forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

KIYMA MAKİNELERİ DEZENFORMASYONDU!

Aktif .

orhan_birgit_300Darbeciler kuyudan nasıl çıkarıldı? Dava nasıl sulandırıldı? Öğrenciler sokağa nasıl döküldü? Dezenformasyon nasıl yapıldı? Gazetecilere yönelik operasyonları tereddütle karşılayanlar, gazeteci Orhan Birgit’in Aksiyon’a yaptığı açıklamaları dikkatle okusun.

 

Aksiyon Dergisi'nin son sayısında 27 Mayıs Darbesi'nin yakın tanığı ve darbe öncesi adı birçok olayda geçen Basın Konseyi Başkanı Orhan Birgit'le yapılan bir söyleşi yer aldı.

İşte İdris Gürsoy'un Orhan Birgit'le yaptığı söyleşi...

Sarıkız, Ayışığı, Eldiven ve Yakamoz isimli darbe planlarının hesabının sorulması, Balyoz Darbe Planı’ndan dolayı aralarında eski kuvvet komutanlarının da bulunduğu askerlerin yargılanması, demokrasi tarihimiz açısından bir milat. Ancak Türkiye, darbecileri ilk kez yargılamıyor. 27 Mayıs’tan önce de darbe tertibi içinde olmakla suçlanan 9 subay, hâkim karşısına çıkarılmıştı. Eğer onlar mahkûm edilebilseydi, belki de 27 Mayıs kanlı ihtilalı olmayacaktı.

Peki, neydi 9 Subay Olayı?

1957’de Samet Kuşçu isimli bir subay, 27 Mayıs darbesini günü gününe ihbar etmişti. Kuşçu da ihtilal yapmayı planlayan cuntanın üyesiydi. Evinde toplantılar yapılıyordu. Sonradan pişman olmuş, ‘yaptığımız yanlış’ demişti. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, hemen Bakanlar Kurulu’nu topladı, hükümeti “Mesele ciddidir. Bu iş 9 subayın işi değil. Bütün memlekette ordu içinde cuntalar kök salmıştır. Bunların üzerine ciddiyetle gidin, teşkilatı meydana çıkarın.” diye uyardı. Başbakan Adnan Menderes, bir grup subayın darbe tertibi içinde olduğunun tespit edildiğini Bakanlar Kurulu’nda açıkladı. Hükümet olayın üzerine gitti. Daha sonra hepsi 27 Mayıs darbesinin içinde yer alacak olan 9 subay, derdest edilip toplandı. Sonra ne mi oldu? Darbeciler askerî mahkemede yargılandı. Sadece darbeyi ihbar eden Samet Kuşçu mahkûm oldu, darbe tertipçisi 9 subay ise beraat etti. Operasyonun başında, ‘bizi de yakalarlar’ korkusuyla dağılan cuntalar, beraat kararından sonra yeniden bir araya geldi. 27 Mayıs darbesini tertipleyenlerden Faruk Güventürk, “Her şey doğruydu. O işi önleselerdi 27 Mayıs’ı yapamazdık.” diyecekti. Celal Bayar ise “9 Subay Olayı iyi değerlendirilse 27 Mayıs olmazdı.” dedi. Peki, darbeciler nasıl beraat ettirildi? Orhan Birgit, 54 yıl sonra önemli ayrıntıları Aksiyon’a anlatıyor.

Orhan Birgit (1927) asker, gazeteci, avukat ve CHP yöneticisi olarak 27 Mayıs’ta neredeyse her taşın altından çıkan bir isim. 1957-60 döneminde darbe ile yargılanan 9 subaydan biri olan Cemal Yıldırım’ın avukatı. Kim Dergisi’ni yayımlıyor. Genelkurmay Karargâhı’nda Erol Simavi ile birlikte çalışıyor. Tahkikat Komisyonu tarafından ihtilal komitesinin başkanı olduğu iddiası ile 22 gün ifadesi alınıyor. CHP Beyazıt İlçe Başkanı olarak 28 Nisan 1960’ta İstanbul Üniversitesi öğrencilerini sokağa döken eylemi organize ediyor. ‘Öğrenciler kıyma makinelerinde kıyıldı’ haberlerini yayımlıyor. Birgit, bazen muhalif bir gazeteci, bazen darbecileri savunun bir hukukçu, bazen öğrencileri sokağa döken CHP’li bir siyasetçi... Her önemli olayda imzası var.

Birgit, 85 yaşına rağmen dinç. Basın Konseyi’nin İstanbul’daki merkezinde sadece 27 Mayıs ve onun rol oynadığı olayları konuşuyoruz. İlk defa ayrıntılara giriyor. Çok istekli görünmüyor. Israrlı bazı sorularımızı ustaca geçiştiriyor. Ancak yine de anlattıkları bir dönemin perde arkasına ışık tutacak nitelikte. Gündemdeki konulara Birgit’in anlattıklarından sonra dikkatle bakmakta yarar var. Birgit, yıllar sonra “CHP il örgütünün talimatı ile 9 cuntacı subayı kuyudan ben aldım. İstanbul’daki öğrencileri organize ettim. Kıyma makineleri haberleri tam bir dezenformasyondu.” diyor.

-Siz 1957’de cuntacıların avukatlığını yaptınız. 9 subaydan biri olan Cemal Yıldırım’ın avukatlığını üstlenmeniz nasıl oldu?

Cemal Yıldırım’ı tutuklamışlar. Ben Millî Savunma Bakanlığı’nda askerlik yaparken temsil bürosu başkanıydı. Oradan tanıyordum. Emekli olduktan sonra siyasete atılmak istiyor, CHP’den. CHP il sekreteri İlhami Sancar’la da tanışıyor. İlhami Bey bana dedi ki “Albayı tutuklamışlar. Karısı haber verdi, meşgul ol. Sen ilgilen. Ben fiilen meşgul olmak durumunda değilim.” Avukatlığını aldım. Beraat ettiler.

-CHP il başkanı neden size bu görevi verdi?

CHP bu işe pek bulaşmak istemiyor parti olarak. “Haber ver, teknik yardım da yapalım.” dedi bana il başkanı. Albayı Harbiye’de yer altında hücreler var, tabutluk, oraya koymuşlar. Kimse ile görüştürmüyorlar. İzin vermiyorlar. O zaman kafamız iyi çalışıyor. Avukat tutturmuyorlar. Ben alırım davayı, dedim.

-Nasıl?

Gittim eşine, dedim ki Albay’ın avukatlığını yapacağım. Sizden bir tek istirhamım var, icra davası açacaksınız. Üçüncü bir akrabanızı bulun, albaya dava açsın. Birisi gitmiş, icraya vermiş, işte Albay benden şu kadar borç aldı, ödemiyor diye. Ödeme emri gelmiş mi? Gelmiş. Ben de vekaletname çıkaracağım. Noteri de aldım, gittik Harbiye’ye. Dedim ki ben Cemal Yıldırım’ın avukatıyım. Nöbetçi amir karşı çıktı: ‘Onlara avukatlık yasak!’ ‘Tabii ben de biliyorum yasak; ama bunlara böyle böyle bir icra gelmiş. O icraya bu adamın itirazını yapmak lazım.’ diye itiraz ettim. Tuğgeneral, adli amiri çağırdı. ‘Böyle böyle vekaletname istiyorlar. Ne diyorsun?’ diye sordu. Adli hâkim, ‘tamam’ dedi. Askerî hâkim doğrudan komutana bağlı. Ne olacağının farkında adam; ama sesini çıkartmıyor. ‘Götürün, imzalasın’ diye izin verdi; ama ben yine ‘Olmaz efendim, noter görecek imzayı. Buraya getireceksiniz albayı.’ dedim. Komutan, ‘Öyle mi hâkim?’ diye sordu. ‘Öyle’ cevabını alınca, bastı zile. Bir subay geldi. Ona bir şeyler söylediler. Biraz sonra bir adam geldi. Albayın avurtları içine girmiş. Gözleri göremiyor ışığa çıktığı için. Ben bir omuz attım, zeki adam. ‘Albayım birisinden borç almışsınız, ödeyememişsiniz. Eşiniz evde. Haczediyorlar evinizi. Sizden vekâlet almam lazım.’ dedim. ‘Tamam avukat bey’ dedi. Çıkardım vekâletnameyi, imzaladı. Ben de açtım çantayı, çıkardım tahliye dosyasını. Vekâletnameyi ekledim. ‘Bu ne dedi?’ komutan. ‘Kendisinin tahliyesini istiyorum. Davanın avukatlığını aldım.’ dedim. ‘Höst, bunun için almadın!’ dedi. ‘Bunun için, onun için diye bir şey yok. Umumi avukatlığını aldım.’ dedim. ‘Bunu kabul etmek zorundasınız.’ dedim. Komutan, askerî hâkime sordu tekrar: ‘Öyle mi hâkim bey?’ O zamanki subaylar hiçbir şey bilmiyorlar. Gez-göz-arpacık döneminde, şimdiki gibi kurmay, dünya görmüş, NATO bilmem ne yok. ‘Öyle’ dedi hâkim bey. İş başladı bundan sonra.

-Bir subayın avukatlığını mı aldınız, hepsini mi?

Bir subayın alınca, diğerlerine yol açıldı. Ondan sonra başladı. Faruk Güventürk var, hepsi var. Yoluna girdi iş. Vekâletnameniz var, gidiyorsunuz, konuşuyorsunuz, siz başka arkadaşlara vekâletname veriyorsunuz. Sonra mahkemeyi dejenere ederek bir şeye sokuyorsunuz, kendi hukuki şeyiniz içinde. Olay o.

-‘9 subay doğru dürüst yargılansa darbe olmazdı’ diyenler var?

Olur muydu, olmaz mıydı bilemem. Ordunun içine bir şey girmiş. İkincisi, 27 Mayıs’ın şartları oluşmuş; senato, anayasa mahkemesi yok. İktidar baskı uyguluyor, nefes alacak hâlde değilsiniz. Keşke olmasaydı 27 Mayıs.

-Samet Kuşçu’nun ihbar ettiği bu subaylar 27 Mayıs’ın içinde yer aldı. Darbeci olduğunu biliyor muydunuz?

Ee, darbeciydiler. Ben darbeci değillerdi demiyorum ki… Ama ben avukatım. Ben görevimi yaptım. Bir avukat bir esrarkeşin savunmasını yaptığı zaman eroin ticareti yapmış olmaz. Size dosyayı getirirler, siz o dosyadan adamı ne kadar az zararla kurtaracağınızı planlarsınız. Darbe de öyledir, bilmem banka soygunu da...

-Siz avukatken gazetecilik de mi yapıyordunuz? Kim Dergisi’nde Kuşçu’yu itibarsızlaştıran yayınlar var.

Yapıyordum tabii. Kim Dergisi o zaman çıkıyordu.

-Dergi, darbecileri savunuyor. Yayın politikası nasıldı?

Mevcut iktidara karşıydı. Alternatif olarak da Akis gibi CHP’yi tutuyorduk.

-9 Subay Olayı’nda nasıl bir yayın politikası izlediniz?

9 Subay Olayı’nda yayın politikası izlemek mümkün değil ki. Askerî mahkemelerin yargılaması yayımlanamaz ama biz onu başka türlü yayımlıyorduk.

-Nasıl?

Duruşmada şöyle söylendi, böyle söylendi diye yayımlayamazsınız. Koridorda falancanın avukatı ‘şöyle bir savunma yaptı’ diye yayımlarsınız. Sonuçta vermiş olursunuz. Siz orada gazetecisiniz, kanunda boşluk ararsınız, o boşluğu kullanırsınız. Dersiniz ‘avukat arada şunları anlattı, savcı şunu söylemiş…’

-Nasıl beraat ettiler?

9 subayın içinde Samet Kuşçu da var. Onlarla beraber. Onun evinde toplanıyorlar. Kuşçu sonra, ya bizim yaptığımız doğru değil diyor filan. Gidip haber vereyim diyor. Haber verdiği zaman da ‘Tamam bize belge getir. Doğru mu dediğiniz?’ diyorlar.

-Kuşçu neden başaramıyor?

‘Böyle şeyler var’ deyince ona o zaman böyle küçük cihazlar (Teybimi gösteriyor. İ.G.) yok. Millî emniyetten büyük bir kayıt cihazı vermişler, bağlasın üzerine diye. Onu bağlamış gelmiş, bunlarla konuşmuş fakat çalıştıramamış. Götürmüş ‘kaydı aldım’ demiş. Bakmışlar, parazitler var, sesler yok. O zaman Mualla Acar diye İstanbul Radyosu’nun baş ses mühendisi vardı, seslerle falan da oynamışlar. Herkes bunalmış. Böyle bir karmaşa olmuş. Namık Gedik’e gitmiş. Asabi hareketler yapmış, paniğe kapılmış. O adam, o zaman oynattı zaten.

-Kuşçu haberlerini nereden aldınız? Objektif vermemişsiniz.

Nasıl, neyi vereceğiz? Askerî mahkeme, Harbiye’nin içinde. Aleni değil, girdiğiniz zaman Harbiye’ye evvela nöbetçi subaya gideceksin, ben falan şeyi takip edeceğim diyeceksiniz. Oradaki subayın insafına kalmış.

9 subayın beraatından sonra darbeciler yeniden toparlandı. Sivil uzantıları da vardı. 5 Nisan 1960’ta DP’liler, CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın 21 Mart 1960 gün ve 373 sayılı gizli genelgesini basına dağıtmışlardı. CHP İl Başkanlığı’nın, hücre şeklinde ve gizli olarak örgütlendiği ileri sürülüyordu. Ayrıca her ilçeden iki kişinin merkezdeki emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım’la temasa geçmeleri ve fısıltı gazetesi tekniğini kullanmaları isteniyordu. Albay Cemal Yıldırım, Orhan Birgit’in avukatlığını yaptığı 9 subaydan birisiydi. DP, Tahkikat Komisyonu kurulması için harekete geçmişti. Adliye ve emniyet yetersiz kalmıştı. CHP paniğe kapıldı. Eğer bu gizli örgütlenme iddiası doğru çıkarsa CHP kapatılabilirdi. Bu, darbeyi de önleyebilirdi. Tahkikat Komisyonu’nun çalışmasına engel olunmalıydı. Sokak hareketlendirilecek ve bunun için de öğrenciler kullanılacaktı. İstanbul’da (28 Nisan 1960) Türkiye’deki en geniş çaplı öğrenci olayları gerçekleştirildi. Beyazıt’taki hukuk fakültesinde başlayan olaylar yayıldı, polisle öğrenciler karşı karşıya geldi. İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim uygulandı. Üniversite ve yüksekokullar bir ay süreyle kapatıldı. Peki, aniden patlak veren ve 27 Mayıs darbesine zemin hazırlayan öğrenci hareketlerini kim başlatmıştı? O tarihte CHP Beyazıt İlçe Başkanı olan Orhan Birgit’e işte bu soruyu yönelttim:

-İstanbul ve Ankara’daki gösterileri kim organize etti?

Öğrenci gösterileri var. Gösterilere destek olabilirim. Olmuşumdur, olmamışımdır.

-Oldunuz mu?

Oldum. Ben eski bir öğrenci lideriydim. Geldi çocuklar, bana sordular, ben onlara ne yapmaları gerektiğini anlattım. Gösterdim.

-Öğrenci olaylarını siz mi organize ettiniz?

Evet, doğrudur.

-Nasıl?

Ben CHP Beyazıt İlçe Başkanı’yım. Öğrenciler (Nurettin Sözen falan da vardı içlerinde), başka birtakım arkadaşlar geldiler. Yardım istediler. ‘Ne yapabiliriz?’ diye sordular. Bizim yaptığımız şu, öğrenciler üniversite bahçesinde oturup direnç gösterecekler, miting yapacaklar tahkikatların kurulmasına karşı. Ancak olaylar kontrolden çıktı. Bir polis rektörü alıyor, sürüklemeye kalkıyor. Bu, talebeler içinde tahrik yapıyor. Özürlü bir rektör. İdare hukuku hocası vs... Olaylar kontrolden çıkıyor. Çocuklar da o zaman çok pasifist, silah kullanmıyorlar.

-Ne yapıyorlar?

‘Olur mu böyle olur mu, kardeş kardeşi vurur mu? Kahrolası diktatörler, bu dünya size kalır mı?’ Gaziosmanpaşa Marşı’nı değiştirmişler. Değiştiren de Yücel Ofluoğlu, Yıldız Kenter gibi kişiler. Onlar da gelmiş karışmışlar işin içine. ‘Tuna Nehri akmam’ diyor gibi dış düşmana karşı kullanılan marşı içeriye döndürmüşler.

-Kardeş kardeşi vuruyor muydu?

Vurdu tabii, polis ateş edince bir öğrenci öldü, kaza kurşunuydu ama size doğru ateş ettiğinde vurur. Şirazesinden çıkıyor işte.

-Sonra Harp Okulu öğrencileri yürüdü.

Tabii, onların yürümesi başka bir şey. Onları orada yürüttüler. Onlar kendiliğinden ortaya çıkmadı, bir şey olmuş yani, subayın biri onları yürütmüş. Önce bir pasif yürüdüler, 555 K’da (5. ayın 5’inde saat 5’te, Kızılay’da). Sonra iç hizmet kanunundan da yararlanıp darbe yaptılar.

27 Mayıs öncesi ve hemen sonrasında dedikodu gazeteleri faaliyettedir. Gazetelerde yalan yanlış haberler yayımlanır. Akis ve Kim gibi haftalık dergilerle bazı CHP’ye yakın gazeteler âdeta darbeye zemin hazırlama görevini yerine getirebilmek için yayınlar yapmaktadır. “DP’lilerin emriyle yüzlerce talebenin işkencelerde öldürüldüğü, kıyma makinelerinden geçirilerek tavuk yemi hâline getirildikleri” iddialar arasındadır. 27 Mayıs’ın ilk günlerinde MBK üyesi Ertuğrul Alatlı ve Mithat Ceylan tarafından radyoya verilen bir bildiride kıyma makinelerine atılan öğrenciler iddiasının araştırılacağı belirtilmiştir. Hatta Et-Balık Kurumu kuşatılarak öğrenci cesetleri aranmıştır. Orhan Birgit, o gün profesyonel bir gazeteciydi. Peki, bütün bu yayınları nasıl değerlendiriyordu?

-Yalan haber ve dezenformasyon oldu mu?

Olmaz mı? Oldu tabii. Dezenformasyon dünyanın en kötü şeyi. Batı’da da çok örnekleri var.

-O dönemden bir örnek verebilir misiniz?

Bilemem.

-Kıyma makineleri bir dezenformasyon muydu?

Ha, kıyma… Ben inandım ona. Sonra ne kıyma var, ne Et Balık Kurumu var. Kıyma makineleri haberlerini yayımladıktan sonra öğrendik ki uydurma. Anlatan da kim? Alev Alatlı’nın babası Albay Ertuğrul Alatlı. Basın yayın işlerinden sorumlu bir subayın uydurması. Dezenformasyonun dik âlâsı. Bildiri çıktı. Anadolu Ajansı geçti haberi.

-Başka var mı?

Vardır bilemem. Hafızam zayıflıyor giderek, bunlar da benden uzaklaşıyor tabii.

-Alatlı’nın görevi neydi?

Millî Birlik Komitesi’nin dışında kalmış birisiydi.

-Siz nasıl yayımladınız bunu? Araştırmanız gerekmez miydi?

Efendim bildiri verildi. Öğrenciler kıyma makinelerinde öğütüldü, diye. Adam yok ki öğütülsün.

-Ama siz iyi bir gazetecisiniz. Bu haber gelince şüphe etmediniz mi?

Şimdi bir olayın soruşturması için şeyler olması lazım. Tek araç devlet ajansı. Devlet ajansına güvenmeyip de kime güveneceksin? Kaynaklar onlar, dabıl çek (çifte kontrol) yapamıyorsun.

-Hatayı kabul ediyorsunuz.

Sizin de hatanız var, benim de hatam var, iki yanlıştan bir doğru çıkmaz, diğer türlü kamplaşma devam eder. Biz bir ülkenin insanlarıyız.

-Kim Dergisi etkili miydi?

Kim Dergisi’ni 4 arkadaş çıkardık. Para kazanmadık, Akis de öyle.

-Medya darbeye zemin hazırladı mı?

Çok etkili değildi. O zaman üç dört gazete vardı. Günü gününe okumuyorsunuz ama etkiliydi, aile gazeteleriydi.

-Asker üzerinde etkisi nasıldı?

Bilemem.

-“Akis’i, Kim’i okuyarak darbe yaptık.” diyor darbeciler.

Akis 30, 40 bin satıyor. Ne kadar okuru asker bilemiyorum. Orduya ertesi gün gidiyor. Tirajlar sınırlı. Baskılar tipoda, kapaklar pırıl pırıl değil. Tek radyo var, devlet radyosu. Her şey sınırlı. Şimdi saat başı 40 bin tane haber veriyor. Hürriyet var, Sedat Simavi hayatta. Safa Kılıçlıoğlu, Ahmet Emin Bey. Bunların gazeteleri var. Bugün gazetelerin sahibi kitle.

-Medya desteği olmadan darbe olur mu?

O tarihte olur.

-CHP medyayı nasıl kullandı?

Hesaplaşmalarını bitirmemiş iki lider vardı. Muhalefet haberin peşinde. CHP ve bir kısım matbuat hakkında Tahkikat Komisyonları kurulmuş. Gazetelerin arkasında ne var, arıyor. Kasım Gülek gidiyor Çanakkale’ye. Yayın yasağı geliyor. Ne demek canım? ‘49. kilometredeki olayları yayımlamak yasak edilmiştir’ diye. Siz gazetecisiniz, vermek istiyorsunuz.

-Nasıl veriyorsunuz?

Aklınıza bir şey geliyor. Buluyorsunuz. Ne yapalım? Açıyorsunuz telefonu Vatan, Milliyet, Cumhuriyet’i, birbirinizle konuşuyorsunuz; ‘Biz böyle bir şey yapacağız, yapar mısınız?’ ‘Yaparız abi’ diyorlar. 49. kilometreyi, 48. kilometre 999. metreye kadar verelim diyorsunuz. Ömer Sami Coşar gibi isimlerle oturup konuşuyoruz. Gece baskıdan çıkıyorsunuz hepiniz, Cağaloğlu’nda çöreklerinizi yiyorsunuz. Sabaha doğru eve giderdik, araba nerede? Çoğu patronda yok araba. Ertesi sabah başsavcı arıyor ‘Yine ne yaptınız, bize fırça attırdınız.’ diyor. Her şeyi şartları ile yaşayacaksınız.

-Askerlik sırasında da gazetecilik yaptınız mı?

Bir taraftan da gazetecilik yapıyorum. Millî Savunma Bakanlığı’nda o zaman gazetecileri temsil bürosu diye bir büro vardı. Orada tek profesyonel gazeteciyim, Erol Simavi de var ama o etkisiz. İlgisi yok askerlikle. Bana ‘abi’ falan diyor. ‘Sen git, ne yaparsan yap’ diyorum. O gidiyor evine, geziyor.

-Bu büro ne yapıyordu?

Millî Savunma Bakanlığı kurmuş, ordu sözcülüğü gibi bir şey işte. Bir gün çıktım Genelkurmay’dan. Adnan Bey de çıkmış; yanında bakanları, arkadaşları… Belki birkaç tane sivil polis var yok, geliyor karşıdan. Baktım başvekil geliyor. (Ayağa kalkıp selam duruyor. İ.G.) Selam verdim. ‘Nasılsınız?’ dedi, gülümsedi. ‘Sağolun başvekilim’ dedim. ‘Burada mı askerlik yapıyorsunuz? Görüyor musunuz, siz Ankara’da da gazetecilik yapıyorsunuz.’ dedi. Çok normal bir adam. Ama öbürü Celal Bayar, illa şiddete doğru kullanmış onu. Celal Bey kullanmak istemeseydi Adnan Bey bu kadar sertleşmezdi.

-Ne kadar sürdü askerlik? Aktif miydiniz?

6 ay için gittik. 2 sene kaldık. Ordu sözcüsü gibi bir şey olduk. Sonra onu kullanmadılar. Kurmay albay, yarbaylar ve iki tane de üsteğmen vardı. Bizim tek yıldızdı pırpır. Başka gazeteci de yok. Alışmışsınız.

-Siz de darbecilikten yargılandınız.

28 Nisan akşamı beni aldılar, tahkikat komisyonu için İstanbul emniyetine. 30 Nisan sabahı Ankara’ya götürdüler. 22 gün ifade verdim. Bir meclisin insanlar hakkında sorgulama yapması, sizi yalan söylüyorsunuz diye sorgulaması yetkisi var mı? Mesela Kurtul Altuğ’u tutukladılar. Meclis’in böyle bir yetkisi var mı? Yok. Ahmet Hamdi Sancar, eniştemin akrabası. Ben akşamları onun kefalet taahhüdü ile çıkıyorum. Sabah teslim oluyorum. Nehir Hanım geliyor teyzeme diyor ki, ‘Ne olur olan biteni anlatsın, kuşkulanırsak koltuklarının altına haşlanmış yumurta koyacağız.’ Şizofren hâline gelmiş bir hava yayılıyor başkentin içine. Bana, şuna, buna... İstanbul’daki nümayişler Ankara’ya sıçradı.

-Sizin hakkınızdaki iddia tam olarak neydi? Nümayişle ilgisi var mı?

Benim suçum, ihtilal komitesinin genel sekreteri olmak. Yeraltı ihtilal komitesinin... Böyle bir komite yok. İdris Bey diye bir arkadaş geldi, konuştu derim.

-Bugün bakınca bütün bu olayların bir amaca ulaşmak için zincirin halkaları olduğu anlaşılmıyor mu?

Hayır. Menderes’e Eskişehir’de bir uyarı yapılıyor. Merhaba deyince subaylar arkalarını dönüyorlar. ‘Burada bir şeyler oluyor arkadaşlar’ deyip tedbirini alması lazımdı. Ne yaparız? Ya subayları toplar tardederiz, başbakana poposunu dönüyor veya neye böyle bir şey oluyor, bunu sükunetle içimize şimdilik sindirip arkadan önlemini yine alırız. Bunlar olmuyor.

-İkisi de olmuyor.

Olmuyor, yatıyorsun, ertesi gün sana poposunu dönmüş adam başka yerlerdekilerle beraber başkaları ile birleşiyor.

-60 ihtilali geliyorum diyor ve geliyor. Menderes önleyebilir miydi?

Celal Bey, dere geçerken at değiştirmem bilmem ne diye müdahil oldu. İttihat ve Terakki’den gelmiş. Menderes’in de var ama Adnan Bey naif adamdı. Keşke sivil iktidar, geldiği yöntemlerin kendisini götürmek için de kullanılabileceğini içine sindirmiş olsaydı. İkisini yan yana koymak lazım. Anayasa Mahkemesi yoktu, çıkan yasaları götürmek için; veya senato yoktu, biz bu yasaları çıkardık, bizden yaşlı ağabeylerimiz bu yasaları bir görsün, yoktu. Adnan Bey’i kışkırtanlar vardı, kendi çevresinden arkadaşları vardı. Müfritler vardı. O dönemde CHP’nin de müfritleri vardı. 1950’de İsmet Paşa’ya karşı CHP’li müfritler hâkim olsaydı, tek partiyi yürütmeye çalışırlardı, 1950’yi önlerlerdi. Türkiye’de bambaşka patlamalar olurdu, onlar da ayakta kalamazdı. Ordunun içinde de daha sonra ortaya çıktı ki Albay Seyfi Kutbek Bey’in başkanlığında bir cunta oluşmuş. Ben o cuntanın daha sonra DP’ye karşı kullanıldığına tanığım. Çünkü o cuntanın avukatlığını yaptım. 1946-48 arasında oluşmuş. 50’de İsmet Paşa kendisinin iktidardan çekilmesini özümseyip iktidardan çekilmeseydi o cunta ona karşı da kullanılırdı.

-CHP’ye karşı da bir darbe olur muydu?

Olurdu tabii. O cunta CHP’ye karşı kurulmuş.

-O cuntanın siyasi görüşü neydi?

Özgür seçim rüzgârları geliyor. Akademiyi bitiriyorsunuz, ufkunuz daha başka oluyor. 27 Mayıs 60’ta öyle oldu, homojen bir darbe olmadı. Sonra daha başka şeylere çıktı. Türkeş’in grubu vardı, yaptılar ‘Biz kalalım, 9 ışığı hayata geçirelim’ dediler. Onlar tasfiye oldu. Sonra gelenler EMİNSU’cuları tasfiye ettiler. 14’lerin dışında kalanlar tekrar bölündüler. Sonra 22 Şubat’lar, 21 Mayıs’lar oldu. Hepsini yakından gazeteci olarak izledim. Yaşadım.

ORHAN BİRGİT KİMDİR?

Birgit, İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Öğrencilik yıllarında aynı zamanda gazetecilik yapan Birgit, Ulus gazetesinin İstanbul Temsilciliği’nde, Dünya ve Yeni Sabah gazetelerinde çalıştı. KİM adı ile haftalık bir haber dergisi yayımladı. 1946’da CHP’ye giren Birgit, “27 Mayıs” öncesinde hükümete yönelik öğrenci gösterilerinde önemli rol oynadı. 28 Nisan 1960’ta dönemin iktidarı tarafından TBMM Tahkikat Komisyonu’na sevk edildi. 19 Mayıs 1960 gününe kadar gözetim altında tutuldu. CHP’den milletvekili seçildi, bakanlık yaptı. “Cumhuriyet” gazetesi yazarı olan Birgit, “Aydın Doğan Vakfı”nın yöneticilerinden. Oktay Ekşi’nin yerine Basın Konseyi başkanı seçildi. Birgit, 1965’e kadar olan anılarını 2005 yılında yayımladığı “Evvel Zaman İçinde” başlıklı kitapta topladı. 6-7 Eylül 1955 olaylarında “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” üyesi olduğu için tutuklandı ve Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandı. Birgit, Eskişehir Anadolu, İstanbul Galatasaray üniversiteleri iletişim fakültelerinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Kendisine Anadolu Üniversitesi Senatosu’nca Onursal Doktorluk payesi verildi.

9 Subay Olayı

9 Subay sanıkları, Kim Dergisi’nin ilk sayısının tamamlanma günlerinde, 26 Mayıs’ta, 1. Ordu Mahkemesi'nde oluşturulan heyetin huzuruna çıktı. Başkan daha sonraları Genelkurmay Başkanlığı da yapan ve o sıralarda adı darbe girişimleriyle özdeşleştirilen General Cemal Tural’dı. Mahkeme, savcının gizli duruşma talebini reddetti. Haziran ayının sonunda askerî mahkeme bir ara kararla muhbir Samet Kuşçu dışındaki tutukluları serbest bıraktı. Birgit, “O gün anladım ki 1. Ordu Karargâhı’nda yapılan duruşma sırasında boş görünen koridorlarda sanki gizli kulaklar bulunmaktadır ve bu kulakların aldığı haberler görülmemiş bir hızla diğer garnizonlara yayılmaktadır. Cemal Yıldırım’ı Talimhane'deki evine bıraktığım zamanla salıverilme arasında bir saat ya geçmiş ya geçmemişti. Ama haberin İstanbul dışından gelen kutlama telgraflarıyla çoktan uzak yerlere ulaştığı anlaşılıyordu.” diyor. 9 Subay adıyla anılan duruşma, 25 Kasım 1958 Salı günü sona erdi. 8 sanık da aklandı. Samet Kuşçu 2 yıl hapis cezasıyla cezalandırıldı. 3 yıl sonra Cemal Yıldırım, 1961 yılında oluşacak Kurucu Meclis’te CHP üyesi olarak bulunacak, daha sonra İstanbul senatörü olacaktı. Naci Aşkun, Millî Emniyet Başkanlığına atanacaktı. Diğer subaylar silahlı kuvvetlerde görevlerini sürdürecek, aralarından Faruk Güventürk de korgeneralliğe kadar yükselecekti.

http://www.aksiyon.com.tr/

DKM ARŞİVİ