forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır

HÜRRİYET, KENDİSİNİ ALDATAN KAYNAKLAR ARASINDA KAZI ÇALIŞMASINA GİRİŞSE?

Aktif .

allpergormussALPER GÖRMÜŞ: Salı günü bu sayfada, Hürriyet’e tartışmasız “en çok aldatılan gazete” unvanını getiren dezenformasyonlardan ikisini ele almıştım: Ulucanlar ve Hayata Dönüş operasyonlarında bu gazetenin manşetine tırmanan iki haber...

O yazıda söz ettiğim gibi bugün de Türkiye’deki büyük siyasi cinayetler dizisinin son ikisinde (Ahmet Taner Kışlalı ve Necip Hablemitoğlu), kaynağı “istihbarat kaynakları” olan iki Hürriyet manşetiyle kamuoyu kanaatinin nasıl değiştirilmeye çalışıldığını anlatacağım.

Fakat ondan önce, salı günkü yazımdan küçük bir alıntıyla neden böyle bir işe giriştiğimi hatırlatmalıyım. Şöyle yazmıştım:

“Şimdi bu liste çok daha anlamlı görünüyor. Bana öyle geliyor ki, Hürriyet’çiler bu kaynakları alt alta sıralasalar, sonra da oluşan listenin karşısına geçip baksalar, ortaya ‘organize bir iş’ çıkacaktır. Hürriyet’çilerin –böyle bir çaba içine girerlerse tabii- ortaya çıkacak listeyle bugün Ergenekon davasından âşina olduğumuz zevatın bir bölümüyle karşılaşmaya da hazırlıklı olmaları gerekiyor...”

Artık, “istihbarat kaynakları”nın Kışlalı ve Hablemitoğlu cinayetlerinde Hürriyet manşetleri üzerinden nasıl bir performans sergilediğine bakabiliriz... Yazacaklarım bazı okurlara aşina gelecektir, çünkü bir yıl kadar önce her iki hikâyeyi başka bir vesileyle yine anlatmıştım. Fakat iki nedenle tekrarının faydalı olacağını düşündüm: Birincisi: Daha önce de söylemiştim, ben tekrarın önemine inanan bir gazeteciyim, şu nisyan ve umursamazlık çağında bazı önemli hadiselerin bir daha, bir daha yazılmasının hiçbir sakıncası yok. İkincisi: O zamanlar gazetemizin satışı 10-15 bin arasında gidip geliyordu. Demek ki 20-30 binlik yeni bir okur kitlemiz var artık ve yazacaklarımı onlar ilk kez okuyacaklar.

Kışlalı cinayetinde gerçekte kim “yemlendi”?


Cumhuriyet
gazetesi yazarı Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999 sabahı evden çıkıp otomobiline yöneldi. Arabaya binerken, ön kaputun üstünde içi dolu bir naylon torba gördü. Kışlalı, o paketi ya da naylon torbayı eline aldığı anda, içinde bulunan bomba patladı.

İlk andaki şokun atlatılmasının ardından herkes birbirine aynı soruyu sormaya başladı: Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok cinayetlerindeki “usta işi bombacılık” neden bu örnekte görülmüyordu.

Bu kıyaslama, akla hemen şunu getiriyordu: Yoksa bombayı oraya yerleştirenlerin niyeti Kışlalı’yı öldürmek değil miydi? Amaçlanan, sadece ‘İslamcı teröristler bir Atatürkçü profesörü daha katletmek istedi’ propagandası mı yapmaktı?” (Bu olaydan önce, bir başka Atatürkçü profesörün imza günü düzenlediği bir odada bomba bulunmuş, patlamadan önce etkisiz hale getirilmişti.)

Bu kuşkuyu kaleme döken iki gazeteciden biri, Kışlalı’nın kuzeni Hıncal Uluç’tu. Uluç, 26 Ekim 1999’da şöyle yazdı:

“Bu küçük bombayı suikastçılar, Kışlalı mutlak görsün diye getirip şoför mahallinin önüne, ön kaputun üzerine koydu. Öyle ki, Ahmet acele ile arabaya girerken paketi görmese, oturduğunda görecek ve büyük olasılıkla polise haber verecekti. Amaç Ahmet’i ortadan kaldırmak olsa, bomba kör parmağım gözüne buraya mı konurdu, yoksa arabanın altına, ya da en azından arka kaputun üzerine mi? Bir bomba ancak bu kadar ‘patlamasın’ diye konabilir...”

Bu yazı üzerine, Aktüel dergisi için kendisiyle konuştuğum Uluç’a “Ama Kışlalı öldü sonuçta, demek ki ölüm ihtimali de vardı” diye hatırlattığımda şöyle demişti bana:

“Karısı ve çocuğu da o gün arabaya binmeseydi, Ahmet’in ölmesi ihtimali yok gibi bir şeydi. Ahmet orada o poşeti görüp de eline alacak bir adam değildi, ama bütün düşüncesini bir aylık çocuğu için arabayı bir an önce ısıtmak üzerine yoğunlaştırdığı için, o telaşla poşeti aldı ve bomba patladı.”

Hıncal Uluç’tan sonra Yeni Şafak’tan Fehmi Koru da benzer sorular sorup benzer sonuçlara vardı.

Eylemi planlayanların Ahmet Taner Kışlalı’yı öldürme kastı taşımadığı bir kez kabul edildiğinde, bir sorunun sorulması da kaçınılmaz hale geliyordu: Hangi bombacı, eylemi planlarken eylem sonunda Kışlalı’nın canlı kalması kaygısını taşır? Bu sorunun mantıkî cevabı şuydu kuşkusuz: Kışlalı’yı düşman değil, dost görenler. Tartışmanın sürmesi, iki gazetecinin dile getirdiği kuşkuların kamuoyuna sirayet etmesi sonucunu doğurabilirdi. Hürriyet’in manşeti işte tam o günlere, suikastın dördüncü gününe denk geldi. Şöyleydi manşet:

“ÖLÜM, ÜÇÜNCÜ PAKETLE GELDİ... Suikastçının, Kışlalı’nın otomobiline daha önce de iki kez boş kola ve bira kutusu koyduğu anlaşıldı. İstihbaratçıların ‘yemleme’ diye adlandırdığı yöntemle, Kışlalı, bir yandan tepkisi ölçülürken bir yandan da bombalı kutuya alıştırıldı. Kışlalı, otosundaki bombalı bira kutusunu da gayri ihtiyari şekilde aldı.”

Haberin “ana fikri” belliydi. Haberi “düz” okuyanlar şöyle düşünmüştü belli ki: Demek “öldürme kastı yoktu” yaklaşımı doğru değil. Baksanıza, bombacılar işi garantiye almış!

Peki, “istihbaratçılar” nereden edinmiş olabilirdi bu bilgiyi? Mesela Kışlalı, ölümünden önce bu yönde bir başvuruda mı bulunmuştu? İyi de, böyle bir başvuru, öncelikle polise yapılmaz mıydı? Durum böyleyse, poliste neden yoktu böyle bir bilgi? Kışlalı böyle bir başvuruda bulunmamışsa, “istihbaratçılar” bilgiyi nereden almıştı?

Zaten sonraki günlerde ne polis teyit etti “yemleme”yi, ne de Kışlalı’nın ailesi... Oysa Kışlalı’nın, “daha önceki paketler”i eşine duyurmamış olması düşünülemezdi; çünkü, resmî makamlara başvurarak hakiki bomba ihtimalini öğrenmiş olması gereken Kışlalı’nın, bombanın hakikisini eşinin de arabadan alabileceğini hesaba katmaması hiç akla yakın görünmüyordu. Hem sonra, “yemleme”yi deneyimleriyle öğrenmiş Kışlalı, üçüncü paketi neden almıştı?

Her şey açıktı: Hiçbir gazetecinin itibar etmeyeceği kadar mesnetsiz bir istihbaratla karşı karşıyaydık. Ama haber, hem de manşetten yayımlanmış, görevini ifa etmişti; kamuoyunun, eylemin öldürme kastıyla hazırlanmadığına inanmasının önüne geçilmek istenmiş ve bu büyük bir gazetenin “yemlenmesi”yle büyük ölçüde başarılmıştı.

Ahmet Taner Kışlalı’nın ağabeyi Mehmet Ali Kışlalı’nın suikasta ilişkin olarak söylediği iki cümle bu çerçeveden bakınca çok daha anlamlı görünüyor: “Sanıyorum, kardeşim şehit oldu,” ve “Eğer câni farklı bir kesimden çıkarsa çok canım sıkılır...”

Artık siz nasıl yorumlarsanız...

DKM ARŞİVİNİ GOOGLE'DA ARAYIN

DKM'NİN 1998-2001 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2001-2003 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2003-2009 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN