forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

ELİF ŞAFAK’IN MİGRENİ… MEHMET TEZKAN’IN BURNU...

unal_bolat_yeniÜNAL BOLAT
Gazeteci hastalanmalı mıdır? Evet, bazen hastalanmalıdır. Gazeteci nasıl ki bir eylemin ortasında… Bir savaşın göbeğinde gazetecilik yapmayı mesleğin kaderi sayıyorsa…Nasıl ki haber uğruna can dahi verebiliyorsa…

 

Gazeteci bazen de hastalanmalıdır…

Çükü gazeteci, insan sağlığının önemini ancak o vakit kavrayabilir.

Ancak o zaman diğer sektörler gibi sağlığı da sorgulayabilir.

Ancak o vakit önemli gözüken gündemlerden başını kaldırıp da sağlığı gündeme taşıyabilir.

***

Evet, gazeteci de hastalanmalıdır.

Hastalığın ne amansız bir dert olabildiğini bizzat yaşayarak görebilmelidir.

Böylece en azından başına gelen hastalığı etraflıca anlatır. Hiçbir etki altında kalmadan… Filan tıp otoritesi şunları söylüyor” gibi el elin eşeğini arama modunda olmadan…

Çuvaldız olmasa da en azıdan iğne kendisine batar çünkü…

İşte o vakit, devasa ülke meseleleri bile güme gider…

Böylece gazeteci esasında, sağlık problemini dile getiremeyen milyonların da sesi oluverir.

***

Bu yazıyı kaleme almama vesile oldukları için Elif Şafak ve Mehmet Tezkan’a teşekkür ediyorum. İkisine de gerçekten acil şifalar diliyorum.

Ama inanın birkaç gün arayla peş peşe yayınlanan bu “kendi rahatsızlığı” konulu sağlık makaleleri beni heyecanlandırdı. On beş yıldan beri beynimdeki tez doğrulanır gibi oldu…

Gazeteci objektifini sağlık konusuna çevirebilmesi için, bizzat kendisi hasta olmalıdır.

Aksi takdirde gazeteci sağlığa dönüp bakamıyor, bakamıyoruz.

***

İşte Mehmet Tezkan… Makalesinin giriş kısmında bu tezimi doğruluyor inanın…

“Vallahi memleketin önemli sorunuymuş… Ameliyat masasına yatınca öğrendim… Başıma geldiği için değil, herkeste olduğu için… Kim arasa, kimi arasam ‘aaa bende de aynısı var’ demez mi?

Meğer, memleketin yarısı hava alamıyormuş.. (Milliyet. 3 Nisan 2011)

***

4. Kuvvet okuyucuları bilir ki on yıldır bu sitede sağlık konulu makalelere ağırlık verdim.

Ama herkesin siyasi, ekonomik, magazin gündeminde gezindiği bir sırada benim insanlara alternatif sağlıktan haber verme gayretim, güneş ışığında mum yakmak gibi anlamsız kalıyordu.

Gazeteci dostlarıma anlatamıyordum. Ciddi anlamda haber değeri görmüyorlardı anlattıklarımda. Çünkü gündem oluşturmuyordu (!)

Öte yandan sağlığın içindeki beni tanıyanlara da bu anlamsızlığı anlatamıyordum bazen…

Çünkü onlar sağlığın içindeydi. Sağlık da her şeyin başıydı… Öyle olmalıydı…

Dolayısıyla yazdıklarımız herkesin dikkatini çekmeliydi. Ya da dikkat çekici yazılar yazabilmeliydik… Tezkan gibi… Elif Şafak gibi…

Oysa ben bu dostlarıma, medyanın gündemiyle, medyanın dışındaki sessiz insan yığınlarının gündeminin birbirinden Süreyya yıldızı kadar uzak olduğunu dahi anlatamıyordum.

En yakınımdakiler bile, benim bu konuyu yüzde bir buçuk ancak anladığımı dile getiriyordu… İşte o vakit aklımdan bir kez daha geçiyordu düşüncem…

Gazeteci de hasta olmalıdır… O vakit sağlık, gündemin merkezine otururdu…

***

Öyle olmasaydı Aşk yazarı Elif Şafak migren yazar mıydı? Ya da O’na kimse migreni bu şekilde anlattırabilir miydi? Köşesinde migren bu kadar yer bulabilir miydi?

Ama bakın ne diyor Elif Şafak:

“Migren! Herhalde hayatımdaki en esrarengiz kelime. Bir türlü çözemediğim, boyutlarını kavrayamadığım.” (Habertürk Gazetesi 7 Nisan 2011)

Şimdi ona hiçbir tıbbı otorite “migrenin çaresi var”ı anlatamaz… Çünkü o çözümsüzlüğü yaşadığını yazıyor…

Ama işte şimdi ben, Elif Şafak’a, bir akupunkturun migren tedavisindeki rolünü anlatabilirim.

Tıpkı onun nasıl olduğunu bilmediğini söylediği, migren ağrısındaki esrarengizlik gibi, akupunkturun da esrarengiz bir biçimde migrende nasıl yüz güldüren sonuçlar verdiğini müjdeleyebilirim.

Çünkü o artık gazeteci gözüyle bakıyor migrene… Ben de gazeteci gözüyle anlatıyorum migren tedavisindeki alternatif yaklaşımı…

O migrenin ağrısını yaşıyor ve yazıyor… Ben de migren ağrısından tedavi olup iyileşenlerle röportaj yapıyor ve yazıyorum. Hem de on beş yıldan beri… Binlerce migren hastasıyla…

***

Peki, ben nerden mi biliyorum akupunkturu böyle?

Kendimden biliyorum… Çünkü ben de 15 sene evvel astım-bronşitte böylesi bir çaresizliği yaşarken tanışmıştım akupunkturla… İşte o zaman bakmıştım akupunktura gazeteci gözüyle… Astımda yaşadıklarımızı yazmış ve binlerce okuyucumun gündemini yakalamıştım bilmeden.

O günden beri, gazeteci gözüyle, herkesin akupunkturu “merak etmesini” - “araştırmasını” sağlamaya gayret ediyorum…

Gayretim akupunktur uzmanlarından bile fazla… Çünkü onlar akupunkturu biliyor ama hastanın çaresizliğini asla… Onlar akupunkturu uyguluyor ama tavsiye için uğraşmıyor. Ben tavsiye ediyorum… Herkese ve her şeye rağmen… Niye? Çünkü ben gazeteciyim… Önce kendim yaşadım… Sonra, 15 seneden beri nice rahatsızlık sebebiyle akupunktura gelen binlerce hastayla görüştüm ve konuştum.

Yine çok önceleri İsmet Berkan’dan, Meral Tamer’e, Serdar Turgut’tan Çetin Altan’a kadar birçok köşe yazarına “kendi rahatsızlığı” konulu makaleleri sebebiyle teşekkür ettim..

Çünkü ben bir gün gelip meslektaşlarımın da benim gibi akupunkturu merak etmesinin sağlıkta çözümsüzlük yaşayan nice insanın akupunkturla nasıl yüzünün güldüğünü görerek gündeme taşımasının Donkişotluğuna soyunmuş biriyim.

Her vesileyle bu konuyu gündeme getirmeye çalışıyorum.

***

O bakımdan diyorum ki

Gazeteci bazen hasta olmalıdır ki hasta olanların gündemini de gündeme taşıyabilsin.

Gazeteci bazen hasta da olmalıdır ki, her şeyin sorgulanabildiği bir dünyada, rahatsızlıklar-ın-a çözüm üretemeyen tıbbı da sorgulamayı akıllarına getirebilsin…

Bütün meslektaşlarıma ve hastalarımıza acil şifa dileklerimle…

unalbolat@hotmail.com


NOT: Bu iki isme de makaleleri için teşekkürlerimle

DKM ARŞİVİ