forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

28 ŞUBAT’IN ANLAMI...

Aktif .

erkan_yukselPROF.DR. ERKAN YÜKSEL 

28 ŞUBAT, takvim yapraklarından birinin adı olmasının ötesinde, Cumhuriyet tarihinin kilometre taşlarından birine işaret eder. 27 Şubat 1997 günkü MGK toplantısında alınan kararların önemi ve sonuçları nedeniyle 28 Şubat, ülkenin kaderini değiştiren MGK toplantısının yapıldığı gün ve o gün alınan kararlarla özdeşleşen sürecin adıdır.


Kimi yorumlara göre 28 Şubat, “bir nehrin yatağının değiştiği” tarihtir. Tarihin akışını köklü bir şekilde değiştiren önemli bir yol ayrımıdır. Kimilerine göre ise 28 Şubat, bir postmodern darbeye işaret eder ki, ülke tarihindeki “askeri müdahaleler halkasının dördüncüsünü” oluşturur. Dolayısıyla, 28 Şubat’ın farklı çevrelerde, farklı tanımları dikkati çeker. Çünkü 28 Şubat sürecinde yaşananların önemli bir kısmını haklı bulanlar kadar, eleştirenler ya da karşı çıkanlar da vardır. 

28 Şubat MGK toplantısında, askeri kanat tarafından laik, demokratik rejim için öncelikli tehdit haline geldiği savunulan irtica tehlikesi karşısında alınması gereken tedbirler, hükümete “yaptırım” sözcüğünü de içeren bir “tavsiyeler paketi” olarak sunulmuştur. Ancak MGK’nın sivil kanadı, eş deyişle hükümet kanadı, ne irtica tehdidinin önemini askerlerin vurguladığı düzeyde kabul etmiş, ne de altına imza atmakta da zorlandığı kararları uygulamakta istekli görünmüştür. Hükümetin oyalama taktiği karşısında askerler, silahsız kuvvetleri harekete geçirmiş, “yoğun baskılarla karşılaşan” ya da “köşeye sıkışan” hükümet istifa etmek zorunda kalmıştır.

İşte bu olup bitenleri farklı pencerelerden izleyenler, 28 Şubat Kararları’na, yaşananlara ve irtica tehdidine karşı başlatılan sivil eylemlere farklı yorumlar getirmişlerdir.

Her ne kadar “28 Şubat sürecinin nasıl değerlendirildiği?” sorusunun bir ya da iki gibi az sayıda uzlaşılmış tanımı olduğundan söz edilemese de, en genel biçimiyle söz konusu farklı görüşleri, “28 Şubat Kararları’nı haklı bulanlar” ve “eleştirenler” bağlamında genelleyici bir çerçeve içinde bir araya getirmek mümkündür. Daha sonra bu görüşleri savunanların kim oldukları ve süreç içerisindeki rolleri ayrı bir biçimde incelenmek üzere bu bölümde, söz konusu 28 Şubat’ın anlamına yönelik görüşlerin neler olduğu ele alınmaktadır.

HAKLI BULANLARA GÖRE 28 ŞUBAT’IN ANLAMI

MGK’nın 28 Şubat 1997 günkü toplantısında alınan kararları ve irtica tehdidini önlemeye yönelik uygulamaları destekleyen ya da haklı bulanlara göre; genel olarak 28 Şubat süreci, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinin korunması amacıyla, Türk halkının çoğunluğu, demokratik kitle örgütleri, medya ve TSK arasında oluşan bir dayanışmanın ürünüdür. Laik, demokratik rejime sahip çıkmayı hedefleyen demokratik bir girişimdir. Kararlar, “çok amaçlı tebliğ”, “manifesto”, “deklerasyon”, “tavsiyeler paketi” ya da “tebliğ” gibi anlamlara gelir (Donat, 1999).

Haklı bulanlara göre 28 Şubat, RP gibi dine dayalı, irticayı destekleyen bir partinin iktidara taşınmış olmasının yarattığı tehlikenin, yakın gelecekte önlenemez boyutlara ulaşmasının ve ülkeyi karanlık bir döneme getirmesinin giderek güçlenmesi kaygısıyla başlatılmış bir süreçtir (Bölügiray, 1999). Bu anlamda 28 Şubat süreci; laik, demokratik cumhuriyeti yıkmaya yönelik bir “karşı devrim” girişimini önleme hareketidir (Bölügiray, 1999).

Onlara göre süreç içinde MGK’nın askeri üyeleri; Anayasa’nın Başlangıç, 2, 24 ve 174’üncü maddelerinde yazılı Cumhuriyet’in temel ilke ve niteliklerinin hükümetçe benimsenmesini ve bunları sahip çıkılmasını istemiş, MGK Kanunu ve TSK İç Hizmet Kanunu ve Yönetmeliği’nin 35, 85 ve 37’inci maddelerinde yazılı hükümler dışında davranışlarda bulunmamışlardır. Eş deyişle, 28 Şubat sürecinde “öncelikli iç tehdit” tanımı altına alınan irtica, REFAHYOL döneminde “korkutucu” boyutlara ulaşınca asker, bu tehlike karşısında “yapması gerekeni” yapmıştır. Asker, kanunlarda yazılı olan Cumhuriyet’i “koruma ve kollama görevini” dış ve iç tehdit olan bölücülük karşısında olduğu gibi rejimi yıkmayı hedefleyen irticai tehdit ya da “dinsel bölücülük” karşısında da sergilemiştir (Bölügiray, 1999).

Cumhuriyet gazetesi başyazarı İlhan Selçuk (1998), 28 Şubat süreci için “yürürlükteki yasaların uygulanmasından başka bir şey değil” yorumunda bulunur. O’na göre, “28 Şubat'a karşı çıkmak, hem tarihe hem demokrasiye karşı çıkmaktır” (2000). 28 Şubat, “'Devlet' in ''Türk-İslam Sentezi'' ideolojisinden ayrılarak anayasada yazılı ''laik Cumhuriyet'' e dönüş kararıdır…. 28 Şubat, devletin üst katında iktidarı meşrulaştırmak yolunda alınmış bir karardır; ne bir darbedir, ne bir yasadışı askeri müdahaledir. Siyasal iktidar, yasaları hiçe sayarak ''fiili durum'' yaratıyorsa, bu ne ''kanun devleti'' ne ne de ''hukuk devleti'' ne sığar. 28 Şubat ''gayri meşru fiili durum''a karşı, devleti meşrulaştıran bir içerik” taşımaktadır (Selçuk, 2001).

Çalışlar (1998) da 28 Şubat’ın, “İslamcılığa karşı ordu ve bürokrasi merkezli bir sürecin adı olarak” siyasal literatüre geçtiğini belirtir. 28 Şubat'ın resmi açıklamalara yansıyan yönü, ''irtica'' ile mücadeledir. Siyasi hedefleri ise, RP’de ifadesini bulan siyasi İslamcı akımı, Seçim Kanunu'nu değiştirerek, bu akımın önde gelen isimlerini politika yapamayacak hale getirerek tasfiye etmek, partiyi kapatmaktır. Ayrıca DYP lideri Çiller' i Yüce Divan'a yollayarak siyaset dışına itmek, sağı ve solu merkezde birleştiren bir siyasi yapılanma gerçekleştirmek de 28 Şubat’ın siyasi hedefleri arasındadır. Sürecin sonunda REFAHYOL iktidardan düşmüş, estirilen laiklik rüzgarı ile Atatürkçülük canlandırılmış, RP kapatılmış, parti lideri yasaklı hale getirilmiş, RP ile ittifak yapan DYP parçalanmış ve zayıflamış, inisiyatif büyük ölçüde laiklik yanlılarına geçmiş ve ANASOL-D Hükümeti de bu rüzgarın sonucu olarak kurulmuştur. Çalışlar’a (1998) göre ayrıca yeni hükümet siyasal İslamı hedef alan önemli tedbirlere imza atmış, sekiz yıllık eğitimin yasalaşmasıyla, imam hatiplerin gelişme ve büyümesi engellenmiştir. Siyasi İslamın bürokrasi ve devlet içindeki etkisi bir ölçüde kırılmıştır.

Cevizoğlu’na (2001a:xiii-xiv) göre ise, biçimsel gelişmelerin özünde 28 Şubat süreci, genel olarak laik Cumhuriyeti korumak için alınan her türlü önlemi ifade eder. Ancak bu kez uygulanan yöntem, siyasal literatürdeki klasik askeri müdahale şablonlarından farklıdır. Öncekilerden farklı olarak, 28 Şubat’ta askerlerin seçilmişlere müdahalesinin yöntemi, anayasal bir organ olan MGK’nın kullanılmasıdır. Bu yüzden anayasal açıdan herhangi bir “meşruiyet sorunu” yoktur. Ayrıca alınan kararların altında askerlerle birlikte sivillerin, eş deyişle seçilmişlerin imzalarının bulunması ve bu imzaların “süngü zoru” ile atılmamış olması da bir başka önemli unsurdur.

Dönemin komutanlarından emekli Oramiral Salim Dervişoğlu’na göre ise, 28 Şubat, “Askerlerin de fikirlerini ifade etmelerine imkan veren MGK gibi anayasal bir forumla sorunların ortaya konulması ve hatta o Kurul’un üyesi olan kişilerin… müştereken aldıkları karardır” (Cevizoğlu, 2001b).

28 Şubat’ı Kurtuluş Savaşı’nın devamı olarak yorumlayan Perinçek (2000) de bunun, “emperyalistlere karşı verilen bir savaş” olduğunu savunur. “Cumhuriyet Devrimi’nin ikinci taarruzu” diye nitelediği 28 Şubat süreci; O’na göre, 1995 yılının Mart ayında gerçekleştirilen Çelik Harekatı ile TSK’nın “ABD denetimindeki Kuzey Irak’a girmesiyle” başlamıştır. “III. Meşrutiyet” anlamına gelen 28 Şubat, Devrimci Cumhuriyet’in yolunu açmıştır.

Emekli Korgeneral Bölügiray’a (1999) göre ise 28 Şubat süreci, RP’nin laik, demokratik cumhuriyeti yıkmaya yönelik bir “karşı devrim” girişimini “önleme hareketi”dir.

Akpınar (2001) ise, 28 Şubat’ı resmi ideolojinin bir savunma refleksi biçiminde değerlendirir. Bazı komutanların da ifade ettiği gibi 28 Şubat, “Türkiye’de gözlenen radikal dinci akımların yarattığı yeni konjonktürde, siyasi sistemi korumak için Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gösterdiği refleksin, siyasal zemine taşınan mücadelesinin adıdır. Bu süreç, kültürel ve toplumsal üstyapıda kendilerine yer edinerek, sistemi var eden ekonomik altyapıya egemen olmaya çalışan; toplumsal-kurumsal ilişkileri yeniden dönüştürme hedefiyle hareket eden İslamcılarla, resmi ideolojinin çatışma dönemidir. 28 Şubat, resmi ideolojinin savunma refleksinin değişen konjonktürdeki adıdır.” Başka bir ifadeyle 28 Şubat, “tarihsel perspektif içinde bakıldığında, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri var olan çağdaşlık çizgisi ile bu çizgiye direnen ve Cumhuriyet’in temel değerleriyle mutabık kalmayan çizgi arasındaki bir hesaplaşmadır”.

Arcayürek’e (1998) göre de 28 Şubat sürecinde ordu, “anayasadan ve yasalardan doğan bir hakkı” kullanmış ve “laik cumhuriyeti korumayı emreden ulusal görevi” yerine getirmiştir. Temel ilkelerden sapan siyaseti, doğru yörüngeye çekmiştir. Eleştirilerin aksine asker, orduyu siyasete alet etmek isteyenlere karşı çıkmış, ilkeleriyle siyaseti karıştırmamıştır.

Ayrıca, 28 Şubat sürecinde ordunun “demokratik bir ülkede var olan herhangi bir kitle örgütünden farklı bir şey yapmadığını” savunanlar da vardır. Örneğin CHP lideri Deniz Baykal, 28 Şubat sürecinde ordunun rolüne ilişkin şu değerlendirmede bulunur: “Türk Silahlı Kuvvetleri, krizi muhtırasız çözdü. Rejimi değiştirmek isteyen hükümete karşı bir demokratik kitle örgütü gibi çalışıp RP’nin maskesinin indirilmesine katkıda bulundu, kamuoyu oluşumunda yardımcı oldu” (Hürriyet, 18 Haziran 1997; Çandar, 2001; Bayramoğlu, 2001).

Benzer şekilde İba (1999) da, “Genelkurmay, adeta bir siyasi partinin kamuoyu oluşturması ve iktidar hedefleri konusunda siyasal tutum geliştirmesi gibi bir tavır sergiliyordu…. Kamuoyu üzerinde açık bir biçimde baskı uyguluyor ve toplumun çeşitli kesimlerini kendi politikaları doğrultusunda harekete geçirmeye çalışıyordu” diye kaydeder.

Aslında ordunun bir baskı grubu olduğu görüşü, siyaset bilimi literatüründe yeni bir olgu değildir. Siyaset biliminde baskı grupları, ortak menfaatler etrafında birleşen ve bunları gerçekleştirmek için siyasal otorite üzerinde etki yapmaya çalışan örgütlenmiş gruplar olarak tanımlanır. Kapani (1988), ordunun silah gücüne ya da tehdidine dayanan müdahalesi ile sadece sınırlı bir siyasal etki yaratma amacını birbirinden ayırmak gerektiğini; ordunun özellikle milli savunma, dış politika, milli güvenlik ve ordu ihtiyaçlarının karşılanması gibi konularda siyasal kararlar üzerinde etki yaratma faaliyetlerine girişebileceğini ve siyasal kararlara yön vermeye kalkışabileceğini kaydeder. İşte bu sınırlı ve ölçülü çerçeve içinde, öteki bazı gruplar gibi ordunun da bir “baskı grubu” rolü oynadığından söz edilir. Özellikle 12 Mart döneminde ordunun “bir baskı grubu gibi hareket ederek kendisini kurumsal yönden güçlü kılmak amacıyla bazı kanunları çıkarttığı” ifade edilir. Ancak ordunun sürekli ve kesin bir baskı grubu olarak tanımlanmasının doğru olmayacağı, böyle bir durumun çoğulcu toplumlarda tehlikeli olacağı ve askeri profesyonelliğe ters düşeceği de literatürde dile getirilmektedir (Öztürk, 1993).

Aynı tartışmaya Kongar (2000) da parmak basar. “28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu’nda, somut bir tehlike olarak irticanın birinci sıraya konmasından ve bunun bir demokratik kitle örgütü yaklaşımıyla (brifingler ve benzeri yöntemlerle) topluma açıklanmasından yanayım” diyen Kongar, 28 Şubat’ın yanlış çevrelerde yanlış sorularla saptırılmaya çalışılan süreçlerden biri olduğunu kaydeder. “Ordudan yana mısın, orduya karşı mısın?” sorusunun yanlışlığına işaret eden Kongar, “Böyle bir soru, orduya karşı ya da yandaş olmak bağlamında değil ancak ordunun ne yaptığının irdelenmesi ile akılcı olarak yanıtlanabilir” diye vurguda bulunur. Kongar değerlendirmesinde, “Ben ısrarla, 28 Şubat eyleminin, şeriat tehlikesine ve ırkçı tehdide dikkati çekerek demokrasinin önünü açtığını vurguluyorum” diye kaydeder.

28 Şubat’ı ülkede daha önce yaşanan askeri müdahalelerle karşılaştıranlar da vardır. Örneğin bu bağlamda 28 Şubat’ın en çok, 12 Mart Muhtırası’na benzediği ileri sürülür (Cevizoğlu, 2001a; İba, 1999). 12 Mart 1971’de somut bir darbe tehdidinde bulunan komutanlar, parlamentonun ve hükümetin ülkeyi anarşiye sürüklemekte olduğunu ve ülkenin geleceğinin ağır bir tehlike içinde bulunduğunu kaydederek, partiler üstü bir anlayışla çalışacak güçlü ve inandırıcı bir hükümetin oluşturulması istemişlerdir. Dönemin Cumhurbaşkanı’nın “bilgisine” sunulan ve radyodan hemen yayınlanan muhtırada, gerekirse ordunun yönetimi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlı olduğu vurgulanmıştır. Muhtıranın ardından Adalet Partisi iktidarı çekilmiş, yerine partiler üstü bir hükümet kurulmuştur ().

“12 Mart’ın muhtıracı paşası” Muhsin Batur’a göre ise 28 Şubat, önceki darbelere benzememektedir (Cevizoğlu, 2001a). Önceki darbelerde ordunun fiilen hükümete doğrudan müdahalede bulunduğunu söyleyen Batur, “açık, gizlisi saklısı olmayan bu muhtıranın”; eş deyişle 28 Şubat’ın, bir “şeffaf darbe” olduğunu savunur (Milliyet, 15 Haziran 1997).

28 Şubat Kararları’nı haklı bulanların, “darbe” sözcüğüne ilişkin çeşitlemelerinin biri de “pamuk darbe” tanımıdır. 28 Şubat sürecini bu adla tanımlayan Bedri Baykam (2001), ayrıca “acısız ameliyat yöntemi” nitelemesinde de bulunur. O’na göre, 28 Şubat’ın “Ordu’nun siyasi arenaya somut bir müdahalesi olduğundan” kimsenin şüphesi yoktur. Yalnız bu kez Ordu, “dahiyane bir formülle” müdahaleyi gerçekleştirmiştir. Baykam (2001), bu durumu şöyle ifade eder:

“RP’nin midesinin gazını alan, rejime ‘rot balans ayarı’ yapan Ordu, istese filen de duruma el koyardı ve kamuoyu desteğini de çoktan arkasına almıştı. Ancak bu sefer bulunan formül en dahi stratejistlerin bile aklına getiremeyeceği mükemmellikte bir sanal devrimdi. Kimseye ve demokrasiye müdahale etmeden MGK’ya ağırlığını koyan Genelkurmay, şeriatçıların durumdan en umutlu oldukları anda, kimilerine göre 1946, kimilerine göre 1980’den beri süregelen yükselişlerini birden durdurmayı bildi.” Baykam’ın deyişiyle, “bu dahiyane satranç hamlesinde Ordu’nun kalesi, karşı tarafın vezirini, hem de kendi onayı ve imzasıyla almayı başarıp, yoluna devam etmiştir.”

Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ise, emekliye ayrılırken yaptığı değerlendirmede, “Türkiye’de artık darbeler dönemi kapanmıştır. İleride de kimse bunu düşünmeyecektir” diye konuşur. O’na göre, Türkiye demokrasi sınavından geçmiş ve bu sınavı kazanmıştır. “Bu medyasıyla, askeriyle, üniversitesiyle, sendikasıyla, işveren kuruluşlarıyla, esnafıyla, akşam saat 21:00’de ışıkları söndüren halkıyla, Atatürkçü dernekleriyle, irticaya karşı yürüyüş yapan kadınlarıyla kazanılmış bir sınavdır” ve “sivil toplumun zaferi”dir (Donat, 2001).

Emekli Albay Hüseyin Mümtaz (2003) ise, 28 Şubat dönemini özetlerken, “demokratik düzenin zaaflarından istifade ile işbaşına gelen meşru hükümet tarafından Cumhuriyet’in temellerinin sarsıldığını ve hükümetin anayasal düzenin dışına düştüğünü” belirterek, “iktidarı tekrar anayasal çizgiye çekmek” amacıyla yaşananları şöyle anlatır:

“Önce titiz bir karargah çalışması yapıldı. Bir dizi brifingle basın, yargı, üniversite, sivil toplum örgütleri ve sonuçta bütün kamuoyu ‘fikre’ ortak edildi. Son ‘darbe’ MGK’da vuruldu, ‘siyasi iktidar’ın bu düşünceye katılması temin edildi…. Bütün bu süreç, hiyerarşik düzen içinde ve ‘silsile-i meratib’ gözetilerek gerçekleştirildi, oya gibi işlendi, tereyağından kıl çeker gibi ve kimsenin burnu kanamadan, usulüne uygun bir şekilde hükümetin istifası sağlandı…. Cumhurbaşkanı, iktidarın Refah’tan Doğruyol’a devrini öngören bir tür ‘elim sende’ oyununa alet olmayınca da iş bitti”.

Mümtaz (2003) daha sonra, 28 Şubat sürecinde ABD’nin rolüne farklı bir yorum getirir. O’na göre, “global düzenin tek patronu olmaya soyunan” ABD’nin siyasal İslam’ı destekleyen Yeşil Kuşak Projesi çerçevesinde sahnelenen oyun, 28 Şubat’ta engellenmiş ve bunun üzerine devreye giren CIA karşı propagandası sayesinde 28 Şubat’ın dine ve dindarlara karşı yapıldığı senaryosu uygulamaya konulmuştur. Bu iddiaya göre “28 Şubat, Amerika’ya, vatanın tam bağımsızlığını zedelemeye yönelik dış kaynaklı girişimlere karşı yapılmıştır. Asıl hedefi şu veya bu isimle adlandırılan içerdeki bir takım kesimler değil, kökü dışarıdaki hain müttefikler ve onların karanlık örgütleridir.”

Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel ise, 28 Şubat’ın üzerinden altı yıl geçtikten sonra yaptığı değerlendirmede, 28 Şubat’ın kesinlikle bir darbe olmadığını söyler (Milliyet, 12 Mayıs 2003). 28 Şubat’ta kimseye ve hiçbir kuruma dokunulmadığını, hiçbir hükümetin görevden alınmadığını” ifade eden Demirel, şöyle konuşur: “Erbakan Hükümeti, görevi 28 Şubat'tan 3.5 ay sonra, 18 Haziran'da bırakmıştır. 28 Şubat, o yüzden bir darbe değildir. MGK'nın anayasa gereği aldığı bir tavsiye kararıdır. MGK'da, hükümette yer almış ve bu karara imza atmıştır. Hiçbir hükümet darbe kararına imza atar mı? Onlar darbenin ne olduğunu görmemişler, gelsinler bana sorsunlar. Bu ülkeye iyi sahip olmamız lazım. İniş-çıkışlar, dalgalanmalar hep olagelmiştir. Yine de biz bu ülkeye sevgiyle sarılmalıyız”.

Demirel, daha sonraki açıklamalarında da 28 Şubat sürecinin devam ettiğini, kararların uygulandığını, ancak kararların bir kısmını uygulamanın zaman alacağını söyleyerek, “çok iyi bilinmelidir ki, Türkiye geriye dönemez” diye konuşur (Hürriyet, 29 Şubat 2000).

ELEŞTİRENLERE GÖRE 28 ŞUBAT’IN ANLAMI

Eleştiren ya da haksız bulanlara göre 28 Şubat genel olarak, “anti-demokratik bir uygulama”, “postmodern darbe”, “kara darbe” ya da “karanlık dönem” diye nitelendirilir. 28 Şubat’ı eleştirenler öncelikle, askeri kanadın savunduğu “irtica tehdidi” ve “rejim tehlikesi” görüşlerinin doğru olmadığını ileri sürerler.

Örneğin bu konuda Milli Gazete’de 29 Şubat 2000 günü yayınlanan dizi yazıda 28 Şubat’ı tanımlayan Coşkun (2000), “Türkiye’de rejim değil, sadece rantiyenin menfaatleri tehlikeye girmişti. Bunun için de geçimini haksız kazanç ve hortumlamadan sağlayan bir avuç rantiyeci, ellerinden geleni arkalarına koymayacaklardı” diye yazar.

Çandar’a (2001) göre de aslında, Türkiye’de rejim sorunu yoktur; “İktidar mücadelesinde, ‘rejim sorunu’ bahanesine sarılarak oynanan çirkin bir oyun” vardır.

Bayramoğlu (2001) ise, komutanların “PKK’dan daha tehlikeli olduğunu ve ülkenin bir numaralı tehdidi haline geldiğini” söylediği “irtica tehdidi” tanımının “muğlak” ya da “doğru” olmadığını ifade eder. Aynı şekilde Coşkun (2000) da “tanımı yapılmamış” bir kavram diye nitelediği irtica için, “güdümlü medya patronlarının başlattığı bir yaygara” ifadesini kullanır.

Ayrıca Coşkun’a (2000) göre yaşananlar, TSK’nın ya da MGK’nın “görev sahasına” girmemektedir. Anayasal bir kurum olan MGK, Bakanlar Kurulu açısından “danışma kurulu”dur ve aslında MGK’da alınan kararlar, hükümetin uyması gereken yasal zorunluluklar değildir. Kararların uygulanması için Başbakan dışında kimsenin, “bunları uygulayın” diye baskı yapmaya hakkı yoktur ve “ne yazık ki bu dönemde MGK’ya hükümet üstü vasıflar” yüklenmiş, “hükümete baskı yapması için gayretler” gösterilmiştir.

28 Şubat’ın bir “hukuk kaosu” olduğunu ileri sürenler arasında Çandar (2001), demokrasi mantığı içinde yeri tartışmalı da olsa, Türkiye’de MGK’nın anayasal bir kurum olduğunu ifade eder. Ancak Çandar, anayasaya göre MGK’nın konumunun öncelikle “danışma” sınırları içinde kaldığını kaydeder. O’na göre, 28 Şubat sürecinde MGK’nın görüşme tutanakları ve kararların gizliliği ilkesine uyulmamıştır. Gazetelerde yayınlanan kararlarda “yaptırım”dan söz edildiğini belirten Çandar, böyle bir yetkinin bulunmadığını savunur ve ortaya çıkan manzaranın yasal olmadığını ileri sürer.

Ordunun demokratik rejimlerde “siyaset dışı kalması gerektiği” görüşünden hareket ederek 28 Şubat’ı anti demokratik bulanlara göre bu süreç, “Türkiye’de yaşanan askeri darbeler halkalarından dördüncüsünü” oluşturur. Klasik darbelerden farklı olarak bu darbe, en özgünü ve en uzun süreye yayılanı olması açısından “postmodern darbe” olarak nitelendirilir (Çandar, 2001). Ancak 28 Şubat’ı haklı bulanlar arasında da postmodern darbe tanımını kullananların olması da dikkat çekicidir. Ilıcak’a (2001a) göre “bu darbenin bir diğer farkı ise, öngörülen bir model çerçevesinde toplum mühendisliğine soyunulması”dır.

Başka bir ifadeyle 28 Şubat, askerin silahlı gücü ve mevzuat desteğiyle yetinmeyip, basın üzerinden kamuoyunu her tür aracı kullanarak seferber eden, kamuoyundan meşruiyet ve destek arayan bir girişimdir ve daha da ötede, demokrasinin şekli olarak ve askeri vesayet altında çalışmaya devam eden kurumlardan güç almaya çalışan bir müdahaledir (Bayramoğlu, 2001). Anayasal kurumları kullanarak siyasi karar hiyerarşisini bozan, sonuç olarak şekli işleyişine dokunmadığı “demokrasiyi militarize eden”, tekeline aldığı siyaseti savaş ve tehlike mantığına endeksleyen bir niteliğe sahiptir. Sistem içindeki özerk askeri alanın genişletilmesini, rejimin militer renginin koyulaşıp, bu koyuluğun süreklilik ve meşruiyet kazanmasını ifade etmektedir (Bayramoğlu, 2001).

Öte yandan 28 Şubat’ı eleştirenlerin dikkati çeken bir başka iddiaları, 28 Şubat Kararları’nın altındaki, Erbakan’ın imzasının tartışmaya açılmasıdır. 28 Şubat 1997 günkü MGK toplantısında yaşananları aktaran Adalet eski Bakanı Şevket Kazan bu konuda şunları ifade eder: (Milli Gazete, 2 Mart 2000)

“Erbakan, MGK üyesi olarak enine boyuna tartışılması gereken bu gibi hassas konularda böyle bir metnin altına imza atmayacağını açıkça beyan edince, MGK’da ortaya çıkan sıkıntı, Cumhurbaşkanı Demirel tarafından ayrı bir metin yazılması ve bu metnin Genel Sekreter tarafından imzalanması suretiyle giderilmek istenmiştir… Tekrar ifade etmem gerekir ki, bu 18 maddelik öneri paketi MGK kararı değildir ve altında da Erbakan’ın imzası yoktur… Hiçbir kurul üyesinin de imzası yoktur. İmza sadece MGK Genel Sekreteri sayın Orgeneral İlhan Kılıç’a aittir.”

Bazıları ise 28 Şubat sürecinde yaşanan gelişmelerin, “Psikolojik Harekat’ın bir parçası olduğu” görüşünü savunur. Özellikle andıç belgelerinin ortaya çıkmasının ardından bu tür yorumlar kendisini göstermektedir. Bunlar arasında Akyol’un (2002) Genelkurmay brifinglerini de hedef alan şu sözleri dikkat çekici eleştirilerdir:

“Çevik Bir'in ünlü ‘andıç’ diliyle ‘amaca göre düzenlenmiş’ brifinglerde, mevcut din eğitimiyle, ‘irtica’nın 2000 yılı seçimlerinde ‘yüzde 34'le tek başına iktidara geleceği’, ondan sonra ise ‘yüzde 66.94’ oyla Anayasa'yı değiştirme gücüne ulaşacağı söylenmişti. Bunlar gerçek dışı kurgulardı ama amaç da zaten akademik bir faaliyet değil, bir ‘psikolojik harekat’ yapmaktı.”

Andıç belgeleri ve eleştirilerine daha sonra geniş bir biçimde, medyanın 28 Şubat sürecindeki rolü bağlamında yer verilecektir.

28 Şubat’ı haklı bulan pek çok demokratik kitle örgütü olmasının yanında, 28 Şubat’ı eleştiren ve karşı çıkan bazı örgütler de vardır. Bunlar bir sonraki bölümde ayrıntılarıyla ele alınacaktır. Siyasiler arasında da komutanlara tepkili olanlar dikkati çeker. Örneğin, Yeniden Doğuş Partisi Genel Başkanı Hasan Celal Güzel, Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir ve bazı kuvvet komutanları hakkında idam istemiyle, DGM’ye suç duyurusunda bulunmuştur. 1 Ağustos 1997 günkü Cumhuriyet gazetesinin haberine göre Güzel, “TSK içinde cuntacı bir grup var” diye konuşmaktadır.

CHP lideri Baykal’ın TSK’nın demokratik kitle örgütü gibi çalıştığı şeklindeki sözlerine ise Çandar (2001), Dünyanın hiçbir yerinde, “silahlı demokratik kitle örgütü”nün olmayacağı karşılığını verir. Çandar’a göre ordu psikolojik savaş taktiklerini “bir güzel” kullanmıştır. Baykal’ın sözlerine tepki veren bir başka yazar da Mehmet Y. Yılmaz’dır (Radikal, 18 Haziran 1997). “Baykal cereyanda kalmış olmalı!” diyen Yılmaz, bu düşünceye katılmadığını ifade etmektedir.

Öte yandan Akpınar’ın 28 Şubat’ı “doğal bir savunma refleksi” biçiminde yorumlamasına karşılık Bayramoğlu, 28 Şubat’ın “toplumsal değişim dalgasına karşı çıkan devlet refleksi” olduğunu ileri sürer. Sonuç olarak amaçları ve sonuçları ne olursa olsun iki görüşün de bunun bir “refleks hareket” olduğu noktasında uzlaştığı anlaşılır.

“POSTMODERN DARBE” TARTIŞMASI

28 Şubat’ı haklı bulanların ya da eleştirenlerin temel olarak üzerinde durdukları nokta, komutanların siyasal düzene müdahalede bulunup bulunmadıkları ve bulundularsa bunun yönteminin ne olduğudur. Bu tartışmalar arasında en dikkat çekeni, komutanların müdahale yönteminin postmodern (modern ötesi) bir darbe olduğu biçimindeki değerlendirmedir.

Klasik anlamda “darbe”; eş deyişle “hükümet darbesi”, mevcut hükümetin özenle hazırlanmış bir plan çerçevesinde, genellikle ordu mensubu olan küçük bir grup tarafından ani bir hareketle zor kullanılarak devrilmesi ya da değiştirilmesi eylemidir (Atay, 1998). “Yarı-askeri rejim” kavramı ise ordunun doğrudan değil ama dolaylı olarak iktidara müdahale etmesi, eş deyişle var olan hükümetin yerine güvendiği ve desteklediği bir başka sivil hükümeti iş başına getirmesi anlamına gelmektedir (Kapani, 1988). “28 Şubat süreci” diye adlandırılan gelişmeler ise, bu iki tanımla doğrudan örtüşmemektedir.

28 Şubat sürecinde “postmodern darbe” ifadesini ilk kullananın kim olduğu konusunda iki farklı iddia vardır. Süreci “anti demokratik” bulan yazarlardan Cengiz Çandar’ın “Çıktık Açık Alınla” isimli kitabının editörü Zafer Özcan, bu terimin isim babasının Çandar olduğunu ileri sürer. Radikal gazetesi yazarı Türker Aklan ise ilk kez 13 Haziran 1997 tarihli ve “Post modern bir askeri müdahale” başlıklı yazısında kendisinin bu terimi kullandığını ifade eder. Çandar’ın “Postmodern darbe” başlıklı yazısı ise, 28 Haziran 1997 günü yayınlanmıştır ve yazısında Çandar, “Postmodern darbe tanımlamasını, dün, Genelkurmay’da düzenlenen bir toplantıda bir üst rütbeli yetkilinin yaptığını öğrendik. Gerçekten böyle bir tanımlama yapılıp yapılmadığını bilmiyorum; ama tanımın kendisi doğru. Türkiye’de gerçekten bir postmodern darbe gerçekleştirildi” diye kaydeder. Çandar, bu yazısına Newsweek dergisinin atıfta bulunarak terimin uluslar arası alana taşıdığını ifade eder. Öskasnak’ın “zeka ürünü” sözleri için de Çandar, ona teşekkür eder (Yeni Şafak, 16 Ocak 2001; Cevizoğlu, 2001b).

Sonuç olarak terimi ilk kullananın Alkan olduğu, ancak terimin uluslar arası alana taşınmasında ve popüler hale gelmesine Çandar’ın adının geçtiği anlaşılmaktadır. Alkan söz konusu yazısında terimi şöyle ortaya koymaktadır: “… eski darbeler gizlice, toptan ve aniden yapılırdı, bu seferki açıkça, perakende ve taksitle yapılıyor. Bu da darbenin “postmodern” olanı herhalde”.

Aslında yazarlar arasındaki tartışmanın çıkmasında ve tanımın popüler hale gelmesinde en etkili olan unsur, komutanların bu tanımı kullanarak tartışmaya girmeleridir.

13 Ocak 2001 günü Kanal 6’da yayınlanan Hulki Cevizoğlu’nun “Ceviz Kabuğu” programına konuk olan emekli Oramiral Salim Dervişoğlu, 28 Şubat’ın postmodern bir darbeyle hiçbir ilgisinin bulunmadığını ve bu tanımı kabul etmediğini söyler (Cevizoğlu, 2001b). Dervişoğlu konuşmasında, “28 Şubat’ın terfisi, bence bazı haksızlıklarla karşı karşıya. Yani, ne postmodern bir darbedir, ne bir sürecin başlangıcıdır, yani bir milattır. 28 Şubat, sadece güvenlik sorunu karşısındaki reaksiyondur; reaksiyon da yasal forumda yapılmıştır” diye kaydeder. Ancak bu konuşmanın ardından programa telefonla katılan 28 Şubat döneminin Genelkurmay Genel Sekreteri emekli Tümgeneral Erol Özkasnak ise sürece yakıştırılan “en iyi ve zeka ürünü ismin”, “postmodern darbe” olduğunu belirtir. “Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde, 28 Şubat arifesinde olduğu gibi, laik Cumhuriyet’in temelleri meşru bir hükümet tarafından… esaslı bir şekilde sarsılmamıştır. Böyle bir sürecin, böyle bir olayın örneği yoktur” diye konuşan Özkasnak, 28 Şubat’a yönelik değerlendirmesini postmodern darbe tanımı içerisinde şöyle ifade eder:

“Bu postmodern darbe, tereyağından kıl çeker gibi, eski darbelere benzemeyen bir şekilde hiç kan akıtmadan, hiç kimseyi üzmeden, gayet usulüne uygun bir şekilde demokratik uygulamalarla, MGK tarafından da benimsenerek, devletin başındaki en büyük insandan ilgili bakanlıklara kadar hepsi de dahil edilerek, hatta halkımız ortak edilerek sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla, çok başarılı bir şekilde yürütülen bir süreçtir.”

Komutanların darbe tartışması, yaklaşık 10 ulusal televizyon kanalında ilk haber olarak yer alırken, üç büyük gazetede manşet ve pek çok gazetede birinci sayfa haberi olarak yayınlanır (Cevizoğlu, 2001b). Çıkan tartışma üzerine Cumhuriyet gazetesine bir açıklama yapan Özkasnak (2001), kendisinin doğrudan ''28 Şubat darbedir'' değerlendirmesi yapmadığını belirterek, ''Asıl darbe girişimi, siyasi iktidarı ele geçirenler tarafından denenmiştir. Buna izin verilmemiştir. Bu anlamda 28 Şubat, irticai darbenin önlenmesi hareketidir” diye konuşur.

28 Şubat sürecinin en etkin isimlerinden Orgeneral Çevik Bir ise, daha sonra pek çok kez bu konuda konuşmamaya yeminli olduğunu ifade ederek suskunluğunu korur. Postmodern darbe tartışmalarının yapıldığı sırada gündeme gelen “Beyaz Enerji Operasyonu’nda düğmeye kimin bastığı” tartışması için de görüşlerine başvurulan Bir, Türkiye’nin anlamsız tartışmalarla vakit kaybettiğini belirterek, “28 Şubat bir ekip işi, bir millet meselesi idi. Ben bu konuda hassasiyeti nedeni ile konuşmamaya yemin ettim. Zaten konuşmamak en doğrusu” diye kaydeder (Hürriyet, 15 Ocak 2001; Sabah, 16 Ocak 2001).

Ancak Akpınar (2001), Orgeneral Bir’in de “postmodern darbe” tanımını “çok sevdiğini” yazar. Akpınar’ın aktardığına göre Bir, REFAHYOL Hükümeti’nin istifasından sonra subaylara yaptığı bir konuşmada şunları söylemiştir:

“Arkadaşlar, Türkiye tarihi bir dönem yaşamıştır. İlk defa Silahlı Kuvvetler öncülüğünde, sivil toplum örgütleri ve halkın desteğiyle, Türkiye’yi laiklikten uzaklaştırmaya çalışan güçler engellenmiştir. Bu, silah kullanılmadan, rejimin öz gücü ve sivil insiyatif ile yapılan postmodern bir darbedir”.

Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı da daha sonra, “Söylenenlere üzüldüm. Gerek yoktu. Ben konuştum mu? Konuşmadım ve konuşmuyorum” sözleriyle tartışmaya katılmayacağını belirtir (Hürriyet, 18 Ocak 2001).

İzleyen günlerde de medyada “28 Şubat neydi ya?” (Bila, 2001) tartışması bir sıfat bulma yarışı biçiminde devam eder. 28 Şubat sürecini haklı bulanların pek çoğu daha sonra bunun postmodern bir darbe olduğu tanımında uzlaşır.

Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (ANAR) Türkiye Gündemi Araştırması’na (Ocak 2001) göre, kamuoyunda “28 Şubat sürecinin bir darbe olduğunu” düşünenlerin oranı yüzde 39,8; “darbe olmadığını” düşünenlerin oranı yüzde 30,9 ve bu konuda fikir belirtmeyenlerin oranı da yüzde 29,3 biçiminde açıklanır. Araştırma dokuz ilde toplam 1472 kişilik bir örneklem üzerinde ankete dayalı yüz yüze mülakat yöntemiyle gerçekleştirilmiştir (Cevizoğlu, 2001b).

Tartışmanın yaşandığı o günlerde, FP Grup Başkanvekili Yasin Hatiboğlu, 28 Şubat sürecindeki komutanların Türk Ceza Yasası'nın idamı öngören 147’nci maddesine göre soruşturulması istemiyle dikkatleri çeker (Cumhuriyet, 17 Ocak 2001).

1980 askeri müdahalesine imza atmış, yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren ise, 28 Şubat sürecinin ardından şunları söyler: “28 Şubat geçeli kaç sene oldu. Yani hala daha 28 Şubat'ı konuşuyorsunuz. Bunu yapmayın. Silahlı Kuvvetleri ikide bir bu gibi konuların içerisine çekmeyin. Yani, Silahlı Kuvvetler'in böyle bir şeyde hiçbir zaman gözü olmadı. İkaz görevini yapmıştır 28 Şubat'ta ve iyi de olmuştur. Yani, acaba yapmasaydı ne olurdu. Onu sizlerin takdirine bırakıyorum. Onun için bırakın artık.” (Milliyet, 16 Ocak 2001; Cevizoğlu, 2001b).

Ancak medyada 28 Şubat tartışmaları bitmek bilmez. Kimi zaman gazetecilerin anılarında, kimi zaman medyaya yönelik eleştirilerde, kimi zaman da 28 Şubat’ın yıl dönümlerinde 28 Şubat’ta yaşanılanlar tekrar tekrar gündeme gelir.

28 ŞUBAT’IN ARDINDAN

Yıllar sonra medyada 28 Şubat tartışması en yoğun biçimde, beşinci yıldönümünde yer bulur. 2002 yılının 28 Şubat günü nerdeyse bütün gazete ve dergilerde bir şekilde konuya yer verilir.

Örneğin bu yayınlar arasında Cumhuriyet gazetesinde (28 Şubat 2002), “28 Şubat yarım kaldı” başlığı dikkati çeker. Haberde, “İrticai faaliyetlerin yükselmesi nedeniyle REFAHYOL Hükümeti’nin düşürüldüğü 28 Şubat süreci beşinci yılını doldurdu. Uygulamaya konan ''İrticayla Mücadele Stratejisi''nde katedilen aşama ise beklenilenin altında kaldı. Milli Güvenlik Kurulu tarafından bir an önce yasalaştırılması istenen tasarıların büyük bölümü, ''Avrupa Birliği'ne uyum'' çalışmalarının da etkisiyle Meclis'te geri sıralara itildi” denilir. İç sayfada “Askerin yasa rahatsızlığı” başlığıyla verilen haberde ise şunlar yazar:

“28 Şubat sürecinin devamı olan yasa tasarıları, 'AB'ye uyum' çalışmalarının da etkisiyle Meclis'te geri sıralara itildi. Devlet memurları, KİT çalışanları, hâkimler ve savcılar, yurtdışında öğrenim görenler ve vakıflarla ilgili tasarılar yoğun gündemde uyumaya bırakıldı… Geçen dönem içinde, irticayla mücadelenin koordinasyonu Genelkurmay Başkanlığı'ndan Başbakanlık'a devredildi. Genelkurmay bünyesindeki Batı Çalışma Grubu (BÇG) lağv edilerek bu görevler, sivil ağırlıklı Başbakanlık Takip Kurulu'na (BTK) devredildi. İrticayla mücadele raporları da Genelkurmay Başkanı yerine doğrudan Başbakan'a iletilmeye başlandı. Hükümet Meclis'te ''AB'ye uyum'' kapsamındaki düzenlemeleri öne çekerken Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu çeşitli demeçlerinde ''irticayla mücadelenin öncelikli sorunlar arasında ilk sırada yer aldığına'' dikkat çekti. Orgeneral Kıvrıkoğlu, ''28 Şubat Kararları 1923'ten beri devam ediyor. İrtica ne zaman palazlansa, bu süreç kendini gösterir... İrticai tehdit bin yıl bile sürse, 28 Şubat süreci de bin yıl daha devam edecek. Bitmiş değildir'' demişti. Kıvrıkoğlu, son olarak geçen hafta irticayla mücadele tasarıları konusunda ''28 Şubat Kararları yasalaşmalı. Çıkmıyor, Meclis komisyonlarında bekliyor'' diye rahatsızlığını dile getirdi”.

Gazetenin haberinde beş yıllık süreçte; sekiz yıllık kesintisiz eğitim, vakıfların Devlet Denetleme Kurulu'nca denetlenmesi, cami yapımının izne bağlanması, cami ve mescitlerin yönetimine ilişkin yasalar çıkarıldığı, ancak yurtdışında öğrenim görenler, devlet memurları, KİT çalışanları, hakim ve savcılar ile ilgili tasarıların TBMM Genel Kurulu'nda ya da komisyonlarda beklediği ifade edilir. Cumhuriyet gazetesinde ayrıca, “En büyük başarı eğitimde” başlığıyla verilen haberde, “28 Şubat yasaları arasında en başarılı olan temel eğitimin sekiz yıla çıkarılması oldu. İmam Hatip Liseleri’ndeki öğrenci sayısı altı yılda 511 bin 502’den 71 bin 583’e geriledi” diye yazar (28 Şubat 2002).

28 Şubat’ın beşinci yıl dönümünde Tempo dergisi, “28 Şubat’ta darbeyi Demirel önledi” kapak haberiyle çıkar. Radikal gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan (2002), tarihin Demirel ve Karadayı’yı “darbe olmasına izin vermeyen insanlar olarak” yazacağını ifade eder.

Hürriyet gazetesi yazarı Emin Çölaşan 28 Şubat’ın beşinci yılı nedeniyle yazdığı yazıda (28 Şubat 2002), “REFAHYOL dönemi, Türkiye’nin utanç dönemidir. İrtica hortlamış, hükümet eliyle azdırılmıştı” diye kaydeder.

REFAHYOL Hükümeti’nin RP’li Çalışma Bakanı Necati Çelik’in “Biz yanlış yapmasak 28 Şubat olmazdı” sözleri, “Türkiye’ye zarar verdik” başlığıyla Hürriyet gazetesine (28 Şubat 2002) manşet olur. Refah Partisi, Fazilet Partisi ve “şimdi” de Saadet Partisi'ni yöneten ekibin Türkiye'ye büyük zarar verdiğini belirterek, ‘‘Bu ekip dört parti kapattırdı, hala durumu anlamadı’’ diyen Çelik, 28 Şubat sürecini özetle şöyle değerlendirir:

“Dinin hiçbir şekilde siyasetin referansı olmaması lazım. Dini siyasetin alanı yaparsanız geri tepen silah gibi en başta sizi vurur ardından da topluma zarar veren bir harekete dönüşür. Geçmiş tecrübeler göstermiştir ki Türkiye'de bizim yaptığımız siyaset mensuplarımıza ve Türkiye'ye zarar vermiştir… Hak ve özgürlükler halkımız tarafından doyasıya kullanılabilsin düşüncesinden kastınız cumhuriyet karşıtlığı ise 28 Şubat sürecine karşı olsanız da katkıda bulunmuş olursunuz. Oysa dindar insanlarımızın cumhuriyetle bir problemi olmadığını kendi deneyimlerimden biliyorum. Ama dini duyarlılık adına yapılan siyaseti kurgulayan üç-beş insan halkla devlet arasındaki bu ahengi bozmaktadır. Ve cumhuriyet dışında bir arayış içindeymişler gibi bir kanaatin oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Daha fazla özgürlük derken, özgürlüklerden yararlanarak cumhuriyet karşıtlığına indeksli siyaset üretirseniz, din devleti kurma peşinde olduğunuz gibi bir kanaati zinde güçlere verirseniz, o zaman 28 Şubat süreci haklılık kazanmış olur. Dini siyasetin odağına koyarsanız sonuçta Taliban türü bir siyasi anlayışa kadar işi götürürsünüz… 28 Şubat sürecini başlatanların kaygılarına da bu üç-beş kişinin sebep olduğu tartışmasızdır bana göre. Bu üç-beş kişinin siyaseti yanlış kurgulaması 28 Şubat'ın başlatılmasına ve devamına sebep olmuştur. 28 Şubat sürecinin önemli gerekçelerinden biri de rant paylaşımıdır. 54'üncü hükümet istifa ettikten sonra Etibank, Sümerbank, Türkbank, İnterbank boşaltılmıştır…”

Beş yıl sonra ilk kez konuşan kapatılan RP’nin siyasi yasaklı genel başkanı Necmettin Erbakan, 28 Şubat’ı trafik kazasına benzetir (Milliyet, 28 Şubat 2002; Milli Gazete, 28 Şubat 2002). “Bizim hiçbir hatamız olmadı” diyen Erbakan şunları söyler:

“Siz hiç kimseye zarar vermeden kurallara mükemmel uyarak direksiyonu idare edersiniz. Ancak bir kamyon kuralları alt üst ederek gelip size çarptığında yapacağınız bir şey olmaz… Burada siz kusurlu değilsinizdir. Kusurlu olan da kesin olarak kuralları ihlal eden kamyondur.”

Erbakan’ın bir kamyonun gelip kendilerine çarptığına ilişkin eleştirileri karşısında emekli Tümgeneral Osman Özbek, “zehir zemberek” bir yanıt verir (Akşam, 1 Mart 2002). REFAHYOL Hükümeti döneminde Başbakanlık görevini yürüten Erbakan için 'p..... adam' sözleriyle adını duyurmuş olan Özbek, “Evet bir kamyon geldi; laik ve modern Türk Cumhuriyeti ile halkına çarptı. O kamyonun plakası Suudi, muavini de Suudi, eh doğal olarak şoförü de Suudi idi. Tabii şoförün ehliyetine de el kondu” diye konuşur. 28 Şubat'ın 'kamu vicdanının feryadı' olduğunu belirten Özbek, “28 Şubat, Türk insanını ortaçağ karanlığına sürükleyen zihniyetin freni ve Cumhuriyet'e sahip çıkmanın adıdır” diye kaydederek, Erbakan’a karşılık Fethullahçılığın, PKK’ya karşı Hizbullahçılığın desteklendiğini ileri sürer.

Milli Gazete’de (28 Şubat 2002) yayınlanan haberde ise, “28 Şubat’ı faturası ağır” yorumunda bulunulur. Haberde, “28 Şubat süreciyle birlikte Türkiye ekonomik, siyasal ve sosyal alanlarda derin krizler yaşadı. Özgürlükler kısıtlandı, baskılar arttı. Türkiye hala bu sürecin ağır faturasını ödemeye devam ediyor” denilir. Gazetede aynı gün, Nurullah Sönmez imzasını taşıyan ve bir hafta süren “5. Yılında 28 Şubat RP Kriz ve Sıkıntılar Dönemi” başlıklı bir dizi yazı başlar. Yazıda Erbakan, “28 Şubat sürecinde en çok hakkı yenilmiş ve siyasi yasaklı hale getirilmiş olan kişi” diye tanımlanır.

Sonuç olarak herkesin 28 Şubat sürecine farklı bir bakış açısı olduğunu söylemek mümkündür. Haklı bulanlar 28 Şubat için, “demokratik bir reaksiyon”; eleştirenler ise, “anti-demokratik bir uygulama” ya da “darbe” tanımını uygun görmektedirler. “Postmodern” darbe tanımının ise her iki kesimden de kullanıcıları olduğu dikkati çekmektedir. Haklı bulanlara göre 28 Şubat süreci, “irticanın önünün kesilmesi” ya da “geri dönüşe izin verilmemesi” anlamına gelir. Eleştirenler ise, 28 Şubat sürecinin “karanlık bir dönem” olduğunu ifade ederler.

----------------------------------

Prof. Dr. Erkan Yüksel

Anadolu Üniversitesi
İletişim Bilimleri Fakültesi
eyuksel@anadolu.edu.tr

NOT: Bu yazi, Dördüncü Kuvvet Medya'da 29.02.2004 tarihinde yayınlanmıştır. 

 

DKM ARŞİVİNİ GOOGLE'DA ARAYIN

DKM'NİN 1998-2001 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2001-2003 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2003-2009 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN