forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır

ELEŞTİREL OLMAK, MUHALİF OLMAK, DÜŞMAN OLMAK...

Aktif .

ALPER GÖRMÜŞ: Gazeteciliği sadece ‘olumsuzluk avcılığı’ olarak görmeye başlarsanız iş değişir. ‘Gazeteci muhalif olmalı’ klişesi, bütün gösterişine rağmen doğru değil. Doğrusu, gazetecinin ‘eleştirel olması’dır. Bu da, bir durumu, bir olguyu bütün yönleriyle okurun dikkatine sunma ahlakına tekabül eder.
 
ALPER GÖRMÜŞ'ÜN TARAF'TAKİ YAZISI
 
 
Eleştirel olmak, muhalif olmak, düşman olmak...

İngiliz The Sunday Times gazetesi, geçtiğimiz yılın 12 aralıkında Kopenhag’da yapılan İklim Değişikliği Zirvesi öncesinde “Dünyayı kurtarmak için 20 yol” başlıklı bir haber yayımlamıştı. Gazetenin “20 yol”undan biri de İstanbul Belediyesi’nin geçtiğimiz yılın başında hizmete soktuğu metrobüs projesiydi.

Haberi okurken, bizim gazete ve televizyonlarımızın, “metrobüs” deyince akıllarına neden “arızalanmış metrobüs”ten başka bir şey gelmediği üzerinde düşündüm. O günlerde Yeni Aktüel’de bu karşılaştırmayı, gazetecilerin “muhalif” olmalarıyla “eleştirel” olmaları arasındaki farkı anlatmanın bir aracı olarak kullanmış, kısa bir değerlendirme yapmıştım. Bugün ise daha taze bir örnek üzerinden (Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin, korkulduğu gibi “cami” yapılmayıp 18 ocakta yeniden açılacak olması haberi) eleştirellik, muhaliflik ve düşmanlık arasındaki farklar üzerine yazmak istiyorum.

Şöyle demiştim Yeni Aktüel’de:

“Basının ‘arızalanmış metrobüs’ avında bir tavsama mı var? Ne zamandır göremiyoruz böyle haberleri... Bilmiyorum, belki de araya kurban bayramının girmesi nedeniyle foto muhabirleri esas olarak ‘ipini koparmış boğa’ fotoğrafları için seferber edilmişlerdir... Belki de İstanbul Belediyesi, işleri daha sıkı tutmaya başlamıştır.

“Gazeteciler elbette aksaklıkları dile getirecekler, bunların takipçisi olacaklar... Fakat gazeteciliği sadece ‘olumsuzluk avcılığı’ olarak görmeye başlarsanız iş değişir. ‘Gazeteci muhalif olmalı’ klişesi, bütün gösterişine rağmen doğru değil. Doğrusu, gazetecinin ‘eleştirel olması’dır. Bu da, bir durumu, bir olguyu bütün yönleriyle okurun dikkatine sunma ahlakına tekabül eder. Soruyorum şimdi: Gazetelerinizde okuduğunuz onca ‘ipini koparmış metrobüs’ haberine karşılık bu projenin İstanbul için önemini ve değerini irdeleyen kaç haber gördünüz?”

Gazetecilerin hükümetler karşısındaki pozisyonları üzerine düşünen ve yazan nadir gazetecilerden biri, Radikal’in genel yayın yönetmeni İsmet Berkan... Berkan, haklı olarak hükümetin her icraatını “doğru” gören bir gazetecilik kadar, tam tersine her icraatını “yanlış” gören bir gazeteciliğin de problemli olduğunu düşünüyor ve “muhaliflik” yerine “eleştirelliği” öneriyor:

“Bizim gazetelerimiz, şu kadar veya bu kadar ama mutlaka en azından bir miktar siyasi parti gibi davranıyorlar. ‘Muhalefet’ yapıyorlar örneğin; veya tam tersi ‘hükümete destek’ oluyorlar. Eleştirel olmakla muhalif olmak arasında çok kalın bir çizgi bulunduğu gibi, hakşinas olmakla (yine moda deyişle) ‘yandaş’ olmak arasında da çok kalın bir çizgi var. Ülkemizde maalesef bu kalın çizgiler son derece belirsiz.”



“Tiyatroyu yıkıp cami yapacaklar!”


Geldik, başta belirttiğim taze örneğe; Mart 2008’de yıkılan Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yeniden düzenlenmiş haliyle 18 ocakta açılacağına ilişkin habere...

Anadolu Ajansı, konuya ilişkin olarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’la bir söyleşi yapmış. Topbaş’ın eleştirellik, muhaliflik ve düşmanlık arasındaki farkları ve geçişlilikleri anlamaya hizmet eden sözlerini biraz sonra aktaracağım. Fakat önce, haberin, 17 milyon dolar harcanarak yapılan yeni salonun özelliklerine ilişkin bölümüne bir göz atalım:

“Alınan bilgiye göre, 600 kişilik seyirci kapasitesine sahip olan Muhsin Ertuğrul Sahnesi 17 milyon TL’ye mal oldu. Döner sahne ve orkestra çukuruna sahip sahnede, akustik özellikli ahşap kaplamalar, özel ses, ışık ve görüntü sistemleri, ayrıca özel mekanik sistemler bulunuyor.”

Haberin söyleşi bölümünde Kadir Topbaş, yıkımı engellemeye çalışan sanatçı protestolarını hatırlattıktan sonra şöyle diyor:

“O günlerde ‘Buraya cami yapacaklar’ dediler. Bu kadar ön yargı ve yargısız infaz olabilir. ‘Yok buraya alışveriş merkezi yapacaklar, otel yapacaklar’ dediler. Böyle bir güvensizlik olabilir mi? Bunu söyleyenler, bir yerden duymadıkları halde uyduran insanlar, ‘Ben insanım’ diye nasıl dolaşabiliyorlar? Bir yerden duymamışsınız, kendiniz uyduruyorsunuz ve yalan söylüyorsunuz.’”

Topbaş’ın sözlerini çok ağır bulabilirsiniz... Fakat sözlerin sahibinin, protestolardaki düşmanca duyguyu sinir uçlarında hisseden; “ihtiyacı karşılamıyor, yıkıp çok daha modern bir tiyatro inşa edeceğiz” dediğinde, hiçbir somut delile dayanmaksızın “yalan söylüyor, cami yapacak, otel yapacak” diye saldırıya uğrayan bir belediye başkanı olduğunu unutmazsanız, sözlerinin “ağırlığı” konusunda farklı bir değerlendirme yapabilirsiniz...

Son kararınızı vermeden önce, o günlerin gazetelerinde şu türden değerlendirmelerin yapıldığını da unutmayın: “Başkan Topbaş; ‘Bizden şüpheleniyorlar, Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ni yıkıp yerine cami yapacağımızı sanıyorlar’ dedi, alaycı bir şekilde. Yalan mı? AKP’nin kökleri olan partiler ‘Taksim’e cami’ diye tutturmadı mı? Yaptıkları ilk icraat İstanbul’un kaldırım taşlarını yeşile boyamak değil miydi?” (Milliyet, 3 Nisan 2008; Topbaş’ın gazetecilerle yaptığı “ikna kahvaltısı”na katılanlardan Serfiraz Ergun’un değerlendirmesi...)



Hangisini tercih ederlerdi


Star
gazetesi, bir zamanların “cami yapacaklar, otel yapacaklar” protestocularına, “Sahne yeniden açılıyor, ne diyorsunuz” diye sormuş... Cevaplar daha çok “Yanılmışız, yanılmaktan da memnunuz” ekseninde yoğunlaşıyor.

İlk bakışta saçma gibi görünse de bence sapına kadar doğru ve yerinde bir soru soracağım: “Sizce, protestocular gerçekten memnun mu sonuçtan? Belediye, ‘çok daha modern yeni bir tiyatro yapacağız’ sözünü tutmayıp, orada protestocuların iddia ettiği gibi cami, vb. inşaatına girişseydi daha memnun olmazlar mıydı?”

Ben, kesinlikle daha memnun olacaklarını düşünüyorum. Çünkü böylece, iktidarda “bizim hayat tarzımız”ı yerle yeksân etmek isteyen bir “düşman”ın olduğu, “uyuyan kalabalıklar”a gösterilmiş olacaktı. Böylece, Ekşi Sözlük’ten “agrafi” gibi düşünenlerin analizi doğru çıkacaktı:

“İnsanlar biraraya geliyorlar, birbirine benzeyen, tiyatroyu yaşama katan, tiyatroyu bir buluşma, bir tapınma yeri olarak gören insanlar. İşte buradaki asıl amaç onların biraraya gelmelerini engellemek, geldikleri yerleri yok etmek, yakmak ve yıkmaktır.”

Böyle bir ruh halinin eleştirellikle “sıfır”; muhaliflikle “zerre” mesabesinde ilişkisi olabilir ancak. Çünkü her ikisinde de, eylemine karşı çıktığınız kişi ya da kurumu geniş bir “biz”in parçası olarak görürsünüz. Oysa görüyorsunuz, burada sadece bu eylemine değil, bütün eylemlerine karşı çıkılması gereken bir “düşman”dan söz ediliyor; “biz”in düşmanından...

Hep yazıyorum, AK Parti’yi, onun hükümetini ve yerel yönetimlerini “düşman”, kendilerini de ülkelerini işgal eden düşmana karşı mücadele eden “direnişçiler” olarak gören milyonlarca “laik-kentli-modern”i hesaba katmaksızın Türkiye’deki siyasi mücadelenin özünü ve dinamiklerini anlayabilmeniz mümkün değildir.

“Düşman” kategorik olarak herhangi “olumlu” bir eylemde bulunamayacağına göre, içeriğine bakılmaksızın yapıp ettiği her şey “kötü, maksatlı ve tehlikeli” ilan edilmeli ve karşı çıkılmalıdır.

Nedense şu anda aklıma Genelkurmay Başkanlığı’nın “özel harp konsepti”nde 2006 yılında yaptığı değişiklik geldi. O tarihten önce, mealen “düşmanın fizikî işgaline karşı barış zamanında hazırlık yapmak” şeklinde belirlenen konsept, “Düşmanın fizikî, ekonomik, psikolojik, siyasi işgallerine maruz kalmış bir bölgede işgali ortaya çıkarmak, engellemek ve karşı tedbirleri uygulamak” olarak değiştirilmişti.

2006’dan sonra hangi süreçlerin hızlandığına bakıp da, bu yeni konseptle, “siyasi iktidarda düşman var” kabulünden kaynaklanan “sivil” eylemler arasında bir bağ olmadığını düşünmek mümkün mü?

DKM ARŞİVİ