Ana Sayfa

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

.


    Gündem
    Medyascope
    Medyajans
    MedYaram
    Röportaj/ Sohbet
    Medya Dosyası
    Yerel Medya
    Gazete Tirajları


    Medya Kitaplığı
    Araştırmalar/Tezler
    Media Studies
    Media Net Link
    Köşelerde Medya
    Meslek İlkeleri


    Tezcan'lık
    Karikatür
    MedyaRazzi
    Meslek İlkelleri


    Medya-Forum
    Eleştiriler-Öneriler
    Tartışma Platformu
    Tekzip-Açıklama


    TGC
    TGS
    ÇGD
    Basın Konseyi
    Örgütlerden


    Künye
    Reklam
    Ahmet Tezcan
    Ertuğrul Acar


Bir-Net



             AHMET TEZCAN
             DİLEK YARAŞ
             ESRA D. ARSAN
             FERZENDE KAYA
             FUAT UĞUR
             HASAN ÖZSAN
             KORAY DÜZGÖREN
             MURAT SEKMEN
             NECEF UĞURLU
             RAGIP DURAN
             ÜMİT OTAN
             YAVUZ BAYDAR
             ZAFER ÖZCAN

Dördüncü Kuvvet Medya, herkesin görüşlerini rahat bir şekilde ifade edebileceği bir tartışma ortamı oluşturdu. Burada görüşlerinizi aktarabilir, düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

DKM FORUM SAYFALARI

TARKANIN ÖPÜCÜĞÜNDEN
SALKIM HANIMIN TANELERİ'NE

Tarkan'ın o malum klibindeki öpüşme görüntüleri (ama ne öpüşme yahu o öyle!) medyamızı hayli meşgul etti... Hatta, bir-iki kanal bu öpüşme yüzünden karanlık odalarda tek ayak üzerinde durma cezası da aldı. Klip üzerine yapılan tartışmalarda ise bu öpüşmenin ayrıntılarına kadar girildi... Valla ne yalan söyleyeyim, kimi yazı ve konuşmalar öpüşmenin görüntülerini bile sollar vaziyetteydi. Sert tepki gösterenlerden en çok milliyetçi kardeşlerimizi haklı buldum! Yahu, dudak dudağa öpüşmek bir kere frenk işidir... Atalarımız sevgililerini hep yanaktan öperlermiş... Şarkılarımızın, türkülerimizin hemen hemen tamamı sevgilisinin yanağını ( o da bir kez) öpmek için yanıp tutuşan sevdalıların hasretini dile getirir.

Öpem sol yanağını
Çatlasın öbür yanı (*)

Daha cüretkar çıkan kimi aşıkların sevgilisinin "ak" gerdanından öpmek niyetini dile getiren bir-iki türkü ya çıkar ya çıkmaz. En masum aşıklar sevgilisine sadece sarılmak arzusunu dile getirir:

Dalgalanıyor pembe şalvarı
Kız allan pullan gel gel yanıma
Sıva beyaz kolları dola boynuma

Dudaktan öpmek için çırpınan bir sevdalıyı dile getiren bir türkü var mı bilmiyorum... Evet, kültürümüzde, elma gibi al yanaklar öpülür, dudakların ise sadece kiraz gibi olması istenir... Halk edebiyatımızda "Uzat öpem dudağın alt tarafını, çatlasın üst yanı"" gibi bir söz yok.. Bizde, sanırım sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte dudaktan öpüşme başlamış olmalı.. Sonra giderek yanaktan öpme masumlaştı ve kardeşce-arkadaşca görülmeye başlandı... Eski Yeşilçam filimlerindeki Glark Caple taklidi jönlerimiz esas kızı ateşli bir şekilde öptüğünde sinema ıslıklardan inlerdi... Hele Orhan Günşiray!.. Valla, bu konuda kimse benden ayrıntı istemesin... Görenler, görmeyenlere anlatsın... Ama -dünya ahiret kardeşimiz olsun- Tarkan'ın öpmesi Allah için bir başka… Gerçi Rafet El Roman da bir klibinde "... gözlerinden, dudaklarından öperim..." diyerek sözüm ona veda ettiği kızı dudaklarından öpüyordu; ama, bu öpüşme biçimi töreye uygun görülmüş olmalı ki kimsenin tepkisini çekmedi, bundan dolayı eleştirilmedi... Neyse Tarkan'ın öpüşmeli klibi üzerine yapılan tartışmalar sayesinde ve nihayet benim de naciz katkılarımla toplumumuz epey yararlı bilgilerle donanmış oldu. İşte böyle olmalı abi… Medya dediğin acaip kamu hizmeti görmeli…

Ha yararlı bir tartışma da "Sporcu aşkı" olarak gündeme düşmüştü... "Sporla uğraşmak zaten aşk işi değil midir? Başka aşklara ne gerek var" diyerek haklı olarak konunun üzerine gidildi... (Bu tür sorunların tüm sorunlarımızdan daha önemli olduğunun bilincinde olan halkımızın bu konulara olan ilgilerine ve duyarlılıklarına hayranım... Helal olsun; elbette ya, insan kendi sorunlarının dışında başka sorunlarla da ilgilenmeli d'imi ama... Bu tür konulara derin alaka gösteren halkımıza kocaman bir afferim... ) Medyanın ünlü köşe yazarları işin içine kızlarını da sokararak konuyu daha da çarpıcı ve anlaşılır kıldılar. Sağolsunlar, varolsunlar! Bu da medyamızın şayan-ı takdir bir başka kamu hizmetiydi.

Derken, sabah oldu erken... Bu kez de "Salkım Hanımın Taneleri" gündeme girdi... Ama ne giriş!.. Bu konuda görüş bildirmeyen, köşesinde ele almayan gazeteci kalmadı. Televizyonların tartışma programlarında enine boyuna tartışıldı. Parantez içinde bu arada şunu belirtmeliyim: Kendi tartışma programlarının "Ateş Hattı"na benzemediğini, daha tutarlı ve seviyeli bir tutumu benimsediklerini söyleyen programcıların kendi programlarının giderek hani neredeyse "Ateş Hattı" programına rahmet okutucak bir seviyeye ulaşmakta olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Sanki, tartışma programlarında kanaldan kanala bulaşan insanların seviyesini felç eden; karşısındakinin sözünü dinleme direncini kıran, insanları bağırmaya, hakaret etmeye zorlayan bir virüs var!.. Bu virüs ekran başında olan bizlere bile bulaşıyor... Ekrandakiler birbirine bağırırken ev halkı da bu arada boş durmuyor:

- Adama bak amma saçmalıyor ha!..
- O kadar çok biliyorsan çık orada konuş... Bize ahkam kesme!
- Benim ne işim var onların arasında... O kadar düşmedim daha
- Tamam o zaman sus da konuyu anlamaya çalışalım
- Canım anlasan ne olacak Allah aşkına!
- Önce dinlemesini öğren!..
- Sen öğren!..
- Terbiyesizlik etme!..
- Terbiyesiz sensin!..
- Bana bak kodumu oturturum!..
- Erkeksen oturt!.. - .........

Valla bu gidişle ekran başında -Allah korusun- ya bir kalp krizi vakasına, ya da bir cinayete naklen tanık olacağız...

Neyse biz şu "Salkım Hanımın Taneleri" hadisesine dönelim. Efendim, hem romanını okuyan ve dahi filmini izleyen biri olarak bu tartışmada benim de tuzum bulunsun istedim. Öyle sandığınız gibi, tecavüz olayına girmeye niyetim yok... Ensest ilişkiye ya da benzer bu tür çirkin olayların bizim gibi bir toplumda olmaması gerekir; ama, maalesef oluyor! Bu benim değil, uzmanların görüşü... Dünyanın her yerinde bu tür olayların meydana geliyor olması, peşin söylüyorum, bizler için ne gerekçedir, ne de tesellidir. Hiç bir biçimde görmezlikten gelinemez...

Gelelim azınlıklar meselesine!..

Efendim, konuyu daha iyi anlayabilmek için varlık vergisi uygulamasından önceki dönemlere kısaca bir bakmak gerekir... Cumhuriyetin hemen öncesine... Osmanlı ünlü kapitülasyon uygulamalarıyla bir çok Avrupa ülkelerine bir dizi ticari ayrıcalıklar tanımak zorunda kaldığı dönemlerde "müstemin" diye adlandırılan Avrupalı tüccarlar kıyı kentlerden başlayarak Anadolu'nun içlerine kadar yayıldılar. Kabul edilemez ayrıcalıklarla donanmış olan, düşük vergiler ödeyen bu yabancı tüccarlar karşısında yerli tüccarlar kısa zamanda rekabet edemez duruma düştü. Bunun üzerine azınlık tüccarları "Yahu, bunu bize bari yapmayın..." diyerek, aynı ayrıcalıklardan kendileri de yararlanmak isteyince yabancı konsolosluklardan kendilerine birer berat verildi... Ve yıllar geçtikce beratlı tüccar sayısı daha da arttı... Böylece Osmanlının ticaret hayatı yabancılarla Osmanlı azınlıklarının eline geçmiş oldu. Bir yandan Avrupa Bankaları, olmadı diğer yandan Galata Bankerleri derken sonunda Osmanlı borçlarını ödemeyeceğini ilan etmek zorunda kaldı. Hop gelsin Düyun-ı Umumiye Osmaniye Meclisi... Sonrasını biliyorsunuz... Kurtuluş Savaşından sonra Lozan'da bu kapitülasyonlar yine dayatılmaya çalışıldı. Ama, Atatürk ve arkadaşları bu dayatmaya kesin tavır koydular... Ve kapitülasyonları kabul etmediler... Şimdi, Osmanlının yarı sömürge haline nasıl geldiğine ve kimlerin sürüklemiş olduğuna tanık olmuş bir kadronun, Osmanlıyı bu hale sokan unsurlara karşı hassas olmaları ve iktisadi politikalarını zararlı olan dış ve işbirlikçi unsurlardan temizleyerek ulusal esaslar üzerine oturtmaya çalışmaları normal değil mi sizce? Üstelik bu tutumları öyle saklı gizli de değil. İşte Mustafa Kemal'in, 1 Mart 1922 Tarihindeki söylevindeki bazı sözleri: "... milletimiz bu günkü ikıtisadi sefalete mahkum eden mülga kapitülasyonların yürekler acısı halini hatırlatmadan geçemem. Malumunuzdur ki memleketimiz iktisadi teşkilat ve muhit itibariyle kuvvetli bir halde bulunmuyordu. Ferdi iktisat kıymetleri de serbest rekabete mukavemet edebilecek dereceye ulaşmamıştır. Tanzimat'ın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendisini müdafaa edemeyen iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zincirleriyle bağladı. Teşkilat ve ferdi kıymet bakımlarından bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde , bir de fazla olarak imtiyazlı bir mevkide bulunuyorlardı. Temettü vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şartlar altında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat kollarımıza bu sayede hakim olmuşlardır..."

Peki o zaman çare neydi?..

1923'ün Şubatında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi işte bu çareyi işaret etmiştir. Ulusal sermaye oluşturmak ve ticareti Avrupalılar ile azınlıkların elinden kurtararak Anadolu insanını sanayiinin ve ticaretin içine sokmak!.. Şimdi buradaki ulusal hareketi kaba saba "Türkleştirme" hareketi olarak algılamak ve yorumlamak neden?.. Kaldı ki, o dönemde devletleştirilen yabancı şirketlere paraları şıkır şıkır ödenmiş, yabancı sermayeye "Gelebilirsiniz, kapımız size her zaman açık olacaktır; ama, eskisi gibi değil!... Kanunlarımızın, mahkemelerimizin, ticaret odalarımızın disiplini içine girmeyi kabul ederseniz başımızın üstünde yeriniz var.." denilmiştir... Ve kısa bir zaman sonra dünyada büyük bir ekonomik kriz patlak vermiş, arkasından dünya savaşı... Genç Türkiye zaten yokluktan atağa geçmiş, tutunmaya çalışıyor. Bütün dünyanın içine düşmüş olduğu kaosdan kendini kollamaya, korumaya çalışıyor... Bir yanda kıtlık, yoksulluk, açlık; bir yanda karaborsa ve savaş zenginleri... Almış, yürümüş... (Yokluk ve kıtlık içinde kıvranan halkın bir savaş ortamındaki sıkıntılarının, acılarının, perişanlığının romanını yazan, filimlerini çeken birileri bir gün çıkar elbet!.) Bu sefalete rağmen bakın bakalım yağma olmuş mu, talan olmuş mu? (6-7 eylül olayları diyecek olan varsa bu bir provakosyondur; üstelik farklı bir dönemde patlak vermiş bir olaydır...) Nedense her dönemle ilgili olarak hep İstanbul'da olup bitenler yazılıp, çiziliyor... Beyler, Türkiye sadece İstanbul ve İstanbullulardan ibaret değildir... Ya, baksanıza eski Ramazanlar denilince akla kantolar geliyormuş!.. Türkiye sadece "Direkler Arasında" mı eğlendi arkadaş... Bu memleketin Konya'sı, Kastamonu'su, Eskişehir'i, Sinop'u, Mardin'i, Adıyaman'ı yok mu?.. Hala öyle ya!.. İstanbul'un bilmem ne semtinde su patlağı olsa, bu sanki 65 milyon insanın derdiymiş gibi yaygara kopartılıyor... Ama, Kütahya'nın bilmem ne ilçesi yıllardır zehirli su içiyormuş kimin umurunda... Neyse abi, biz yine konumuza dönelim: Varlık vergisi şöyleydi, böyleydi... Eyvallah eleştirilir, eleştirilmelidir... Ama, her yanıyla her şekliyle, her biçimiyle...Tarih dediğin tek ve takma boynuzlu gergedan değildir ki abem...

Ha, bir de "Kardeşim romandaki Yahudi Leon karakteri filimde Ermeni Leyon yapılmışsa bunda ne var?" deniliyor... Valla arkadaş, bana buradan öyle görünmüyor... Gazeteci E. Mahçupyan bu değişiklikten ötürü pek mahçup bir görüş sergilemiyor; tam tersi, eleştirilere karşı pek de saldırgan... TRT nin kadrolu yönetmeni de öyle... "Ben yaptım, oldu" diyor... Sinema ekspertizi Attila Dorsay filim dört dörtlük bir yedinci sanat harikası olduğunu söylüyor... Valla haklı... Altın Portakal ne ki! Bu filime gazoz gelir, Oscar Amcayı kucaklamazlarsa ne olayım, nah buraya yazıyorum işte... Ya, bırakın Allahaşkına!.. Evet, bu filim piyasa işi Yeşilçam filimlerinin üstünde... Ama Türk sinemasının vasatları arasında yer alır... Öyle abartıldığı kadar bir sinema olayı değil... O kadar da değil artık!..Bunu tartışmaya bile gerek yok... Tartışılan da bu değil zaten... İşte özenilmiş, emek verilmiş bir iş... Diyorlar ki: "Efendim, yönetmen cenaze töreni sahne çekimlerinde ısrar etti. Ama sinagog çekimleri için musevi cemaati izin vermedi. Biz de o karakteri Ermeni yapmak zorunda kaldık..." Bakın bu "Size pantolon uyduramadık, bari gömlek verelim..." mantığı gibi masum bir uyanıklık değildir... Neden?.. Bir kere Musevi Cemaatinin öteden beri bu tür tartışmaların içinde yer almak istemediğini herkes bilir; herkes bilir de entellektüel birikimine güvendiğim E. Mahçupyan mı bilmez?.. Aşkale'de dramatik bir şekilde ölenin (Romanda başka yer) Yahudi yerine Ermeni asıllı bir vatandaşın olmasında meydana gelecek olan tartışmanın boyutlarının daha başka olacağını E. Mahçupyan bilmiyor idiyse, onun entellüktüel birikimini gözümde fazla büyütmüş olduğum için, kendisinden özür dilerim ve hatta buraya kadar yazdıklarımdan da... Peki, TRT her türlü teknik desteği sizlerden esirgememiş... İyi de gariban Yeşilçam saray, kilise, zindan platolarını o kıt imkanlarıyla kendisi yapmaya çalışırken, TRT elindeki teknik kadro ve malzemeyle bir sinagog platosu kuramaz mıydı? Bu çok mu zordu? Yoksa izin isteği mekanı çekmek için değil miydi? Konusu için miydi? Ben mi yanlış anladım nedir?

----------------


(*) Urfa Türküsü - Bedi Kazancı


E Mail: hasanozsan@kolaymail.com



22 Aralık 2001 Cumartesi