyon

4

5 Eylül 1998

Kuyuyu Kazanın Hiç mi Suçu Yok?

5

15 Eylül 1998

Tansu Hanım Niye Türban Takmıyor?

6

22 Ekim 1998

Başbakanın Yalnızlığı

7

27 Ekim 1998

HADEP, PKK Taşeron mu?

8

3 Kasım 1998

HADEP Aynı HADEP

9

21 Kasım 1998

Baykal Geç Bile Kaldı

10

26 Kasım 1998

Selamün Aleyküm Faziletli Kardeşlerim

11

30 Kasım 1998

Çiller Çok Şanslı

12

4 Aralık1998

Siyasette İntikam Olmaz

13

8 Aralık1998

Havaalanı Değil Sirk

 

 

“Marmara'ya Hiç Baktınız mı?

 

-[A: Konu 1]-

Allah, bizlere Türkiye gibi güzel bir ülkeyi verdiği ne kadar şükretsek azdır.
Ama bunun farkında mıyız? Bu güzelliğin kıymetini biliyor muyuz?
Alın size şu Marmara Denizi'ni... Bir düşünün... Dünyada başka hangi ülkenin böyle bir iç denizi var. Bu ne bulunmaz bir nimettir.
Gelin görün ki millet olarak, devlet olarak ve birey olarak, bu güzelim denizi büyük bir lağım çukuruna çevirmek için elimizden geleni yapıyoruz.

Geçen gün İstanbul'un en lüks semtlerinden olan Florya'ya uğradım. Denize bakan alçak tepelerin üstünde Türkiye'nin en pahalı villaları dizilivermiş.
Trilyoner işadamlarının ve tüccarların oturduğu bu bölgede, meydana gelen evsel atıklar kanalizasyonla olduğu gibi Marmara'ya boşaltılıyor.
Deterjanı, yağı, kiri, tuvalet maddeleri, yallah denize...
Marmara köpürüyor, leş gibi kokuyor.
Bu kendi kokularında oturan insanlar, 'Yahu, bu işin sonu iyi gözükmüyor. Bu denizi kirlete kirlete öldüreceğiz. Sonunda o da bizi öldürecek. Gelin şu işe bir el atalım. Gerekirse arıtma tesisi kurduralım: Bu şehirde, böyle lüks bölgede, ayrıcalıklı olarak oturmanın bedelini, hiç değilse çevremizi koruyarak ödeyelim' demiyorlar.
Biliyorum ki bu yazımı okusa bu zenginlerimizden birisi, homur homur edecek ve 'Bana ne kardeşim elalemin pisliğinden? Ben paramla başkasının pisliğini mi temizleyeceğim?' diyecek. Ama bir başkasına göre de kendisi elalem olduğundan bu kör bencillik ve vurdumduymazlık sürüp gidecek.

Marmara kıyısında on binlerce fabrika, yüz binlerce büyük işyeri, milyonlarca küçük işyeri bütün atıklarını bu denize boşaltıyor. Denizi bir yandan evler, bir yandan işyerleri hızla öldürüyor.
Türkiye'nin bu paha biçilmez varlığının mahvedilmesini, hem İstanbul Belediyesi hem de diğer Marmara illeri seyrediyor. Marmara'nın güney sahilindeki illerin de bu denizi lağım çukuru gibi görmekten vazgeçmeleri şart.
Bütün bunların duyarsızlığı devam edebilir. İş, hükümete düşüyor.
Marmara'nın kirletilmesinin önüne geçecek acil eylem planına ihtiyaç var.
İlk görev de Çevre Bakanı İmren Aykut'a düşüyor. Acaba bu bakan hükümeti daldığı uykudan uyandıracak bir çimdik atabilecek mi?
Yazık ediyorsunuz, yazık... Bu denizi bir kaybedersek bir daha kıyamete kadar geri getiremeyiz.

 

-[B: Konu 2]-

Her boyaya boyandın kaldı fıstıki yeşil
Sanki Türkiye'nin ekonomik olarak bütün sorunları halledildi de şimdi otomotik fiyatlandırmaya geçtik. Nerede? Petrolde...
Petrol, ekonominin temel direği... Bütün ürünleri doğrudan veya dolaylı olarak etkiliyor. Bu ürünün fiyatında meydana gelen değişiklik, dalgalar halinde yayılarak ve büyüyerek diğer ürünlere de yansıyor. Halk, kendisi ile piyasa arasındaki ilişkiyi, petrol fiyatlarına bakarak ayarlıyor. İşadamları ve üreticiler de aynı şartlanma içinde.
Enflasyonu (pahalılığı) düşüreceğini iddia eden hükümet, tuttu, petrol fiyatlarını serbest bıraktı. Dünyadaki dalgalanmalara göre, petrol fiyatı artabileceği gibi düşebilecekmiş de...
Türkiye gibi vahşi kapitalizmin hakim olduğu ülkelerde, bu tür serbestleştirme, derhal soyguna dönüşüyor. Hele bir bakın: Akaryakıt üreten rafineriler, bazı akaryakıt türlerinde (gazyağı, fueloil, mazot) yüzde 6'ya varan indirim yaptılar. Bu indirim vatandaşa, yüzde 14'ü bulan zam halinde yansıdı.
Kurşunsuz benzine rafineride yüzde 1.4 zam yapılırken, bu zam biz otomobil sahiplerine yüzde 4.9'a patladı. Yani, serbest piyasaya geçiş, vatandaşa değil tüccara yarıyor.
Dünyada petrol fiyatlarının hemen hemen yarı yarıya ucuzladığı şu ortamda zam yapanlar, bir de üretim fiyatları yükselirse neler yaparlar neler...
Dedim ya, şu liberal ekonomi düzenimiz her işi halletti de bir bu otomatik fiyatlandırma kalmıştı. Enflasyona yaptıkları katkılardan dolayı, halkımız dahi ekonomistleri yanaklarından öpecektir.” (R.ZELYUT, 3 Temmuz 1998, Akşam)

 

Rauf TAMER – Sabah:

1

20 Temmuz 1998

Af ve Zam

2

25 Temmuz 1998

Zihin Antrenmanı

3

14 Ekim 1998

Geldiğimiz Nokta

4

16 Kasım 1998

Dağdan İndi Şehire

 

“Zihin antrenmanı

-[A: Konu 1]-

Bu seçim lâfını ciddi biçimde kim soktu gündeme?

Medya mı? Borsalar mı, odalar mı, sendikalar mı?

Hiçbiri.

Mesut Yılmaz'la Baykal attılar bunu ortaya...

Tarih bile düştüler.

Yılbaşında bu hükümetin gideceğini, o'nun yerine düşük profilli bir naylon hükümetin geleceğini ilk onlardan duyduk...

Ardından Ecevit konuştu... Ne yapsın? Madem ok yaydan çıkmıştı, 99'u beklemeyelim hemen Kasım'da seçim yapalım diye diretti. O'nu teskin etmek yine Mesut Yılmaz'a düştü. Kısacası... problem çıkarıyorlar, sonra çözmeye çalışıyorlar.

Cindoruk durur mu?

Seçimle ilgili bir dizi öneri de ondan geliyor.

Bunları özetliyorum ki, kuyuya taşın kimin attığını iyice bir hatırlayalım diye...

Kim attı?

 

-[B: Konu 2]-

Bırakın gitsin gittiği kadar...

Evet... O da bir yol.

Şu anda Türkiye'yi, belki de ilk defa Demokratik Sol ağırlıklı bir hükümet yönetiyor. Liberal ANAP'tan ve muhafazakâr DTP'den çok daha üstünlüğe ve etkinliğe sahip DSP...

Kültür ve Eğitim'e o hükmediyor. Diyebiliriz ki 8 yıllık eğitim'in üstünde DSP'nin mührü var.

Ya Maliye? Tatlı sol uygulamalarla, ANAP'ın ve DTP'nin ilkelerini ezmiş ve geçmiş bulunuyor.

Bülent Ecevit sanırım çok mutludur. Vaktiyle iki def'a Başbakanlık yaptığı halde hep sağ uygulamalar sunmuştu. Şimdi Başbakan Yardımcılığı yaptığı hâlde, demokratik sol bir icraat'ı Bakanlar Kurulu'na, hattâ meclise kabul ettirip pekâla geçirebilmektedir.

 

-[C: Konu 3]-

Esasen Maliye Bakanı, gelmiş geçmiş Maliye Bakanlarının içinde en şanslısı.

Hiç bir ekonomik sorumluluk taşımıyor. Enflasyon'un seyir defteri bile o'nu ilgilendirmiyor.

Bütün dikkat ve enerjisini Vergi Kanunu'na akıttı, gençliğinden beri kafasında tasarladığı ve bir gün gelirsem bunu mutlaka getiririm dediği modeli, sahiden getirdi ve hayata geçirdi. Kimsenin de gıkı çıkmadı...

Şimdi bir 30 Eylül kargaşası yaşayacaksınız.

Mühim değil.

Anlamadığınız şeyleri mutlaka bir bilen'e soracaksınız... Sorun.

Ne var ki, bundan böyle, intikam hükümetlerinin hışmından da kendinizi koruyun. Kızdıkları bir adam varsa, -mesleği ne olursa olsun- düğmeye basıp gel buraya diyecekler.

Olsun.

Bu korku, asla ufkunuzu ve sınıf atlama şevkinizi kırmasın... Hür teşebbüs, bu ülkenin çimentosudur.

Biz vergi cennetinde büyüdük.

Şimdi ¯istiskare uğramamak, kötü bir muameleye muhatap kalmamak için, onurlarını korumayı öğreteceğiz çocuklarımıza...

Hep potansiyel suçlu olarak yaşamaktansa, her dakika hesap vermeye hazır olmak, daha güzel şey.

Yaa efendim... Bir gün bizi bir Maliye Bakanı'nın terbiye edeceği, hiç aklınıza gelmiş miydi?..” (R.TAMER, 25 Temmuz 1998, Sabah)

 

Taha AKYOL - Milliyet:

1

25 Eylül 1998

Mafya ve Siyaset

2

17 Kasım 1998

Terörle Mücadele

 

“Mafya ve siyaset

 

-[A: Konu 1]-

EYÜP Aşık istifa edecek...
Bir süre gazetecilerle karşılaşmamak ve savunmasını hazırlamak için İstanbul'da bir eve kapanmış...
Kendisiyle telefon konuşması yapan Yaşar Okuyan'a demiş ki:
- Parti ne karar verirse onu yaparım. Koltuğa yapışmadım... Hemen istifaya hazırım.
Hemen istifa etmek suçlamaları kabullenmek mi olur? Birkaç gün sonra istifa etmek daha mı isabetli olur? ANAP'lılar şimdi bunu düşünüyorlar.
Ve tabii salı günü Amerika'dan dönecek olan Mesut Yılmaz'ı bekliyorlar.
Bu arada Eyüp Aşık, DGM Savcısıyla görüşerek bildiklerini anlatıp hukuki süreci soracakmış...
Eyüp Aşık, Mesut Yılmaz'ın çok yakın arkadaşıdır. Yılmaz böyle bir duygusal sebeple Aşık'ın derhal istifasını istememiş olmalıdır. Ama ABD'den dönünce mutlaka Aşık'a istifa etmesini söyleyecektir.
Ve Aşık istifa edecektir...
ASLINDA Aşık, Kanal - D'deki yayında istifasını açıklasaydı siyaseten de kişiliği açısından da daha isabetli olurdu. Kişilik duyarlığının ve siyasi sorumluluğun "parti"den üstün tutulması ve parti kararının beklenmemesi gereken türden bir konudur bu...
Aşık'ın yeraltı dünyası ile bir çıkar ilişkisinin olduğuna hiçbir şekilde ihtimal vermiyorum.
Çiller ve "çeteler" aleyhine bir kanıt, bir ipucu, bir yanık kokusu ele geçirmek için "hafiyeliğe" özenmiştir!
Bir defa "merhaba" dedikten sonra arkası gelmiş, bantta dinlediğimiz konuşmalar yapılmıştır.
Montaj mı? Bu teknik bir konu... Yargı sürecinde bilirkişi incelemesiyle anlaşılacaktır.
Fakat montaj olsa da, olmasa da Aşık'ın yaptığı son derece yanlıştır ve gecikmeden istifa etmelidir.

-[B: Konu 2]-

MERSİN'DE 10 trilyon liralık uyuşturucu ele geçirilmesi, yeraltı dünyasındaki korkunç para trafiğinin sadece bir dışavurumudur.
Bu para neler yapamaz?!
Artık mafya ve çete gölgesi devlet ihalelerine kadar uzanmış bulunuyor.
İtalya'daki gibi kapsamlı, kararlı, bağımsız yargı tarafından yürütülen ve devletin hiçbir kapısında çivilenip kalmayan bir "temiz eller" operasyonu şarttır.
Fakat bunun gerektirdiği yasaları nasıl çıkaracağız, Anayasa'yı nasıl değiştireceğiz?!
İtalya'da ve bizde mafyanın, ilave olarak bizde bir de çetenin, bu çapta devlete ve siyasete musallat olmasının sebebi, siyasi yelpazenin parçalanmışlığıdır.
İktidar için nöbet değişimi yapabilecek büyük kitle partileri olmayınca, küçük küçük partiler 'organize' gruplara ve "para trafiğine" muhtaç ve açık hale geliyorlar...
Mafya ve çete bu açık kapılardan 'sistem'e giriyor!
İtalya'nın bir yandan "temiz eller" operasyonu yaparken, öbür yandan "ittifak"lar sistemiyle sağı ve solu toparlamış olması bize de çözüm için model vermektedir: Bir "temiz eller" operasyonu ve büyük sivil partilere dayanan gerçek bir liberal demokrasi...”  (T. AKYOL, 25 Eylül 1998, Milliyet)

Ahmet Turan ALKAN - Zaman:

1

21 Aralık 1998

“Haçan Pu Herkese Pir Ters Olsun”

 

            “Haçan pu herkese pir ters olsun!

 

-[A: Konu 1]-

             Telefon dinlemenin, özel hayatın mahremiyet sınırlarını ihlal etmenin, haberleşme hürriyetinin çiğnenmesinin anayasa tarafından teminat altına alınmış bir temel hak olduğunu epeydir unutmuştuk; birdenbire hatırlayıverdik; iyi oldu.

Telefon görüşmesini ihtiva eden kasetteki kişiler bir medya yöneticisi ile bir bakan yerine başka kişiler olsaydı bu derece hassasiyet yaratır mıydı? Türkiye aylardan beri kanun dışı yollarla kaydedilmiş kasetleri, bu kasetlerde ortaya çıkan illegal menfaat ilişkilerini konuşuyor; işin "haberleşme etiği" cihetine bu derece ehemmiyet verildiğine yeni şahit oluyoruz. Bu gelişmeyi hayra yorsak gerektir.

Hadisenin mağdurlarına geçmiş olsun demeliyiz; bugünlerde zeminine "yüzde elli" tram verilip kutu içine alınarak dikkat çekilmeye çalışılan bazı anayasa maddelerinin yeniden hatırlatılmasına ihtiyacımız vardı. Ne var ki anayasamızda çerçeve içine yüzde elli tram verilerek vurgulanması gereken başka maddeler de var; üstelik bu maddeler anayasa tekniği gereğince sadece elitlerin değil, bütün vatandaşların temel haklarını teminat altına almayı vaat eden maddeler; ve maalesef çiğnenmesi neredeyse artık "vak'a-i adiye"den sayılan maddeler... Biz, medya yöneticileri ile siyasiler arasındaki görüşmelerin kanuna aykırı şekilde kaydedilmesindeki yanlışlığın üstüne giderken, diğer anayasa ve kanun ihlallerinin de aynı tarzda hassasiyete konu olmasını beklerdik ve bekliyoruz. Anayasamız, kaşıkla verdiğini sapıyla çıkaran bir mantıkla kaleme alınmış olsa bile adil tarzda ve bir bütün halinde uygulandığında yine de kahrı çekilir bir anayasa. Ne var ki dünyanın en iyi anayasasını bile "kısmen" tatbike kalktığınızda, sadece elitlerin ve nüfuzluların kişilik hakları saldırıya uğradığında anayasaya işlerlik kazandırmaya kalkıştığınızda o anayasanın güvenilirliğini ve kapsayıcılığını riske sokuyorsunuz demektir. Uzun söze gerek yok; anayasanın "haklar" manzumesini şöylece bir okuyup daha sonra bu maddelerin temel hakları garanti altına almakta fiilen ne kadar işe yaradığını düşünmek kafi.

Bugüne kadar gaipten haber verircesine, ruhlar dünyasındaki yakın akrabalarından ilham alırcasına, ancak çok mahdut sayıda kişinin bilgisi altında cereyan eden şeyleri sanki oradaymış gibi ballandıra ballandıra anlatanların habercilik yaparken bırakalım anayasayı, basın ahlak kurallarını bile kaale almadan tek başına polislik, müfettişlik, savcılık ve hakimlik yapmasına neredeyse alışmıştık. Gizli kamera çekimi ile şahsi hakları vahşice çiğnenen onca mağdurun da vaktiyle bu haklardan istifade etmesi gerekmez miydi? En azından Türkiye'de kanca taktığı kişinin hayatını söndürecek tarzda "araştırmacı gazetecilik" yaparak kamerasını ve mikrofonunu tehdiş aracı olarak kullanan bazı gazetecilerin, Amerika'da alışkanlık eseriyle Türkiye'de yaptıklarının onda birini yapmaya kalkışınca polis tarafından tutuklanmasından ibret almalıydık.

"Haçan pu herkese pir ters olsun!"

 

-[B: Konu 2]-

Tebrik ve tespit: Ramazan, kendine mahsus iklimi ve bereketi ile birlikte geldi; yeniden bu mübarek aya vasıl olduğumuz için hamd ederiz. Bu öyle mübarek ve bereketli bir ay ki, yılın on bir ayında bildikleri gibi yaşayanlar bile Ramazan'ın bereketinden istifade edebiliyorlar. Ramazan'da itaat ettikleri temel değerlere on bir ay müddetince ilgisiz kalanların bile "Ramazan sektörü"nden istifade etmelerinden hoşnutluk duyuyorum. Gazoz firmalarından süpermarketlere, Ramazan sayfası editörlerinden Clinton'a kadar birbiriyle ilgisiz gibi görünen pek çok farklı unsurun Ramazan vakasının farkına varması hoşuma gidiyor.

Ey sarıbenizliler; Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun; ey pembe benizliler, sizin de Ramazan'ınız kutlu ve bereketli olsun. Bu ay rahmet ayı ve "rahmet"e hepimizin ihtiyacı var; benzimizin rengi oruçlu saatlerde ne olursa olsun, bu ay "vasi rahmet"e vesile olduğu için çok güzel.

Hayır, huzur, saadet ve barış dolu nice Ramazanlara erişmek temennisiyle!”  (A.Turan ALKAN, 21 Aralık 1998, Zaman)

 

Sedat ERGİN - Hürriyet:

1

13 Eylül 1998

Demirel: Yargıtay Başkanına Kulak Verilmeli

2

15 Kasım 1998

Çok Önemli Bir Yazı

 

“Çok önemli bir yazı

Coca cola gümrük cezasını AB'ye taşıdı ben ona bu ihalede sizin hayır demeyeceğiniz en alt rakam nedir diye sormuştum imkb bir kaç gündür kumarhaneler kralı Sudi Özkan'ın borsada gerçekleştirdiği 1.3 trilyon liralık satışla çalkalanıyor bu ananıza çok iftira attılar en baba kampanya bitiyor PKK'nın başı öcalan'ın önceki akşam bindiği Aerflot'un SU-584 sayılı seferi ile roma'ya giderken uçağın yolcu listesinde adı yokmuş benim baykal'la konuşacak bir şeyim yok muazzez ersoy 45 şarkıdan oluşan üç kasetle geliyor biz aslında her oluşuma ön şartsız katkı sağlarız kamuran çörtük ile korkmaz yiğit yüzleştirildiler bizim hükümetten çekilmek gibi bir niyetimiz kesinlikle yok 200 milyonluk bir türk dünyası çınarı yeşeriyor acil ve demokratik bir seçim isteniyorsa güçlü bir adamın başbakanlığında güçlü bir hükümete ihtiyaç var o bir geceyarısı tertipçisidir tıpta ilerleme durmuyor bilim adamları şimdi de kadın yumurta hücresine gerek duymadan inekten alınan yumurta hücresiyle insanın ana hücresini ürettiler biz orayı senin 380 milyon dolara almanı sağlarız abd başkanı clinton geçenlerde cumhurbaşkanı demirel'e gönderdiği bir mektubunda doğu batı enerji koridorunda iran opsiyonuna abd'nin itirazını vurgulamıştı yakalanma ayrı gensoru ayrı konular gensorudan geri dönüş yok fenerbahçeli oğuz, ali şen'e inat olsun diye alındı bu kendi kendine mağlup olan karakteri nedeniyle bir yandan evi süpürürken bir yandan da çitlediği ayçiçek kabuklarını sağa sola saçan bir ev kadınını hatırlatıyor bekâretimi fikret kuşkan'a verdim ihaleye fesat karıştırmak iddiasıyla gözaltına alınan ankara büyükşehir belediye başkanı melih gökçek cuma namazına gitmesine izin verilmediği için kızdı korkmaz yiğit'e 1.5 saat randevu vermekte niye tereddüt etmediniz bir buçuk saat ne görüştünüz neyi planladınız türkiye'yi hiçbir kriz yıkamaz ama biz yıkarız her şey durdu ama zamlar durmadı elif dağdeviren sevgilisi yılmaz erdoğan'dan ayrılınca televizyon yetkilileri de verdikleri sözü unutuverdiler mesut yılmaz'a güvenim tam ham çökelek dul çıktı çankaya hükümeti diye bir model yok emniyet ve mit türkbank konusunda delil bulmakta çok geciktiler hande ataizi 1930'ların kadını olarak soyundu ve sekse ayıracak vakit mi var kazandığım her kuruşta alın terim var dedi türk vatandaşları kredi almak için kamu bankalarına başvurabilirler inceleme sonucu kredi verilebilir verdim niye vermeyeyim sokaktaki düşünen insan da felsefe yapabilir sezen aksu ile cemil ipekçi birbirlerinin yüzüne pasta sürdüler çankaya hükümeti olmaz apo'nun da yakalanmasından sonra tek firarı yeşil kaldı mahallenin muhtarları dizinin şoför ali'si yalçın gülhan ile emlakçı ihsan'ın sevgilisi alev'i canlandıran fulya kumcu arasındaki sıcak yakınlaşma görenlerin kafasında soru işaretleri yarattı apo'nun sınırdışı edilmesinden sonra başbakan mesut yılmaz'ı ziyaret eden rusya büyükelçisi levedev sözümüzü tuttuk dedi ben dgm'ye sanık değil tanık olarak ifade verdim sağlık bütçesi bir malki cinayeti etmiyor erol evcil'in iş ortağı olduğu ileri sürülen anap bursa il başkanı mehmet gedik yeniden aday olmuyor fazilet partisi türkiye ile sözleşme yapmaya hazırlanıyor pınar eliçe milyarları nereden buluyor kamuran bana dedi ki ben ki cumhurbaşkanı ve başbakana bu kadar yakınım buna rağmen çakıcı işin içinde olduğu sürece türkbank ihalesine girmem bütün bunlar bana karşı düzenlenmiş bir komplodur dün akşam başbakana sonuna kadar senin yanındayım demişti önce kendisini düzeltsin yök'ün üniversitelerde yaptırdığı araştırmaya göre öğrencilerin sadece yüzde 43'ü mezuniyet sonrası iş bulabileceğine inanıyor enflasyonda dünya şampiyonluğuna bağdaş kurunca gazeteci metin göktepe'nin gözaltında dövülerek öldürülmesi davasına dün afyon ağır ceza mahkemesinde devam edildi kasırgayı kendimiz yarattık ben uğur dündar'ın sorusunu anlamamıştım damadım yiğit'ten ev satın almıştı işletmeciliğini üstlendiği zincirlikuyu'daki havana barın açılış kokteyline eski sevgilisi şebnem dinçkök de gelince emre ergani duygularına engel olamadı...” (S.ERGİN, 15 Kasım 1998, Hürriyet)

            Bu yazıda yapısal bütünlüğün yanında, cümle bütünlüğüne de dikkat edilmemiştir. Hiçbir noktalama, imla kuralına riayet edilmemiş, cümleler arasında da anlamsal bir bağlantı bulunmamaktadır. Bütün cümleler anlam ilişkisi dikkate alınmadan, noktalama işaretlerine de uyulmadan ardarda sıralanmıştır.

 

Ahmet KABAKLI - Türkiye:

1

9 Temmuz 1998

Egemenlik Allah’ındır Milletin İse İspatlayınız

2

29 Ağustos 1998

Allah Yardım Etsin

3

4 Kasım 1998

“Kadı Kızında Kusur” vs.

4

14 Kasım 1998

Alıntılar

5

15 Aralık 1998

“Yâr Bana Bir Eğlence...”

 

“Yar Bana Bir Eğlence...

 

-[A: Konu 1]-

Ülkemizde elli bin işyeri kapanmış veya tehlikede, beş yüz bin işveren ve işçinin istemeyerek istirahata çekildiği şüphesiz gibi. Krizin yereli, globali hep bizde tekmil. Bir vakitler altın yumurtlayan Laleli piyasasının, huysuzluk ve hileler kahriyle defin merasimi yapılıyor.

            Cumhurbaşkanımızın bütün ülkeyi karış karış gezip iyimserlik saçma gayretleri yetmiyor. Sayın Ecevit, hükümet kurma işini gayet ağırdan alıyor. “Hükümet yani, olsa ne yazar, olmasa ne yazar? Seçim olsa ne çıkar, olmasa ne çıkar?” tarzında dünyanın en müşkül sorularına kulak asmamaya alıştık... “Rahmetli demokrasi zamanında, şöyledi, böyleydi...” diye laf etmemek için kendimizi zor tutuyoruz.

            Siyasi ve ekonomik krizden en fazla yararlanan MÜSİAD’lı sermayedarlardır. Ama Eximbank eğlenceleriyle krizden en yüklü kârı, yine MÜSİAD koparacak diyen şom ağızlar susmuyor.

            Her gün görüp dinlediğimiz, etrafımızı saran sefaletine dahi şahit olduğumuz ahval işte böylesinedir.

            Böyle halin sonunda, Allah saklasın! Çok bir şey olmazda, halk çalıp oynamaya başlar! diyen tarihi fıkralar çoktur, Karagöz’ün meşhur: “Yar bana bir eğlence medet!” tekerlemesi de öyle çıkmıştır derler.

            -Nasıl bir eğlence yani?           

 

-[B: Konu 2]-

Maşallah, böyle bir eyyamda bile devletçe, milletçe keyfimiz, neşemiz eksik olmuyor. İşte 88 adet anlı şanlı, her soydan ve her boydan ‘yıldız’ımıza “Devlet Sanatçısı” payeleri verdik. Edirne’den Ardahan’a kadar “buhransal ve bunalımsal” dertlere kapılmak zaafı gösteren halkımıza böyle moral şerbeti vermek fena buluş mudur?

“Böyle şeyler evvelce Demir perde ülkelerinde olurdu. Halkımız, değilse bile devletimiz ve devlet sanatçılarımız şad olsun, berhudar olsun! denilirdi. Çünkü oralarda demokrasi yoktu. Demokrasilerde devlet sanatçısı değil, millet sanatkarı, yani milletin büyük şöhrete kavuşturduğu, sevdiği sanatkarlar bulunurdu” diye bazı şom ağızlılar konuşa dursunlar bakalım...

            Yine bazılarına göre “Aldırma cambaza bak” safaymış bu. 88 Devlet Sanatçısı pek çokmuş. Fransa bile İngiltere’de bir tane bile bulunmazmış. Ayrıca kim seçiyor bu devlet sanatçılarını? Yani kıstas ne imiş? Bunlar hep “Gözün üstünde kaşın var” bahaneleri.

            Daha önce, Devlet Sanatçısı seçilmek için “Uluslar arası düzeyde yeteneğini kanıtlamış olmak...” üstelik de “Gizli oyla geniş bir seçici kurulun en az üçte ikisinin oylarını almak” gerekirmiş. Şimdi bir büyük G. Sanatlar G. Müdürünün değerlendirmesi K. Bakanı’nın da üst makama teklif vermesi gerekiyormuş.

- İyi ya demokrasi arıyordunuz. Demokrasi, insanın sevdikleri için daha kıyak olmaz mı? Vara yoğa açmayın ağzınızı. Bu, Allah esirgesin! Seçim modeli dahi olabilir.

Süper yıldızlarımızdan birini dinleyin siz!

“Hasta halimde, banyoya girmiş düşmüşüm, kanlar içinde Devlet Sanatçısı seçilenler arasında olduğumu okuyunca: Ah! “Ölsem de gam yemem artık! Devlet töreni yapılacak. Tabutum Türk bayrağımı sarılacak!” diye uçtum.

- Seçilenlerin arasında, çeteye, uyuşturucuya, vergi kaçırmaya tevessül edenler var. Şehitlerimizin son örtüsünü bunlara da yakıştıracak mısınız diye şaşırıp bana bile kızanlar var.

Hanım derneklerinin değerli temsilcisi bir arkadaşımız: “Hippilerle, traverstilerle düşüp kalkan, polise küfür eden, sahnelerde ekranlarda, müstehcenlik şampiyonluk yapanlar dahi “Devlet Sanatçısı” olabiliyorlar mı? diye öfkeyle bana çıkışıyor.

- Sabreyle gönül sabreyle demekten başka ne yapabiliriz!..” (A. KABAKLI, 15 Aralık 1998, Türkiye)

 

1.3.2. Konu – Tartışma – Anafikir (K.T.A) Yapısında Olan Yazılar:

Bu yapıda olan köşe yazıları, kompozisyon kitaplarında anlatılan giriş, gelişme, sonuç planı ile yazılmış yazılardır. Yazının girişinde konu belirtiliyor, daha sonra bu konu değişik fikirler, örnekler, delillerle geliştiriliyor ve en sonunda da anafikir dile getirilerek yazı sonuçlandırılıyor. Bu planda yazılmış olan yazıların listesini ve her yazardan bir köşe yazısını örnek amacı ile veriyoruz.

 

Yazgülü ALDOĞAN - Posta:

1

7 Ağustos 1998

Akademili Polisler İşbaşında

2

15 Ağustos 1998

‘Kırık’ı İçeri Atmışlar

3

28 Ağustos 1998

Devlet Ayağa Düşmüş

4

9 Eylül 1998

Kadınların Örtüsünün Altına Saklananlar

5

10 Eylül 1998

Brezilya’ya Giden Belediye Başkanları

6

11 Eylül 1998

Devleti Yıkmak Değil Organize Etmek

7

12 Eylül 1998

Seçim Gelince Meydane...

8

16 Eylül 1998

Çirkin İşbirliği

9

25 Eylül 1998

Çakıcı Tabii ki Siyasidir

10

7 Ekim 1998

İstanbul’u Asıl Bu Kafadan Kurtarmalı

11

9 Ekim 1998

Korktuğumuz Başımıza mı Geliyor?

12

10 Ekim 1998

Öfke Yanlış Adrese Gitti

13

11 Ekim 1998

Tayyip Beyin Koşusu

14

22 Ekim 1998

Son Kaseti Başbakan Açıklayabilir

15

24 Ekim 1998

Fazilet Cumhuriyet Yürüyüşünde

16

13 Kasım 1998

Özelleştirme Paylaşmaya Dönüştü Kavga Bundan Çıktı

17

19 Kasım 1998

Devlet Katil Olmamalı

18

21 Kasım 1998

Haklıyız Ama Yetmiyor

19

25 Kasım 1998

Tarkan Vatan Haini mi?

20

26 Kasım 1998

ANAP’ta Kadının Adı Berna Yılmaz

21

1 Aralık 1998

Futbol Değil Diplomasi Karşılaşması

22

15 Aralık 1998

Bir İpte İki Cambaz...

23

24 Aralık 1998

Törelere Göre Katli Vaciptir

24

27 Aralık 1998

Urartular’dan Kalmış, Hala Orada

 

“Devlet Katil Olmamalı

 

-[A: Konu]-

Bizim devlet adamlarımız uçağa binip bir yabancı ülkeye giderken, yerçekiminden kurtulduklarından mı nedendir, yoksa vatan toprağının çekiminden kurtulup biraz daha evrensel düşündüklerinden mi, daha bir liberal demeçler verirler... Bunları gazetelerine geçip üzerine de kaymaklı yorumlar yapan gazetecilere de daha sonra kırılıp dökülenleri tamir etmek kalır. Ben onu kastetmemiştimden, sözlerimi yanlış aktarmışsınıza kadar...

Demirel, Viyana'ya uçarken tersini yapıyor; idam cezasının bu aşamada kaldırılmasının olanaksız olduğunu vurgulayıp: "İdam cezasını kaldırmak, himaye edilmesini kabul etmeyeceğimiz birini Türkiye'nin himaye etmesi anlamına gelir. Bu olamaz" diyor.

 

-[B: Tartışma]-

Aslında başbakan da Adalet Bakanı'nın Bakanlar Kurulu'na getirdiği idam cezasının kaldılmasıyla ilgili tasarıya arka çıkmıyor ve bakanın kamuoyuna açıklama yapmasına da tepki gösteriyor.

Başbakanın tutumunu anlamak daha kolay. O bir siyasi parti lideri. Kaçak villa bile yıktırırken seçim hesapları yapan bir siyasetçi olarak, üç gün sonra seçimede gidileceği ve muhtemelen bu seçime düşürülmüş bir başbakan olarak gireceği belli olmuşken karşı tarafa propaganda malzemesi vermek istemeyebilir. Nerede o her söylediğinin arkasında kapı gibi duracak siyasetçi bizde? Günlük politikalara, kendisi ve yakın çevresinin güncel çıkarlarına bakarak karar veren Türk seçmeni, Erbil Tuşalp'in çok güzel tanımladığı gibi, "hafıza çipi unutulmuş bir beyin yapısına sahip"... Bunu bilen politikacılar da hesaplarını seçimden önceki son döneme göre yapıyor tabii.

Elbette Apo'nun Suriye'den çıkarılmış olmasını propaganda malzemesi yapacak olan Mesut Yılmaz, bunun idamın kaldırılmasıyla tersyüz edilmesini ister mi?

Peki ya cumhurbaşkanına ne oluyor? Cumhurbaşkanı, seçilme, seçim gibi telaşları olmayan, bir siyasi partiye üyeliğini Çankaya'ya çıkarken portmantoda bırakmış,bütün ülkeyi kucaklayan ve bilge devlet adamı kişiliğiyle ortaya çıkması gereken kişi değil mi? Çocukları seven, okul açılışlarından nikah törenlerine koşturan müşfik, sevecen, tonton imajı için az kilometre katetmezken birden neden ip çeken cellat rolüne soyunuyor? Neden toplumun intikamcı, nefret duygularına teslim oluyor? Bir beklentisi mi var?

Cumhurbaşkanı ilk seçildiğinde bir kaç hasta mahkumu affetti. Sonra bu affeden tavrını unuttu gitti. Af tartışmalarının çok kişinin yüreğinde yara açtığı ve içerdekileri umutsuz beklentiye ittiği sırada Mazhar Zorlu'yu affetmesi gündeme geldi. Mazhar Zorlu, yaşlı ve hastaymış. O kadar mı, hayır... Daha önemlisi Zorlu iş adamı. Hastası, genci, yaşlısıyla onbinlerce insanın af beklediği bir ortamdaişadamı diye birini affetmesinin sakıncaları kendisine açıklandı olsa gerek ki bir daha lafı edilmedi. Ama şimdi idam cezasının kaldırılmasına karşı çıkıyor. Hatta önüne gelirse veto edeceğinin sinyallerini veriyor.

Kabine üyelerinin tutumu daha da tuhaf. Hepsi, idam cezasının kaldırılması gibi önemli bir kararın Apo'nun iadesini sağlamak amacıyla alınıyor olmasının rahatsızlığını taşıyor. Sanki ayak sürünen nokta, Apo geri alınmış da asmaktan vazgeçiyormuşuz gibi...

Oysa rasyonel olarak düşünülmesi gereken, bütün iade istemlerimizde engel olarak karşımıza çıkan, bizim zaten on yılı aşkın bir zamandır uygulamadığımız, yani fiilen kaldırmış bulunduğumuz bir cezanın yasayla da kaldırılması. Öyleyse adını koymaktan niye kaçıyoruz? Yararlı bir şey olduğuna inansak zaten bu kadar yıldır uygulardık.

 

-[C: Anafikir]-

İdam, ceza değil infazdır. Cezanın caydırıcılık, tecrit, ıslah ya da topluma geri kazandırma amaçlarından burada geçerli olanı yoktur. İdam, olsa olsa intikam amaçlıdır. Mağdurun yakınlarının ateşini söndürebilir. Dolayısıyla duygusaldır, irrasyoneldir, geri dönüşü yoktur, devlet gibi adil, yansız ve duygusuz olması gereken bir kurumun değil, olsa olsa bir insanın verebileceği bir 'ceza'dır. Bir insanın intikam amacıyla katil olmasını anlayabilirim, ama devletin cinayet işlemesini hayır” (Y.ALDOĞAN, 19 Kasım 1998, Posta)

 

Rıza ZELYUT – Akşam:

1

13 Temmuz 1998

Bıyıksız Batıcılar

2

17 Temmuz 1998

Devletin Kurucusuna Büyük Saygısızlık: Atatürk’ün Köşkü Pislik İçinde

3

20 Temmuz 1998

Abant Tartışmaları

4

21 Temmuz 1998

Rahşan Hanım’ı Kutluyorum

5

27 Temmuz 1998

Anti Lozancı Çeteler

6

29 Temmuz 1998

Adnan Polat’ın Artıları

7

6 Ağustos 1998

Çok mu Aradınız?

8

11 Ağustos 1998

Trakya’da TSB Işığı

9

13 Ağustos 1998

Otoyol Polisleri Nerede?

10

15 Ağustos 1998

Hacı Bektaş Veli’ye Saygı İstiyoruz

11

17 Ağustos 1998

Cumhurbaşkanı Alevileri Azarladı

12

24 Ağustos 1998

Recai Bey’e bir Soru

13

26 Ağustos 1998

Üstün Olmak Ama Nasıl

14

3 Eylül 1998

Evet Türk Müslümanlığı Vardır

15

16 Eylül 1998

Mustafa Koldaş Orman Yangınını Anlatıyor

16

21 Eylül 1998

 Türban, Gecekondu, Mafya

17

25 Eylül 1998

Başak Konutları-Erdoğan-Çete

18

29 Eylül 1998

Dünya Sola Biz Sağa

19

8 Ekim 1998

İrtica İşte Budur

20

23 Ekim 1998

Taşdelen-Gökçek Kavgası

21

30 Ekim 1998

Objektif İrtica

22

12 Kasım 1998

Baykal: İstifa İçin Hükümete Makul Süre Veriyoruz. Dün CHP Lideri Baykal’ı Aradık

23

16 Kasım 1998

Avrupa’nın PKK Politikasındaki Püf Noktası

24

20 Kasım 1998

Gökçek’ten Sincan’a...

25

28 Aralık1998

Vatandaş Hükümet İstiyor

26

31 Aralık1998

Quo Vadis DYP

 

“Abant Tartışmaları

-[A: Konu]-

Abant, Türkiye'nin en güzel bölgelerinden birisi... O gölün güzelliğine doyum olmuyor.

Buraya görmeye bu yeşillik içinde dinlenmeye gelenlerin arasında üç gün boyunca farklı bir kitle vardı. Bunlar, Türkiye'de dinle devletin ve laikliğin ilişkisini tartışan bilim adamları ve yazarlardı.

-[B: Tartışma]-

Çoğunluğunu ihaliyatçıların oluşturduğu seçkin heyette bulunan isimlerden bazıları şunlardı:

Profesörler: Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş, Ahmet Arslan, Hüseyin Hatemi, Cemal Sofuoğlu, Salih Akdemir, Mehmet Aydın, Bekir Karlığa, Mustafa Erdoğan, Burhan Kuzu, Yüksel Özemre.

Doçentler: Durmuş Hocaoğlu, İlhami Güler, Hayri Kırbaşoğlu, Mehmet Çelik, Mehmet Özsoy, Sami Selçuk, Atilla Yayla ve Gülperi Refiğ.

Doktorlar: Ali Kılıçbay, Cüneyt Ülsever, Nebahat Koru.

Yazarlar: Nevval Sevindi, Ali Bulaç, Yavuz Gökmen, Fehmi Koru, Hüseyin Gülerce, Gaffar Yakın.

Milletvekilleri Namık Kemal Zeybek ve Rıza Akçalı da toplantıya katkıda bulunan isimler arasındaydılar.

Abant toplantılarını, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı organize etti.

Bu toplantının disiplinli ve düzenli biçimde yürütülmesinde bu vakıf çalışanlarının disiplini ve hoşgörüsü etkili oldu.

Üç gün boyunca yoğun tartışmaların yaşandığı laiklik ve devlet konuları, sert eleştirilere de sahne oldu.

Cuma günü üç ayrı komisyon, din, laiklik ve devlet ilişkisini İslam ve Türkiye ekseninde ele alarak değerlendirdi. Bu çalışmaların sonucunda üç rapor hazırlandı. Cumartesi günü bu raporlar, tek metin haline getirildi. Daha sonra tek metindeki 10 madde teker teker ele alınarak genel kurulda değerlendirilmesi yapıldı.

İki sayfalık bu metnin eleştirisi bütün gün boyunca sürdü ve gece yarısını biraz geçerek bitirildi.

Gün boyunca yapılan tartışmaların odak noktası, devlete yöneltilen eleştiri ile Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yeniden düzenlenmesi ve görev alanı oldu.

Din eğitiminin niteliği de tartışmalara yansıdı ise de bildirgeye girmedi. Tartışmaların ilerlemesi sürecinde, ana eleştirinin devletin vatandaşların gündelik hayatına müdahale ettiği biçiminde belirginleşmesi de rahatsızlık yarattı. Bunun üzerine Prof. Yaşar Nuri Öztürk toplantıyı terk etti.

DYP Milletvekili Namık Kemal Zeybek de, 'Devletin kutsallığı yoktur' biçiminde yazılan cümleden yola çıkarak devleti hedef alan değerlendirmeleri çok yanlış bulduğunu vurguladı. Sayın Zeybek, devletin ideolojiler karşısında yansız olması gerektiği yönündeki görüşe de şiddetle karşı çıktı ve 'Ben, devleti yıkmak isteyen ideoloji karşısında yansız kalmayı savunan görüşe asla katılmam' dedi.

Bildiriye, din eğitiminin bugün yanlış yapıldığı biçimindeki görüş ile Alevi ve Caferiler'in de bağımsız seksiyon halinde Diyanet'te temsil edilmeleri gerektiği biçimindeki görüş alınmadı. Bu da ayrı bir tartışma yarattı ve Kezban Hatemi durumu protesto etti.

 

-[C: Anafikir]-

Sonuçta, bu eleştirileri dikkate alan az çok herkesin benimseyebileceği bir metin yazıldı. Zeybek'le Faziletliler'in tartışması pazar günü kapanış konuşmalarında DYP Milletvekili Zeybek bildiride birçok hususa katılmadığını belirtip 'Bugün bildiriye aldığınız birçok konuda devleti suçluyorsunuz ama karşı tarafın beni siyasete alet ettiğini görmüyorsunuz' deyip Refah Partisi'ne ve adını vermeden Tayyip Erdoğan'ı suçlayınca ortalık karıştı. Faziletliler protesto etti, Zeybek de kendisine karşı oluşan hava üzerine toplantıyı terk etti. Dün yapılan son tartışmalardan sonra son metin kamuoyuna açıklandı. Farklı kesimlerden insanları bir araya getiren Abant toplantıları, Türkiye için tartışabilme ama bir arada tartışabilme açısından olumlu bir işlev yaptı. Her konuda uzlaşılamadı ama çok farklı düşünen insanlar bir araya geldiler ve medenice tartıştılar. Bu sonuç bile başlı başına bir değer oldu.” (R. ZELYUT, 20 Temmuz 1998)

 

 

Rauf TAMER - Sabah:

1

11 Temmuz 1998

Vakit Geç Değil

2

13 Temmuz 1998

Dünya Kupası

3

27 Temmuz 1998

İyi Düşünün

4

29 Temmuz 1998

Üç Bakan

5

14 Ağustos 1998

Ölçü Nedir?

6

26 Ağustos 1998

Herkes Mafya

7

29 Ağustos 1998

Biz Batmayız

8

2 Eylül 1998

Soldaki Koz

9

11 Eylül 1998

Karışık Ama Çare Var

10

16 Eylül 1998

Mecburi İstikamet

11

18 Eylül 1998

Kışın Orman Yanmaz

12

23 Eylül 1998

Değişimin Gücü

13

27 Eylül 1998

Ölçüye Dikkat

14

3 Ekim 1998

Suriye mi? Nefret

15

11 Ekim 1998

Mühim Olan Sonuç

16

19 Ekim 1998

Korkuya Çare

17

17 Kasım 1998

Apo’nun Roma Tatili

18

24 Kasım 1998

Juventus

19

4 Aralık 1998

Ecevitli Yıllar

20

5 Aralık 1998

Ders Almak

21

15 Aralık 1998

Asıl Öbür Kriz

22

17 Aralık 1998

Nereden Nereye?

23

20 Aralık 1998

Hükümetsiz Devlet

24

29 Aralık 1998

Gizli Anahtar

 

“Mühim Olan Sonuç

-[A: Konu]-

Her konuda ikiye bölünmemiz yetmedi de, şimdi bir de savaş yanlıları/savaş karşıtları diye mi ikiye bölüneceğiz?

 

-[B: Tartışma]-

Türkiye'de savaş yanlısı diye bir kesim yok, kimse kendini kandırmasın...

Savaş yanlısı gibi gözükenlerin dediği şudur... gayet açık:

- Suriye ya adam olacak, ya da zorla adam edilecek...

Peki, savaş karşıtlarının dediği nedir?

- Bu durum aynen devam mı etsin/40 bin kişi daha mı ölsün/80 milyar dolar daha mı harcansın.

Yoo... sanmam ki böyle desinler.

Bir ihtimal hesap yapamıyorlar.

Türkiye hangi âhvalde kârlı çıkar acaba?

Bir onbeş yıl daha sürecek gerilla savaşı'nda mı, yoksa 3-5 gün sürecek bir nizâmi savaş'ta mı?

Savaş vardır, gelir geçer. Bir gün mutlaka biter.

İhtilâl vardır. O da gelir geçer. Bir gün mutlaka biter.

İsyan vardır. Bir süre direnir, sonra havlu atar. O da biter... biter.

Ama terör, öyle bir belâ ki, süresi meçhul. Ne zaman biteceği belli değil.

Kalleşce bir şey.

Kuralsız, kurumsuz, acımasız...

Sadece canınızı almıyor, bir milletin onuruyla da oynuyor. Ekonomisini de perişan ediyor. Hükümetlerini itibarsız kılıyor.

İşte Suriye'ye haddini bildirmek isteyenlerin gerekçesi bunlar.

Şimdi siz bunlara savaş yanlısı diyorsunuz. Demeyin. Haksızlık ediyorsunuz.

Ama soracağınız bir başka şey var.

 

-[C: Anafikir]-

Asıl O'nu sorun... sorun:

- Suriye'yi iyice bir döversek, terör bitecek mi/Mesele Apo'dan ibaret mi/ G.Doğu, eski huzurlu günlerine dönecek mi?

Bunu sorun.

Cevabını ben de bilmiyorum.

Gelin, beraber soralım.

Yani savaş, bâri yapıldığına değmeli...

Ama biz getirdik meseleyi savaş yanlıları/savaş karşıtları diye yine bölündük.

Nedir bu?

Bizde bölünmek Anayasa emri mi?” (R. TAMER, 11 Ekim 1998)

 

 

Taha AKYOL - Milliyet:

1

20 Temmuz 1998

Sağda Liberalizm

2

25 Temmuz 1998

‘Bu Kış Geliyor’

3

10 Eylül 1998

Kürt Aydını

4

16 Eylül 1998

Rasyonel Olmak

5

19 Eylül 1998

Güvenlik Paranoyası

6

23 Eylül 1998

Üniversite

7

29 Eylül 1998

Pilot ve Uçak

8

3 Ekim 1998

Makedonya Notları

9

6 Ekim 1998

Suriye Sorunu

10

8 Ekim 1998

Strateji

11

9 Ekim 1998

Kim Yönetiyor?

12

12 Ekim 1998

Modern Diktatörler

13

15 Ekim 1998

İrtica ve Bilim

14

16 Ekim 1998

ANAP ve DYP

15

22 Ekim 1998

Hangi Rusya

16

27 Ekim 1998

Cumhuriyet’in Geleceği

17

28 Ekim 1998

Türkiye Modeli

18

29 Ekim 1998

Cumhuriyet’in Evrimi

19

3 Kasım 1998

‘Yönetme’ Sorunu

20

4 Kasım 1998

Kaplan Cephesi

21

12 Kasım 1998

Nereye?

22

24 Kasım 1998

İtalya, ANAP, DYP

23

10 Aralık 1998

312. Madde

24

23 Aralık 1998

ANAP ve DYP

25

24 Aralık 1998

‘Büyük Proje’

26

26 Aralık 1998

‘Sağı Düzenlemek’

27

29 Aralık 1998

Hükümet Denklemi

28

31 Aralık 1998

Sağ ve Sol

 

“Üniversite

-[A: Konu]-

ODTÜ, Türkiye'nin en kaliteli üniversitelerinden biridir. ODTÜ'de türban sorunu da yoktu; türbanlı öğrenci olmadığı için değil... "Bir metrelik bez parçasını" ODTÜ yönetimi "topyekün savaş" sebebi yapmadığı için...

 

-[B: Tartışma]-

Geçen yıl bir öğrenci klübünün davetlisi olarak ODTÜ'ye gittiğimde pinpon oynayan, erkek arkadaşıyla ağaçların altında sohbet eden, kütüphanede birlikte ders çalışan türbanlı kızlar görmüştüm...

En kaliteli üniversitelerimizden biri olan ODTÜ, türbanlı kızları laik üniversite atmosferine entegre etmeyi başarmıştı...

İÜ ve YÖK gençlere "karşıtlarını ezme" örneği olurken, ODTÜ'de gençler farklı değerlere sahip oldukları halde "hoşgörü"nün, arkadaşlığın, birlikte yaşamanın pratiğini yapıyorlardı. ODTÜ Rektörü Prof. Süha Sevük'ün, açılış konuşmasında eski sağ - sol kavgalarını hatırlatarak, şimdi gençlerin laik ve anti - laik kamplaşmasından sakınmalarını istemesi de aynı sorumlu, sağduyulu, geniş ufuklu anlayışın bir ifadesidir.

"Hoşgörü", John Lock'dan beri "muasır medeniyet"in temel bir değeridir...

"MUASIR medeniyet"in diğer bir temeli deneyci - rasyonelliktir... Akıl kavramını bir dogma haline getiren Jakoben "akılcılık" değil... Olaylara deney gibi bakan bir akıl..Batı bu sayede, önyargı ve paranoyaları aşarak araştırma yapmayı, sorunlarını "analiz" etmeyi, işe yarar çözümler üretmeyi başarmıştır.

Bizde böyle bir "analiz"in ODTÜ'den gelmesi de son derece anlamlıdır. Açış konuşmasında Prof. Süha Sevük, "topyekün savaş" ilan etmemiştir, aksine, "analiz" yapmış ve uyarmıştır:

"İslamı bayrak edinen siyasi partileri destekleyen halk, irtica ve şeriat özlemi içinde değil, bu partinin çok akıllıca sloganlaştırdığı bir 'Adil Düzen' peşindedir..."

Ve Sayın Rektör, yolsuzluklara, hırsızlıklara, çetelere, partilerin beceriksizliğine, haksızlıklara, adaletsizliklere dikkat çekmiştir.

"Savaşmaya" değil, "sorunları çözmeye" çağıran "muasır" bir yaklaşımdır bu...

SORUNLAR yaşanır da tepkisi olmaz mı?

1930 yılında da halkın CHP'ye değil, mesela Serbest Fırka'ya sarılmasının sebebi de, okullarda ezberletildiği gibi ahalinin "mürteci" olması, Cumhuriyet'i benimsememesi değildi... Atatürk'ün kendisinin de "her yerden ızdırap sesleri geliyor" dediği ekonomik sorunlar, CHP'li eşrafın ceberrut tavırları ve yolsuzluklar gibi olaylardı. Ahmet Ağaoğlu daha 1925'te Atatürk'e sunduğu raporda bunları anlatmıştır.

Fakat sorun o zaman da "irtica" komplosu gibi görülünce, köklü sosyo - ekonomik reformlar yapılamadı.

 

-[C: Anafikir]-

Sosyal bilimlerin ve dünyaya açılmamızın bugünkü düzeye ulaştığı bir Türkiye'de, yüksek öğrenim kurumlarımızın artık 'korporatif bir organ' gibi davranmayıp, aksine, akademik hürriyetleri ve toplumsal sorunlara "analitik" bakışı savunan, savaş yerine çözüm metodları üreten bir "muasır üniversite" olması gerekiyor.

Prof. Sevük bize bu ışığı verdi...”  (T. AKYOL, 23 Eylül 1998)

 

Ahmet Turan ALKAN - Zaman:

1

2 Temmuz 1998

“Tam Sekiz Saat Süren Bir Kaza”nın 5. Yıldönümünde

2

11 Temmuz 1998

Kesekağıdı Yazısı

3

18 Temmuz 1998

Şu Lüzumsuz Kuruntular, Şu Boş Vehimler

4

23 Temmuz 1998

Tünelin Öbür Ucundaki Türkiye’de Gördüklerim

5

8 Ağustos 1998

Kırk Düşün, Bir Konuş

6

15 Ağustos 1998

Safdil Bir Temenni

7

12 Eylül 1998

Surc-i Lisan

8

17 Eylül 1998

Gel Ey Çuvaldız!

9

26 Eylül 1998

Yıldız’ın Titrediği An

10

10 Ekim 1998

Gafletin Böylesi Dostlar Başına

11

24 Ekim 1998

Alain’den İslami Bir Nükte

12

7 Kasım 1998

Islattıkça Köpüren Ucuz Bir Sabun Markası: “Censor”

13

9 Kasım 1998

Yadırgamak

14

23 Kasım 1998

Diz Boyu Siyasetsizlik

15

14 Aralık 1998

“GAK!”

16

28 Aralık 1998

Gazete Manşetlerinden Tarih Kayıtlarına

 

"Tam sekiz saat suren bir kaza’nın 5. yıldönümünde

 

-[A: Konu]-

Bugün, 2 Temmuz 1993'te Sivas'-ta yaşanan facianın 5. yıldönümü. Bugün Türk basınında 2 Temmuz'u diline dolayarak abartılı yorumlarda bulunan birçok köşe yazısı okuyacaksınız. Bu değerlendirmeleri yapanlardan bir farkım var benim; olaydan önce Sivas'ta yasıyordum; olay günü Sivas’taydım ve hala oradayım: Bu yazıyı, meseleye "içerden" bakan birinin değerlendirmesi olarak okuyabilirsiniz.

 

-[B: Tartışma]-

O uğursuz günün öncesinde ve sonrasında Sivas'ta böyle feci bir hadisenin yaşanabileceğini ve yaşandığını gösterir güçlü bir işaret bulamıyorum; 2 Temmuz'u basına aksettirenler, çok kotu bir Sivas imajı inşa ettiler; yazdılar-çizdiler ve gittiler; biz Sivaslılar hala buradayız ve bu isin nasıl cereyan edebildiğini hala anlayabilmiş değiliz. 2 Temmuz 1993 tarihi Sivas’ın yakın tarihinde geleneksel bir hincin, gizlenmiş veya bastırılmış bir öfkenin nihayet patladığı ani temsil etmiyor; çünkü Sivaslıların böyle kin ve hınca dayalı bastırılmış bir birikimi yok. Kendileri gibi düşünmediği için misafirlerini diri yakan bir şehre ait olmak kime, ne kazandırabilir ki?

2 Temmuz bir kaza idi; Sivas da "kaza mahalli" olmak bahtsızlığına uğradı. "Her şey dalgınlıkla, istemeden oldu" demeye getirmek değil niyetim; öyle kaza vardır ki cinayetten beterdir. Öyle bir kaza ki, binlerce kişinin, fotoğraf makinesinin, yerli-yabancı gözlemcinin, polisin, memurun, kameranın, gazetecinin gözü önünde, tam "sekiz saat" boyunca ağır ağır gerçekleştirilmiş bir kaza. Kamu otoritesinin hakim olduğu herhangi bir yerde, 8 saat boyunca devam eden bir kaza olmaz; olamaz; ama oldu. 2 Temmuz, bir kaza idi derken "kimsenin bu iste sucu yoktur" demek de istemiyorum. Büyük çoğunluğu otelde yanarak, boğularak, bir kısmı sokakta kurşunlanarak can veren 37 kişinin katledildiği bir hadisenin elbette suçluları vardır; ama "ele geçirilenler"le, "ele geçirilmesi gerekenler" arasında ciddi bir fark bulunduğu yolunda buğun Sivas kamuoyunda ciddi bir endişe mevcut bulunuyor.

2 Temmuz 1993 tarihinden beri Sivas belini doğrultamadı; üstümüze yapışıp kalan, "aydınları diri diri yakan şehir" ithamı bize çok ağır geldi; bunu hak etmemiştik. Hadiseden sonra apar-topar Sivas’ı suçlayan ithamcılar, o gün verdikleri ağır hükmü gözden geçirmek ihtiyacını hissetmediler, 2 Temmuz'u tepe tepe sömürdüler. Sanki o günlerde böyle bir trajedinin vuku bulması gerekiyordu; sanki birilerine, "iste böyle bir tehlike vardır, iste ispati.." denilmek ihtiyacı hasıl olmuştu. "Kaza" mahalli olarak Sivas seçildi ve tam sekiz saat boyunca "kaza"nin vuku bulması için dakika dakika gayret sarf edildi.

Ne zaman bilemem; ama günün birinde aniden vuku bulan bir başka kaza sonucunda, 2 Temmuz meselesinin gizli örüntüleri ve ilişkileri "tesadüfen" açığa çıkacak gibi bir beklenti içindeyim; öyle olması gerekir. Hadisenin evvelini, vukuunu ve sonrasını yasamış biri olarak 2 Temmuz'un asla bir "tesadüf" olamayacağı inancı yerleşti bende. O menhus günden sonra Sivas bölgesinde ve Türkiye’nin gidişatında meydana gelen anlamlı değişiklikler bu fikrimi kuvvetlendiriyor. Kırk kusur yasındayım; gençliğimde de birçok toplumsal hadiseyi müşahede etmek imkanını buldum; şimdiye kadar "sekiz saatlik bir tesadüf" veya tam "sekiz saat suren bir kaza" ile karsılaşmadım.

 

-[C: Anafikir]-

Bugün, sadece olayda yakınlarını kaybedenler için değil, bütün Sivas için, bütün Türkiye için kara bir gün; acımız büyük, yaramız derin, hayretimiz ise gün geçtikçe buyuyor. Bu vesile ile, o kara günde hayatini kaybeden herkese bir kere daha Cenab-ı Hak'tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum.

"Hakikatlerin günün birinde gün yüzüne çıkmak gibi bir huyu vardır" derler; cümleten o günü bekliyoruz.” (A.T. ALKAN, 2 Temmuz 1998)

 

Sedat ERGİN - Hürriyet:

1

2 Temmuz 1998

Elçi Kararnamesinde Sıkıntı Sürüyor

2

5 Temmuz 1998

Hükümetin Bir Yılının Değerlendirmesi

3

12 Temmuz 1998

Tayyip Erdoğan Orta Yolcu mu?

4

16 Temmuz 1998

DTP Nereye Gidiyor?

5

2 Ağustos 1998

Demir Leydi’den Maskeli Leydi’ye

6

8 Ağustos 1998

Kıvrıkoğlu ve İrtica

7

23 Ağustos 1998

MİT B aşına Buyruk Olobilir mi?

8

27 Ağustos 1998

Susurluk’un İkinci Perdesi Açılırken

9

3 Eylül 1998

Yapılacağına İhtimal Verilmeyen Bir Seçim

10

6 Eylül 1998

Siyaset Yine Bulanık Sularda

11

17 Eylül 1998

Muhtemel Siyaset Senaryoları

12

1 Ekim 1998

Ecevit: ABD Şeriatçılara Cesaret Veriyor

13

4 Ekim 1998

Rumeli’den Türkiye’ye Bakınca

14

11 Ekim 1998

Suriye Krizi ve Seçim Takvimi

15

18 Ekim 1998

Yolun Sonuna Gelirken

16

22 Ekim 1998

PKK Denkleminde Rusya

17

1 Kasım 1998

Başbakan Yılmaz ve Basın

18

5 Kasım 1998

Demokrasi ve Hicvin Sınırları

19

19 Kasım 1998

Dalga

20

26 Kasım 1998

Yavuz Çok Zor Bir Adamdı

21

11 Aralık 1998

Demirel Cazcıları Neden Unuttu?

22

17 Aralık 1998

Öcalan’ın Kaçışı Sürüyor

23

20 Aralık 1998

Demokrasi Katilleri

24

24 Aralık 1998

Dinleme Skandalının Siyasetteki Tepkileri

 

Kıvrıkoğlu ve İrtica

 

-[A: Konu]-

Müstakbel Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu kimdir? Nasıl bir askerdir? İrticaya bakışı nedir? Kıvrıkoğlu döneminde ordu-hükümet ilişkileri nasıl seyredecektir?

 

-[B: Tartışma]-

Yüksek Askeri Şûra toplantısı sancısız bir şekilde geride kalırken, Ankara'da en çok yanıt aranan sorular bu şekilde özetlenebilir.

Bu soruların yöneltilmesi çok doğal. Çünkü bu ay sonunda görevi dört yıllık bir süre için selefi Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'dan devralacak olan Orgeneral Kıvrıkoğlu, Türkiye'yi önümüzdeki yüzyıla taşıyan komutan olacak.

Bu dört yılın, gerek Türkiye'yi çevreleyen dış koşullar, gerek içteki muhtemel siyasi istikrarsızlığın sonucu olarak sıkıntılı geçeceğini tahmin etmek hiç de güç değil.

Görevi yürüteceği dönemde kendisini bekleyen bu muhtemel konjonktür, Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun oynayacağı rolü de önemli kılıyor.

Orgeneral Kıvrıkoğlu, Ankara'daki pek çok gözlemci açısından bir ‘‘kapalı kutu’’. Bunun nedeni, Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun genellikle sessiz durmayı tercih etmesi.

Sessizliği, bir ölçüde Kıvrıkoğlu'nun kişiliğiyle açıklanabilir. Çünkü Kıvrıkoğlu, mizaç itibariyle bulunduğu ortamlarda ön plana çıkmaktan hoşlanmayan bir asker. Mütevazı bir kişiliğe sahip ve ciddiyetiyle dikkat çekiyor.

NATO tecrübesi olan, İngilizce'yi iyi derecede bilen 64 yaşındaki bu komutan, yeni döneme nasıl baktığının ilk işaretini aslında daha geçen yıl Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nı üstlendiği gün yaptığı konuşmada vermişti.

Kıvrıkoğlu'nun şu sözleri Genelkurmay'ın kurumsallaşmış çizgisinin devam edeceğinin bir ifadesi olarak alınabilir:

‘‘Bölgesel ve küresel siyasi ve askeri gelişmelerin yarattığı belirsizlik ortamı ve bunun doğal sonucu olan yeni tehdit algılamaları ile ülke içindeki bölücü ve rejim aleyhtarı faaliyetler, Kara Kuvvetlerimiz'in sorumlulukları ve üstlendiği görevlerin mahiyetinde de değişikliklere sebep olmuştur.’’

Ayrıca, Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında sergilediği tutum da kendisi hakkında fikir verebilir. MGK'nın kapalı kapıları aralandığında, Fethullah Gülen cemaatinin irtica tehdidi kapsamı içinde görülmesi gerektiği yolundaki çıkışların Kıvrıkoğlu'ndan geldiği bu çerçevede not edilebilir.

Kıvrıkoğlu'nun MGK toplantılarında irticanın parasal kaynakları konusunda da duyarlı bir çizgi sergilediği de yine Ankara kulislerinde bir sır değil.

Müstakbel Genelkurmay Başkanı'nın irtica ile mücadelenin geleceğine bakışı ile ilgili olarak şu tahmini yürütmek mümkün gözüküyor:

 

-[C: Anafikir]-

Türk Silahlı Kuvvetleri, bir tehdit saptamış ve bu tehdide paralel bir çizgide durmuştur. Tehditte bir değişiklik olmadığına göre, TSK'nın aldığı pozisyonu değiştirmesi beklenmemelidir.

Kıvrıkoğlu'nun ne düşündüğü, herhalde geçenlerde bir davette yakın çevresine söylediği belirtilen ‘‘Ne olacağını göreceksiniz...’’ sözlerinin içinde yatıyor.” (S. ERGİN, 8 Ağustos 1998)

 

Ahmet KABAKLI - Türkiye:

1

1 Temmuz 1998

Kanlı Deprem ve Kalıntıları

2

5 Temmuz 1998

“Arasan Bulunmaz”

3

19 Temmuz 1998

“Devlet-i Osmaniye’nin Hali”

4

22 Temmuz 1998

Meclis Hükûmeti

5

25 Temmuz 1998

Halkçı Devlet Adamına Sesleniş

6

29 Temmuz 1998

Bağımsız, Hilesiz ve İmanlı Türkiye İçin

7

4 Ağustos 1998

Fransa ile İtalya’yı Kışkırtan Hınçak Marifetleri

8

6 Ağustos 1998

Çaya Çorbaya İrtica

9

25 Ağustos 1998

Haçlı Seferleri Emperyalizm ve Monica

10

31 Ağustos 1998

“Kabe’yi Diksem Başına”

11

17 Eylül 1998

Kimse Masum Değildir

12

26 Eylül 1998

İkinci Bir Menderes mi?

13

11 Ekim 1998

Nusayriler, Aleviler, Politikacılar ve Basın

14

15 Ekim 1998

Bugün Almanya’dayım

15

12 Kasım 1998

Tek Partinin Sun’i İlkeleri

16

17 Kasım 1998

Birlikte Ağlayıp Gülen Türk ve Kürt

17

18 Kasım 1998

Bir Peygamber ki

18

19 Kasım 1998

İade Edilmesin... İtalya’ya Layıktır O

19

21 Kasım 1998

Kürt Birliği Yahut Petrol Birliği

20

2 Aralık 1998

İcracı Anayasal Hükümetin Çaresi

21

9 Aralık 1998

Gönüllere Sığındım

22

26 Aralık 1998

Irak’tan Sonra Türkiye mi?

23

31 Aralık 1998

1999’da Uyanış Dilekleri ile

 

“Kimse Masum Değildir

 

-[A: Konu]-

            Bir haftadan beri sürüp giden orman yangınları benim gibi milyonlarca insanımızı ağlatmıştır.

           

-[B: Tartışma]-

Bahçelerimiz, evlerimiz, köylerimiz günlerce karayaslara bürünmüştür. Uzun süren bu alevli hengâmede asıl acıklı olan şudur: En sonda alınacağı ilan edilen ciddi ve zecrî tedbirler maalesef yangınların üst üste başlatıldığı ilk günlerde alınmamıştır. Alınmaması, büyük bir kabahattir.

            Bunun için yangınların biri söndürülürken öbürü olmayacak yerden uç vermiştir. Bir düşünün: Beşiktaş nere Kartal neresidir? Beykoz ile Ümraniye aynı günde nasıl alevlenir? Çatalca, Gazi Mahallesi, Hisarüstü, Kayışdağı hemen hemen ayrı şehirler gibi birbirinden uzak iken, aynı günler içinde nasıl kundaklanırlar?

            İnsanlığa sığmayan, anarşistlere dahi zül olan bu felaketler denildiği gibi ister sabotajcıların, ister “arazi mafyasının” ve isterse başka alçak insanların marifetleri olsun faktetmez.

            İşin arkası çok karanlıktır ve şüphesiz bu felaketlerin suçluları sayılmayacak kadar çoktur. Bu insanlık dışı orman suçlularının bütün Türkiye’deki temel sebebini teşhis etsek, şüphesiz bazı kafasızların “irtica” adını verebileceği hükümler bile çıkabilir.

            Peygamberimiz: “Ölümünüzün en yakın olduğunu hissettiğiniz ihtiyar yaşınızda bile ağaç dikiniz” buyuruyor. Örfümüz, âdetimiz, milli geleneğimiz bize “Yaş kesen baş keser” buyuruyor. Oysa biz yıllardan beri ilkokul çocuklarımıza:          

“Baltalar elimizde

            Uzun ip belimizde

            Biz gideriz ormana of ormana”  Diye marşlar söyletmişizdir.     

            İstanbul’u ağaçlık ve yeşillikle ihya eden sayın büyükşehir belediye başkanı, orman fidanlıklarından İstanbul’u yeşertecek fidanlar satınalmak için ihaleye girip en yüksek indirimi de sağladığı halde, başka bir partiden saydıkları bu belediyeye ihale önceliği vermemişlerdir.

            Evet seçim kazanmak isteyen particilerin çoğu resmen gecekonduculara ve gecekondu bezirganlığı yapanlara fırsat vermiş hatta yardım etmişlerdir. Rivayet edilen yeni seçimler arifesinde de orman yangınlarının baş sebebi arsa ve gecekondu mafyasına fırsat verilmesidir.

            Biliyorsunuz bazı nüfuzlu kimselerin ve zenginlerin ormaanlar içinde rahatça köşkler, üniversiteler, fabrikalar hatta resmi ikametgâhlar kurabilmeleri için daha bir sene önce bu ormanların bağlı olduğu seçilmiş belediyeyi dahi değiştirip olmayacak bir köy belediyesine bağlamışlardır. Halkın dinlenmeye koştuğu güzelim ormanlar, tepeler bazı iş adamlarının ve arsa simsarlarının tasarruflarına terkedilmiştir. Bu cinayetler İstanbul’un ve Türkiye’nin her yerinde işlenmiştir. Düşünün ki:

            İstanbul’un en göz alıcı yerinde yasaklara rağmen 40-50 kat yükseltilen bir gökdelen, yasakları daha kolay çiğnesin diye Beyoğlu belediyesinden alınıp Şişli belediyesinin himayesine verilmiştir.

 

-[C: Anafikir]-

            Bu şartlar altında ormanların mahvedilmesi konusunda hiç kimse masum değildir. Birileri ortaya çıkıp “idam edelim, asalım, keselim, orman içine sokmayalım, arazi mafyasını mahvedelim” gibi esassız ve inançsız lafları tekrarlamaktan vazgeçmelidir.” (A. KABAKLI, 17 Eylül 1998, Türkiye)

 

1.3.3. Anafikir – Tartışma (A.T.) Yapısında Olan Yazılar:

Bu yapıdaki yazılarda, yazının girişince anafikir dile getiriliyor, daha sonra bu anafikir etrafında tartışma kısmı oluşturuluyor.

Yazgülü ALDOĞAN - Posta:

1

16 Ağustos 1998

Düğün Gecesi Türkiye’yi Sarsıyor

2

25 Ağustos 1998

Biri Asıl Yönetmeni Vursa

3

27 Ağustos 1998

Yaşasın Medenileşiyoruz

4

15 Ekim 1998

Nerede Yanlış Yaptık?

5

27 Ekim 1998

Yalnız ve Yabancı Değildik

6

4 Kasım 1998

Devlet Ananın Üvey Evlatları

7

10 Kasım 1998

Affedersin Atam!

8

14 Kasım 1998

Apo’yla Yılmaz’ın Örtüşen Kaderi

9

4 Aralık 1998

Fransa İtalya’ya Hukuk Dersi Verdi

10

10 Aralık 1998 

Bahanesi “Terör”

11

17 Aralık 1998

İt Ürür Kervan Yürür

12

18 Aralık 1998

Bizi Sevmiyorlar

13

22 Aralık 1998

Aloo Orada Biri mi Var?

 

“Bahanesi 'Terör'...

-[A: Anafikir]-

Türkiye, insan hakları notunu yükseltmek için uğraşması gerektiği her alanda 'terör' engeline takılıyor. İşin acıklısı, insan haklarıyla ilgili çalışma yapan sivil toplum örgütleri de 'terör' konusundan başkasını görmeyip, sadece bu alana odaklanıyor ve eleştirilere muhatap oluyor. Yani terör, insan hakları konusunda hem ihlalcilerin hem savunucuların ortak bahanesi mi oluyor?

 

-[B: Tartışma]-

Aslında bu konuda bu kadar hassaslaşmış olmasak, insan hakları diye bağıran herkes potansiyel bölücü damgası yemese, insan hakları savunucuları da çeşitlemeler yapabilse ve her konuda duyarlı olsa birbirimize daha anlayışlı ve sonuç olarakdaha verimli olabileceğiz.

Ama 'terör',  konserleri iptal ettiriyor! 'terör', film şenliklerini iptal ettiriyor! 'terör', sıradan sanıkların bile işkence görmesine neden oluyor! Yoksa terör bahane olmasın, özgürlüklerin kısıtlanmasına? Ve bu oyuna bizzat insan hakları savunucusu örgütler de düşmesin, sadece terör mağdurlarına kol kanat gererek?

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin kabul edilişinin 50. yıldönümünü 'kutladığımız' şu 10 Aralık soğuk karlı kış gününde, Türkiye'nin insan hakları notunun kırık olmasının nedeni sadece 'bölücü terör' müdür? Bu oyun bittiği zaman memleket güllük gülistanlık mı olacaktır? Türkiye'nin en büyük düşmanları arasında 'bölücü terör' ve 'irtica' olduğu devlet politikasına kayıt düşülmüş durumda. Bu mayınlı alandan geçmek saflığında bulunanlar dışarı ya şehit ya gazi olarak çıkıyor. Sadece hümanist olduğu halde yazdığı yazıda ölçüyü kaçıran içeriyi boyluyor. Haber yaparken tesadüfen bazı gerçeklere ulaşan ve bunları aktaran inim inim inletiliyor. Sadece gazetecilik yaparken ulaşılmaz, fotoğrafı alınmaz sanılan adamla röportaj yapan prim almayı beklerken sırf bu nedenle işinden oluyor!

İnsan haklarının en önemlisi 'YAŞAMA HAKKI'dır. Ceza veriyorum adı altında devletin, tanrının verdiği canı almaya hakkı yoktur. Öldürmek, ceza olamaz. Ceza alması gereken suçlunun yaptıklarından ötürü kaç kişinin canı yanmış olursa olsun, ne kadar çok yanmış olursa olsun... Ömür boyu özgürlüğünü alırsınız elinden. Tıkarsınız bir hücreye. Yaptıklarını düşüne düşüne, vicdan azabı çeke çeke, eceliyle ölümü bekler ve inanın, bir kaç dakika ipte sallanarak çekeceğinden daha çok acı çeker.

Türkiye'nin başına gelen en büyük sıkıntılardan biri yasalarında idam cezası bulunması, yani suçluların yaşama hakkını elinden almasıdır. 'Ama biz şu kadar yıldır kimseyi asmadık ki' demek bize haklılığımızı vermemektedir. Fakat şu malum 'terör' yüzünden yıllardır kimseyi ipe göndermemiş olan sayın milletvekilleri, cesaret edip de ölüm cezasını kaldıramamaktadır!

Ölüm cezası fazla patırtı kopardığı için genellikle 'çok suçlu' olduğu düşünülenler, 'faili meçhul' bir biçimde ortadan kaldırılmakta, ya da yargısız infaza kur ban gitmekte, bu da adalet kadrolarının lüzumsuz israfını önlediği için rantabl olmakta ama kokusu ve gürültüsü de fazla çıkmaktadır. Her ne kadar faili meçhullerin azaldığı düşünülüyor idiyse de son rapora inanmak gerekirse bir yıllık bilanço 131 kişi imiş...

Bırakalım şu terör konusunu... İşkence? 'İşkence yapmak suçtur ve ben yapmıyorum' diyen polislerin sayısının giderek artıyor olması ne yazık ki 'suçtur, yapmıyorum ve yaptırmıyorum' düzeyine ulaşmadığı için sıradan hırsızlık sanığına bile işkence yapılmakta ve sadece gözaltına alındığı suçla ilgili değil, bir kaç da faili meçhul kalmış suçu kabullenmesi için de gayret edilmektedir.

Emniyet Genel Müdürlüğü'nün 614 hakim ve savcıyla yaptığı bir ankete göre Türk polisi ankete katılanların neredeyse tümü tarafından yüzde 92.5, hukuk bilmiyor,yarısı tarafından insan haklarına saygısız ve uygulamıyor olmakla suçlandı. Hakim ve savcılar ayrıca adli polis teşkilatı kurulması için de ısrarlı oldu.

Hepsi bu mu? Eğer rahatlatacaksa, insan haklarına saygılı olmayan tek ülke Türkiye değil. Afganistan'dan Çin'e, hatta Almanya'dan Fransa'ya, İtalya'dan Rusya'ya ve evet...İsviçre'ye, pek çok ülkenin de insan hakları notu zayıf...” (Y. ALDOĞAN, 10 Aralık 1998, Posta)

 

Rıza ZELYUT - Akşam:

1

4 Temmuz 1998

Çevre Bakanlığı Neyi Gizliyor?

2

6 Temmuz 1998

Ahlaksızlık Ahlak mı Oluyor?

3

7 Temmuz 1998

Tokat Milletvekilleri Ne Yapar?

4

18 Temmuz 1998

Bir Kitabın Macerası

5

4 Ağustos 1998

CHP ve Af

6

12 Ağustos 1998

Gazi Davasının Trabzon’da İşi Ne?

7

21 Ağustos 1998

Basındaki Taliban

8

28 Ağustos 1998

İstismarın Alevi Cephesi

9

31 Ağustos 1998

Kuteybe’nin Çocukları

10

2 Eylül 1998

Meclis Başkanı Florya’ya Elkoydu

11

18 Eylül 1998

Bırakın Şu Türbanı

12

26 Eylül 1998

Daha Yolun Başındayız

13

1 Ekim 1998

PKK’nın Parlementine Bak

14

7 Ekim 1998

Nusayriler’e Saygılı Olun

15

15 Ekim 1998

Risksiz İbadetçilik

16

29 Ekim 1998

Cumhuriyet ve Numaracıları...

17

7 Kasım 1998

Terörist Üretim Merkezi: Almanya

18

10 Kasım 1998

10 Kasımda Doğmak

19

19 Kasım 1998

İtalya’ya Irak Modeli

20

3 Aralık1998

Faziletle Olmaz

21

12 Aralık1998

Haddini Bilmezler

22

18 Aralık1998

Ecevit Kendinden Korkuyor

23

30 Aralık1998

Haber Nasıl Katledilir?

 

“PKK'nın parlamenterine bak...

 

-[A: Anafikir]-

Türkiye'de PKK terörünün devam ettirilmesinin gerçek sebebi Ortadoğu'daki petrol alanlarıdır. Bir ucu İran'a, bir ucu Kuveyt'e uzanan ve Suudi Arabistan'ı kapsayan bu alana hakim olmak için dünyanın büyük güçleri gizli bir savaş vermektedir.

 

-[B: Tartışma]-

Başta Birleşik Amerika geliyor. Bu devlet, Ortadoğu'da hakimiyetini güçlendirmek için önce İran'a çıkarma yaptı. Peşinden İran'la Irak'ı yıllarca harp ettirdi. Yetmedi, Irak'ı Kuveyt'e saldırttı. Böylece kendisi dünyanın barış meleği pozunda Irak'a vurdu. Bölgeye fiilen yerleşti.

Bu egemenliğini sürekli kılmak isteyen Amerika, Irak'ı ikiye böldü. Kuzey'deki Kürtleri korumasına aldı ve burada fiilen bir devlet kurdu.

Avrupa devletleri, Amerika'ya karşı güçlerini Avrupa Birliği adı altında birleştirdiler. Bu devletler Ortadoğu'da etkin olabilmek için başka yöntemleri gündeme getirdiler. Kürtlerin koruyuculuğuna soyundular. Bölgede bu unsuru kullanarak egemenlik sağlamaya çalıştılar. Avrupa'nın Kürt sevdasının altında da Amerikan'ın hedefleri yatıyordu.

Bölgedeki devletlerin düzenini bozmak, onları sürekli bir sorunla uğraştırmak ve güçlenmelerini önlemek. Bu güçsüz devletleri baskı altına alıp petrol alanlarını kontrol etmek. Bu yüzden de bütün güçleri ile bölgenin en güçlü devleti olan Türkiye'yi yıpratmaya uğraşıyorlar.

İtalyanlar'ın Kürt kaçakları toplayarak Roma'da Kürt Parlamentosu oluşturulmasına yardımcı olması, bu ülkenin değil Avrupa Birliği'nin genel politikasının sonucudur.

Bu konuyu görmezden gelerek tek tek devletlerle uğraşmak, kendimizi aldatmaktan başka şey değildir. KÜRT TEMSİLCİYE BAK.

Roma'da Kürt Parlamentosu adı altında toplanan kaçakların fotoğrafına bakarken, içlerinde birisi dikkatimi çekti. Beyaz sakallı bu kişi, eliyle zafer işareti yapıyordu. Bu adamı yakından tanıyordum.

1990 yılında Berlin'e gittiğim zaman orada, Aleviler'in arasında tanıdım bu kişiyi. Türkiye'de tiyatro oyunculuğu yapmış. 12 Eylül'den sonra Almanya'ya kapağı atanlardan birisi imiş. Diğer sığınmacılarla bu kişiyi karşılaştırdığımda tam bir çöküntü ve döküntü ile karşılaştığımı anlamıştım. Yeri geldiğinde solcu, yeri geldiğinde Alevi olan bu kişiye Berlin'de yaşayan Türkler hiç saygı duymuyorlardı. Onun adı geçince küçümseme beliriyordu insanların yüzünde. Hakkında öyle şeyler anlatılıyordu ki burada yazmaya utanıyorum. Kendi oğluyla bile analı-avratlı karşılıklı küfürleştiğini herkes söylüyordu. Gizli gizli horlanan bu yaşlı adama yine de acımıştım. Kendisiyle birçok kez konuştuk. Adı Ali Haydar Cilasun olan bu zavallı adam, Alevi olduğunu söyleyip Aleviler'le sıkı ilişkiye girme kararı verdi. Alevi dernekleri ona bazı ikinci sınıf iş vererek yardımcı oluyorlardı.

Bu arada, Ali Haydar, dede olduğunu iddia ederek dedelik yapmaya da kalkıştı. Onun geçmişini bilmeyen kimi yerlerde bu işi yaptı da. Ama kendisini tanıyan Alevi dernekleri ona bu görevi vermiyorlardı. Bu yaptığı istismar yüzünden Ali Haydar Cilasun yeniden dışlandı..

Ali Haydar Cilasun, tavrındaki tutarsızlıklar yüzünden Alevi toplumu içinde tutunamayınca, yön değiştirdi. Maddi imkansızlık içinde çırpınan ve toplumun küçümsediği Ali Haydar Celasun, PKK safına geçti. Bu saf değiştirme sonucunda adamcağızın cebi para gördü ve birdenbire önemli insan haline geldi. Bunun karşılığı da Kürdistan Aleviler Birliği adında bir dernek kurduruldu kendisine. Böylece Avrupa'daki Aleviler'i bölecek ve PKK'ye yandaş toplayacaktı.

Bir zamanların bu sahte dedesi, Alevi derneklerinde Atatürk için 'Büyük önder, 20.Yüzyılın mehdisi!' derken, PKK'li olunca, 'Deccal!' demeye başladı.

Bu adam, Suriye'ye gidip Hafız Esat ile röportaj yaparak PKK dergisinde bunu yayımladı ve Esat'ı öve öve bitiremedi.

Şimdi bu zavallı kişi Kürt Parlamentosu'nun en önemli isimlerinden birisi. İşte Avrupa, Kürtler'i bu tür insanlara temsil ettiriyor.

Terörist PKK bir orkestrayı yönetiyor.

Orkestrada, vatan kaçkınları saz çalıyor.

Terörist Hafız Esat yönetimi korumalık yapıyor.

Parayı da Avrupa ödüyor.

Bu rezalete de insan hakları deniyor... Avrupa'nın emperyalist yüzünü yeni makyajıyla bir kez daha görüyoruz...” (R. ZELYUT, 1 Ekim 1998, Akşam)

 

Rauf TAMER - Sabah:

1

2 Temmuz 1998

Sürpriz Kalmadı

2

7 Temmuz 1998

Ölçü Nedir?

3

26 Temmuz 1998

Güzel ve Çirkin

4

31 Temmuz 1998

Olacağına Varır

5

4 Ağustos 1998

4 Ağustos Filmin Sonu

6

6 Ağustos 1998

Ölçüye Dikkat

7

7 Ağustos 1998

Testi Kırılmadan

8

20 Ağustos 1998

Müzikli Kalkınma

9

21 Ağustos 1998

Ekmek...

10

25 Ağustos 1998

Oyuna Gelmeyelim

11

5 Eylül 1998

Sürpriz Değil

12

9 Eylül 1998

Vicdan ve Cüzdan

13

10 Eylül 1998

Önce Adalet

14

17 Eylül 1998

Yanlış Adres

15

28 Eylül 1998

Panik Yok

16

29 Eylül 1998

Onlar ve Biz

17

12 Ekim 1998

Eldeki Ölçü

18

21 Ekim 1998

Zehir Hafiyelik

19

22 Ekim 1998

Başarıdır...

20

26 Ekim 1998

Partiler Nerede?

21

27 Ekim 1998

Hassas Noktalar

22

30 Ekim 1998

Eğitim ille Eğitim

23

5 Kasım 1998

Az Susar mısınız?

24

8 Kasım 1998

Asıl Tehlike...

25

14 Kasım 1998

Ne Güzel Bir Gündem

26

15 Kasım 1998

Yılmaz’a Şans

27

19 Kasım 1998

Sapla Saman...

28

20 Kasım 1998

Juventus

29

7 Aralık 1998

Gözden Kaçanlar

30

23 Aralık 1998

Hassas Çizgi

 

“Asıl tehlike...

-[A: Anafikir]-

Mesele, çetelerden ibaret değil. Genel Ahlak'ta bir çöküş var.

Artık Türkiye'de herşey mübah.

Müstehcenlik, ille de müptezellik derecesinde...

Espri, hitap biçimi, konuşma adâbı... Bunların hiç biri sınır tanımıyor, kural dinlemiyor.

 

-[B: Tartışma]-

Gözü dönmüş insanların servet ve şöhret uğruna yapmayacakları iş yok... Bu konuda Avrupa'dan daha ileri, Amerika'dan daha öndeyiz... Namus da neymiş teziyle yola çıkarak, Sağlıklı Aile Yapısı'nı şaşkına çevirdik...

Buna dur diyecek kurumlar, tersine, bu soysuzluğun teşvikçiliğini üstleniyorlar... Neredeyse, dünya'ya gözünü açan her bebek'ten bile önce Türkiye'yi sömürmesini şart koşacaklar...

Gençlik, sanki özel bir kurs'tan geçiyor.

Hedef: Utanma duygusu'nu yok etmek.

Sonra?.. Sonrası kolay.

Bu yıkılan, koskoca bir kültürdür... Bin yıllık bir hazine çöküyor.

Devletin gelenekleri gittiği gibi, halkın kutsal refleksleri, disiplin ve prensipleri, hattâ özdeyişleri zedeleniyor. Çünkü hepsi artık alay konusu...

Çocuklarımıza tek enayi ben miyim, ben de yaparım dedirtmek için, dünyanın ortak reddettiği çirkinliklerin tümü, altın birer tepsi içinde, gayet imrendirici ve özendirici biçimde konmaktadır önlerine.

Elbet dayanabilen dayanıyor.

Ama bu felâket fırtınası hiç dinmediği için, büyük kayıplar verdik... Daha da vereceğiz.

Devlet, büyük tehlike diye bize sadece 3 madde saymaktadır:

İrtica / Bölücülük / ve Çeteler.

Tamam da, AHLAK bu maddelerde niye yer almıyor?” (R. TAMER, 8 Kasım 1998)

 

Taha AKYOL - Milliyet:

1

24 Temmuz 1998

Vergi ve Vizyon

2

29 Temmuz 1998

Geleneksizlik

3

22 Eylül 1998

ANAP ve Ötekiler

4

23 Kasım 1998

Apo Sınır Dışı

 

“Geleneksizlik

 

-[A: Anafikir]-

SAGLIKLI demokrasilerde seçimler ya normal sürelerinde, genelde dört yılda bir yapılır... Veya erken seçime gidilecekse, süratle gidilir! İngiltere, Almanya ve İtalya’da erken seçim kararı alındıktan iki ay sonra seçim yapılır, ülke uzun süreli bir belirsizlik içinde bırakılmaz.

Bizde ise 9 ay sonra sandığa gitmek üzere "erken" seçim kararı alınıyor! Üstelik bu süre içinde bir de hükümet değişecek!.. Demokrasimizin "yönetme rasyonelleri"ni nasıl yitirdiğinin göstergelerinden biri...

 

-[B: Tartışma]-

DYP'LI Ahmet Iyimaya siyaset bilimi konusunda da birikimli bir hukukçudur. Seçime gidişimizdeki bu tuhaflık için diyor ki:

- Demokrasi teorisinde ve Anayasa Hukuku'nda erken seçim, süratle seçime gitmek demektir! Bizde ise erken seçim, 9 ay sonra seçime gitmek olacak! Sistemin hem çarpıklığını, hem de nasıl ağır islediğini gösteren örneklerden biri...

Evet, madem seçimlere gidiyoruz, Ecevit'in dediği gibi Kasım’da bari yapılsaydı!

ANAYASA'NIN 114. maddesine göre, normal süresinde seçim yapılacaksa seçimlere üç ay kala Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanlıklarına partisiz (tarafsız) kişiler atanır. Erken seçim kararı alındıysa bu bakanlar "seçimlere üç ay kala"yi beklemezler, hemen beş gün içinde istifa ederler.

Çünkü normal akılla "erken seçim"in hızlı bir işlem olacağı düşünülmüş, öyle 9 ay sonrası için simdi "erken seçim" kararı alınabileceği kimsenin aklına gelmemiş!

Kimsenin aklına gelemezdi de... "Gelenekli" demokrasilere göre oluşturulmuş teoriler size "öngörü" kazandırmaz ki öngörülü olabilesiniz!

"Yönetemeyen demokrasi" son derece "belirsiz" bir zemindir; sık sık sürprizler yaratir!

Bundan sonra bir kaolisyon kurulacagi zaman falanca parti fişmanca partilere "su tarihte seçim" diye sart kosarsa şaşmayalım! Parçalı demokrasiler için Karl Popper'in anlattığı hastalıklardır bunlar...

SEÇIMLERIN 25 Nisan'da, yani 9 ay sonra yapılmasına ilişkin karar, muhtemelen perşembe günü Melis’ten geçecektir. 'İktidar bloğu' olarak ANAP, DSP, DTP ve CHP kararlı gözüküyorlar.

ANAP ile DYP arasında yerel ve genel seçimleri bir hafta arayla yapma yönünde temaslar var ama, CHP buna izin vermez.

Bir "sürpriz" olmazsa, bu 9 aylık süreyi "seçim sathi mailinde" harcadıktan sonra 1999'un Nisan’ında sandığa gideceğiz.

İste alfabetik sırayla, 10 barajını geçmesi beklenen partiler: ANAP, CHP, DSP, DYP, FP, MHP...
Bulun bakalım üç - dört partiyi ki, koalisyon kursunlar ve bir - ikisi de muhalefet olsun!

27 Mayıs’tan beri partileri kapatarak demokrasimizin kurumlaşmasını ve geleneklerinin oluşmasını engelleyenlerin Türkiye'ye armağanıdır bu vahim tablo!

Sağ ve sol toparlanmadıkça da debelenmeye devam edeceğiz!” (T. AKYOL, 29 Temmuz 1998, Milliyet)

 

 

Ahmet Turan ALKAN:

1

4 Temmuz 1998

O Kadarı Bize Yeter

2

1 Ağustos 1998

Sobalarında Kuru Meşe...

3

6 Ağustos 1998

“Af”fa Balmumu

4

13 Ağustos 1998

Bir Yanı Güllü-Dallı Kağıtlarda Asker Şiirleri

5

20 Ağustos 1998

Cumhuriyet Bilgisi Kendini Üretebilmeli

6

27 Ağustos 1998

“İki Bıyık Bükümü Sola, Üç Evlek İlerü!”

7

29 Ağustos 1998

Fırtına Çocukları

8

21 Eylül 1998

“İçiyorsam Sebebi Var!”

9

3 Ekim 1998

Mevlana’nın İyilik Dükkanında

10

5 Ekim 1998

Gel Ey Kuru Akıl!

11

19 Ekim 1998

Acele Etmeyin; Zaman Sıkıştırılmaz

12

2 Kasım 1998

Ya Bizdensin Ya Onlardan

13

14 Kasım 1998

Kamera Şakası mı?

14

15 Kasım 1998

Anlat Anlat: Heyecanlı Oluyor

15

21 Kasım 1998

Niçin Hep Hataya Düşmekten Kurtulamıyoruz

16

5 Aralık 1998

Toz Duman Dağılırken

17

19 Aralık 1998

“El Çek Tabib El Çek Yaram Üstünden”

18

26 Aralık 1998

Bağımsız Türkiye

 

“Gel ey 'kuru akıl'

 

-[A: Anafikir]-

Devlet, "yöneten" cihazdır; ama ayan-aşikare ortadaki devletimiz "yönetemiyor". Acı; ama doğru; yönetmek istemediğinden değil, ne kadar çok "yönetmek" istese, o kadar az yönetebildiğini görmemesinden.

 

-[B: Tartışma]-

Beceriksizliğin sebebi "rasyonalite" kıtlığı". Karar mekanizmalarının yüksek katlarında öfke, endişe, gurur ve hınç kesifleştikçe rasyonalite azalıyor. "Yönetici akıl" diye bir şeyin varlığından artık ciddi surette şüphelenmeye başladık. Hiçbir makul gerekçe mevcut değilken bir bardak suda yarattığı problemlerin altında ezilen devlet, yönetemez hale geldikçe akliliğini de kaybediyor. Geçmiş zamanlarda işe yarayan, "yöneticilerimizin bir bildiği vardır elbette" hüsnüniyeti artık işe yaramıyor. Bu durum çok vahim bir güven bunalımı ortaya çıkardı; devletin en kadim ve sarsılmaz derecede güçlü görünen müesseseleri bile kendi eylem ve kararlarının tutarsızlığı yüzünden hızla itibar kaybına uğramaktalar.

Devletin bir ideolojisi, dünya görüşü olmalı mıdır, olmamalı mıdır tartışalabilir; ama devletin "akli" olması gerektiği tartışma dışıdır; aklilik vasfını ciddiye almazsanız yönetemezsiniz; makul olanı küçümser, değersiz hatta zararlı görürseniz tıkanırsınız; yönetmekte kullandığınız avadanlıklar birer birer elden çıkar ve günün birinde "zulm"den başka alet kalmayabilir elinizde. Kaldı ki, zulm ile yönetmek bile bir ölçüde basiret, dirayet ve "yönetici akıl" gerektirir. Belki yanlış hatırlıyorum; ama galiba Haccac'a atfedilen bir nükte vardır: Zulmüyle maruf bu şahsa sormuşlar, "Niçin zulme tevessül ediyorsun?" Cevaba dikkat ediniz, "Ben cahilin biriyim, ilmim olsa adl ile hükmederdim; ilmim olmadığı için zulme başvuruyorum."

Haydi açık açık söyleyelim; bizim devlet ideolojimiz, açıkça belirtilmese de "aydınlanmacı"dır. Özellikle XIX. yüzılda Batı dünyasında hakim olan pozitivist felsefeye hala hayrandır; "ilm"in, hayatın bütün şubelerini izah ve aydınlatmakta mükemmel bir vasıta teşkil ettiği, bütün metafizik şüphelerin ilmin nuru ile aşikar edilebileceği yolundaki bu XIX. asır iyimserliği, sonraki asırda yerini relativizme terk etmiş olsa bile bizde "hikmet-i hükümet"in baş tacıdır ki şahsen yanlış bulsam bile itiraz etmiyorum; "her mihnet kabulüm, yeter ki...", aydınlanmacıların bundan bir buçuk asır önce müracaat ettikleri "akıl" argümanına siz de müracaat ediniz ve en azından hiç değilse "kuru akıl"a sadakat gösteriniz; o bile işe yarar. Ama konuyla ilgili herkes biliyor ki bizim devletimiz, metafizik müphemiyetleri kuru aklın ışığı ile aydınlatmak bir yana, yönetim sürecinin her safhasında bizatihi kendisini metafizik bir müphemiyet içinde göstermek için gayret göstermektedir. Anayasalarımızda 60 küsur yıldır ifade edilen "laik devlet" kavramının başına gelenlere bakınız; bu ülkede laikliği en fazla ve sistematik olarak haleldar eden güç bizatihi devletin ta kendisidir; isbatı meydanda; devlet, dinin işine karışmasından hazzetmez; ama bir yönetim avadanlığı olarak dini daima kontrolü altında bulundurmak isteğinden asla vazgeçmez. "Hukuk devleti" olmak, devletin iddiasıdır; ama pratikte karşılaştığımız olgu bir "kanun devleti"dir. Sadece şu iki misalin bile kuru akılla izah edilebilir tarafı yoktur ve devletin aklı hiçe sayan tutumu yüzünden Türkiye her geçen gün biraz daha yönetilemez hale gelmektedir.

Devlet, anayasanın ikinci maddesinde adalet anlayışından, insan haklarına saygılı olmaktan, Atatürk milliyetçiliğine bağlılıktan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmaktan bahsederek, "Bu nitelikleri tartışmayın, huzursuzluk çıkar" diyor; iyi de tartışan kim, bizatihi devlet bu niteliklere sadakat gösterse yeter bize? Çünkü bu madde vatandaşların değil, devletin niteliklerini tadad ediyor, bu bir ahittir ve devlet bu ahde vefa göstermek zorundadır. "Kuru akıl" en azından kendi ahdine vefa göstermeyi gerektirmez mi?

"Aydınlanmaya" bile razıyız; ama önce kendinizi aydınlatın yahu!” (A.T. ALKAN, 5 Ekim 1998, Zaman)

 

Sedat ERGİN - Hürriyet:

1

26 Temmuz 1998

Demirel Ada’ya İlk Kez Ayak Basarken

2

27 Temmuz 1998

Bir Çiftliğe 5 Ayrı İzahat

3

20 Eylül 1998

Mesut Yılmaz ve Çeteler

4

24 Eylül 1998

Mesut Yılmaz Eyüp Aşık İlişkisi

5

27 Eylül 1998

Türkiye Aslında Bir Sinemadır

6

8 Ekim 1998

Suriye Politikasının Muhasebesi

7

3 Aralık 1998

Yılmaz’ın Çelişkisi

8

10 Aralık 1998

İtirafçılığın Açmazı

 

“Mesut Yılmaz Eyüp Aşık İlişkisi

 

-[A: Anafikir]-

Liderler yalnızca kendi tasarruflarından değil, maiyetlerinde bulunan insanların davranışlarından da sorumludur. Lider olmanın riski buradadır. Maiyetinizdeki kişiye kendi adınıza hareket etme yetkisi verdiğinizden, onun davranışları sizi de bağlar.

 

-[B: Tartışma]-

Bu nedenle liderlerin yakın çevrelerine ehliyetli, düzgün ve çenesini tutabilen adamlar seçmeleri arzulanır.

Liderlerin yakın çalışma arkadaşlarını ne tür adamlar arasından seçtikleri, liderliğin boyutları hakkında da fikir vericidir.

Adam seçiminde Türkiye'de tercih edilen vasıf, öncelikle sadakattir. Sadakat ön plana çıkınca, astın olumsuz hasletleri liderin gözünde ikinci plana düşer; hatalara çoğunluk göz yumulur.

Eyüp Aşık, Mesut Yılmaz'ın ANAP liderliğine seçildiği ünlü 1991 kongresinde Yıldırım Akbulut'un yanında saf tutmuştur. Aşık'ın kendisi aleyhinde yürüttüğü kulis faaliyetinin mahiyeti Yılmaz'ın malumudur.

Gelgelelim aynı Aşık, 1992'den itibaren Yılmaz'ın en kuvvetli ‘‘adam’’larından biri olmuştur. İstediği zaman yanına girebilecek kadar yakındır Yılmaz'a.

Aşık, liderine büyük hatalar yaptırmıştır. Örneğin, Yılmaz'ın 1995 seçimlerinde BBP ile kurduğu ittifak, Aşık'ın damgasını taşır. Bu ittifak büyük kentlerde merkez oyların ANAP'tan uzaklaşmasına yol açmış, Yılmaz'a ağır bir siyasi maliyet getirmiştir.

Keza, 1995 seçimi öncesinde ANAP'a katılmak isteyen Aydın Menderes ve grubunun küstürülüp RP'ye yönelmesinin ardında yine Aşık'ın ‘‘ayak izlerini’’ görürsünüz.

Aşık, ‘‘operasyonel’’ bir politikacıdır. Yılmaz, onu genellikle operasyonel amaçlı kullanmıştır. Operasyonel olduğu için polisiye konulara fena halde meraklıdır. Kendi yöntemleriyle çalışır, şahsi bağlantıları ile iz sürer. Bazen sonuç alır, bazen de yüzüne gözüne bulaştırır.

Cumhuriyet tarihinde tütünden sorumlu devlet bakanı olup, bir kanun kaçağı (Yeşil) ile ilgili faaliyetleri nedeniyle TBMM'de gensoruya muhatap olmuş tek siyasidir.

Yılmaz, Aşık'ın yol açtığı bütün karambollere rağmen her seferinde onun arkasında durmuştur.

Örneğin, Eyüp Aşık bundan üç ay kadar önce Çakıcı ile konuştuğunu itiraf ettiğinde, durum farklı olmamıştır. Çakıcı ile irtibatlı bir bakanı kabinede tutmasının sakıncaları kendisine anlatıldığında, Yılmaz susmakla yetinmiştir.

Ve gelinen nokta...

Mesut Yılmaz, geçen cumartesi günü Türk kamuoyunun karşısına çetelerle mücadelede başarı kazanmış muzaffer bir Başbakan havasıyla çıkmıştı.

Aynı Mesut Yılmaz, bugün Çakıcı ile -dolaylı ya da dolaysız- ilişkisi olmadığını Türk kamuoyuna kanıtlamak zorunda olan bir liderdir. Çetelerle mücadeledeki inandırıcılığı sokaktaki vatandaşın gözünde ciddi bir şekilde gölgelenmiştir.

Teyp bandının büyük ölçüde kurgu olduğunu varsayalım. Ancak bantta bu gangsterin Aşık'a ‘‘Eyüp abicim...’’ dediği bölümün tek başına doğru olması bile, Yılmaz açısından sonuç doğuracak niteliktedir.

Yılmaz, bir siyasetçi olarak yaptığı bir tercihin bedelini ödemek durumundadır.

Bu skandalla birlikte, Yılmaz'ın Başbakan olarak otoritesinin ciddi bir sekteye uğrayacağını söylemek kehanet değildir. Zaten zoraki giden hükümet şimdi daha da dalgalı sulara girecektir.

Ünlü bir Türk atasözü ‘‘Şeyh uçmaz, müritleri uçurur’’ der.

Bu atasözü tersinden de okunabilir.” (S. ERGİN, 24 Eylül 1998, Hürriyet)

 

Ahmet KABAKLI - Türkiye:

1

26 Temmuz 1998

Seçim Şifadır, Değişim Şarttır

2

28 Temmuz 1998

Kekliğin Maskarası ve Gavurun Fukarası

3

1 Ağustos 1998

“Batı’nın Güzelliği...”

4

5 Ağustos 1998

Köle Taciri Fransa, Faşizmin Vatanı İtalya

5

8 Ağustos 1998

Enflasyon Yüz Karası

6

11 Ağustos 1998

İnsan Hakları

7

20 Ağustos 1998

Osmanlı Devletimize Yükseliş

8

22 Ağustos 1998

Bakan Profesörün Aklı...

9

2 Eylül 1998

Evlere Şenlik Bir Rektör

10

3 Eylül 1998

Türkiye Sefilleri Oynuyor

11

12 Eylül 1998

Adaletsizlik Siyasi Baskılardandır

12

29 Eylül 1998

Şiir ve Esrar

13

22 Kasım 1998

D’Alema ile Öcalan’ın Türkiye’ye Savaş İlanı

14

24 Kasım 1998

Diplomasiye Güvenim Yok

15

19 Aralık 1998

Utandırdın Bizi Clinton

16

22 Aralık 1998 

Benzeri Olmayan Mevlânâ

17

24 Aralık 1998

Böl, Parçala, Hükmet!

18

30 Aralık 1998

İslam Merhamettir

 

“Köle Taciri Fransa Faşizmin Vatanı İtalya

           

-[A: Anafikir]-

1915’te 1. Dünya savaşı başlangıcında, düşmanla işbirliği eden Ermeniler’i Katliâm’a uğrattığımız iddiası gülünçtür. Ülkemizin birçok yerlerinde Türkler’in telef edildiği, böyle acı bir tarih olayını bozup kirleterek yeni kuşaklarını milletimize düşman etmek için kullanmak daha da iğrençtir. Yalan ve âdilikten de beter, ahlâksızlıktır.

 

-[B: Tartışma]-

            Ermeniler’i, Türkler’i ve Kürtler’i de korkunç felâketlere sürükleyen ama kendi marifetleri olan bir olaydır bu. Oluşundan tam 83 yıl sonra, Fransızlar’ın (ve onun kuyruğunda) İtalyanlar’ın sırf düşmanlık ve “popülizm” için sahip çıkmaları, ahlaksızlığın da ötesinde gülünçlük ve şovmenliktir.

            Şimdi de iddialarının gerçeğini araştıralım:

1)1915’te Türkler’in, bin yıl kardeş kardeş yaşadıkları “sadık teb’a Ermeni”leri, barbarlaştıran Batılılar 1915’te onların katliama uğratıldıklarını iddia ediyorlar. Ermeniler, Rumlar ve her taraftaki Hıristiyan teşkilatları bu kuyruklu yalanı Afrika’nın  bir ucundan Çin’e, Hanolulu’ya kadar Türkler’e düşman etmek için yaymışlardır. Bu hazin olaydaki acı gerçeği, Mütareke mahkemesindeki, kasıtlı hakimlere karşı, Ziya Gökalp, tam bilgin soğukkanlılığıyla söylemiştir:

            “- Milletimize iftira etmeyin efendiler! Bir Ermeni katliamı yoktur. Bir Türk-Ermeni boğazlaşması vardır.” Kısacası sömürgeci devletler, karşılarında olduğumuz savaş içinde Ermeniler’i yalanlarla iyice silahlandırıp, eğitip, iyice kudurtup üstümüze saldırtmıştır. Baskınlar ve tecavüzlerle onlar, soykırıma başlayınca bize de nefis savunması düşmüştür. Ölmüş veya öldürmüşüzdür.

            “Tarih ve Medeniyet” dergisinin, Temmuz 1998 sayısını (Faks: 0212 511 99 00) okuyunuz. Bu konuda, yüzlerce belge bulacaksınız. İşte (sayfa 18) Ermeniler’in gömüldükleri toplu mezarlardan çıkarılan onbinlerce müslüman insan kemiğinin yanıbaşında olayı yaşayan 95’lik bir kadıncağız anlatıyor:

            “-Kadınları, ben dâhil, bir dama doldurup oynatıyorlardı. Gumanlı (gebe) kadınları, ellerinden duvarlara mıhlayıp karınlarından çocuklarını çıkardılar.”

            2)Büyük alçaklıklardan ikincisi, Batının sebep olduğu bu korkunç faciadan, tam 83 yıl geçtiği halde, bunu yeni uydurmalarla orrtaya sürmeleridir. Bir NATO ve BM üyesi olan Türkiye’ye karşı düşmanlık için bunu kullanmak, hangi barış aşkı, hangi insanlıkla bağdaştırılabilir? Amerika mı, İngiliz mi, Fransa mı? Kim dayanabilir bu sahtekâr kurmacılara?

            Kaldı ki geçen bir asırda, biz nelere uğratıldığımız halde, geçmişin hesabını kimseden sormamış; haklı olduğumuz halde düşmanlığa tenezzül etmemişizdir.

            Batı’ya, Doğu’ya, Ermeniler’e, PKK’cılara, Ortadoks bağnazlara, özellikle hatırlatılacak şey şudur:

            Geçen şu 83 yılda iki dünya harbi yaşanmış, yüzlerce savaş, dünyanın haritasını alt üst etmiştir. Yani, biz, 1915’te üç kıtayı kuşatan ve bugünkü yurdumuzun 10 mislini kaplayan imparatorluğumuzun hesabını sormuyoruz da... kendi kınlı cinayetlerinin hesabını, hangi yüzle bizden soruyorlar?

            3)Hz. İsa dinine ihanetlerinin açık belgesi olan bu soykırım iftiraları bir yana... Bize doğrultulan bu Sevr’ci gammazlıkları kimlerin yaptığı daha çirkin ve rezilcedir.

            Bunlar, dünyada faşistlik ve katliam örnekleriyle ün yapmış iki devlet olan Fransa ve İtalya’6ı7. Bunlar, uzaktan medeni birşeylere benzetilen iddialı parlamentolarından, “Ermeni soykırımı” yapmakla suçladıkları Türkiye’yi resmen kınama kararı çıkarıyor veya buna hazırlanıyorlar. Köleliğin mucidi ve Cezayir’in katili Fransa ile faşizmin vatanı, Habeşistan katliamlarının Mussolinili  sorumlusu İtalya’dır bunlar.

            Bu mazlum Türk’e, her yapanın kötülüğü yanına mı kalacak? Hadi şahlansana Hariciye...” (A. KABAKLI, 17 Eylül 1998, Türkiye)

 

1.3.4.      Konu – Tartışma – Yazının Tamamına Sindirilmiş Anafikir (K.T.A[T]) Yapısında Olan Yazılar:

Bu yapıya sahip yazılarda önce üzerinde durulacak konu belirtiliyor, daha sonra yazının tartışma kısmında bu konu geliştirilerek ele alınıyor ve anafikir yazıda ayrı bir bölüm halinde ifade edilmeyip yazının bütününe sindiriliyor. Tansel (1978:26), kısa bir kompozisyonda netice kısmına lüzum yoktur demektedir. Buradan çıkaracağımız sonuç ise gazete fıkraları da kısa bir yazı türü olduğu için anafikrin ifade edildiği bir sonuç kısmına gerek olmadığıdır. Bu tür yazılarda anafikir yazının bütününe sindirilmiş, anafikir için ayrı bir bölüm oluşturulmamıştır. Verdiğimiz örneklerde anafikirden izler taşıyan bölümlerin altı çizilmiştir.

 

Yazgülü ALDOĞAN - Posta:

1

9 Ağustos 1998

Marmara İntikam Alıyor

2

17 Ağustos 1998

Enez’de Farklı Bir Tatil

3

29 Ağustos 1998

Devlet Tuttuğunu Öpüyor

4

23 Ekim 1998

Cumhuriyet Bayramında Belediye Otobüsleri Bedava mı?

5

5 Kasım 1998

Başarılı Dış Politikanın Sonucu!

6

18 Kasım 1998

Biz İşimize Bakalım

7

20 Kasım 1998

Bunlar da Orman Mafyası

8

27 Kasım 1998

Suçluyum, Yargılanıyorum

9

5 Aralık 1998

Başka Yolu Yoksa,Belki!

10

6 Aralık 1998

Dikkat Televizyon

11

12 Aralık 1998

Başkasının Balığı

12

23 Aralık 1998

Çukulata, Çiçek Olabilir...

13

30 Aralık 1998

İşçinin Umudu Olabilir, Ya Emeklinin?

 

“Başarılı dış politikaların sonucu!

 

-[A: Konu]-

Levent Kırca'yla eğlenirken al sana gerçek bir haber: Rusya, Apo'nun siyasi iltica talebini kabul etmiş! Haber masasına bomba gibi düşen bu flaş flaşa benim tepkim, Rusya'nın hiç de 'büyük bir devlet' gibi davranmadığı... Önce bilmezden geldiler. Aaa, buraya mı gelmiş, acaba hangi isimle gelmiş, vallah billah haberimiz yoktur. Sonra, Ay affedersiniz, buradaymış, naaapsak ki, sonra biz onu derdesteder, yollarız, sonra ay naapsak ki, sonra aç kollarını dola boynuna! Bu kadar kıvırtmaya ne gerek var, baştan söylersin. Evet, bilgimiz dahilinde, bize geldi, aldık, öptük, kokladık, bağrımıza bastık. Bundan sonra bizimdir, biz kullanacağız. Türkiye'den mi korkuyorlar yani? Benim bu tepkime başta Halim Bahadır, pek güldüler gazeteci arkadaşlarım. Naif ve duygusal buldular. 'Delikanlı' devlet mi kaldı dediler... Ben devletin de insanın da kaypak ve yavşak olanına tahammül edemem de!

 

-[B: Tartışma]-

Türkiye'nin düşmanları listesine bir satır daha ekledim: Rusya. Sonra ötekileri bir kez daha elden geçirdim: Yunanistan; Kıbrıs ve Ege Denizi yüzünden. Irak, PKK ve Körfez krizindeki tutumumuz yüzünden. İran; İslam devrimi ihraç etme hayalleri ve PKK'lıları barındırmaları yüzünden. Fransa; Ermeni meselesi yüzünden. İtalya; PKK'ya verdikleri destek yüzünden. Belçika, İsveç; aynı nedenle. ABD ve İngiltere; bütün kaçaklarımızı barındırdıkları için. İspanya; bütün eroin kaçakçılarımızı yakaladıkları için! Tabii Libya'yı, Suriye'yi, diğer Arap devletlerini, Güney Kıbrıs'ı falan saymıyorum. Kim dostumuz? Cumhuriyet kutlamalarında belli olmadı mı kimin dostumuz olduğu? Kim koşa koşa geldi bizimle bir coşkuyu paylaşmaya? Orta Asya'dan uzak akrabalarımız. İsrail...

Pek yalnızız değil mi?

Türkiye, çok doğru dış politikalar yönetebilmiş değil. Türk cumhurbaşkanlarının Özal döneminden başlayarak dışa açılma girişimleri ve en az ilişkimiz olan ülkelere bile gerekli gereksiz dostluk ziyaretleri düzenleyerek kalabalık kafileler halinde gidip el sıkışmaları yalnızlığımızı gidermiş değil. Atatürk'ün barışçı ilkelerine, II. Dünya Savaşı sırasında başarılı bir biçimde tarafsızlığımızı muhafaza etmemize karşın, 50'lerden başlayarak Amerikancı bir politika izlememiz, NATO içinde her çağrılan yere giderek aslanlar gibi dövüşmemiz bizi muteber bir ülke yapmaya yetmedi. Ortak Pazar'a ilk başvuranlardan biri olmamıza karşın onlar neredeyse Avrupa Devletini kurarken Türkiye aday üye bile olamadı.Önümüze hep yetersiz demokrasimiz, insan haklarına önem vermeyişimiz, Kıbrıs'ı ltihak etmeye kalkmamız, Güneydoğu'da kendi halkımızla savaşmamız gibi dosyalar çıkarıldı. Ülkedeki işsiz ve mutsuzların kapılar açıldığı takdirde Avrupa'yı istila edeceğinden korkuldu.

Ama buna karşın onlar Türkiye'de iç savaş yürüten PKK'yı destekledi, kara sese göz yumdu, her iltica talebine kulp takıp siyasi mülteci hakkı tanıdı.

Bugün gelinen noktada kafamızı ellerimizin arasına alıp düşünmekte, dosyalarımızı açıp bakmakta yarar var. Daha dün PKK muhasebesi yapılırken son bir yıl içinde örgütün askeri olarak çökertildiği, 2. adamının yakalandığı, 1. adamının saklandığı yerden çıkmak zorunda bırakıldığı söyleniyordu. Oysa bugün 1. adam, düne kadar çok da düşman bellemediğimiz bir ülkede siyasi mülteci sıfatı kazanmışsa PKK'nın bundan böyle çok farklı bir platformda ve boyutta mücadele edeceği açıktır. Ve bunun bize getireceği belalar çok daha fazladır.

Nerede, neden, nasıl yanlış yaptık. Bu yanlışları nasıl düzeltebilir, yalnız ve düşmanlarla çevrili ülke olmaktan nasıl kurtulabiliriz?

Bu ülkeler bize silah satarken, fabrika satarken, mal satarken en yakın dostumuz oluyor da sonra arkadan hançerlemeyi nasıl beceriyorlar... Ve biz her seferinde bu oyuna nasıl geliyoruz...

Herhalde bugünkü dahil, gelmiş geçmiş bütün dışişleri bakanlarının ve başbakanların bu konuda bize söyleyecek şeyleri vardır değil mi?” (Y. ALDOĞAN, 5 Kasım 1998, Posta)

 

Rıza ZELYUT - Akşam:

1

8 Eylül 1998

Türk İslamı Üzerine Diyanet’e Sorular

2

11 Eylül 1998

Laik zenginlere Soruyorum

3

15 Aralık1998

İşadamları İnsaflı Olun

 

“Türk İslam'ı üstüne Diyanet'e sorular

 

-[A: Konu]-

Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz, Ağrı'da din görevlilerine hitap ederken son zamanların önemli fikir tartışmalarından birisi olan 'Türk İslam'ı' kavramına da dolaylı yoldan değinmiş. Diyanet İşleri Başkanı'mız, 'Türk İslam'ı' kavramını kabul etmediğini şu sözleriyle açığa vuruyor:

 

-[B: Tartışma]-

'Çeşitli ülkelerdeki Müslümanların örf, adet, gelenek ve yaşayış biçimlerindeki bazı farklılıkları, 'Arap Müslümanlığı', 'Hint Müslümanlığı' veya 'Türk Müslümanlığı' ve benzeri şekilde algılanmamalıdır. Müslümanlık, Hz. Peygamberin tebliğ ve hayatında tatbik ederek öğrettiği din olup, tektir, cihanşümuldür. Irklar için ayrı değildir. Ancak Türk insanının İslam anlayışının bir kısım İslam ülkelerine nisbeten daha ılımlı, daha hoşgörülü olduğu da unutulmamalıdır.'

Diyanet İşleri Başkanı'na kimse İslam dinini öğretmeye kalkışamaz. Ancak bu dinin tarihsel, sosyal, ekonomik, kültürel boyutları olan beşeri (insana özgü) kurum olduğunu da biraz mürekkep yalamış olan herkes bilir.

Üstüne üstlük, 'Türk Müslümanlığı' veya Türk İslamı kavramına vurgu yapan bizim gibi yazarlar, hiçbir zaman, 'Allah Türkler için ayrı bir Müslümanlık gönderdi!' anlamına gelecek saçmasapan bir iddiada da bulunmadık.

DİN, KÜLTÜRÜN DIŞINDA MI?

Türk Müslümanlığı kavramına karşı çıkanlar, İslam'ın yalnızca din olduğunu, İslam ülkelerinde görülen farklılıkların ise o toplumların kültürlerinin sonucu olduğunu ileri sürüyorlar.
Hemen belirtelim ki, kültür, dini de içine alan bir genel yaşam sepetidir.

Bütün dinler de zamanın, coğrafyanın ve o halkın kültürünün öğeleriyle formüle edilmiştir.
Bunu en açık biçimde İslam dininde görüyoruz.

Uzmanları bilir: İslam'da 'Dinin direği' kabul edilen namaz, İslamiyet'ten önce de vardı... Şimdi, bu İslam öncesi kültür olarak reddedilebilir mi?

Yine, Hac, İslam'dan önceki Araplar'ın yaptıkları bir ibadet şekliydi. Müşrikler çıplak olarak her yıl Kabe'yi tavaf ederlerdi.

Bugün Kabe'nin duvarında kutsal sayılan Hacerülesved taşı, İslam'dan önce de kutsal bilinip ona el sürülüyordu.

Alalım orucu: Oruç da Müslümanlara, Bakara Suresi ile kendilerinden öncekilere (Yani Müşriklere ve diğer din sahiplerine) farz kılındığı gibi farz kılınmıştı.

Yani İslam dini, eski kültürün üzerinde yeni bir ruhla yükselmişti.

Şimdi, İslam dininin eski kültürlerden aldığı bu öğeleri, örf, gelenek diye reddetmenin imkanı var mıdır? Öyleyse dinin içine sonradan dahil edilen ibadet biçimleri, tıpkı İslam'a alınan daha önceki kültürel öğeler kadar meşrudur...

Öyle olunca, İslam dairesine giren milletlerin İslam dinine kattıkları maddi, manevi her değer de İslam'ın birer parçasıdır.

Bize burada düşen görev: Türkler'in bu dine kattığı değeri doğru tespit etmek ve bizim milletimizin İslam dinine verdiklerini,İslam'ın geleceğini daha mükemmel kılmak açısından değerlendirmektir.

Yoksa, kimse İslam dininin temel prensiplerini, Türk kültürünün bazı değerleri ile yozlaştırmak istemiyor.

Ama, Türk kültürü ile karşılaşan yorgun İslam'ın nasıl büyüdüğünü ve bir parça da aslına doğru yöneldiğini din adamlarımız da dahil bu işle uğraşanlar artık görebilmelidir.

GÜNCELLEŞTİRELİM

Diyanet İşleri Başkanı'mızın Türk Müslümanlığı ile neyi anlatmak istediğimizi daha iyi anlayabilmesi için meseleyi bugüne getirelim:

Ümraniye'ye Atatürk büstü diken vatandaşlar da bu büstü kıran birileri de Müslüman. Büstü dikenle kıranın Müslümanlıktan anladıkları şey aynı değil. İki kutbun da İslam'ın temel ilkelerine bir şey dediği yok. Ama o ilkelerin hayata nasıl geçirileceğinde anlaşamıyorlar.

Mustafa Kemal Atatürk için coşku dolu şiirler söyleyen Aşık Veysel de Müslümandı... Atatürk'e hakaret eden ve milletvekilliğine kadar yükselmiş Hasan Mezarcı da Müslüman...

İkisinin bu dinden anladığı hiç de birbirine benzemiyor...

Sayın Diyanet İşleri Başkanı! Acaba bu ayrıma bakarak birilerini Türk Müslümanı birilerini de Arap Müslümanı diye anlatırsak yanlış mı yapmış oluruz.” (R. ZELYUT, 8 Eylül 1998, Akşam)

 

Rauf TAMER - Sabah:

1

4 Temmuz 1998

Biraz Karışık

2

5 Ağustos 1998

Her Zamanki Gibi

3

10 Ağustos 1998

Kimle Kim ve Niçin?

4

11 Ağustos 1998

Özü Budur

5

12 Ağustos 1998

Viagra

6

12 Eylül 1998

Nerden Başlamak

7

15 Ekim 1998

Çare Tükenmez

8

18 Ekim 1998

Kaçınılmaz

9

28 Ekim 1998

Aklınız Alır mı?

10

4 Kasım 1998

Kabak Tadı, Yetti

11

11 Kasım 1998

Böyle Olmaz

12

29 Kasım 1998

Önce Hükümet

13

2 Aralık 1998

Önce Biz...

14

9 Aralık 1998

Kar Geliyor

15

13 Aralık 1998

Onlar ve Apo

16

14 Aralık 1998

Uğurlu Yıllar

17

16 Aralık 1998

Arayış

18

26 Aralık 1998

Yüz Karası...

 

“Kimle kim ve niçin?

           

-[A: Konu]-

Siyasette şu ara en çok duymaya başladığımız kelime ittifak...

 

-[B: Tartışma]-

Ne demek?

Gayet açık:

- Benim partimde seçim kazanacak derman yok... yardım edin.

Boşa oynayan partiler için bu bir itiraf... hatta pazarlığa açık bir teslimiyet biçimi.

Gördünüz mü? Ona da alıştık.

Artık ittifak alternatiflerini alenen konuşabiliyoruz. Liderlere açık açık sorabiliyoruz.

Onlar da bize demiyorlar ki:

- Bu ne biçim sual? Ne ittifakı bu? Biz bir partiyiz. Seçim kazanmak için varız.

Demiyorlar bunu.

Peki... Kimle kim ittifak yapabilir?

Efendim, her şey olabilir...

Düşmanımın düşmanı, dostum sayılır denebildikten sonra her türlü ittifak mümkün...

Meselâ ANAP-DSP mümkün.. DTP'yle birlikte bolk halinde seçime girmek de mümkün.

Teorik olarak DYP-CHP bile mümkün. Bunlar çapraz ittifaklar..

Bir de düz ittifaklar var...

MHP'yle anlaşarak, yahut diğer sağ partileri kucaklayarak, aynı kamp içinde yayılmak bu... İttifak'tan çıkıp o artık cepheleşme'ye gider... Her cephe, bir karşı cephe doğurur.

Unutmayın ki o tür ittifakların içinde en yamanı da Fazilet-MHP olur... Düşünebiliyor musunuz?

Ufukta öyle bir olgu gözükmüyorsa da, mevcut ihtimalleri konuşuyoruz.

Burası Türkiye.

Herşey mümkün. 

Herşey mümkün derken, tabii, iki şey var ki, onlar asla mümkün değil.

Birincisi... ANAP-DYP.

İkincisi... DSP-CHP.

Bunlar İttifak yapamaz.

Çünkü bunlar müttefik olamaz.

Ama -özellikle sağ partiler- bir İttifak lâfıdır geveler durur. Kendine eş arar...

Nitekim gerek ANAP'lı arkadaşlar, gerek DYP'li dostlar, gazetecilerle konuşurken İttifak alternatiflerini rahat rahat sayabilmektedirler.

İttifak...

Resmen ve alenen manâsı:

- Sandıktan çıkacak takadım yok, yardım istiyorum.

Biz böyle lâfları vaktiyle ne CHP'lilerle konuşabilirdik ne de Adalet Partililer'le...

Ağzımızın payını hemen alırdık. Çünkü onların hedefi tek başına iktidar'dı.

Şimdi yapacağımız seçim, bunca masraf, zahmet ve gerginliğe rağmen, iktidarı tâyin etmeyecek.

Sadece Başbakanın kim olacağını tâyin edecek.

Sol partilerin amacı, Türkiye'nin en büyük partisi olmak değil, Sol'un en büyük partisi olmak.

Keza... Sağ partilerin amacı, Türkiye'nin en büyük partisi olmak değil, Sağ'ın en büyük partisi olmak.

+1 oy Başbakan olmaya yetecek... Dikkat buyurun, 1 puan demedim, +1 oy diyorum... Sağ'ın liderini veya sol'un liderini o 1 oy saptayacak.

Öyleyse söyler misiniz, kimle kim ve niçin?

Yâni İttifak'tan murat ne ola ki?

Memleketi güzel bir koalisyona kavuşturmak mı?

Hayır, değil.

Sadece kendilerini Başbakan yapacak bir ek potansiyel'i yakalamak.

Ne bu?

+1 kadar küçük bir hedef.” (R. TAMER, 10 Ağustos 1998, Sabah)

 

Taha AKYOL - Milliyet:

1

1 Eylül 1998

İrtica ve Siyaset

2

14 Kasım 1998

Türkiye Başardı

3

30 Kasım 1998

Hayret ki Hayret

 

“Hayret ki Hayret

 

-[A: Konu]

PKK şefini İtalya ve Almanya'nın istediği gibi "uluslararası bir mahkeme"de yargılamak mümkün mü? Dışişleri Bakanlığı'nda uluslararası hukuk uzmanı diplomatlar gün boyu toplantılarla bu konuyu araştırdılar.

 

-[B: Tartışma]-

'Emsal' var mı?

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Nürnberg ve Tokyo mahkemeleri? Ruanda Mahkemesi? Bosna - Hersek katliamının faillerini yargılamak için kurulan Lahey Mahkemesi?..

Hayır! Devlet yöneticilerini "jenosid" ve "savaş" suçlarından yargılamak için BM Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan bu mahkemelerin hiçbiri Apo için emsal olamaz! Apo ancak suç işlediği ülkelerde, o ülkelerin yasalarına göre ve ülkelerin mahkemelerince yargılanabilir: Ya Almanya, ya Türkiye!

Bir diplomatımız diyor ki:

- Apo'yu ancak 'hukuk' icat ederek, 'hukuk' uydurarak 'uluslararası yargı'ya çıkarabilirler! Bu da imkansızdır!

İmkansız, çünkü suçun niteliği 'terör'dür! İmkansız, çünkü Güvenlik Konseyi kararı yoktur ve olamaz!..

KONUYU hukukçuların hocası Prof. Sulhi Dönmezer'e sordum. Tepkisi tek kelime:

- Kepazelik!

Çünkü:

- Hukukun evrensel yasaları vardır: Suçlu suçun işlendiği ülkede yargılanır! Suçun işlendiği ülkelerin yasalarına göre yargılanır!

Gerçekten, D'Alema ve Schröder bir 'uluslararası mahkeme' kursa, bu mahkeme hangi ülkede olacak, hangi ülkenin Ceza ve Usul yasalarını uygulayacak?!

Dışişleri'nin son derece önemli bir gerekçesi daha var:

- Apo'yu 'uluslararası mahkeme' kurup yargılamaya kalkışmak, terörizme karşı milli hukukları ve devletleri sıfırlamak olur!

Alman devleti tutuklama kararı verdiği Apo'nun iadesini istemeyeceğini açıklamakla kendi egemenlik hakkı olan "yargı" yetkisini terörizm karşısında sıfırlamıştır!

Peki, Apo'nun 'uluslararası yargıya' çıkarılması fikrine Batılı hukukçular ne der?
Prof. Dönmezer'in cevabı:

- Batıda hiçbir saygın hukukçu Apo için 'uluslararası yargılama' fikrini onaylayamaz... Tabii, politik niyetlerini hukukun üstünde tutarsa o başka...

İşte Türkiye şimdi böyle bir "politik niyet"le karşı karşıyadır!

ANKARA ne yapıyor? Yıllardır hükümetçilik oynuyor!

Ankara'nın kafası Apo konusunda da karışık... Kağıt üzerindeki idam cezası varken Apo'nun Türkiye'ye iadesi hukuken imkansız olduğuna göre, niye idam cezasını kaldırmıyoruz?! Adalet Bakanı Denizkurdu'nun önerdiği "müebbed hapis" idamdan daha ağır değil mi?

Maalesef DYP kendisine hiç yakışmayan bir biçimde "şehitlerin kanı yerde kalır" gibi sözlerle popülizm yapıyor! ANAP kendisine hiç yakışmayacak bir biçimde ikircikli davranıyor! "Devlet" suskun! Acaba Ankara Apo'nun iadesini gerçekte istemiyor da "iade dosyası" falan göndertip gösteri mi yapıyor?! Sulhi Dönmezer diyor ki:

- Niye kağıt üzerindeki idam cezasını muhafaza ederek Apo'nun ekmeğine yağ sürülüyor? Hayret ki, hayret!

Zaten Ankara ne yapacağını bilecek ve icra edecek bir "yöneten demokrasi" sistemine sahip olsa, Apo, bu çapta devletler arası sorun haline gelebilir miydi?!

Haydi biraz İtalyan bayrağı yakalım, Iraklılar gibi stres atalım! (T. AKYOL, 30 Kasım 1998, Milliyet)

 

Ahmet Turan ALKAN - Zaman:

1

9 Temmuz 1998

Türkiye Günlüğü “mektebi”

2

25 Temmuz 1998

İşte İnkılap Bu

3

5 Eylül 1998

Cumhuriyet Başüstüne; Lakin

4

28 Kasım 1998

Aynı Toprağa Tutunan Uzak Ağaçlar

5

12 Aralık 1998

Kar, Sis ve Gece

 

Cumhuriyet bas üstüne; lakin!

 

-[A: Konu]-

Meseleyi bu kadar karikatürize edebileceklerini aklımdan geçirmezdim; 75. yıl için hazırlanan reklam filmlerinden iki cümle (mealin) sunuyorum size: "Cumhuriyet olmasaydı teknolojide bugünkü seviyeyi tutturabilir miydik?" İkincisi daha hoş (güya ahaliden birine söylettiriliyor): "Cumhuriyet olmasaydı hala kağnı ile idare ediyor olacaktık!"

 

-[B: Tartışma]-

Cumhuriyet'in 75. yılını kutlama heyetindeki görevlilerin mantığı maalesef bundan ibaret. Bu gariban reklam cümlelerini Cumhuriyet'i övmek için denkleştiriyorlar güya. Bu parlak fikrin televizyonlarda yayınlanması safhasına kadar hiçbir insaf sahibi ortaya çıkıp, "Siz Cumhuriyet'le dalga mi geçiyorsunuz?" demiyor. İşiten zanneder ki 75. yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin sahipleri, rejim adına rejime dalkavukluk eden bir bölük beceriksizden, kabiliyetsizden, ikbal düşkününden ibarettir; acaba öyle mi?

Belki "yükseklerden" iyi fark edilmiyordur; onlara, "75. yıl"in millet nazarında neyi ifade ettiğini özetlemek gerekiyor: Evvela Türk milleti, ırzının, hürriyetinin ve istiklalinin melcem olarak gördüğü 'devletçinin 75 yasini idrak etmesinden bahtiyardır; bu bahtiyarlık faşizan bir hayranlıktan çok, devletsiz kalmak tehlikesinin nelere mal olduğunu bilen ve sezen kolektif ve tarihi şuuraltından kaynaklanmaktadır. Millet bu safhada önceliği "rejim"in karakteristiğine değil, "devlet"in mukavemetine vermektedir. Milletin "cumhuriyet"le derdi yoktur; Cumhuriyetçin omurgasını dik tutan "devlet metaneti"nden emin olduğu müddetçe Cumhuriyet'ten de hoşnut kalacaktır. Ama kotu idareden dolayı devletin uğradığı metanet kaybını cumhuriyet makyajı ile örterek günü kurtarmaya kalkışanları da dikkatle izlemekte, "Cumhuriyet olmasaydı hala kağnıya mahkum kalırdık." cinsinden saçmalıkları kendi iz'an ve görgüsüne karsı yöneltilmiş bir hakaret olarak görmektedir.

Millet'in devlet fikriyle sıkıntısı olmadığı gibi rejimle, cumhuriyetle de derdi yoktur ve bu milletin en cahil ferdi bile çıkıp rejimin değerini kağnı veya otomobil ile değerlendirecek kadar safdil değildir. Lakin öyle görülüyor ki muktedirlerin milletle bir derdi vardır; örnekleri tadad etmeğe lüzum yok: Nice zamandan beri cumhursuz bir cumhuriyet, halksız bir demokrasi, yönetilenleri yok sayan bir yönetim anlayışı ile muhatap değil miyiz?

"Cumhuriyet olmasıydı kağnıya mahkum olurduk." demek, tersinden ifadelendirilmiş haliyle, "Cumhuriyet olmasaydı bu ahali kağnıdan motorlu araç teknolojisine geçmeyi akil edemeyecek kadar geri zekalı olduğu için hala kağnı gıcırdatıyor olacaktık." manasına gelmez mi? Bu ne sefil mantıktır ki cumhuriyet adına kas yapacağım derken göz çıkarılmasına yol acıyor? 75. yıl kutlamaları münasebetiyle buna benzer bir yığın gaf yapılmasının manası nedir? Bu metinleri kim yazıyor, kim onaylıyor, kim bu saçmaların gün be gün ekranlardan tekrarlanması için milletin parasını carcur ediyor?

Dalga geçiyorsanız ayıp; 75. yılında "Cumhuriyet" fikrinden anladığınız mana bundan ibaretse vahim; hatta korkunç! Cumhuriyet'i bu kelimelerle, bu espri ile, bu malzeme ile, bu kafa yapısı ile anlatacağınızı sanıyorsanız vazgeçiniz; "Cumhuriyet" fikrine zarar veriyorsunuz. 75 seneden beri Cumhuriyet'i ile barışık ve razı yasayan bu millete "cumhuriyet" propagandası yapmak fikrinin isabeti bir yana, hiç olmazsa niyetinizi izhar ederken komik hallere düşmekten kaçınınız.

Cumhuriyet bas üstüne: Siz "cumhuriyet" fikrinin "lazım-i gayri mufarik"indan yani "olmazsa olmaz" cinsinden ayrılmaz unsurlarından, yani milli hakimiyetten, hukukun üstünlüğünden ve bağımsızlığından, temel insan haklarının çiğnenemez ve devredilemez özünden, gelir dağılımındaki adaletten, insanların iyi eğitim görmek ve meslek sahibi olmak hakkından, üretimi artırmak yoluyla milleti zenginleştirmekten bahsediniz ve eğer cesaretiniz varsa iste bu alanlarda "75 yılda nereden nereye geldik?" sualinin dokumunu veriniz.

Acaba ruhen ve fikren hala XIX. yüzyılı yasadıkları anlaşılan yöneticilerimizden çok şey mi istiyoruz?” (A.T. ALKAN, 5 Eylül 1998, Zaman)

 

Ahmet KABAKLI - Türkiye:

1

4 Temmuz 1998

İrtica-Fazilet-Ecevit

2

11 Temmuz 1998

Yeni “Serv” Projesi

3

23 Temmuz 1998

Affınıza Mağruren

4

2 Ağustos 1998

Ağlamak Değil Güçlü Olmak

5

18 Ağustos 1998

Peyami Safa

6

23 Ağustos 1998

Kızıl ve Yeşil

7

8 Eylül 1998

Milletin Birliğine – Dirliğine Kıymayınız

8

9 Eylül 1998

“Milletin Mayası Kan Değil Dindir”

9

10 Ekim 1998

Sen Hiç Savaş Gördün mü?

10

3 Kasım 1998

Cumhuriyetimize Yüklenen Çileler

11

8 Kasım 1998

Allah’ın Düşüncesini Bilmek

12

3 Aralık 1998

Milli Ümit ve Kayıp Leyla

13

17 Aralık 1998

Büyük Devletten Büyük İnsaniyet

 

“İrtica-Fazilet-Ecevit

 

-[A: Konu]-

            Genelkurmay İkinci Başkanı sayın Çevik Bir: “Türkiye’de hâlâ İrtica’nın bir numaralı tehdit olduğunu”... (Ve bu sözle ilişkili olarak; Fazilet Partisi’nin gericiliğine, önceden karar verilmiş gibi... Kendi yaptırdıkları ankete göre) “Fazilet’in de hâlâ birinci parti olduğunu” öğrendiklerini söyledi.

           

-[B: Tartışma]-

Ayrıca sayın Bir’in, şimdiye kadar birçok kereler açıkladığı düşünceler de bazı yazar ve haberciler tarafından mülakatlar, görüşmeler ve yorumlarla yeniden dile düşürüldü.

            “İslâm’ın ılımlısı, radikali (kökteni) hep birdir. Sincan’da demokrasiye, (evet biz) ayar yapmıştır. İslâmi sermayenin kontrol edilmemesi irticaı güçlendiriyor.”

            Yine mâlum gazetelerin, sayın Bir’le şakalaşarak sordukları “Niçin bir darbe yapıp da istediğiniz düzeni kurmuyorsunuz?” gibi densiz sorularına da Genelkurmay sayın İkinci Başkanı: “Şimdi darbe için konjonktür müsait değil” cevabını verdiği yazılmıştır.

            Sayın Bir’in bu ve benzeri sözleri, basında bazı tepkiler doğurdu. A)Sayın Bir’in, Fazilet Partisi’ne birincilik vermesi iktidar partilerini ve baka bazı partileri kızdırdı ve kıskandırdı. Zorla türetilmiş irtica ile Fazilet Partisi’nin bir tutması da halkımızda büyük üzüntüler doğurdu.

            b)Sayın Başbakan bu müdahaleden yana değildi.

            “Bu tesbitleri yapması ve yapmaması gereken kişiler var. Yapmaması gereken kişiler, böyle bir tesbitte bulunursa, ben onun üzerinde yorum yapmam” diyerek sıkıntısını beyan etti.

            Ancak, böyle “tesbitler”i yapmaması gereken kişilerin bu tavırları ve sözleri üzerinde sayın hükümetin, yüce Meslis’in ve bilhassa anayasal bir kuruluş olan Milli Güvenlik Kurulu’nun ne düşündüklerini yine sayın Başbakan’dan öğreneceğiz.

            Başbakan Yardımcısı sayın Ecevit ise, yalnız bu konuda milletimizi çok açık bir beyanı olmuştur:

            “Laiklik, her gece irtica korkusu ile yatıp kalkmakla korunamaz. Laiklik, her dindarı potansiyel mürteci gibi görerek de korunamaz. Nitekim, duyarlı çevrelerden bazılarının, son zamanlardaki üslubu, böyle bir tehlikeye yol açmaktadır. Bu hal, laikliği benimseyenlerin moralini sarsarken, laiklik karşıtlarına moral vermektedir.

            Bu yanlışlıkların başında da irtica kaygısını kâbusa dönüştürerek “İrtica demokrasi ile önlenmez” düşüncesine gelmektedir. Oysa irtica, demokrasiyi kısarak değil, güçlendirerek önlenir... İrtica, yoksulluğa, yolsuzluğa, adaletsizliğe karşı kararlı mücadele ile önlerin.”

            Bunlar öyle doğru sözler ki, seve seve mührümü basarım. Öyle doğru sözler ki, sayın Ecevit’in mensup olduğu koalisyonun, bir çok yönden, ağır tenkidi de sayılabilir. Nitekim, “İrticayı baş tehlike olarak gören” iddialara karşı, Fazilet Partisi Başkanı sayın Kutan da: Demokrasi ve halk için “En ağır tehlikenin yolsuzluklar ve adaletsizlikler” olduğunu söylemiştir.

            Biz, bugüne kadar yasaklara, adaletsizliğe yapılan zulümlere karşı hiç olmazsa tecrübeli ve demokraside hassas bilinen Ecevit’in bazı çıkışlar yapmış olmasını diler ve beklerdik. Ama, çok geç kalmış olsa bile, sayın Ecevit’in, büyük pişmanlığa benzeyen bu sözleri, yine de milletimiz için ümit görüntüsü olmuştur.” (A. KABAKLI, 4 Temmuz 1998, Türkiye)

 

Hürriyet yazarı Sedat ERGİN’in K.T.A[T] yapısında yazısı yoktur.

 

1.3.5.      Tartışma – Anafikir (T.A.) Yapısında Olan Yazılar:

Yazının girişinde konu veya anafikir ifade edilmeden doğrudan tartışma kısmına girilen bu tür yapıdaki yazılarda yazar, konuyu değişik açılardan ele aldıktan sonra yazının sonunda anafikir ile yazısını sonuca bağlamaktadır.

Fazla acelesi olmayan ve çok düşünen okuyuculara hitap eden kimi yazarların bu yapıda yazdıklarını söyleyen Richaude (1990:102), Columbia Üniversitesi uzmanlarının bu anlatım biçimini “plan coup de foudre” (yıldırım planı) diye adlandırdıklarını belirtmektedir. Biz de bu bölümde tartışma- anafikir yapısında olan yazıların listesini yazarlara göre, örnekleri ile beraber verdik.

 

Yazgülü ALDOĞAN - Posta:

1

6 Ağustos 1998

Haber Doğru Olabilir mi?

2

12 Ağustos 1998

Başarıyı İkincide Yakaladılar

3

8 Aralık 1998

Liderlerinden Kurtulsak

4

13 Aralık 1998

Binlerce Yıllık Bir Lezzet

 

“Haber doğru olabilir mi?

-[A: Tartışma]-

Şu aralar gösterimde olan "Mad City, Çılgın Şehir" bir Amerikan filmi. Amerikalıların en beğendiğim özelliği, kendilerini çok rahat eleştirebilmeleri. Çılgın Şehir'de de Amerikan televizyon haberciliğinin ipliği pazara çıkarılıyor. Film, düşündürücü senaryosunun yanısıra Dustin Hoffman ve John Travolta gibi iki ünlü oyuncusuyla da ayakta duruyor ama konu o kadar ilginç ki bu 'devler' olmasa da heyecanla seyredilirdi. Konunun beni bu kadar ilgilendirmesi elbette mesleğimle ilgili; haberin kurgusunun, haberin yönlendirilmesinin, haberin içeriğini nasıl değiştirdiği filmde gazeteci olmayanların da gözüne sokuluyor!

Başarılı ama insani duyguları da kuvvetli televizyon muhabiri (Dustin Hoffman),kanalın ünlü anchorman'i (yani Ali Kırca'sı, ama aslında kimliği Reha Muhtar'a daha çok uyuyor) ile çatıştığı için,  merkezden küçük bir kente sürülüyor. Burada da iyi işler çıkarıp şefini zora sokan muhabir, ceza olsun diye küçük bir işe gönderiliyor. Bir müzede çalışan bekçinin işine son verilmiştir ve bekçi bunun haksızlık olduğunu iddia etmektedir.

Müzeye gidip yöneticisi ile görüşen muhabir, süpriz bir rehin alma olayının içine düşüyor. Haksızlığa uğradığını iddia eden bekçi (Travolta) yönetici ile konuşmaya elinde silahla gelmiş ve yönetici konuşmayı reddettiği için onu ve müzeyi gezmekte olan bir grup ilkokul öğrencisini rehin almıştır.

Bundan sonrası bir televizyon haberleri kavgası biçiminde gelişiyor. Saklandığı tuvaletten canlı yayına başlayan TV muhabiri, bekçiyi de istemediği halde bir 'medya kahramanı' haline getiriyor. Olayı artık televizyon yönlendiriyor. Rating'lere göre bekçiye rol biçiliyor. Başından beri olayın içinde olan tv muhabiri, rehinelerin kurtulmasını, bekçinin fazla bir cezaya da çarptırılmadan yeniden bir iş sahibi olmasını sağlamaya çalışırken mesleki kariyerinde yakaladığı bu 'balığı' da kaçırmak istemiyor tabii. Ama hikayenin ülke gündemine oturması kavgalı olduğu tv sunucusunu işin içine sokacak ve o da başrole soyunacaktır. Bundan sonrası televizyonların, televizyoncuların kavgasıdır ve bekçi ve ailesinin sıradan dramının hiç önemi kalmamıştır... Mikrofonlar ve kameralar, sorguladıkları aynı insanlar, aynı görüntülerle hem bir kahraman, hem bir cani portresi çizmekte ustadır... Hangisi o gün gerekliyse...

Son günlerde sık sık kararan ekranların karşısındaki Türk televizyon seyircisi bu tür yönlendirmelerin muhatabı değil mi? Televizyon haberlerini aynı gece, değişik kanallardan izleyin, aynı olayın ne kadar farklı yansıtıldığını göreceksiniz. İşte haber ve yorum arasındaki büyük kavga burada başlar. Gazetecilik etiği gereği haberin doğru, tarafsız, çarpıtılmamış, yönlendirilmemiş olması, yorumun ise alabildiğince özgür bırakılması kuraldır. Böylece 'tüketici', haberi izlerkenbilgilenir, fikir sahibi olmak için yönlendirilmek de istiyorsa yorumu da izler. Gazetelerde köşe yazarlarının yaptıkları budur işte. Onların yazdıklarının haber değeri yoktur, olması da gerekmez. Onların görevi olayları incelemek, sentez yapmak ve yorumlamaktır.

 

-[B: Anafikir]-

Bu böyle olabiliyor mu, olabilir mi? Hayır! Mesleğin olanakları ve teknolojinin yardımıyla en büyük yorum, haberlerin sunuşuyla yapılmakta ve yorumcununkinden çok daha etkili olmakta. Çünkü okuyucu - izleyici bunu yorum olarak kabul etmez,o haber izlemekte, okumaktadır o anda.

Örneğin şu günlerde gündemde olan af tartışmasında kamuoyunun affa karşı olduğu söylemi haberdir. Ama bunun gerçek olması için kanıtlara ihtiyaç vardır. Bir büyük gazetenin affa karşı 10 bin faks aldığını yazması önemli bir kanıttır. Tıpkı bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarının açıklanması gibi. Oysa biraz düşünülürse teknik olarak o kadar faksın alınmasına imkan yoktur ve kamuoyu araştırmasını yaptığı söylenen derneğin de adı sanı ilk kez duyulmaktadır. Ne var ki kitle iletişim kuramlarına göre haberin doğruluğuna inanmak için gerekli olan güven verici kaynak arayışı ilk anda geçerlidir. İnsan hafızası bir süre sonra kaynağı unutur ve akılda sadece mesaj kalır, mesaja da inanır... Tıpkı savaş yıllarında karşı tarafın yaptığı propagandalara da bir süre sonra inandığı gibi... RTÜK becerebiliyorsa yönlendirilmiş haberi engellese ya. Küfürün kime ne zararı var?” (Y. ALDOĞAN, 6 Ağustos 1998, Posta)

 

Rıza ZELYUT - Akşam:

1

8 Temmuz 1998

Ah Bilseydim!

2

25 Temmuz 1998

Doğru Söylediğime İnanmadı

3

14 Ekim 1998

İçişleri Bakanı’na Soruyorum

 

“Ah bilseydim!

 

-[A: Tartışma]-

Genç kadın, başına gelenlerden yıkılmıştı. Üzüntülü biçimde dedi ki:

-Ah bir cüzdanın bu kadar önemli olacağını bilseydim... Bilseydim hiç çıkarttırmaz mıydım? Bu sözleri, pazartesi gecesi Kanal 7'de izlediğim bir filmde dinledim.

Sanıyorum İran yapımı bir filmdi. Ben en az üçte birisi geçmiş halde yakaladım filmi. Amerikan malı vurdulu kırdılı 'hayvanlar dünyasına ait'miş hissi veren filmlerden bunaldığımdan bu filme yapışıp kaldım. İzledikçe de içim açıldı.

Oldukça zengin bir tüccar, tarlalarında domates toplatıyor. Domates tarlalarında çalışan kadınlardan birisi ile bu yaşlı tüccar arasında gönül bağı oluşuyor. Başını izleyemediğim için, neden kocasız kaldığını bilemediğim bu köylü kadın, yaşlı tüccarı seviyor. Adam onun için ayrı bir ev tutuyor. Kendisine resmi nikah teklifinde bulunan tüccara bu kadın, 'İki kişi birbirini severse evlilik cüzdanına ne gerek var!' diye cevap veriyor. Bu ilişki zamanla duyuluyor. Ve adamın kızları, damatları devreye giriyorlar. Çünkü, babaları bu kadınla evlenir hele hele hele de bir de çocukları olursa servet gidecektir.

Bunun üzerine kadını buluyorlar, ona hakaretler yağdırıp yüzüne para fırlatıyorlar. Kalp rahatsızlığı geçiren tüccarı görmek isteyen kadına engel oluyorlar. Çaresiz kalan kadın kendisine önerilen parayı reddediyor ve iki çocuğuyla başka yere gitmek üzere oradan ayrılıyor.

Bu genç kadın, yaşadıklarından sonra, resmi nikahın ne kadar önemli olduğunu anlayarak, diyor ki: 'Ben eğer bir cüzdanın bu kadar önemli olacağını bilseydim, hiç çıkarttırmaz mıydım?'

İran'da geçen bu hikayenin benzerlerini Türkiye'de binlerce, hatta on binlerce kadınımız da yaşıyor. Özellikle dinsel (dini) nikah kıydıran kadınlar, resmi nikah yaptırıp evlilik cüzdanı almayı önemsemiyor.

Kadını ikna eden erkek, dini nikah dediği nikah şeklini ikide bir kullanarak 'severek!' aldığı eşinin üstüne ikincisini, üçüncüsünü getirebiliyor.

Alın türkücü İsmail Türüt'ü... Bu vatandaşımız üç kadını eş olarak kullanıyormuş. Bu iş, yasal olarak suç... Ama yasalar bu konuda çalıştırılmıyor.

İsmail Türüt'ün parası pulu var, belki ikinci, üçüncü eşler sıkıntıya düşmeyebilirler. Ya hiçbir güvencesi olmayan erkekle evlenip, erkeğin 'Dini nikah yeter. Ne lüzum var evlilik cüzdanına. Bu resmi nikah zaten gavur işidir. Evliliğimiz zedelenir sonra!' yalanına kanan kadınlarımıza ne demeli?

İşte temel sorun bunlarla ilgili... Bu kadınlarımız, genellikle gençlik duygularının esiri olup erkeğin dini istismar etmesinin kurbanı oluyorlar. Dini nikahı yeterli görerek evlenen kadının hiçbir hakkı kalmıyor ve tamamen erkeğin insafına terk edilmiş oluyor.

Böylece ortaya, İran filmindekinden daha acıklı manzaralar çıkıyor.

Kadın köleleşiyor...

Erkek, istismarını artırarak sürdürüyor...

Halbuki kadını yücelten, erkeği dizginleyen evlilik cüzdanı olsa, yaşanan trajedi ya olmayacak ya da önemli ölçüde hafifleyecek...

Cumhuriyet yönetimi, kadını erkeğin oyuncağı olmaktan kurtararak özgür birey haline getirdi. Bu da büyük ölçüde resmi nikahla gerçekleşti.

Bugün sokakta türban için mücadele edenlere bakıp bakıp üzülüyorum. Genç kızlar, çığlık çığlığa polise saldırıyor. Çarşaflı kadınlar onlara destek oluyor.

 

-[B: Anafikir]-

Bu türban mücadelesinin varacağı noktayı acaba o kadınlarımız şöyle derinden derine düşündüler mi? Uğruna savaştıkları sistem, onları dini nikahla yetinen kadınlar olmaya götürmeyecek mi? Bu sonuç, kadın olarak onların kişiliklerinin erkeğin ayakları altında ezilmesi olmayacak mı?

İrtica neredeymiş, diyenlere, resmi nikahı reddeden on binleri gösteriyorum. Buradan yola çıkılarak ülkemizin çevrilmek istediği yönü kolayca görebilirler.” (R. ZELYUT, 8 Temmuz 1998, Akşam)

 

 

Rauf TAMER - Sabah:

1

12 Temmuz 1998

O Boşluk

2

19 Temmuz 1998

Ne Değişti

3

28 Temmuz 1998

Onlar

4

13 Ağustos 1998

Damdan Düşenler

5

4 Eylül 1998

Çekidüzen Gerek

 

“O boşluk...

-[A: Tartışma]-

Ne tehlikeler atlattı Türkiye.

Faşizm ve komünizm belâsı dahil, ne izm'lerle boğuştu.

O bitti, ASALA başladı.

O bitti, PKK başladı... Hemen yanısıra da irtica tohumları yeşerdi.

Ama hiçbirine pabuç bırakmadı Türkiye... Hepsinin üstesinden geldi.

Yarın başımıza yeni bir belâ açılsa, artık korkmayın.

Çünkü mücadele biçimini öğrendik.

Büyük tecrübe edindik.

Bütün kurumlarımızı uzmanlaştırdık.

Polis, öğretmen, öğrenci, memur, işçi, sendika, basın, üniversite... hiç bir kesim, oyuna gelmiyor...

Sivil toplum örgütleri fevkalâde duyarlı davranıyor.

Hele kadınlar... her tehlikeyi önceden sezip en önde yürüyor.

Büyük bir bilinçlenme var.

Kendini yenilemeyen, bu tempoya adım uyduramayan, geçmişten ders almayan... almadığı için de bir türlü taze refleks kazanamayan tek kurum siyaset.

- Aynı üslup... Aynı taktik.

- Aynı tertip.

Tavır aynı, tuzak aynı, karşı tuzak aynı...

Temel atmalar, kurdele kesmeler, hep aynı.

Kin, husumet ve nefretlerinde bile gelişme yok. Barışmasını bilmedikleri gibi, kavga etmesini de bilmiyorlar. Bilmedikleri için kesin öldürmeye gidiyorlar. Birbirlerini karşılıklı mahvetmeye.

Edebiliyorlar mı?

Onu da edemiyorlar.

 

-[B: Anafikir]-

Ecevit'in 20 yıl evvel söylediği bir lâf, aynen geçerlidir. "Bu parlamento, toplumun 10 yıl gerisindedir" (R. TAMER, 12 Temmuz 1998, Sabah)

 

Taha AKYOL - Milliyet:

1

15 Temmuz 1998

Popülizm

2

17 Temmuz 1998

‘Kafa’ Bedeli

3

22 Temmuz 1998

Kasımda Seçim

4

23 Temmuz 1998

Perişan Sağ

5

31 Temmuz 1998

Sol Nereye?

6

1 Ağustos 1998

Lider Sultası

7

18 Ağustos 1998

Seçim ‘olacak’

8

19 Ağustos 1998

FP Nereye?

9

20 Ağustos 1998

Mafya ve Adalet

10

22 Ağustos 1998

Kavramlar

11

25 Ağustos 1998

Mafya ve Devlet

12

27 Ağustos 1998

Seçim Sandığı

13

5 Eylül 1998

Seçim Sorunu

14

8 Eylül 1998

Demirel Faktörü

15

15 Eylül 1998

Din ve Siyaset

16

26 Eylül 1998

Temiz Eller

17

21 Ekim 1998

Siyasi mecalsizlik

18

13 Kasım 1998

ANAP ve DYP

19

16 Kasım 1998

‘Lozan Görevi’

20

1 Aralık 1998

İmaj Meselesi

21

3 Aralık 1998

Hükümet, Sağ, Sol

22

8 Aralık 1998

 Zor İş...

23

9 Aralık 1998

Top Demirel’de

24

 Aralık 1998

Hükümet Kördüğümü

25

15 Aralık 1998

Kriz ve Siyaset

26

17 Aralık 1998

Yetmedi mi?

 

“Popülizm...

 

-[A: Tartışma]-

DEVLET Bakanı Güneş Taner, memur maaşlarına yüzde 1'lik ilave zammın bütçeye faturasının 21 trilyon lira olacağını söylüyor ve ekliyor:

- Yüzde 20'nin üzerinde bir maaş zammı kendi bütçemizi, kendi programımızı hafife almak olur. Dünya da sizi hafife alır.

Ve Taner, ünlü Reuter ajansının Londra'dan dünyaya yayınladığı bültenden cümleler okuyor... Bank Of Amerika’dan Juliet Sampson'un sözleri:

"Yüzde 20'nin üzerinde yapılacak bir maaş zammı olumsuz etkiler doğurur... Hükümetin verdiği sözleri tutacak güce sahip olmadığını gösterecek ve kredibilitesini düşürecektir..."

Sampson'un onur kırıcı, ama maalesef gerçekçi bir cümlesi daha var:

"Maaş zammı konusunda hükümet ortakları arasındaki anlaşmazlık, tipik bir Türk politikası görüntüsüdür!"

Reuter'in bülteninde aşağı yukarı ayni sözleri söyleyen başka yabancı banka ve reyting kurulusu yetkilileri de var...

FAKAT, öbür tarafta "DTP'nin büyük ekonomistleri" yüzde 40 zammın bile enflasyonu azdırmayacağını söylüyorlar? Güneş Taner gülüyor:

- Bunun için 420 trilyon lazım! Bu para bütçede yok. Yüzde 80'le borçlansak, 6 aylık maliyeti 168 trilyon eder! DTP'nin istediği zammın toplam maliyeti 588 trilyondur!

Ama DTP özelleştirme gelirlerinden maaşlara zam yapılmasını istiyor... Taner'in cevabi:

- Is Bankası hisseleriyle Petrol Ofisi'nin özelleştirme gelirlerini versek sadece 6 aylık maaş zammını karsılarız. Sonra? 1999 bütçesi ne olacak? Borçlan, sat sav ve parayı dağıt... Bu yüzden ekonomi bu hale getirildi zaten!

Taner haklidir. Devlet kesesinden 'rant' dağıtarak karşılığında oy toplama demek olan popülizmin "benim gençlerim"e emeklilik maaşı bağlayarak Sosyal Güvenlik sistemine yüklediği fatura 1.4 katrilyondur!

Taner, memuru enflasyona ezdirmediklerini söylüyor:

- Hükümete geldiğimizde hiç gündemde olmadığı halde memura yüzde 35 verdik. Ocak'ta yüzde 30 daha verdik. Simdi yüzde 20 veriyoruz. Toplam yüzde 110 zam demektir.

TANER'E ne ölçüde kararlı olduklarını sordum. "Beni ortağımız DTP hakkında konuşturma, sadece son derece kararlı olduğumuzu söylemekle yetineyim" dedi.

Yazılmamasını istediği sözlerinden benim çıkardığım mana sudur:

Güneş Taner yüzde 20'nin üzerindeki herhangi bir zam kararnamesini imzalamayacak! Zorlanırsa istifa da edebilir. Güneş Taner'e de bu yakışır. Taner enflasyonla mücadele konusunda iç ve dış ekonomi çevrelerinde kararlılık çağrıştıran bir politikacı olmaya özen gösteriyor. Popülizme imza atması, onun bu imajını yıkar.

Daha kötüsü, koalisyonların küçük popülist ortakları yüzünden dünya ekonomi çevrelerinde oluşan "tipik Türk politikası" güvensizliği Türkiye'ye daha fazla yapışır!

 

-[B: Anafikir]-

ANAP ve DSP kararlı olmalıdır. Muhalefetteyken ANAP’IN yaptığı gibi "isyan etmeyen memurun vicdanından şüphe ederim" diyen popülist - kışkırtıcı bir muhalefet de yok... Türkiye bir defa olsun kararlılık sergileyebilmelidir.

Memuru refaha ulaştırmanın yolunun bütçeden para dağıtmak olmadığının artık anlaşılmış olması lazımdır.” (T. AKYOL, 15 Temmuz 1998, Milliyet)

 

Ahmet Turan ALKAN - Zaman:

1

16 Temmuz 1998

Zagallo’nun Bir Bildiği Var mıydı Sahi?

2

30 Temmuz 1998

Roman Okumayan Dizini Döver mi?

3

22 Ağustos 1998

Yeni Bir Oriental Yorum

4

3 Eylül 1998

Anamız Aslında Bizi Niçin Doğurmuştu?

5

10 Eylül 1998

Yoğurdum Kara

6

19 Eylül 1998

İtilmişlerin ve Kakılmışların Hukukuna Dair

7

12 Ekim 1998

Normal Sonuç

8

26 Ekim 1998

Aba Altından Bordro Göstermek

9

1 Kasım 1998

Şimdi Muhasebe Zamanı “Kinsiz ve Öfkesiz”

10

30 Kasım 1998

Akl-ı Selim Yine Firarda

 

“Şimdi muhasebe zamanı: “Kinsiz ve öfkesiz”

 

-[A: Tartışma]-

Bardağın dolu tarafını da görmeli; evet, Cumhuriyet coşkusunun evc–i bâlâya vardığı şu günlerde kamu sektörünün performansı gözlerden gizlenemeyecek kadar perişan; seçim yapılırsa kaos olur diyenlerin gücü, seçimden ferahlık umanların sayısına gâlib. Parti aritmetiği tıknefes. Güçler ayrılığı prensibi üç yerinden yaralı. Devletin temel kurumları arasındaki münasebeti düzenleyen temel belgeler fiilen müeyyide kuvvetini kaybedip, okuyanları “bir gün inşallah” temennisinde bulunduracak kertede âfâkileşmiş. İktisâdî yönetim yama tutmuyor; bütçemize hâkim olamıyoruz. Eğitim düzenimiz ilkokulundan üniversitesine dökülüyor. İş dünyamız, üretimin onuruyla parıldamak yerine paradan para kazanmanın telâşesiyle sınıfına ihanet ediyor. Gelir dağılımı dengesiz. Devlet, kamu kaynaklarını israftan –istese de–kurtulamıyor. Üstelik vatandaş arasında, aslı olmadığı halde toplum mühendisliğinin ucuz taktikalarıyla köpürtülen ve körüklenen sun’i bölünmeler medyâtik himmetin rüzgârıyla büyüme eğiliminde. Baro seçimlerinde hukuk adamları birbirlerine “Türkiye laiktir laik kalacak.” sloganıyla üstünlük sağlamaya çalışıyor. Kamu aklı “din” olgusu karşısındaki tavrını bir türlü netleştiremiyor; bir “samimi dindar” lâfıdır deveran edip duruyor. Laiklik, toplumsal barışa hizmet etmesi beklenirken kitlelerin arasına paslı bıçak gibi sokulan bir “destabilizasyon” âleti olarak yorumlanıyor.

Bunlar bardağın boş kısmı ve bu menfîliklere bakarak, “Devletimizin yetmiş beşinci yılında gösterdiğimiz performans ortada iken bu kadar öğünmenin yeri mi?” diye sual edenler hiç de haksız sayılmazlar. Ne var ki Cumhuriyet neş’esini balodan kokteyle, konserden havai fişek gösterisine, yürüyüşten sergiye yetişerek doya doya çıkarmaya çalışanların da –kendileri pek farkında olmasalar da– haklı sayılabilecekleri bir cihet var. Çok şükür hür ve müstakiliz; hür ve müstakil olmak, arz üzerinde devlet olmanın, millî bayrak dalgalandırmanın haysiyet şartlarından ilki. Cumhuriyet kavramının içini “millî irâdeyi âmil kılmak” ve hukukun üstünlüğünü aziz tutmak gibi değerlerle lebâbeb dolduramamış olsak da hâlâ bir Cumhuriyetiz ve aksayan taraflarına bakarak Cumhuriyetten vazgeçmek niyetinde de değiliz. Ordumuz, Ortadoğu ve Balkanlar’ın en caydırıcı gücü; ara sıra hükümetin taht–ı tasarrufunda bulunması gereken işlere karışmasından muzdarip olsak da gerçekten millî nitelikte bir orduya sahibiz; millî bayrağın gönderini dünyanın her yerinde millî ordular ayakta tutar. Diğer taraftan ağzını gözünü kırarak işletmeye kalkışsak da “demokrasi”, siyasî şuurumuzun en çok paylaşılan müştereği. Demokratik standartlara henüz erişememiş olduğumuz doğru; ama demokrasiden vazgeçmek niyetinde de değiliz; burun kıvırsak da topallaya topallaya yoluna giden siyasî partilerimiz var; basın rejimimiz birkaç hüküm dışında işler durumda. Hâsılı istisnâsız bütün komşularımızdan daha iyi durumdayız. Türkiye bölgenin yıldızı mevkiinde; hâlâ komşu coğrafyasından göç kabul eden bir ülke. Gözümüz, Batı dünyasının sahip olduğu standartlarda; onlardan daha aşağısı ile kendimizi mukayese etmeyi aklımızdan geçirmiyoruz. Dinamik, üretkenliğe meyyal ve genç bir nüfusumuz var. Derdimiz eksik değilse de devâsı dahi yok değil; ümitsizliğe, karamsarlığa kâbus senaryoları yazmaya mahal yok. İşleyişinden memnun olmasak da güçlü bir devletimiz, güzellik ve necâbette hiçbir bayrakla kıyaslanamaz onurlu bir bayrağımız, en âtıl halinde bile çevresindeki coğrafyayı cezbeden bir topoğrafyamız var.

 

-[B: Anafikir]-

Cumhuriyet kutlamalarının bir rejime bağlılık testi olarak kullanılmaya kalkışılması tatsız. Yetmiş beş yıl öncesinin sosyo–politik iklimini özlemek tek kelimeyle şimdiki zamanın gerisine düşmekten farksız. Bardağın tamamı değil, yarısı dolu; tamamı değil yarısı boş. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı geride kaldı; şimdi muhasebe zamanı, Lâtinlerin dediği gibi “kinsiz ve öfkesiz.” (A.T. ALKAN, 1 Kasım 1998, Zaman)

 

Sedat ERGİN - Hürriyet:

1

30 Ağustos 1998

Çakıcı’nın Bir Özal Yapımı Olarak Portresi

2

25 Ekim 1998

Türk Usulü Özelleştirme

3

29 Ekim 1998

Çelişkiler

4

22 Kasım 1998

Mesut Yılmaz’ın Artıları, Eksileri

5

28 Kasım 1998

Demirel: Üç Dört Gün Düşüneceğim

6

6 Aralık 1998

Neden KAR-DER’e Üye Oldum?

7

22 Aralık 1998

Hukuksuzluğa Karşı Mücadelenin Açmazı

8

27 Aralık 1998

Demirel, İkinci Binyıl ve Türkiye

 

 

 

 

“Türk usulü özelleştirme

 

-[A: Tartışma]-

İstanbul'un tepesine diktiği çirkinlik abidesi Gökkafes'le ünlenen ve ANAP'a yakınlığıyla tanınan işadamı Mustafa Süzer, önceki gün arkadaşımız Oya Berberoğlu'na verdiği mülakatta şöyle diyor:

‘‘Türkbank ihalesi öncesinde Sayın Başbakan ve Sayın Taner'le görüştüm. 500 milyon doların altına vermeyi düşünmediklerini söylediler. Bizim hesabımıza göre de bu kadar etmezdi. Başbakan çok kararlıydı 500 milyon doların üstü için. Biz de girmekten vazgeçtik.’’

Başbakan Yılmaz, büyük özelleştirme ihalelerine teklif veren ya da vermeye hazırlanan işadamlarını kabul etmekte bir sakınca görmüyor. Rakam da telaffuz ederek nabız yokluyor, pazarlık kızıştırıyor.

Başbakan Yılmaz'ın, benzer bir görüşmeyi 30 Haziran tarihinde müteahhit Korkmaz Yiğit ile yaptığı biliniyor.

Korkmaz Yiğit, hakkında çıkan dedikodular (Çakıcı vs.) nedeniyle hükümetin kendisini Türkbank ihalesinde istemediği gibi bir vehme kapılmış ve Başbakan'la görüşme imkânı aramıştır.

Yiğit, çareyi DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk'u devreye sokmakta bulur ve randevu ayarlanır.

Yiğit, Başbakan Yılmaz'a şu soruyu sorar:

‘‘Sayın Başbakanım, benimle ilgili bir rahatsızlığınız var mı?’’

Yılmaz, yanıt verir:

‘‘Hayır, sizinle ilgili bir rahatsızlığımız yok Korkmaz Bey. Sizin ihaleye katılmanıza karşı değiliz.’’

O sırada yalnızca bir TV kanalı olan Yiğit, bu görüşmede medyaya dönük büyüme planlarını da Başbakan'a aktarır.

Yılmaz'ın ANAP'lı müteahhit Süzer'e ‘‘İhalede 500'ün altına inmeyiz’’ mesajını Yiğit'e de tekrarlayıp tekrarlamadığı ise meçhul.

Başbakan'ın tutumunda iyi niyet taşıyan unsur, bankanın satış bedelini yüksek tutma çabasıdır. Yılmaz'ın gerek Türkbank, gerek POAŞ ihalelerinde bu tür taktikler izleyerek, kamu varlıklarını mümkün olduğunca yüksek fiyattan satmaya çalıştığını biliyoruz.

Ancak Yılmaz'ın tutumunun takdir edilemeyecek yönü de şudur:

Serbest piyasa ekonomisinin uygulandığı ciddi bir hukuk devletinde, başbakanların ihaleye katılan şirket temsilcilerini kabul ederek onlarla pazarlık yapması olağan değildir.

Bu uygulamayla, olsa olsa, alaturkalığın hâkim olduğu, siyasal iktidarın kendisine rant bahşetme yetkisi atfettiği, tercihlerde sübjektif ölçülerin geçerli olabildiği üçüncü dünya ülkelerinde karşılaşılır.

Temel sorun şurada: Başbakan, bir ihaleye katılan bütün aktörlere eşit mesafede durmak zorunda. Ama Süzer ve Yiğit örneğinde olduğu gibi siyasi bağlantılar devreye girmeye başlayınca, eşitlik bozulmuş oluyor.

Ayrıca, kuzenler de başka şirketlerde danışmanlığa başlayıp, o şirketler için Başbakanlığın kapısını aşındırmaya başlarlarsa, işin içine bir de Nepotizm (Ailecilik) belası giriyor.

Bu tür bağlantılara tenezzül etmeyen, salt kendi gücüne inanan işadamları ise mağdur duruma düşüyorlar.

O zaman, bunun adı da serbest piyasa ekonomisi değil, serbest eş-dost ekonomisi olur.

Yılmaz'ın bir başka hatası da şu: Özelleştirme, salt bütçeye gelir sağlamak amacıyla yapılınca ve ‘‘bir an önce satayım’’ zihniyeti ile hareket edilince, duvara çarpmak kaçınılmaz oluyor.

Örneğin POAŞ ihalesi ‘oldubitti’ye getirilerek, Rekabet Kurumu'ndan görüş alınmadan yapılmış; bu kurum çekincelerini sonradan açıklayınca da, ihale çözülme sürecine girmiştir.

 

-[B: Anafikir]-

Sonuç, hükümetin en iddialı olduğu özelleştirme alanında kamuoyu desteğini kaybetmesidir. En büyük iki özelleştirme ihalesinden biri mafya, diğeri ise hukuka takılmıştır.

‘‘Acele işe şeytan karışır’’ sözünü boşuna dememişler.” (S. ERGİN, 25 Ekim 1998, Hürriyet)

 

Ahmet KABAKLI’nın Tartışma– Anafikir yapısında yazısı bulunmamaktadır.

 

1.3.6.      Tartışma – Yazının Tamamına Sindirilmiş Anafikir (T.A[T]) Yapısında Olan Yazılar:

Bu yapıdaki yazılarda hakim olan unsur örneklerin verildiği ve konunun ayrıntıları ile işlendiği ‘tartışma’dır. Bu yapıdaki yazılarda ‘konu’ bölümü yoktur ve ‘anafikir’ de ayrıca bir bölüm olarak değil yazının tamamına sindirilmiş olarak yer almaktadır. Yazarlardan bu tür yapıya örnek olarak aldığımız yazılarda anafikirden izler taşıyan bölümleri altları çizili olarak verdik.

 

Yazgülü ALDOĞAN - Posta:

1

14 Ağustos 1998

Saflar Netleşiyor

2

9 Aralık 1998

Acaba Ne Karşılığında?

 

“Saflar netleşiyor

-[Tartışma]-

Barlas'ların evinde yenen yemekten sonra 'laik cumhuriyetçi' cepheden tepki gelmesi doğaldı ama Mehmet Ağar'ın doğrudan koyduğu tavıra ne demeli? Tansu hanımın Mehmet Ağar'ın gövde gösterisi yaptığı oğlunun düğününe gitmeyip de üstelik nispet yapar gibi bir başka DYP milletvekilinin düğününe giderek tanıklık yapacak olması zaten yeterince manidardı. Şimdiye kadar düğün derneklerde pek görülmeyen Çiller'in 'baba' gibi tanık sandalyesine oturması nereyi hedeflediğini açık açıkgösterirken Mehmet Ağar'ın 'biz cephelere değil, tümüne talibiz' sözleri onun da hedefini ortaya koyuyor.

Hadi netleştirelim: FP, Çiller, yanlarına çerez niteliğinde Güzel, Korkut Özal ve 'ben bu fotoğrafın içinde yokum' diyen Tibuk'u alarak cephe oluşturuyor. Bu fotoğrafın içinde en çok görmek istedikleri isim MHP'yi temsilen başkanı Bahçeli. Ama Bahçeli hep yaptığı gibi daveti reddediyor ve gitmiyor. Bu cephe dinci, anticumhuriyetçi ama nasıl oluyorsa 'demokrat' cephe.

Ağar, bu tabloyu beğenmiyor. O muhtemelen, MHP tanımlı milliyetçi, cumhuriyetçi ve hatta laik bir görüntü istiyor. Ama 'demokrat' değil. Karşılarında kim kalıyor? Yani şu her nedense suç sayılan 'laik ve cumhuriyetçi' olanlar? ANAP - DSP, DTP ve CHP.

ANAP'ın cumhuriyetçiliğine itirazım yok ama laikliğine var. ANAP biraz silah zoruyla laik. Özalizmden kalma 'mozaik' bozuklukları sürüyor hala partide. Yani bir yanda Muğla milletvekili Leyla Aytaman gibi Türkiye'nin ilk kadın valisi ve çevreci insanlar da var, bir zamanlar sosyal demokrat olmuş Işın Çelebi'ler de, Agah Oktay Güner gibi eski MHP'liler de, Keçeciler gibi hiç vazgeçmemiş dinciler de..

Daha doğrusu ANAP'ın ne olduğu belli değil! Münhal olduğu için çevre bakanı yapılan İmren Aykut, kişi olarak çevreci ama bakan olarak değil. Nasıl mı oluyor? Bakan olarak mahkeme kararlarına boşverip Gökova Santralinin çalışması için imzayı basıyor ama İmren hanım olarak da buna çok üzülüyor...

Yani bu partide herkes 'uzlaşma' pahasına kimliklerinden ödün vererek bağırlarına taş basıp duruyor, fırsatını bulduğu anda da kendi bildiğini okuyor.

DSP? Onlar zaten biraz tuhaf. Onlar Rahşan hanımın dediğini okuyor. Arada Temizel gibi, Hikmet Sami Türk, Uluğbay gibi teknokratlar çıkıp iş yapınca puan topluyor. Çizgileri? Toplumla uzlaşmaya çalışmakla birlikte ne tarafa döneceklerini bir türlü kestiremiyor, her kanadın 'ılımlı'sıyla iş birliği yapıyorlar.

CHP? Her hal ve şartta, muhalefet... Seçim diye yırtındılar, seçim kararı alındı, ağızlarını bıçak açmıyor. Gönül isterdi ki, bütün bu ne idüğü belirsiz olanlara karşı herkese güven versinler ve şakır şakır oy toplasınlar. Nerdeee..

'Sol' da böyle olunca geriye ne kalıyor? MHP!

Ay çok affedersiniz, aslında gelmek istediğim nokta tabii ki bu değildi ama böyle oldu. İster misiniz şimdi, seçimlerde ne yapacağımızı bilemeyip MHP'yi destekleyelim?

Karikatüristimiz Erdal Alay, Türkeş'le ilgili bir anısını anlatıyor: Başbuğ'a 'Türkiye nasıl bir mozayiktir, ne diyorsunuz?' gibi bir soru yöneltmiş muhabir. Türkeş, uzatılan mikrofona aynen şöyle demiş: 'ne mozayiği lan!'

HADEP'ten bahsetmeyi unuttuk; Genel Başkan yardımcısı Osman Özçelik, Otağtepe'deki yemek için şunu kaydediyor: 'Bu toplantı demokrasi güçlerinin ittifakı değil, demokrasi karşıtı gerici şer ittifakıdır.' Zaman zaman çok doğru saptamalar yapıyorlar!

Ortaya çıkan bu siyasi tabloya bakıyorum da... Zavallı biz seçmenler. Hep kırk katır mı, kırk satır mı diye seçenekler arasından en az kötü olanı seçmek zorunda kalıyoruz. Biliyorsunuz seçim yaparken şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: en çok istediklerinizden en çok istemediklerinize uzanan bir skala. Artılar giderek nötrleşiyor ve en ekside bitiyor. Bu skala içinde en az eksi almış olan negatif seçim oluyor. Bize bu seçim yine negatif seçim yolları gözüküyor...” (Y. ALDOĞAN, 14 Ağustos 1998)

 

Rıza ZELYUT - Akşam:

1

25 Ağustos 1998

Cumhurbaşkanımıza Küçük Bir Hatırlatma

 

“Cumhurbaşkanı'mıza küçük bir hatırlatma

 

-[Tartışma]-

Sayın Cumhurbaşkanı!

Konuşmalarınızı dikkatle izleyen vatandaşlardan birisiyim. Hatta ve hatta, konuşmalarınızda söyledikleriniz kadar söylemediklerinize de dikkat ediyorum.

Vermek istediğiniz mesaj açıktır:

'Türkiye'nin önü açıktır, karamsar olmayın.

Birliğinizi hiçbir şekilde bozmayın'

Fakat, yaşananlar, sizin söylediğinize pek uymuyor...

Sıradan insanlar, Türkiye'nin geleceğini bir türlü güvenilir göremiyor.

Halkımızın birliği de arzu edilen seviyeye yükseltilebilmiş değil.

Siz de takdir edersiniz ki bu sonuçlardan sorumlu olan halkımız değildir.

Halkımızın, gelecekten ümitli olabilmesi, birliğini her şeyin üstünde tutması, devletine güvenmesiyle mümkündür.

Halkı oluşturan bireyler, tek tek, ülkenin kaderini etkileyebilecek güçte olduğunun bilincinde değildir.

Ayrıca, halkımızda belirli konularda siyasal saplantılardan kurtulup ortak davranma alışkanlığı da gelişmemiştir.

Bu nedenle, insanlarımız, kendileri adına bütün projelerin devlet tarafından yapılmasını doğal karşılar.

Kendi iradesini devlete teslim eden insanımız, devletini, kendisi kadar temiz görmek ister. Eğer, insanlarımız, devletini kendisi kadar iyiniyetli bulmazsa o zaman küser, kızar, karamsarlığa kapılır ve eleştirmeye başlar. Böylece, ayrımcılar için sosyal-psikolojik zemin oluşur.

ÇETE YARATAN DEVLET

Vatandaşın gözünde devlet, onu yöneten hükümetlerle özdeştir.

Yani şu anki Yılmaz hükümetinin ve ondan önceki hükümetlerin işlerini devletin işi sayar.
Peki, devletimiz ne yapıyor?

Devletin en üst haber alma örgütü olan MİT, çete reislerine pasaport temin ediyor.

Bu yetmiyor...

Devleti yöneten hükümetlerin üyeleri, çete reisleri ile senli benli oluyor.

Bu yetmiyor... Devletin üst kesim bürokratları, çete reislerinin odacısı gibi bir konuma düşürülüyor...

Sayın Cumhurbaşkanım!

Siz sıradan bir vatandaş olsanız ve bunları görseniz... Bu devletin geleceğini parlak bulur musunuz?

Siz sıradan bir vatandaş olsanız... Sokak serserileriyle iş yapan bir devletin geleceği için kişisel rahatınızdan fedakarlıkta bulunur musunuz?

Siz sıradan bir kişi olsanız... Böyle bir devlette birlik için fedakarlık etmeyi düşünür müsünüz?

Sayın Cumhurbaşkanım!

Devleti kötüleyenlere kızmak dönemi artık bitmelidir. Bundan sonra, devletimizin nereden kötülendiğini bulmak ve orayı düzeltmek gerekiyor.

Türkiye, devlet olacaksa, aşiret sistemini artık geride bırakmalıdır.

Bu ülkede sokak serserilerinin yapacağı işi yapacak emniyet elemanları yoksa, vay geldi Türkiye'nin başına...

MİT, MİT'liğini bilmeli...

Siyasetçi, pisliğe bulaşınca cezasını 5 kat çekmeli...

Devleti temsil eden bürokratlar çetelerle dolaylı işbirliğine girerlerse, soluğu hapishanede almalı...

Bakın bakalım o zaman kimse Türkiye Cumhuriyeti'ne bir söz söyleyebilir mi?

Bakın bakalım insanlarımız, o zaman ulusal birlik konusunda böyle isteksiz davranırlar mı?

Bakın bakalım siz o zaman sık sık 'milli birlik' hatırlatması yapar mısınız?

Bakın bakalım, o zaman ayrılıkçı terör bu kadar uzun süre direnebilir mi?

Kendimizi kandırmayalım...

Devleti, 'ayrılıkçı terör' kadar tehdit eden bir tehlike de sokak serserileri ile iç içe geçen bürokrasi-siyasetçi-istihbaratçı işbirliğidir. Belli ki çeteler küçük hizmetler karşılığı emniyeti de siyasetçileri de kullanmaktadır. Bu çarkta dönen milyonlarca dolar da siyasetçilerin finanse edilmesinde kullanılmaktadır. MİT; yolgeçen hanına dönmüştür ve başbakanlar ve onların saygın eşleri tarafından ayağa düşürülmüştür.

Çok övünülen Çakıcı Operasyonu da danışıklı dövüşten başka şey değildir.
Çete reisi Alaattin Çakıcı, işlerini yurtdışından yönetemediği için sıkıntılı idi. Af çıkacağı anlaşılınca, kendisi teslim olmaya karar verdi. Şimdi de, 'Beni Türkiye'ye teslim etmeyin!' diyerek Pazarlık yapmaya kalkışıyor Türkiye'ye imtiyazlı şekilde girmenin hesaplarını yapıyor.

Sayın Cumhurbaşkanım!

Sizin artık konuya daha derinden bakarak devletin güvenilir kurumlarını harekete geçirme zamanınız gelmiştir. MGK toplantılarında şeklen tartışılan bu konuyu, ciddi bir planlama ile ele almanızı sıradan vatandaşlar adına sizlerden rica ediyoruz.” (R. ZELYUT, 25 Ağustos 1998, Akşam)

 

Rauf TAMER - Sabah:

1

21 Temmuz 1998

Yetmez mi?

2

1 Ağustos 1998

 Şehir ve Adam

 

“Yetmez mi?

-[Tartışma]-

Her iktidar yolsuzluk'la itham edilir.

Edilmiştir.

Yakalanan pek azdır ama, birilerinin palazlandığını, kelleyi kulağı iyice düzdüğünü hemen hissedersiniz.

Birdenbire sınıf atlarlar.

Ama onlar, hadlerini bildiler bâri... Paraları -şöyle veya böyle- kazanıp kenara çekildiler... Yeni maceralara girmediler...

Şimdi izlerini arasanız, pek bulamazsınız.

Sonra onların yerine başkaları geldi... Çocukluğumuzdanberi, havuzun suyu misali, sürekli değişti bu tipler.

Ama dediğim gibi... Bu kadarı kâfi diyen, rızacı ve kaderci insanlardı... Hesap kitap yaptılar, servetlerinin torunlarına bile yeteceğini düşünerek, eh, artık bir başka soyguna katılmadılar.

Aferin onlara. 

Son zamanlarda ise, utanmazlık, arsızlık ve pişkinlik modası var.

Soygun kolonisi oluştu.

Küpleri on kere dolsa da, gözleri doymuyor... Hangi taşı kaldırsanız, hep aynı isimler karşınıza çıkıyor.

- Onu da isterim, bunu da isterim.

- Hepsini isterim.

Maalesef, devletin yüksek katlarına şaibe bulaştırıyor bunlar... Sanki oralardan himaye görüyorlarmış gibi bir izlenim doğuyor.

Koloni'den kastım budur zaten.

Çünkü, hepsi birden aynı fotoğraf karesinde yer alıyor.

Bunlara dur diyen yok... Kendinize bir çekidüzen verin diyen yok. Yahut yeter, bizi de müşkül duruma sokuyorsunuz diyen hiç yok.

Rakkamlar da büyümüştür... Çünkü hedefler büyümüştür.

Attığınız her temel, bir postane yahut bir küçük dispanser yatırımına benzemiyor artık...

Trilyonlarla konuşuluyor her iş...

İşte, halk da bunları seyrediyor.

Ama halk'ın bildiği nedir ki? Siz sadece, ortalıkta gözüken işlere bakıyorsunuz... Bir de gözükmeyenler var.

En iyisi, hiç bakmayın.

Ülkenin saygın firmaları, en haklı oldukları işi bile aman bir lâf gelmesin diye ince eleyip sık dokurlarken, ülkeye on paralık hayrı olmayan insanlar, bilmedikleri işlere maydanoz olup, sülük gibi yapıştılar ensemize.

Lânet olsun, bari tek vurgun yap defol diyorsunuz, hayır, gitmiyorlar.

- Onu da istiyorum, bunu da istiyorum.

- Hepsini istiyorum.

Yanarım yanarım, gecesini gündüzüne katarak çalışan 3-5 tane Bakan'ın emeklerine yanarım. Onlar, Türkiye için çırpınırlarken, gözü dönmüş yılıklar, 10 yıl, 20 yıl sonra doğacak çocuklarımızın haklarını şimdiden yiyorlar.

Yaptıkları soygun'a da devlet himayesi süsü vererek, karşımıza geçmiş diyorlar ki:

- Katrilyonları telâffuz etmeye alışacaksınız.” (R. TAMER, 21 Temmuz 1998, Sabah)

 

Taha AKYOL - Milliyet:

1

26 Ağustos 1998

Kararlılık, Duyarlılık

2

16 Aralık 1998

Hükümet Sorunu

 

“Kararlılık, duyarlık

           

-[Tartışma]-

İÇİŞLERİ Bakanlığı Maliye Bakanlığı'na gizli bir yazı göndererek "bir kısım banka işlemlerinin incelenmesini" istedi.

Bu isteğin temelinde, Maliye'nin yaptığı rutin bir incelemede bir bankadan Alaaddin Çakıcı'ya defalarca ve "külliyetli miktarda" para gönderildiğinin tesbit edilmesi olayı var.

Meşru da olsa, "kara" da olsa, para trafiğinin birinci kanalı bankalar olduğu için, şimdi Maliye elemanları "belli hesaplardan" yapılan para transferlerini incelemeye alıyor.

Belirli "kredi kartları işlemleri" de bu incelemeye dahil.

İfade edilen prensip şu:

"Kara para ve organize suç ilişkilerinin mali ve ekonomik boyutu tam olarak ortaya çıkarılmadan, sorun tam olarak aydınlatılmış olmaz."

Bu araştırmayla kara paranın "çapı"nın ortaya çıkarılması amaçlanıyor. Bir de "kanıt" bulunmuş olacak. Bankada kaydı varsa "almadım, vermedim" denilebilir mi?

MODERN toplum işleyiş mekanizmalarının aynı zamanda denetim kanallarını da yaratır.
Büyük paraları çantayla, çuvalla taşımadan, hava alanlarında güvenlik kontrolünden geçirmenin riskleri... Para naklini güvenli banka transferleriyle yaptığınızda ise, "denetlenebilir" bir kanala girmiş oluyorsunuz.

İşte Maliye Bakanlığı da milyarlarca işlem halinde katrilyonların aktığı banka kanallarında "belirli" bilgileri tesbit edecek.

Bunun için uzmanlık derecesinde "bilgisayar bilgisi" gerekiyor, "bankacılık bilgisi" gerekiyor, maliye ve hukuk bilgisi gerekiyor...

Zaten "bilgi toplumu" 'allamelerin toplumu' demek değil, işlemleri için belli düzeyde bilgi gereken toplum demektir.

Maliye Bakanlığı'nın bu düzeyde yetişmiş elemanları var fakat:

- Maliye elemanlarının bir sonuca varmaları için geceli gündüzlü, sürekli, sabırlı, fedakarca çalışmaları lazım.

Bunun için de "siyasi kararlılık" ve kamuoyundaki duyarlık devam etmelidir.

TÜRKİYE hızla gelişen ekonomik ve sosyal ilişkilerin, mesela para hareketlerinin gereği olan hukuki ve kurumsal yapıları aynı hızla oluşturamadığı için "kayıt dışı" ekonomi büyüdü ve "kara para" bu boşluktan aslan payını kaptı...

Hızlı şehirleşme ölçüsünde güvenlik ve adliye hizmetlerini geliştiremediğimiz için suç oranları arttı, çek senet mafyası gibi yasa dışı "tampon kuruluşlar" türedi...

Modern toplumun hukuk, kurumlaşma, gelenek, oto - kontrol, toplumsal rasyonelleşme, istikrarlı yönetim gibi olmazsa olmazlarını yıllarca gündemimize bile almadık. Askeri müdahalelerin paramparça ettiği siyasetteki aşiret kavgalarının ve ideolojik paranoyaların zihnimizi yıllardan beri işgal etmesinin faturasını işte şimdi geniş bir "yasa dışı sektör"le ödüyoruz!

Sekiz tane partisiyle ve mafyasıyla önümüzde İtalyan dersi yokmuş gibi... Bari çözüm için İtalya'dan ders alsak...

Yoksa "kararlılık" da "kamuoyu duyarlığı" da gelip geçer! Susurluk olayında olduğu gibi...” (T. AKYOL, 26 Ağustos 1998, Milliyet)

 

Sedat ERGİN - Hürriyet:

1

6 Temmuz 1998

Ne Demek İstedi?

2

19 Temmuz 1998

Başbakan Yılmaz: Seçim Nisanda

3

23 Temmuz 1998

Bir Türk İspanyol Gecesi

4

7 Kasım 1998

Yılmaz- Evcil İlişkisinde Soru İşaretleri

5

8 Kasım 1998

Beşiktaşlıyım ve Kahroluyorum

6

12 Kasım 1998

Yiğit Neden Medyaya Girdi?

7

29 Kasım 1998

Yüce Divana Gitmek İstiyorum

 

“Başbakan Yılmaz: Seçim Nisanda

 

-[Tartışma]-

Başbakan Mesut Yılmaz, DTP'nin memur zammı krizindeki tutumundan hoşnutsuzluğunu dünkü sohbetimizde açık ifadelerle kayda geçiriyor.

‘‘İşin talihsizliği, beni en çok rahatsız eden yönü’’ diye söze giriyor ve ekliyor:

‘‘Aslında hükümet sorumluluğu içinde çözümlenmesi gereken bu konunun DTP'nin bir Genel İdare Kurulu toplantısında çözümlenmeye çalışılması ve hükümete devam koşulu olarak dayatılmasıydı. Bu yanlıştı...’’

Yılmaz, devam ediyor:

‘‘Bunu Sayın Cindoruk'a da söyledim. Bu uygun bir davranış değildi. Bir yıldan beri koalisyonun hiçbir ortağının başvurmadığı bir yöntemdi. Hükümete devam etmeyeceği açıklaması çok talihsiz bir açıklamaydı.’’

Yılmaz, DTP'nin ‘‘IMF ile yapılan anlaşma bize danışılmadı’’ şeklindeki eleştirisini de kabul etmiyor:

‘‘Bu eleştiri de haksızdı. Çünkü, bizim IMF'ye verdiğimiz mektup, 1997 sonunda hükümet olarak kabul ettiğimiz programın kendisidir. Koalisyon ortaklarının mutabık oldukları, altı aydan beri hiç sapmadan uygulanan programımızı taahhüt olarak IMF'ye verdik. Buna bir revizyon ihtiyacı olsaydı, hükümette ortaklarımızla anlaşıp, ondan sonra IMF'ye götürürdük.’’

Başbakan, kriz süresince ‘‘hükümette uyumunun zedelendiği izleniminin doğmuş olabileceğini’’ inkâr etmiyor. Ancak yine de ‘‘mutlu son’’u ön planda tutmayı yeğliyor:

‘‘Bir koalisyonun üç ortağının da her zaman aynı görüşte olması mümkün değildir. Önemli olan, bunları uzlaşarak aşma olgunluğunu göstermektir. Neyse, sonuç itibariyle bu gereksiz bunalım uzlaşma içinde aşılmıştır.’’

Krizin hükümeti etkileyen önemli bir siyasi sonucu, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in seçimin kasım ayına alınması yolundaki önerisini gündeme getirmesi oldu.

Ancak Yılmaz'ın şu sözlerine bakılırsa, bu konu Ecevit'le yaptığı görüşmede aşılmış bulunuyor:

‘‘Kendisiyle bu konuyu görüştük. Sayın Ecevit'in ısrarı sadece seçim konusundaki belirsizliğin giderilmesidir. Benim Sayın Baykal'la yaptığım anlaşmada Sayın Ecevit'i rahatsız eden eden husus, Ocak ayında kurulacak olan düşük profilli hükümet modelidir. Bu modeli içine sindiremiyor. Ama buna rağmen engelleme yoluna gitmeyeceğini ifade etmiştir.’’

Yılmaz, hemen ardından şu sözleri altını çizerek vurguluyor:

‘‘Dolayısıyla bizim Sayın Baykal'la yaptığımız anlaşma geçerlidir. Ben hesaplarımı 25 Nisan'da seçim varsayımına göre yapıyorum.’’

Bu noktada Yılmaz'ın karşılaştığı güçlük, Ecevit'in TBMM'yi seçim kararını almadan tatile sokmayı önermesi:

‘‘Sayın Ecevit, Meclis'i bu ay sonunda tatile sokmak istiyor. Ağustos ayında Meclis'in çalışmasının mümkün olmayacağını söylüyor.’’

Seçim kararının Ecevit'in istediği şekilde ekim ayına bırakılması ise Yılmaz-Baykal mutabakatının ‘‘TBMM, nisan ayı için seçim kararını alıp, ardından tatile girer’’ maddesinden uzaklaşıyor.

Yılmaz, bu konuda Baykal'ı ikna edebileceğine inanıyor:

‘‘Sayın Baykal'la önümüzdeki günlerde bir araya geleceğim. Mutabakattan geri adım yok. Harfiyen bağlıyım. Ana çerçeveye sadık kalarak uygulamayla ilgili bazı konuları karşılıklı rıza içinde çözeceğimize inanıyorum.’’

Başbakan Yılmaz'ın önümüzdeki döneme ilişkin oyun planı bu şekilde özetlenebilir.” (S. ERGİN, 19 Temmuz 1998, Hürriyet)

 

Ahmet KABAKLI - Türkiye:

1

27 Ağustos 1998

İyimser ile Karamsar

2

29 Aralık 1998

Osmanlı’nın Aydınlık Dünyası

 

“İyimser ile karamsar

 

-[Tartışma]-

Bir candostumuz, içine düştüğü, inanılmaz bir hayret tonu ile:

- Bu nasıl iştir, diyordu. Sanki milletimizin bilinen insanları kenara köşeye yahut mezara çekilmiş de bir sürü cibilliyetsiz, karaktersiz, fırlama, kepaze mahluk ortalığı sarmış, mevzilerimizi, tersanelerimizi, birçok mevkilerimizi işgal etmiş gibi.

- Ne müthiş, ne garip bir hayretle, şaşkınlıkla söyledim. Hoş ama, Türkiye, belki elli yıldan beri bildiğimiz hay ve hayalette değil mi? Yani halkın deyişiyle, değişen ne var ki? “Eski hamam eski tas!” türküsü çağırmıyor muyuz?

- Hayır öyle değil. Ben şu yaşadığım ömürde bu kadar hile, fenalık, ihanet ve rezaleti bir arada görmedim. Ne oldu yahu! Aile terbiyemiz hepten sıfıra mı indi? Okullarımızda eğitim mi kalmadı. İnsanlık ahlak kavramlarını tümden mi unuttuk? “Allah’tan korkun, kuldan utanın!” derlerdi. Yoksa bunlar da devlet ve zaptiye zoruyla yasak mı edildi?

- Vallah ben seni, her rüyayı hayra yoranlardan bilirdim. Allah saklasın başına yeni bir bela mı geldi? Ağzını hayra aç yahu. Neredeyse “batıyoruz” diyeceksin.

Yani iyimser efendi! Benim hayırsız rüya görmeme ne hacet! Sevgili basınımız öyle şom uydurmaları her sabah, kaç seans yumurtluyor ki, üstelik görmediği rüyaları da kendisi uydurup, gazeteler ve TV’ler dolusu yayıyor ki, şom ağızlar hiç kalır yanınızda. Vallahi “basın” diye her kötüyü bin kat beter yalana buluyorsunuz. Dehşetengiz “medya”nız ahlâki neş’e ve mecal mi bıraktı bizlerde?

İçine düştüğümüz korku, eziyet, memleket çileleri o abartmalarınızdan doğuyor. Hünerimiz yani hiciv beyitleri söylemek değil ki. Çok değerli bir ahlak adamı da şu unutulmaz hicvi söylemişti. İyi mi yani:

Babamın mezarına gidip, halini sormaya kalksan, o merhum senin becerdiğin, çirkinliklere bakıp: “Atmadım böyle tohum, hergele! Nerden çıktın!” diye soracaktır.

- Hakikaten, sen ne söylüyorsun işte! Öyle bir yöneticiler, aydınlar (!) ve ülkenin canına okuyanlar ülkeyi sömüren nesli oldu ki, hiçbir halk bu kadar çekirgeye dayanamaz. Ecdat da yakın ölüler de, memleketin yarını ve gelecek kuşakları da bizden hiç hoşnut değil.

Yani çifteler, hileler, yumruklar içinde kanlanan suratımızı iyi göstermek için “habire kızılcık şerbeti içiyoruz” mu diyelim?

- Canım! Haklı sayılırsın ama, ülkemizde güzel şeyler de oluyor. Mesela hasret olduğumuz demokrasi, ha geldi ha gelecek! Seçimlerin tarihi Meclis’çe belirlendi. Daha sekiz dokuz ay var ama Halkın iradesiyle “ Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ülküsüne dönmek üzereyiz.

- Şimdi söyletme adamı. Seçim meçim ama ne kadar korkulu şartlara bağlamışmar adamı? “Kimseyi ürkütmeyeceksin. Bizce irtica sayılacak hiçbir şeyi yapmayacaksın. Yoksa başsavcı beyler yine arkana düşer...” deniliyor. Korku, vesvese, tehdit altında olur mu demokrasi? Olur mu demokratik seçim?

- İyi de yine o sizin hür basınınız değil mi yapan bunları? Yine. Sayın devlet adamlarına, yine o yıldırıcı cevapları vermeye mecbur edecek soruları soran siz değil misiniz? Şu velinimet halka karşı biraz daha şefkatli ve saygılı sözler söyletecek dünyadaki benzerlerine eş gazetelere ne zaman kavuşacağız a canım?” (A. KABAKLI, 27 Ağustos 1998, Türkiye)

 

Ahmet Turan ALKAN’ın bu yapıda yazısına rastlanılmamıştır.

Görüldüğü gibi köşe yazılarının tek bir yapısı yok. İncelediğimiz köşe yazılarının, yazarlara göre (Grafik 4, Grafik 5, Grafik 6, Grafik 7, Grafik 8, Grafik 9, Grafik 10) ve tamamının (Grafik 11) yapıları yüzdelik olarak aşağıdaki grafiklerde açıkça görülmektedir:

Y. ALDOĞAN’ın incelediğimiz toplam 67 yazısının yapı olarak % 37’si KTA, % 19’u AT, yine %19’u KTA[T], %6’sı TA ve %3’ü TA[T]’den oluşurken geriye kalan %16’sı ise yapısal bütünlüğe sahip değildir.



* Basım tarihi yok.

* Örnekler biçim olarak hiçbir değişikliğe tabi tutulmadan yayınlandığı şekliyle verilmektedir.