forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com

UMUR TALU'DAN ESER KARAKAŞ'A ELEŞTİRİ

Aktif .

umurtalu_150NTV'de "Banu Güven'le Artı" programına katılan Habertürk yazarı Umur Talu,  Bekir Coşkun'un işten çıkarılmasını ve medyanın içinde bulunduğu durumu değerlendirdi...


Banu Güven:  Bugünkü yazınızda Eser Karakaş’a bir cevabınız var. O insani açıdan üzüldüğünü söylüyor Bekir Coşkun’un durumuna ama gazeteci olarak pek üzülmediğini anlatıyor herhalde, diye yorumlayabilir yazısını, çünkü gazeteci olarak meşruiyetini yitirmiş olduğunu söylüyor.

Umur Talu: Eser de benim eski dostum, üniversite öğrenciliğinden tanıyorum. Aynı görüşleri paylaşmadık ama daha sonra ben ders verirken de aynı yerdeydi. O yazı çok garibime gitti. Bir kere profesyonel bir gazeteci olmayan biri olarak çok net çizgi çizmişti. Yani bugün tanımlanan demokrasi neyse, bugün tanımlanan laiklik neyse, bugün tanımlanan hukuk devleti neyse, bunların duşunda olan kimsenin yazarlık meşruiyeti yoktur gibisinden bir şeydi. Halbuki bana göre tabii ki darbenin meşruiyeti yok, tabii ki muhtıranın meşruiyeti yok, ama yazı konusundan hele onların, Eser ve başka arkadaşların inandığı liberalizm açısından bütün görüşlerin, onların piyasa dediği fikirler piyasasına çıkması lazım. Şimdi kimse kimseye sınır çizemez şiddeti açıkça teşvik etmediği sürece. Başka türlü nasıl zaten çok seslilikten bahsedeceğiz.

Bir gazetecinin meşruiyetinin sınırlarının bu şekilde çizilmesine tepki duydum

Denebilir ki darbe de bir şiddettir, muhtıra da bir şiddettir ama bu çok geniş bir tanım… Bir gazetecinin meşruiyetinin sınırlarının bu şekilde çizilmesine tepki duydum. Ve hele meşruiyetini kaybetmiştir, dolayısıyla itlafı ya da infazı vaciptir şeklinde fetvalar verilmesi benim hem canımı acıtır hem canımı sıkar. Kim olursa olsun tepki duyarım… Üstelik ben de damdan düşen biriyim, zamanında ben de kovuldum ama bu tavrı almayan arkadaşlarım hep benim canımı acıtmıştır yine.

Bu ülkede kimsenin meşruiyeti yok o zaman. Bu ülke hala bir darbe anayasasıyla yönetiliyor; 20 madde de değişse, 30 madde de değişse. Bu ülkenin gazetelerinin hepsinin kökeninde yaşlarına göre darbelere destek olmuşluk var; patronlarında var, genel yayın yönetmenlerinde var, başyazarlarında. Dolayısıyla meşruiyet sınırı buysa çok az gazeteci kalır ortada. Bugün liberal ya da demokrat söylem içinde olan, muhafazakar ya da neyse birçok insanın, 45 yaş üstünün en az % 90’ının oy verdiği bir anayasa bu, birçoklarının da gazeteci olarak zamanında desteklediği, yaşı daha büyük olanların. Yahut boyun eğdiği bir durum. Dolayısıyla meşruiyet sorgusu o değildir.

Bizim kültürümüzde düşene vurmak yoktur

Benim yazdığım bir bildirge var, Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi, orada hakikaten Eser Karakaş’ınkine benzer bir cümle var, insan hakları evrensel beyannamesine atıfta yaparak. Girişinde şunu der: Bütün bunlar dinamiktir, bütün bunlar geçicidir, bütün bunlar değişebilir. Benim siyasi görüşüm, tarihi görüşüm, gazetecilik görüşüm hiçbir şeyin nihai olmadığına dairdir. … Dolayısıyla bugün normlar budur. Hangi normlar? Bu normların içinde Bekir yazamaz, Ahmet yazamaz… Bütün bunlar tartışma konusudur. Ayrıca yazı yazan insanlar elbette ya darbe destekçiliği yapar, ya darbe teşvikçiliği yapmış olabilir, ama yazı tek başına mahkum edilebilecek bir şey değildir. Çünkü bunun sınırını çizmek çok zor. Bunun sınırını hükümetler çizmeye kalkabilir, yarın öbür gün askerler liste yapmaya kalkabilir. Ben o listelerin hepsinde kovulacak, toplanacak, hapse atılacak, yazısı durdurulacak gazeteciydim. 28 Şubat’ta da yazılarım durdurulmak, kovulmak istendim. Sivil iktidar zamanında da başıma geldi. Bir önceki hükümet zamanında kovuldum. Bütün bunları yaşaya yaşaya geldim. Ben de bir üniversiteden geldim bugün yazmaya başlamadım, bütün bu işin tabanından geliyorum. Bu zor iş; birilerine ömür biçmek. Bir de her şeyden önce bizim kültürümüzde vardır; biri düşmüş o gün işte, vurma artık. Bu kadar basit. Bunun gazetecilikle ilgisi yok, bu insanlıkla ilgili bir şey.

Bir atmosferden bahsediyoruz. Bu atmosferin içinde garip şeyler oluyor. … İki gündür gazetecilik dünyasındakiler neyi takip ediyor; Hürriyet'te filancanın yazısını konmadı, Hürriyet’te eski yayın yönetmeninin yazısı değiştirildi falan diye. Bu bir atmosfer, hangi gazetede olduğu önemli değil. … Onun için herkesin durup bir düşünmesi lazım.

Artık insanlar hangi haberi koyalım diye yazı işlerinde muhtemelen tartışmıyorlar, hangi haberleri koymayalım diye titizleniyorlar

Geçmişte muhtemelen çok daha sertleri de oldu. Belki geçmişte CHP-Demokrat Parti zamanındaki gazeteci kavgaları belki daha da kanlıydı. Bugünkü manzaranın tatsızlığı da şu: … Genel olarak bir adalet duygusu eksikliği var, ama bunun içinde bir de gazetecilere atfedilen roller var. Gazeteciler birer cengaver, birbirlerine kılıç sallayacaklar, kimi % 58’ine kimi 42’sine. Bizim işimiz bu değil. Zaten gazetecilik köşe yazarlığı da değil. Gazetecilik haberle ilgili esas olarak. Beni en çok üzen şey de o. Bugünkü atmosfer şu: Artık insanlar hangi haberi koyalım diye yazı işlerinde muhtemelen tartışmıyorlar, hangi haberleri koymayalım diye daha çok titizleniyorlar. Ve buna müdahale eden bir sürü yer var, içerden ve dışarıdan. Ben genel yayın yönetmenliği yaptım 30’lu yaşlarda ve bugünkü büyük medya patronlarından biriyle. Böyle bir şey yaşamadım. Belki de son Mohikanlardık bizler. … Bakılırdı ne haber atlanmış, neyin üstüne gidilebilir. Bugünse tam tersine, atlanan haber sorun olmuyor editör katlarında, tam tersine yanlışlıkla giren, girmemesi gereken haberler dert açıyor insanların başına. Ben hatırlıyorum Çetin Emeç’in eline atlananlar listesi gelirdi, yanlışlıkla giren haberler listesi gelmezdi. …

Bu bir atmosfer, benim söylemek istediğim o. Tabii ki ayrı yazıların, ayrı köşelerin, ayrı uçların insanları olabiliriz ama bu bir gazetecilik dünyasıysa öncelikle insanlar bir silkinmeli. Bu dünyaya bu dünya dışından çok fazla müdahale var; iktidar müdahalesi, reklam müdahalesi, patronun işlerinin müdahalesi, patronun tanıdıklarının müdahalesi, bizim eşimizin dostumuzun, alışkanlıklarımızın, zevklerimizin müdahalesi… Bu toplumla ilgili bir meslek; topluma rağmen bir meslek değil.

Ben kovuldum ama yazım kovulmadı benim

Emin Çölaşan, bu ülkede önde gelen, çok bilinen, çok okunduğu söylenen, çok tanına bir gazeteci. Evet, kovulmuş bur gazetecidir ama birden bire bir kitapta bize şunu anlattı: 4 sene boyunca yazıları kesilmiş, doğranmış. … Ben de çok sert yazıyorum ama ben hakaret etmem genellikle, o yüzden hakaret davam yoktur, kurumlara hakaret davam vardır, manevi şahsiyetlere. Bunun dışında biri elinde makas 4 sene boyunca yaz doğruyorsa –ki doğrayanın da başına aynı şey geldi dün- burada bir problem var. Ya siz yanlış yapıyorsunuzdur, o zaman bir özeleştiri yaparsınız, yahut birileri yanlış yapıyordur, sizin mesleğinize, emeğinize hakaret  ediyordur, buna tavrınızı alırsınız.  Hele bizim, onların konumundaki insanların bu tavrı almasının önünde engel yok. İşsiz kalırsın biraz. Yahut kalmazsın, etrafındaki başkaları da sahip çıkar, kalmazsın. Bakın Milliyet gazetesinde bir tarihte Sadettin Tantan’ın azline karşı çıktı diye o sırada 4 yazarın yazısı konmadı. Sonra vaveyla çıkınca geç baskılara konuldu. Şimdi bunlar bir tavır alsa. Bugüne kadar beni başıma gelmedi, gelebilir, ben kovuldum ama yazım kovulmadı benim. Bunu şundan anlatıyorum: Olabilir, yanlış yapıyor olabiliriz, yazı işleri, genel yayın yönetmeni müdahale edebilir, der ki sen şurada hakaret ediyorsun falan, ama yanlış yapmadan, sürekli onu doğra buna dokunmayla bu olmaz. Bunun yazarlar üzerinde olanı sansasyonel oluyor ama bence en acısı haberler üzerinde olanı. O insanları bilmiyoruz biz, muhabiri çok görmüyoruz burada, editörü görmüyoruz ama böyle bir gazeteci kuşağı yetişti; neyi koymayacağını öğrenen önce. Haberin ne olduğunu değil, haber olduğu halde neyin konamayacağını öğrenen. Dolayısıyla kraldan çok kralcılık da var, onu söylemek istiyorum. Bazen patron okuyamaz ki bütün yazılanlar, insanlar kendileri fren koyuyor, editörler kendileri fren koyuyorlar. Fren koyulacak başka şeyler var; reklam haberleri var, manipülatif haberler var, oralarda o hassalık olsa. Bir de o sizin kültürünüz haline geliyor, yani görmemeye başlıyorsunuz, toplumun acılarını da görmemeye başlıyorsunuz.

 

DKM ARŞİVİ