forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

TÜRK-ALMAN İLIŞKİLERİ VE AVRUPA BİRLİĞİ’NE GİRİŞ SÜRECİNE YANSIMASI

Aktif .

necla moraNECLA MORA / MAKALE
 

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma sürecinde karşısına çıkarılan engellerden biri, Türkiye ve Türklerle ilgili olumsuz imajlardır.

 

Batı’da Türk düşmanlığının kökenleri ve bunun günümüze yansıtılmasının nedenlerinden biri Avrupa Hırıstiyan  halkının yüzyıllardır Katolik kilisenin Türklerle ilgili olumsuz propagandasına maruz kalmasındandır. Bu konuda Halil İnalcık şöyle demektedir;
 
“Avrupa’da Hıristiyan halk, Turkey, Turkish Empire aleyhinde yüzyıllarca yoğun bir olumsuz propagandanın etkisi altında kalmıştır. Batı halkı, hala Ottoman Empire ile modern demokratik Türkiye arasında farkı göremiyor, çoğu kez görmek de istemiyor. Avrupa kamuoyunu iki “ideoloji” belirler; biri şudur: bin yıldır Kutsal Papa, Avrupa halkını Türklere karşı ayaklandırıp Haçlı seferleri vaaz etmiş, endüljanslar dağıtmıştır…. Yakında Papa 16. Benediktus Türkiye’ye neden geldi? Şark kilisesi Patrikliğinin var olmayan ökomenik (cihanşumül) kilise iddiasını desteklemek ve bin yıllık kiliseler arası Şizma’ya son verip Hırıstiyanlığa ortak bir cephe kazandırmak.”

Dolayısıyla Papa’nın Katolik dünyasına, Türkiye’nin Avrupa Hıristiyan Birliği’ne alınmamasını ilân ettiğini vurgulamaktadır (Kumrular, 2008:20-21). Bu konuda diğer Türk yazarlara ait kaynaklarda benzer iddialar ortaya atılmaktadır. Güngör Onal, tarihsel süreç içinde, Türklerle Almanların ilk karşılaşmasını bundan yaklaşık bin yıl önce Haçlı Seferleri ile olduğunu ve Papalık’ın, biryandan katolik kilisesinin bölünmesini engellemeyi amaçlarken diğer yandan ise, ekonomik amaçlarla Haçlı Seferlerini hazırlarken, tutucu bir yapı içinde bulunan yığınları harekete geçirmek ve kamuoyu yaratmak için Müslümanlığı antitez olarak kullandını belirtmektedir (1997: 3). Onur Bilge Kula, 11. yüzyılda Avrupa ülkelerinde kilisenin kullandığı ortak dilin Latince olması ve halkın bu dili bilmemesi nedeniyle Haçlı Seferleri sırasında yazılan mektuplara konu olan olay ve gelişmeleri kilise aracılığıyla öğrendiğini, dolayısıyla bir anlamda Katolik kilisesinin, mektuplarda öne sürülen iddiaların yayılmasını sağladığını, çoğu Avrupa halkları gibi, Almanların da Doğu'dan gelen tehlike olarak tanımlanan Türklere ilişkin ilk bilgi ve izlenimleri kilise üzerinden edindiğini belirtmektedir (1992: 34-35). Bu bağlamda, Hıristiyan halkı Türkler aleyhine kışkırtmak isteyen Katolik kilisesi, düşünce ve duygulara seslenen önyargıları yeniden üreterek, maddi ve manevi çıkar kaynakları gösteren çalışmalar yapmıştır.Türkleri, dinsiz, hoşgörüsüz, kaba, hoyrat, yıkıcı, vicdansız, acımasız, ahlaksız, iğrenç eylemler gerçekleştiren korkunç günahkârlar olarak kolayca önyargı oluşturacak şekilde olumsuz klişelerle tasvir ederek, Hıristiyan halkı, Türklere karşı kışkırtan kilise,  günümüzde etkisini hala sürdüren önyargıların oluşmasını sağlamıştır. Yüzyıllarca halkı, “Türk tehlikesi” ile  korkutan kilise, Türklere karşı düşmanca duyguların toplumsal belleğe işlenmesi için çalışmalarını sürdürmüştür. Kula, ikinci kitabında, Ortaçağ’da Almanların dışında, Alman kültüründe İslam ve Türk imgesinin belirginleşmesi sürecine en kalıcı etkiyi yapanların başında İtalyan rahip Ricoldo de Monte Croce olduğunu belirtmiştir. Ricoldo de Monte Croce'nin yapıtlarında sergilediği İslâm imgesi özellikle Luther'i etkilemiştir. Luther, Ricoldo'nun İslâm ve Müslümanlar konusunda yazdıklarını Türklere uyarlamıştır. Türkleri, Avrupalının acımasız düşmanı olarak gösteren Luther, yüzyıllardan beri kilise tarafından toplumsal belleğe işlenen önyargıları da ekleyerek,  kilisenin Türklere karşı yürüttüğü olumsuz çalışmalara katılmıştır (1993: 17). Margret Spohn, Türklerin 1453 yılında İstanbul’u aldıktan sonra Avrupa’ya doğru ilerlemeleri üzerine Katolik Kilisesi’nin, Haçlı Seferlerinde olduğu gibi Hıristiyanları bir amaç doğrultusunda birleştirmek için Türklere karşı yoğun propaganda çalışmalarına başladığını ve bu nedenle uydurulmuş mektuplar yazıldığını, Türkler aleyhine vaazlar verildiğini ve çanlar çalınarak halkın korkutulduğunu yazmaktadır (1996: 28-29). 1453'te Türklerin İstanbul’u alması ile başlayan "Türk Korkusu", 1683'te Türklerin II. Viyana Kuşatma'sında yenilmesiyle yerini “Türkleri küçümseme” duygusuna bırakmıştır. Fakat bu tarihe kadar Katolik Kilisesinin Türkler aleyhinde yaptığı propaganda çalışmaları, toplumsal belleğe olumsuz Türk imgesinin yerleşmesine neden olmuştur (Spohn, 1996: 54, 83). Nuri Yurdusev, bütün kimliklerde görülen, dış düşmana karşı birlik ve bütünlük oluşturma sürecinin modern Avrupa’da  “Türk tehlikesi” olgusu etrafında oluşturulduğunu ileri sürmüştür (1997: 63). Böylece Türklerin İstanbul'u alması ile başlayan “Türk Korkusu” birçok bilgin ve din adamını bu dönemde Türklerin kökenini araştırmaya yöneltmiştir. Önemli her şeyin İncil'de kaydedilmiş olması gerektiğini savunan bazı din adamları Türklerin örf ve adetlerinin Yahudilere benzediğini kanıt göstererek, İsrail kavminden geldiklerini ileri sürmüşlerdir.  Etimolojik araştırma yapan bilim adamları “Türk” sözcüğünden yola çıkarak halkın kökenini araştırmışlardır. Etimolojik yönden “Türk” adı “vahşi-kaba” gibi özelliklerle bağdaştırılmıştır. Tarihsel-mitolojik yönden ise, Türklerin, Avrupa’da zalim bir halk olarak tanınan İskitlerden türediği ileri sürülmüştür. Tüm bu araştırmalar sonuçta “Türk” sözcüğünün “Askeri güç ve zulüm” ile ilgili özelliklerle bağdaştırıldığını ortaya çıkarmaktadır (Spohn, 1996: 19-22). Dolayısıyla Katolik kilisesi ve bilim adamlarının toplumsal bellekte oluşturdukları bu olumsuz önyargılar, sanata ve literatüre de yansıdığından etkisi günümüzde hala devam etmektedir. Marc Galle, Avrupa dillerinde, Türk kimliğiyle ilgili olumsuz imaj oluşturacak birçok sözcük ve deyim bulunduğunu, İspanyolca ve Fransızca’da yapılan kabahatin kolayca üstüne atılacağı, el altında bulunan suçlu anlamına gelen “Türk Kafası”, Almanca’da sahtekârlık anlamına gelen “Türken”, İngilizce’de vahşi, gaddar, yönetilmesi zor insan anlamına gelen “Türk” sözcüklerini örnek olarak vermektedir (1995: 11). Spohn ise, Türkler hakkında yazılan şarkılarda, “Türk” adının zulüm ve acımasızlıkla eş anlama getirildiğini ve  “Türk gibi zalim”, “Türkler gibi konaklamak” söz kalıplarının halâ sabit deyimler halinde kullanıldığını belirtmektedir (1996: 144). Dolayısıyla Türk toplumunu bir yandan ötekileştirmeye devam ederken, diğer yandan entegre olmamakla suçlamak adalete uygun bir argüman olarak kabul edilemez. 

Türk İşgücünün Almanya’ya Gitmesi Döneminde Türk-Alman İlişkileri

1960’lı  yıllarda Federal Almanya’ya işçi olarak giden Türkler farklı  dinden ve kültürden gelmelerinden kaynaklanan sorunların dışında, yüzyıllardır Almanların toplumsal belleğinde yer alan önyargılarla da mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Çoğunluğu kırsal kesimden olan Türk işçileri, Federal Almanya’da bir süre çalışıp, ekonomik durumlarını düzelttikten sonra geri dönmek amacındaydılar. Almanların istekleri de bu doğrultuda olduğundan 70’li yıllara kadar önemli bir sorun yaşanmamıştır. Ancak,   1961 yılında Almanya’da Türk işçi sayısının 2500’den 1970’li yılların başında 2 milyona yaklaşması üzerine ve 1969 petrol ambargosunun ardından petrol fiyatlarındaki artışın getirdiği enflasyonist baskı sonucu yüksek faiz politikasına geçilmesi ve işsizliğin artmasıyla gözler Türklerin üzerine çevrilmiştir (Çulcu 1993: 17- 18).  Ayrıca, 1970'li yılların ikinci yarısında ve 1980’lerin başında teknolojik devrimle birlikte sanayide kalifiye olmayan işgücüne gereksinimi azalan Almanya, 1973 yılından itibaren Avrupa Topluluğu ülkeleri dışından işçi alımını yasaklamıştır (Taş, 1999: 15).  Bununla birlikte daha önce gelen işçilerin eşleri ve çocuklarını yanlarına almalarına izin verilmesiyle birlikte artan Türk nüfusu Türk düşmanlığının başlamasına neden olmuştur  (Doğan, 1994: 33). Türklere yönelik saldırılar daha sonra yeni bazı sosyal ve siyasal sorunlarla, bunların ortaya çıkardığı ekonomik sorunlar nedeniyle devam etmiştir. Örneğin, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve 3 Ekim 1990 tarihinde, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesiyle ortaya çıkan yeni sorunlar ve kan bağına dayanan Alman ulusal kimlik anlayışını yeniden gündeme getirmiştir. Bazı aşırı milliyetçi ırkçı gazetelerin politikacılarla dayanışma içine girerek yabancılar hakkında olumsuz imaj oluşturmaya yönelik yayınlar yapmaları aşırı sağdan gelen saldırıların artmasına zemin hazırlamıştır. Türklerin, ailelerin birleştirilmesi ve doğum kontrolüne sıcak bakmamaları nedeniyle diğer uluslara nazaran sayılarının hızla artış göstermesi, ulusal kültürlerinin saf kalmasını isteyen bazı Avrupalılar tarafından tepki ile karşılanmasına ve yeniden hedef haline getirilmesine neden olmuştur (Taş, 1999: 19, 21). Tüm bunların yanında, Almanya’da olumsuz Türk imajının oluşup pekişmesinde,  hiçbir ön eğitim ve bilgilendirme yapılmadan Almanya’ya gönderilen işçilerin yaşamış olduğu “kültür şoku” ve “dil engeli” de çok etkili olmuştur. Dolayısıyla Almanların toplumsal belleklerine yerleşmiş tarihsel önyargı ve korkuların dışında Türk işçi göçü ile oluşmuş önyargılarında olumsuz Türk imajında rol oynadığı söylenebilir. Bu konuda Alman diline yerleşen “Kümmeltürke” (laf anlamaz, kaba saba) sözcüğü bugün bile laftan anlamaz, kaba saba insanlara Alman kökenli dahi olsa “Kümmeltürke” denilmesi yukarıda ifade ettiğimiz dil engeli ve kültür şokunun yarattığı duruma örnek verilebilir. Bu nedenlerle, Almanya’da ırkçı saldırılara en fazla Türklerin hedef olmalarında, Almanların toplumsal belleklerine yerleşmiş önyargı ve korkuların dışında Türk işçi göçü ile oluşmuş önyargılarında rol oynadığı söylenebilir. Bununla birlikte, günümüzde Almanların, konut eksikliğinden, kadına baskı, kentlerde suç işleme eğilimi, şiddet, işsizlik, aşırı uçlara eğilim, eğitimsizlik benzeri her türlü olumsuzlukla Türkleri ilişkilendirerek kendi kimliklerini tanımlamak için Türkleri ötekileştirdikleri ileri sürülebilir (Yıldız 2006: 39). Bu konuda tarihsel süreç içinde Alman diline yerleşen Türklerle ilgili kabahatin kolayca üstüne atılacağı, el altında bulunan suçlu anlamına gelen “Türk Kafası” deyimi hatırlanmalıdır. Medya, tarihten gelen ve günlük yaşamda kültürel farklılık nedeniyle oluşan önyargıları yeniden üreten bir işlev görmektedir. Örneğin, 15.07.2009 tarihli Welt Online’da, “Türk Musa için iki yıl hapis” başlığı ile verilen haberde kullanılan “Türk” sözcüğü “sahtekâr” anlamında kullanılmıştır. Haberin içeriğine bakıldığında bu doğrulanmaktadır. 29.05.2009 tarihli Süddeutsche Zeitung’da, “Türkleşmek- Türkleşme- Türkleşmiş/ sahtekârlık- sahtekârlaşma- sahtekârlaşmış (Türken, türkte, getürkt), başlıklı yazı bugün hala kullanılan ve Alman diline yerleşmiş olan bu olumsuz ön yargıya bir gönderme yapmaktadır.

Alman Medyasında “Türkiye ve Türkler”in Temsili ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Giriş Sürecine Etkileri

Türkiye'nin 1963 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğuyla ortaklık anlaşması imzalamasıyla başlayan Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri Türkiye'nin 14 Nisan 1987 yılında tam üyeliğe başvurmasıyla ivme kazanmıştır. 1999 yılında AB üyeleri tarafından aday olarak kabul edilen Türkiye, 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başlamıştır. Avrupa Birliği'yle bütünleşmenin ilk aşaması olarak Türkiye 1 Ocak 1996 tarihinde Avrupa Birliği'yle Gümrük Birliği'ne girmiştir. 2000'li yıllarda Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılma sürecinde bir hızlanma gözlenmiştir. 17 Aralık 2004 tarihinde Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye'nin katılma müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasına karar vermişlerdir. Türkiye'nin 2000'li yıllarda başardığı büyüme hızı Avrupa Birliği ortalamasının çok üstünde olmasına rağmen, bütçe açığı, dış borç ve işsizlik oranları açısından Türkiye hala AB ortalamasının çok altında kalmıştır. Bazı AB üyeleri bu yüzden Türkiye'nin henüz AB'ye katılmaya hazır olmadığı görüşündedir. Ayrıca Türkiye'deki yüksek nüfus artışı da bazı AB ülkeleri tarafından sorun olarak görülmektedir. Bu büyüme hızıyla AB'ye katıldığı takdirde Türkiye 2020 yılında Almanya'yı geçerek Avrupa Birliği'nin en büyük üyesi olacağı ve Avrupa Parlamentosu'nda en fazla üyeye sahip olacağı endişesi yatmaktadır. Türkiye'nin bazı komşu ülkeleriyle arasındaki ilişkiler Avrupa Birliği'yle olan ilişkilerinde gündeme gelmektedir. Bu ilişkilerin başında Kıbrıs Sorunu, Türkiye-Yunanistan ilişkileri ve Türkiye-Ermenistan ilişkileri gelmektedir (Vikipedi, özgür ansiklopedi, 27.09.2009). Mehmet Ali Birand, 1 Kasım 1991’de Maastricht Anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle üye ülkeler arasında gümrük ve ticaret engellerinin ortadan kalkmasını ve Türkiye’nin 1996’da Gümrük Birliğine girmesini olumlu bir adım olarak ileri sürmüştür (1996:  32-33). Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Soğuk Savaş’ın bitişi, dünya siyasetinde yeni bir dönemin başlamasına neden olmuştur. Huntington, bazı aydınların tarihin sonu, küreselleşme benzeri argümanlarla bu gerçeğin sadece bazı yönlerini yakaladıklarını, ancak yenidünya düzeninde gerçek mücadelenin esas kaynağının ideolojik ve ekonomik olmaktan önce kültürel olacağını ileri sürmüştür. Ona göre, medeniyet kimliği gelecekte çok önem kazanacak ve dünya Batı, Konfüçyus, Japon, İslam, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve Afrika olmak üzere yedi sekiz medeniyete bölünecektir. Bunun nedeni medeniyetlerin birbirinden dil, tarih, kültür, gelenek ve din yoluyla farklılarının, tanrı-insan ilişkisinden, bireysel ve sosyal ilişkilere kadar tüm ilişkilere yansımasıdır. Dünyanın giderek küçülmesi nedeniyle medeniyetler birbirleri ile daha fazla etkileşime gireceğinden bu farklılıklar daha belirgin hale gelecektir. Huntington’a göre, ekonomik işbirliği örgütlenmelerinin temelini kültür ve din oluşturduğundan,  Avrupa topluluğu, Avrupa kültürü ve Batı Hıristiyanlığı’nın paylaştığı temele dayanmaktadır (Huntington, 2000: 22, 25, 27) . Huntington’un bu konudaki varsayımı bazı Avrupalı Hıristiyan Demokrat partilerin gösterdikleri tutumla doğrulanmaktadır. Avrupa kimliğini sabit ve değişmez bir unsur olarak algılayan bazı aşırı sağ görüşlü politikacılar, Müslüman-Türklerin Avrupa Birliği’ne alınması halinde bu kimliğin bozulacağını ileri sürmektedirler. Bunun yanında AB üyeleri, Türkiye'nin kültürel ve tarihsel kimliğinin ve coğrafi konumunun Avrupa Birliği'ne uygun düşmediğini ve Avrupa Birliği'nin şu andaki yirmi yedi üyesinin nüfuslarının mutlak çoğunluğu Hıristiyan olduğunu dolayısıyla Türkiye’nin AB'ye katılması halinde nüfusu çoğunluk bakımından Müslüman olan ilk AB üyesi olacağını söylemektedirler. AB'de buna karşı olarak ileri sürülen görüş ise, AB'nin bir Hıristiyan kulübü olarak ortaya çıkmasının yanlış olduğudur. Türkiye'nin coğrafi konum olarak Avrupa'da bulunmadığı görüşü de zaman zaman ortaya atılmaktadır. Gerçekten de Türkiye'nin yüzölçümünün çoğunluğu Asya kıtasında yer almaktadır. Bazı AB üyeleri Türkiye'nin AB'ye katılması halinde Fas gibi Avrupa'nın uç köşelerinde yer alan bazı ülkelerin de AB'ye katılmak isteyebileceğini ileri sürmektedir. Ancak Türkiye'nin tartışmasız bir biçimde Avrupa kıtasında yer alan bölümü, birçok AB üyesi ülkenin toplam yüzölçümlerinden daha büyük olması, Türkiye'nin Avrupa'yla yüzyıllardır süregelen tarihsel ilişkilerinin bulunması, bu görüşlere karşı ileri sürülmektedir. Başka bir görüşe göre ise, Avrupa kültürü çok fazla sekülerleştiğinden Müslümanlarla işbirliği yapılmasının Avrupa kültürüne olumlu etkisinin olacağıdır. 

Türkiye’nin Avrupa Birliğine alınması konusunda mevcut federal koalisyon hükümetinde bulunan Hıristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) üyeleri, hazırladıkları raporlarda, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olarak alınması yerine imtiyazlı ortak olarak alınması ile ilgili gerekçeler ileri sürmektedir. Bu raporlar özetle, Türkiye’nin 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün İslam coğrafyası içinde çağdaş ve laik bir devlet kurmasına rağmen, nüfusunun % 90’ı Müslümanlardan oluşan ülkede, laikliğin ordunun gücü ve mücadelesi ile korunduğu ve 2002 yılından itibaren Türkiye’nin yeni bir dönemece girdiği vurgulanmaktadır. AB ile ABD arasında gidip gelen Türkiye’nin, insan hakları, azınlık hakları, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü, mevcut demokrasinin eksik uygulanmasından kaynaklanan sorunlar, Kıbrıs sorunu, Ermenilere karşı tarihsel sorumluluklarının yanında, Almanya’da yaşayan yaklaşık 3 milyon Türk kökenliden çok azının Alman toplumuna entegre olmasının, 70 milyonluk Türkiye’nin, Avrupa toplumuna entegre olamayacağı konusunda bir örnek teşkil ettiği ileri sürülmektedir. Türkiye, Nato’nun ikinci güçlü ordusu ile uluslar arası terör konusunda Avrupa’da önemli bir müttefik olarak görülmesine rağmen, yaşadığı derin ekonomik kriz ve devlet borcu nedeniyle Avrupa Birliği’ne tam üye olarak alınması halinde Avrupa ekonomisine büyük külfet getireceği belirtilmektedir. Avrupa Birliği’nin yeni alınan Romanya ve Bulgaristan ile birlikte coğrafi, ekonomik, kültürel, yapısal, finansal ve politik sınırlarını zorladığı, dolayısıyla Birliğin bundan sonra bugünkü sınırlarının doğusunda ve güneyinde kalan yakın komşu ülkelerle yeni ve farklı bir çalışma modeline ihtiyacı olduğu ileri sürülmektedir. Ancak, Avrupa Birliği’nin, insan onuru, özgürlük, demokrasi, eşitlik, sosyal hukuk devleti, insan hakları, azınlıkların kişilik haklarına saygı benzeri birliğin kuruluşuyla ilgili değerlere sahip olan tüm Avrupa ülkelerine açık olduğunu, Türkiye’nin bu özelliklere sahip olmadığı için kendi kültürel kimliğini değiştirmek zorunda kalmayacağı tam üyelik yerine, imtiyazlı ortak olmasının Türkiye açısından daha doğru olacağı vurgulanmaktadır (Schriften zur Europaeischen Integrasyon 01/08,  www.cducsu.eu,  April 2008). Burada ağırlıklı olarak Huntington’un “medeniyetler çatışması” kuramına gönderme yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Huntington, Yeni Dünya düzeninde, ülkelerin ait oldukları medeniyetlere göre kendilerini ayrıştırdıkça Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi farklı medeniyete mensup çok sayıda ülkenin bölüneceğini kuramında öngörmüştür. Diğer bir kısım ülkelerin ise, vasat kültürel seviyede gelişmeye sahip olmalarına rağmen toplumları hangi medeniyete sahip oldukları konusunda bölünmüş olduklarını ileri sürmüştür. Bazı ülkelerin liderlerinin, tipik bir kervana katılma stratejisi izlemeyi ve ülkelerini Batılı yapmayı istemesine rağmen, ülkelerinin tarih, kültür ve gelenekleri Batılı olmadığından bölünük ülkeler olduğunu söylemiştir. Ona göre, bu ülkelere Türkiye tipik örnek teşkil etmektedir. Türkiye’nin liderleri, Atatürk’ün geleneğini takip ederek modern seküler ve ulusal bir devlet olarak varlığını sürdürmesi ve Nato’da, Körfez Savaşında, Batı ile ittifaka girmesi ve Avrupa Topluluğu’na başvurmasına rağmen, Türk toplumundaki bazı unsurların, Türkiye’nin aynı zamanda Müslüman bir Ortadoğu ülkesi olduğunu gösterdiğini belirtmiştir. Bunun yanında Türkiye’nin seçkinlerinin Türkiye’yi Batılı olarak tanımlarken, Batı’nın seçkinlerinin Türkiye’yi Batılı olarak kabul etmedikleri ileri sürmüştür (Huntington (2000: 41-42). Huntington’un bu görüşlerine karşılık Tortsten Jaeger ve Susan Stewart (April 2004), Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri ile ilgili hazırladıkları raporda genel olarak Hıristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) raporlarına benzer argümanlar ileri sürerek, özetle Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri ile ilgili ödevlerini iyi yapmadığını ve bu arada son üye ülkelerle birlikte belirli genişleme gösteren Avrupa Birliği’nin artık sadece Avrupalılık bilinciyle değil, Hıristiyanlık ve Aydınlanma mirasından köklerini alan ortak kültür ve tarihten kaynaklanan bir kimlik belirlemesinin zamanın geldiği belirterek, Müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin, tarihten gelen ve hem Müslümanlara hem de Hıristiyanlara derin acılar yaşatan olumsuz ilişkilerin yanında, Avrupa’nın köklerini, Antikçağ, Ortaçağ, Rönesans, Hümanizm ve Aydınlanma’dan alan geleneklerinin eksik olmasının Avrupa Birliği ile Türkiye’nin bir yol ayrımına gelmesinde etken olduğunu belirtmişlerdir. Bunun yanında, Türkiye’nin politik kültüründe, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalan tarihsel mirası Ermeni katliamının çözümlenmemiş bir sorun olarak durmakta olduğunu ifade etmişlerdir. Türkiye’nin bugünkü topraklarında eski Hıristiyan yerleşiminin bulunduğunu ve Kudüs’e giden yolun Anadolu topraklarından geçtiğini, İspanya’nın İslam mirasını Avrupa Birliği’ne taşıması gibi Türkiye’nin de Hıristiyan mirasını Avrupa Birliği’ne taşıması gerektiğini vurgulamışlardır. Bununla birlikte, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınma hazırlıkları sürecinde, Avrupa değerler birliğinin temsilcileri tarafından İslamla ilgili tehlikeli mitlerin temizlemesinin ve Huntington’un “medeniyetler çatışması” tezinin çürütülmesinin dünya barışı açısından tarihi bir şans olduğunu belirtmişlerdir. Ayrıca Jaeger ve Stewart, Angela Merkel’in Şubat 2004’te Türkiye ziyaretinin, Türkiye için “imtiyazlı ortaklık” gibi ikinci sınıf bir Avrupa Birliği ortaklığının söz konusu olamayacağını gösterdiğini belirterek, Kopenhag Kriterlerini yerine getirmesi halinde, Avrupa Birliği’nin, Türkiye’yi tam üye olarak almaması, içinde Müslümanlara yer olmayan Hıristiyan klubu olduğunu ortaya koyacağını ileri sürmüşlerdir. Bu konuda Sylvia Yvonne Kaufmann, Avrupa Birliği, Eylül 2005 tarihinde, Türkiye’ye, tam üyelik için demokrasi, hukuk devleti olma, insan haklarına ve azınlık haklarına saygı ve Kıbrıs probleminin çözümü benzeri Kopenhag Kriterlerini yerine getirmesi durumunda Birliğe alınacağı konusunda teminat verdiğini, dolayısıyla Türkiye Kopenhag Kriterlerini yerine getirdiği takdirde Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi Birliğe almak zorunda olduğunu söylemiştir (http://www.linkspartei.pds-europa.de/ 26.04.2009). Bununla birlikte diğer sol görüşlü Avrupa Parlamenterleri, Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerini yerine getirmesi durumunda Avrupa Birliği’ne alınması konusunda hemfikirdir. Ancak Almanya’da 31 Ağustos’taki eyalet seçimleri ve 27 Eylül’deki genel seçim sonuçları sağ ağırlıklı koalisyon hükümetinin iktidardaki etkisinin daha da artmasını sağlayabilir. Bir yandan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşı çıkan ve seçim propagandalarını Türkiye karşıtlığı üzerine kuran Hıristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU), Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyelik yerine imtiyazlı ortak olmasının Avrupa’nın ve Türkiye’nin kültürel kimliği açısından daha doğru olacağını ileri sürmektedir. Diğer yandan ise, Avrupalı Hıristiyan Demokrat partiler, Avrupa kimliğini sabit ve değişmez bir unsur olarak algıladıklarından Türklerin Avrupa Birliği’ne alınmasıyla bu kimliğin bozulacağından endişe etmektedir. Dolayısıyla Türkiye ile ilgili kararlarda Avrupa kültürü, Avrupa kimliği ve her ne kadar dile getirilmese de Avrupa Birliği’nin Hıristiyanlık çatısı altında kurulduğu düşüncesinin hâkim olduğu söylenebilir.

  Kaynakça

Birand, Mehmet Ali (1996), Türkiye'nin Gümrük Birliği Macerası 1959-1996, (9.b), İstanbul:  Milliyet Yayınları.

Çulcu, Murat (1993), Neonazizmin Suçüstü Tutanakları, İstanbul: Eti Yayınları.

Der Spiegel, http://www.spiegel.de/ 

Doğan, Ahmet Atilla (1994), “Almanya'ya Türk Göçü ve Türkçe Yayın Yapan Radyo Televizyonlar”, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi. 

Huntington, P. Samuel (2000), “Medeniyetler Çatışması mı?”, Mustafa Çalık (Çev.), Medeniyetler Çatışması, Murat Yılmaz (Der.), Ankara: Vadi Yayınları, s. 22, 25, 27.

Galle, Marc (1995), Sevilmeyen Ülke Türkiye, Kaya Türkmen (Çev.), Ankara: Bilgi Yayınları.

Güleç, Cengiz (1992), Türkiye’de kültürel Kimlik Krizi, Ankara: Verso Yayıncılık.

Jaeger,  Tortsten ve Stewart, Susan (April 2004), “Gehört die Türkei in die Europaeischen Union?”, Eine kommentierende Dokumentation, Darmstadt/Frankfurt am Main: Interkultureller Rat in Deutschland und Förderverein Pro Asyl e.V. 

Kula, Onur Bilge (1992), Alman Kültüründe Türk İmgesi I, Ankara: Gündoğan Yayınları.  

Kula, Onur Bilge (1993), Alman Kültüründe Türk İmgesi II, Ankara: Gündoğan Yayınları.

Kumrular, Özlem (2008), Türk Korkusu, İstanbul: Doğan Yayıncılık.

Onal, Güngör (1997), Halkla İlişkiler, İstanbul: Türkmen Kitabevi.  

Öztürk,  Ali Osman (2000), Alman Oryantalizmi, Ankara: Vadi Yayınları. 

Schriften zur Europaeischen Integration 01/08, Europa und die Türkei, www.cducsu.eu,  April 2008 (27.08.2009).

Spohn, Margret (1996), Herşey Türk İşi, Leyla Serdaroğlu (Çev.), İstanbul:Yapı Kredi Yayınları.

Vikipedi, Özgür Ansiklopedi, tr.wikipedia.org/wiki/Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, (27.09.2009).

Welt Online, http://www.welt.de/  

Yvonne Kaufmann, Sylvia, “Hohe Hürden für die EU-Mitgliedschaft der Türkei”, La gauche 1, Türkei und EU-Partnerschaft mit Hindernissen, Delegation der Linkspartei.PDS in derKonföderalen Fraktion der Vereinten Europäischen Linken/ Nordische Grüne Linke (GUE/ NG), Die linke im Europaparlament, s.14,

http://www.linkspartei.pds-europa.de (26.04.2009).

Yıldız, Süleyman (2006), “Türk ve Alman Toplumlarında Kültürel İlişkiler, İmgeler ve Medya”, Milli Folklor, 2006, Yıl 18, Sayı 72, s. 39, http://www.milli folklor.com.

Yurdusev, Nuri, “Avrupa Kimliğinin Oluşumu ve Türk Kimliği”,  Türkiye ve Avrupa (1997), Eralp, Atila (Der.), Ankara: İmge Yayınları,  s.63.

DKM ARŞİVİ