forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

PUSULA GAZETE'SİNDEKİ HÜSEYİN KOCABIYIK SÖYLEŞİSİNİN TAM METNİ!

Aktif .

hkocabykdecupeDoğu Anadolu'nun ilk ve tek bölge gazetesi PUSULA, bugün yayınladığı Pazartesi Söyleşisi ile közlenen 28 Şubat tartışmalarını yeniden alevlendiriyor.

 

28 Şubat'ın yakın tanığı, Tansu Çiller'in Başdanışmanı Hüseyin Kocabıyık, Pusula Gazetesi'nde Dördüncü Kuvvet Medya kurucusu ve Pusula yazarı Ahmet Tezcan'ın sorularını cevaplandırdı.

Kocabıyık; 28 Şubat ile ilgili tanıklıklarından örnekler verirken, darbe yıldönümünde sessiz kalan yahut "rövenşist olmayalım" yaklaşımında bulunan muhafazakâr medyaya da keskin eleştiriler getiriyor. 

İşte Pusula Gazetesi'ndeki o söyleşi:

“Darbe yapmak için sahte CIA ajanı ile röportaj yapıp Çiller’i
tehdit ettiler. ”

Söyleşi: Ahmet Tezcan

- Hüseyin Bey siz 28 Şubat Darbesi’ne yakından tanıklık ettiniz. Tanıklığınızı TRTHaber’deki Kozmik Oda programında Rıdvan Memi’ye anlattınız. Herkes 28 Şubat için askeri suçlarken, siz ilk defa isimler vererek darbenin asıl failinin sermaye grubu olduğunu söylediniz. 28 Şubat’ın yıldönümünde medya bu konuyu ele aldı, suçlular ilan edildi, yargılansınlar denildi, sonra birden “Rövanşist olmayalım” tavrı hakim olmaya başladı. Hatta Zaman Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı Aydın Doğan’ın 28 Şubat’ın suçlusu değil direnişçisi olduğunu yazdı. Siz bu tavır değişikliğini neye yoruyorsunuz?

İlk önce şu rövanş kelimesi üstünde durmak istiyorum. Sayın Cumhurbaşkanımız da “Rövanşist davranılmamalıdır” gibi bir açıklamada bulundu. Rövanşist davranmak ifadesi doğru bir ifade değil. Herhalde sayın Cumhurbaşkanımız “intikamcı davranmamak gerekir” demek istemişlerdir. Çünkü rövanş dediğimiz şey bir eşit karşılığı ifade eder. Bir maç oynarsınız 1-0 yenilirsiniz, onun rövanşınız oynar kazanırsınız. İyi ile kötü arasında bir eşitlik durumu olmaz. Kötü kötüdür, iyi iyidir. Rövanş kelimesini kullandığınız zaman iyi ile kötüyü eşitlemiş oluyorsunuz. Bu doğru değil. İntikamcı davranmamak lazım derseniz bu doğrudur. Her ne kadar hakikat davalarında, Müslüman dediğimiz şahsiyet biraz müntekim olması gerekse de, kötü hisleri barındırmak manasında intikamcı davranmamak lazım. Ancak 28 Şubat süreci ve bu sürecin öne alınması meselesi, bir rövanş ya da intikam alma meselesi değildir. Bu bir adalet arama sürecidir. Şimdi asıl sorunuza geliyorum. Dün 28 Şubat’ın gazabına, zulmüne uğramış, ızdırabını çekmiş insanlar, aydınlar, kalem erbapları demokrasi adına 28 Şubat’ı enine boyuna sorgulamaları gerekirken, hukukun 28 Şubat sürecini denetlemesinin yollarını açmaları gerekirken neden kapatmak istiyorlar? Bunun birkaç nedeni var. Bunların bir kesimi için birinci neden sınıfsal. O insanlar dün 28 Şubat’ta kendisine zulmedenlerle aynı sınıfın insanı aslında. Bunlar İstanbul’daki sosyolojik katmanlaşmada kendilerini Boğaz ve çevresindeki seçkinlere mensup hisseden insanlar. O sınıfsal dayanışma şimdi birbirlerini korumalarına neden oluyor. 28 Şubat’tan önce bu insanlar aynı lokantalarda yemek yiyorlardı, aynı patronlardan maaş alıyorlardı, birbirlerinin evlerinde yiyip içiyorlardı. Sonra 28 Şubat geldi, bunların içerisinden bazı insanlar yapılanları tasvip etmediler, karşı çıktılar. Mesela Nazlı Ilıcak. Sonra 28 Şubat’ın üzerinden yıllar geçti, bugünlere geldik. Bugün bir hukuk devleti anlayışı hakim. Türkiye hem geçmişine dönük ağırlıklarından kurtularak, o ağırlıkları bir hukuki denetime tabi tutarak temiz bir gelecek inşasına çalışıyor. İşte bu aşamada o insanlar neredeyse bu temiz gelecek hedefine mani olmak ister tavra giriyorlar. Sebebi geçmişteki sınıfsal aidiyet. 28 Şubat’ı paranteze alıp hayatlarından çıkartıyor ve yeniden yoğunlaşıyorlar. Bu bir sınıfsal dayanışma. Sınıf alışkanlıkları, sınıf ilişkileri demokrasi ahlakının ve demokrasi sadakatinin önüne geçiyor.

ERDOĞAN’A FATURA ÇIKARDILAR

- Sebeplerden biri de, 28 Şubat’ta Erdoğan’ı destekleyen insanların, Tayyip Erdoğan Başbakan olduktan sonra, bu desteğin karşılığını beklemiş ve alamamış olmalarının kırgınlığı, öfkesi olabilir mi?

Çok doğru. Aynen söylediğiniz gibi. 28 Şubat oldu. 2002’de millet bir bakıma siyasetçilerin yapamadığını yaptı ve Türkiye’nin siyasi kaderine el koydu. Tayyip Erdoğan’ı cezaevinden çıkardı, getirdi ve Türkiye’nin başbakanı yaptı. O gün Erdoğan’ın haksızlığa uğradığını düşünen, söyleyen, yazan insanlar, bu çabalarının karşılığını Türkiye’nin yönetiminde olan Tayyip Erdoğan’dan talep ettiler. Kimi kendisi için, kimi müessesesi adına taleplerde bulundu. Kimi maddi, kimi de mevki taleplerinde bulundu. Esasen bizim tanıdığımız Başbakan Erdoğan kendisinden istenen her makul isteği karşılamak konusunda çok cömert bir kişi. Fakat bunu bir fatura olarak önüne koyduğunuz zaman, şiddetle tepki gösteren bir insan. Nitekim özellikle gazetecilerden bu tarzda kendisine fatura getiren bir çoğuyla ilişkisini kesmiştir. İşte o noktadan sonra, bu insanların nezdinde Tayyip Erdoğan tartışılır hale gelmiştir. Fırsat buldukça konjoktürün içerisinde zihinlerindeki bu öfkeyi sergilemişlerdir. Bunu yaşayarak birebir gördük. Tek tek de isimlendirebiliriz. Herkes de biliyor bunların kim olduğunu.

- Peki muhafazakar kesim?

Muhafazakar kesim 28 Şubat’ın zulmüne en fazla uğrayan kesimdir. Onlardan bir kesim de bugün 28 Şubat’ın sorgulanmasını, derinleştirilmesini, yargılanmasını, bu hareketin arkasındaki dinamiklerin deşifre edilmesini istemeyen bir tutum içerisindeler. Bunu niye yapıyorlar diye çok düşündüm. Bir maddi kazançları yok bunu yapmakla. Aslında bu bir adalet arayışı iken, bu arayışı neden kırmak istiyorlar diye soruyorum kendime. Bulabildiğim tek cevap şu; Muhafazakarlarda maalesef tarihten gelen bir olumsuz gen var ve bu gen bu gibi durumlarda egemen oluyor. O da aşağılık kompleksi! Türkiye’nin seçkinleri karşısında duydukları aşağılık kompleksi! Bir tür oryantalize olmuş bir zihniyet bu. Kendisini öteki görmenin bir devamı. Kendilerine hâlâ İstanbul’un seçkinleri üzerinden meşruiyet arayan bir aşağılık kompleksi! Başka bir şey değil! Eğer böyle bir şey olmasaydı bugün insanların hak ve adalet arayışına destek vermeleri gerekirdi.

- Sadece bu sebep midir yahut bu aşağılık kompleksi tek neden olabilir mi? Korku mesela, ne olur ne olmaz korkusu. Bu da bir başka sebep olabilir mi?

Bakın ben size ilk defa Pusula için bir analiz yapayım. Türkiye’nin yakın tarihinde ve bu tarihsel süreç içerisinde kitle, sınıf ve fikir mücadeleleri yaşandı ve sonuçta Müslüman, muhafazakar dediğimiz, milli ve manevi değerlerine arkasını dayamış insanlar her alanda bu mücadeleden galip çıktılar. Aslında Anadolu Bizans’ı yendi. Siyasette de yendi. İşte örneği Tayyip Erdoğan’dır. Ekonomide aynı şekilde, Anadolu Kaplanları bir örnektir. Eğitim hakeza. Gazete deseniz en iyi gazeteyi bu insanlar çıkartıyor, var örnekleri. Buna rağmen neden galip oldukları bir zaferin sonuçlarını yaşayamıyorlar? Bir başka ifadeyle; meydanda yendikleri rakiplerinin karşısında masada neden hâlâ aşağılık kompleksi hissediyorlar? Bu önemlidir. Türkiye’de Cumhuriyet elitlerinden müteşekkil bir burjuva her şeye rağmen var oldu. Milli manevi değerlere sahip kesim her sahada zafer kazandı ama bu çarpık elitist burjuvanın karşısına ikame edecekleri kendi burjuvalarını ortaya çıkartamadı. Dünyanın güneşin etrafında dönmesi gibi hâlâ onlara öykünüyorlar. Dolayısıyla muhafazakar kesim artık kendi içinden bu ülkeyi temsil edecek bir burjuva sınıfı yetiştirmek durumundadır. Bu da şüphesiz büyük ekonomiyle olur, nesillerin çok ciddi bir eğitim sürecinden geçirilmesiyle, sivil toplumlaşmayla, kültür ve sanat alanlarında müesseseleşmeyle olur.

EKREM DUMANLI NEDEN ÖYLE YAZDI?

- Yani muhafazakâr kesim bu saydıklarınızı yapmak yerine, nefret ettiği kesime benzeme yarışına mı girdi?

Aynen öyle söylemeye çalışıyorum. Eğer böyle giderseniz elli yıl, yüz yıl da geçse Aydın Doğan yine Aydın Doğan olarak kalır, onun çocukları Türkiye’nin burjuva kimliğini temsil eder. Ekrem Dumanlı da Ekrem Dumanlı olarak, “ötekilerin temsilcisi” olarak kalır. Meselenin esası budur. Türkiye’de milli burjuvazi henüz yetişmedi ve egemen olmadı, olamadı. O kadar ki 28 Şubat’ı bile yargılamaktan çekiniyoruz, ürküyoruz. O burjuva sınıfına duyduğumuz kompleksten dolayı.

- Siz o günleri yaşadınız. Aydın Doğan, Ekrem Dumanlı’nın yazdığı gibi 28 Şubat’a direnmiş miydi gerçekten?

Bunu söylemek için ya o dönemi yaşamamak lazım, yahut o dönemle ilgili birinin uydurduğu yalana inanmak lazım ya da Aydın Doğan’ı meşrulaştırmak, yeniden diriltmek gibi bir sipariş almak lazım. O söylenen bunlardan biriyle ilgili olabilir ancak. Bakın, 28 Şubat’ta Aydın Doğan’ın sahibi olduğu gazetelerin koleksiyonlarını çıkarttığınız zaman, bir savcının 28 Şubat’la ilgili ilave bir delil aramasına gerek yoktur. Hükümeti yıkma teşebbüsünün her türlü biçimi o koleksiyonlarda mevcut. O köşe yazılarında mevcut. Açıkça bir darbenin stratejistliğini yapıyor o gazeteler. Askerlere yol ve yön gösteriyor. Hükümet devirme cürmünü açık bir şekilde işliyor. Yani o gazetelerin sahibi bir hükümet değişikliğinin en önemli belirleyeni ve aktörüydü, o hükümet değişikliğiyle Başbakan olan şahsı (Mesut Yılmaz’ı) evinin kapısında pijamayla karşıladı. Bu akla ziyan bir şey.

- Gazete manşetlerinden sözedildiğinde de “Orada yanlış da olsa gazetecilik yapıldı, ancak gazetecilik etiği açısından sorgulanabilir, suç olarak yargıya taşınamaz” gibi bir argüman öne sürülüyor ama…

Ben geçenlerde bir televizyonda bu suçu kanıtladım. O dönemin Hürriyet Gazetesi yazarı Uğur Dündar ve şu dönem üniversitelerde medya etiği dersleri veren Haluk Şahin iki sahte CIA ajanını konuşturdular, Tansu Çiller’in CIA ajanı olduğunu söylettiler. Sonra Hürriyet Gazetesi bu derma çatma, yalan yanlış şeylerden hareketle “Çiller CIA Ajanı” diye manşet attı. Amaç Çiller’i korkutup, bezdirip hükümetten istifa etmesini sağlamak. Ardından Emin Çölaşan kendi kitabında yazıyor Sakıncalı Gazeteci kitabının 106’ncı sayfasında; Tansu Çiller’in doktorundan onun çıplak fotoğraflarını çalıyorlar. Ertuğrul Özkök, Uğur Dündar, Mesut Yılmaz, Emin Çölaşan birbirlerine gösteriyorlar, birbirlerine o fotoğrafları ikram ediyorlar. Kendisi yazıyor, bunu ben söylemiyorum, dikkat edin! Nerde oluyor bütün bunlar? “Benim gazetelerim, gazetecilerim şereflidir” diyen Aydın Doğan’ın gazetesinde oluyor ve bu insanlar Çiller’i tehdit ediyorlar bu resimleri yayınlamak için, istifa et diye. Bu bir hükümet devirme, bir siyasi tasfiye değil midir?

İRTİCA PALAVRA!

-Peki neden? Birinci neden olarak Tansu Çiller’in Erbakan’la koalisyon kurması olarak gösteriliyor. Erbakan’ın İslamcı kimliği dolayısıyla. Fakat siz Kozmik Oda’daki söyleşide başka bir sebep gösterdiniz: Büyük sermaye grubunun, Koç Grubu’nun Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girmesine karşı oluşu. Hangi neden için yapıldı 28 Şubat? İrtica mı Gümrük Birliği mi?

İrtica, laikliğe tehdit, İslami gelişme, bunlar tek kelimeyle palavra! 28 Şubat’ın altını kazıdığınız zaman büyük sermaye çıkar ve onun ekonomik çıkarlarını koruma sevdası çıkar. Askerler de bu sermayenin tetikçiliğini yapmıştır. Onların da günahları affedilmezdir ama 28 Şubat’ı planlayan, ilk fikrini ortaya atan, yapı taşlarını oluşturan askerler değildir. Onlar sadece uygulayıcıdır, fedaidir, ellerinde silah olduğu için korkutma görevini onlar üstlenmiştir. 28 Şubat’ı yapanlar, yaptıranlar büyük sermayedir. Sebebi söylediğiniz gibi gayet basittir. Gümrük Birliği’ni, kendi kurdukları düzen için tehdit görüyorlardı. Çünkü Gümrük Birliği demek rekabet demekti, teşvik almamak demekti. Öyle bir düzen kurmuşlar ki, yerli sanayi, gümrük duvarları yüksek, ürettikleri arabayı 10 katı fiyata satıyorlar, bir de sürekli olarak devletten aldıkları teşviklerle, olağanüstü imtiyazlarla kuruluşlarını besliyorlar ve büyütüyorlar. Kendilerini de bu ülkenin sahibi zannediyorlar. Refah-Yol geldiği zaman kimse onların İslami kimliğiyle falan meşgul değildi. 28 Şubat denilen olguyu ortaya çıkaran şey şudur; Refah-Yol hükümeti İstanbul sermayesine devletin hazinesinden çekilen hortumu büzdü. O hortumdan İstanbul sermayesine akan parayı halka verdiler. Birincisi bu. İkincisi; bedelsiz ithalat diye bir şey çıkarttılar. İnsanlara paranız varsa Avrupa’dan daha kaliteli araç alın ben gümrük vergisi almayacağım dendi ve insanlar daha ucuz fiyata daha kaliteli araç getirmeye başladılar. Üçüncüsü; o günün Türkiye’sini biraz hayal edin; bunca gümrük koruması, bunca teşvik, avantaj ve imtiyaza rağmen, bu holdingler gelirlerinin yüzde 80’ini faizden kazanıyorlardı. Yani ellerindeki büyük likiditeyi devlete yüksek faizle satıyorlardı. Belli bankalar bunlara faiz geliri üreten yan kuruluşlar haline gelmişti. Refah-Yol hükümeti bu düzeni de bozacak bazı tedbirler almıştı.

- Post-modern tefecilik yapıyorlardı yani?

Bravo, çok güzel ifade ettiniz. Refah-Yol kurduğu havuz sistemiyle onların hazineyi faiz şeklinde yağmalamasını önlemeye çalışıyordu. Bir devlet kuruluşu paraya ihtiyaç duyduğu zaman bunların yüksek faizli bankalarından almıyor, havuzda biriken hazineye ait parayı daha düşük faizle kullanıyordu. Bu da o holdinglerin çok büyük faiz gelirinden mahrum kalması demekti. 28 Şubat dediğimiz şey buradan çıktı. Gerisi tamamen palavra! Orada kendi ekonomik çıkar doktirinlerinin kavramlarını askerlerin duyarlılıklarına göre değiştirdiler. Faiz kavramından bir ok çekelim Genel Kurmay’a doğru, okun önünde ne yazıyor; İrtica! Teşvik kavramı mesela; bir ok çekelim yahut eşittir diyelim, Genel Kurmay’a giderken Laiklik olarak değişiyor.

- O dönemin bakanlarından Bahattin Yücel bir televizyonda kendisinin tehdit edildiğini söyledi, bir başka televizyonda Can Ataklı Yücel’in tehditle istifa ettirildiğini açıkladı. Fakat akabinde Yücel bunu yalanladı. Siz ise o tehditle istifanın doğru olduğunu söylediniz. Bahattin Yücel sizi dava edeceğini söyledi. Dava açıldı mı? Sizi de susturmaya çalıştılar mı?

Beni susturmaya çalışmadılar. Bu insanlar kimi susturup, kimi susturamayacaklarını bilirler. Beni susturamazlar, bunu bilirler. Çünkü 28 Şubat sürecinde bizzat majestelerinin hükümeti olan Mesut Yılmaz hükümeti döneminde, hem Batı Çalışma Grubu hem de dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz; Mümtazer Türköne’nin ve benim mal varlığımızdan hayatımızın her alanına kadar araştırılması yönünde yazılı talimat verdiler. O belgeler de elimde. Araştırdılar, sıfır problem. Çünkü biz natürel, kendi halinde, gariban insanlardık. Hala da öyleyiz. Pek değişmediği için hayatımız, beni nasıl bir saikle, tehditle susturabilirler? Ancak ölüm korkusuyla. Orada da bizim inandığımız akideler var…

BAHATTİN YÜCEL BENDEN KORKSUN!

- Peki diğerleri niye geri adım attı? Yaşar Okuyan dışında kimse konuşmaya cesaret edemedi. Ve Tansu Çiller, niye hiç konuşmuyor?

Bir kere konuşmanın başında da söylediğim gibi, bu insanlar belli bir dönem kendi sınıflarıyla ters düşmüş olabilirler ama sonuçta gene de o sınıfın tesir sahasında hayatlarını devam ettirmek istiyorlar. O gün tehdit edildiler, şantaja maruz kaldılar. Aradan onca sene geçti, bugün 28 Şubat’ın bu yönü tartışılıyor. Bu insanlar çıkıp o dönemde maruz kaldıkları baskı ve tehditler deşifre olduğu halde bunu söyleyemiyorlar. Bunun iki sebebi olabilir: Zihniyet aynı zihniyet. Belli ki o gün demokrasiyi savunan bir hükümet içerisinde bir çıkar elde etmek için bulunmuş. Mesela Bahattin Yücel zaten Anavatan Partisi’nden seçmenlerine ihanet ederek DoğruYol Partisine gelmiş, transfer olmuş. İkincisi de “Elimizde dosyan var konuşursan yazarız” diyenlerin elinde gerçekten bir şeyler var zannediyor olabilirler hâlâ. Ben de diyorum ki onlara; kardeşim Ertuğrul Özkök’ün ve Zafer Mutlu’nun elinde öyle dosya falan yok. Onlardan korkma! Korkacaksan benden kork! Kafam bozulursa seni özel yetkili savcının önüne oturturum! Dava açmazsan da alçaksın zaten! Söylüyorum bunu her yerde. İnşallah açar yani, şu ana kadar bir şey gelmedi ama, açmasını çok arzu ederim. Ama beni Asliye Hukuk paklamaz. Ben özel yetkili savcının önünde hesap verecek duruma getiririm onu.

- Peki bugün başlatılan 28 Şubat soruşturmasının akıbeti ne olur? Devam eder mi yoksa yeni bir konjonktür için üstü örtülür mü? O yönde işaretler var çünkü.

Bakın Ahmet bey, bu Türkiye’nin haysiyet meselesidir. Hukukun da haysiyet meselesidir. 28 Şubat’ta en fazla hasar gören; Türkiye’nin hukuk devleti inancı olmuştur. Hakimler, savcılar olmuştur ve maalesef hukuk adamlarımız da çok kötü sınavlar vermiştir. Şimdi bu soruşturmayı yapmak ve sonuçlandırmak zorundadırlar. Çünkü 28 Şubat, Türkiye’deki askeri müdahaleler içerisinde 27 Mayıs’ı saymazsak en ahlaksız olanıdır. Bir kere yeni yöntemler denediler. İnsanların şeref ve haysiyetiyle oynadılar. Mesela 12 Eylül’de işkence yapmışlardır ama insanların haysiyetiyle oynamak için özel çalışma yapmamışlardır. Burada özel yöntemler geliştirildi, medya kullanıldı. 12 Eylül, 12 Mart, 27 Mayıs siyasi iktidara karşı yapıldı ama 28 Şubat topluma yapılmış bir müdahaledir. Toplumun Müslüman kültürel zeminini kazımak gibi bir amacı vardı. Bu çok tehlikeli ve pis bir misyondu. Bir hareket düşünün ki toplumun değerlerine karşı savaş ilan ediyor. O yüzden savcıların bu meselenin kapağını açmaları, mahkemelerin de adil bir yargılama sonucunda tarihe geçecek hükümler vermeleri geleceğimiz açısından çok önemli.

- Bu dediğiniz yapılmazsa, açılmayan kapağın altında kim kalır? Bugünkü iktidar kalır mı mesela?

Başta Türkiye’nin hukuk devleti inancı kalır bu kapağın altında. İkincisi bu deformasyona mani olamayan, irade sergileyemeyen hükümet kalır. Çünkü bu halk üç dönemdir sadece duble yol yaptığı için, hızlı tren yaptığı için AkParti’yi iktidar yapmıyor. Halk şu hesapları da görüversin diye veriyor bu desteği. İşte 2001, 28 Şubat soygunu, ardından Tayyip Erdoğan Başbakan oluyor, AkParti iktidara geliyor.. 2007, 27 Nisan Muhtırası, ardından seçimlerde halkın yüzde 48’i yine Ak Parti’ye oy veriyor. 2011’e geldiğimizde Anayasa tartışmaları, referandum falan, halkın yüzde 50’si. Yani halk; bu bozuk düzeni değiştir, bu milletin hesabını da gör diye AkParti’yi iktidara getirdi. Bu hesabı görmezse, AkParti milletten aldığı siparişi yerine getirmemiş olur, onun da sonu diğerleri gibi olur!

http://www.gazetepusula.net

DKM ARŞİVİ