Ana Sayfa

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

.


    Gündem
    Medyascope
    Medyajans
    MedYaram
    Röportaj/ Sohbet
    Medya Dosyası
    Yerel Medya
    Gazete Tirajları


    Medya Kitaplığı
    Araştırmalar/Tezler
    Media Studies
    Media Net Link
    Köşelerde Medya
    Meslek İlkeleri


    Tezcan'lık
    Karikatür
    MedyaRazzi
    Meslek İlkelleri


    Medya-Forum
    Eleştiriler-Öneriler
    Tartışma Platformu
    Tekzip-Açıklama


    TGC
    TGS
    ÇGD
    Basın Konseyi
    Örgütlerden


    Künye
    Reklam
    Ahmet Tezcan
    Ertuğrul Acar


Bir-Net



             AHMET TEZCAN
             DİLEK YARAŞ
             ESRA D. ARSAN
             FERZENDE KAYA
             FUAT UĞUR
             HASAN ÖZSAN
             KORAY DÜZGÖREN
             MURAT SEKMEN
             NECEF UĞURLU
             RAGIP DURAN
             ÜMİT OTAN
             YAVUZ BAYDAR
             ZAFER ÖZCAN

Dördüncü Kuvvet Medya, herkesin görüşlerini rahat bir şekilde ifade edebileceği bir tartışma ortamı oluşturdu. Burada görüşlerinizi aktarabilir, düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

DKM FORUM SAYFALARI

    BİLGİ Mİ, KANAAT Mİ?

Bir önceki yazımda, ABD'deki intihar saldırıları ardından, yüzeysellik ve kafa karışıklığının el ele gittiği "eleştirilerin" ruhunu sorgulamak amacıyla ağacı, deyim yerindeyse, biraz silkeleme ihtiyacı hissetmiştim.

Bazı meyvalar düştü. Ama bu arada, örneğin 23 Eylül tarihli Radikal 2'de çıkan yazılarda görüldüğü gibi, "ABD medyasının iğrenç yüzünü" teşhir etme amaçlı "tam yol saçmalamalar" da sürüp gidiyor maalesef.

İşin kötü yanı, bunların ciddiye alınma riskini taşıması.

Ben şunları yazdım:

  1. Türkiye"de medya eleştirisi, önyargılar ve kulaktan dolma bilgilerle bezenip, bunları kaleme alan kişinin sübjektivitesinin ötesine geçmeyen bir boyutta kalıyor.
  2. Bunlarla gerek medyayla ilgilenen bir kitleye olsun, gazetecilik ve iletişim öğrenimi gören gençlere maalesef kalıcı, onların yararlanabileceği hiçbir düzgün malzeme aktarılmamış oluyor.
  3. Eksik bilgi ve çarpık perspektifle ortaya çıkanların peşine, bazı nesnelere ve olgulara akıl yerine duygu, mesleki birikim yerine ideolojik cephanelerle yaklaşanlar bir sürü gibi takılıp, yanlış yargıların beslenmesine katkıda bulunuyor.

Gelen yanıtları ele alarak, hem bazı düzeltmeler yapayım. Hem bazı yeni tanıtlar geliştireyim, hem de bulanık gibi görünen noktalara açıklık getireyim.

Metnimi en iyi okuyan, sağduyusuna her zaman güvendiğim Zafer Özcan oldu. Onunla bazı konularda anlaşamayabiliriz, ama sorduğu soruları her zaman ciddiye alırım.

Özcan, haklı olarak, (benim) "ABD medyası savaş çığırtkanlığı yapıyor" ile "ABD medyası ceset göstermedi" iddialarını neden peşpeşe ele aldığımı soruyor. Bunda bir çelişki görmüş. Bunun yanıtı basit: Hazır klavyemin başına geçmişken, intihar saldırıları ardından ortaya atılan asılsız tüm iddiaları bir kefede toplamaya çalıştım. Bana göre, her iki iddia da yeterli gözleme ve izlenime dayanmıyor, bundan yanlış sonuçlar çıkarıyordu. Çelişkili de olsalar, farklı kesimlerden de gelseler, özlerindeki eksiklik aynıydı: Yetersiz bilgi.

Özcan, yine haklı olarak, metnimdeki bir görüşü eleştiriyor. "Ben Baydar"ın tarif ettiği İslami hassasiyetleri öne çıkaran Zaman'da çalışıyorum ve bu gazete en başından beri, teröre en sert tepkiyi verdi.. lanetledi... ve asla küçümsemedi" diyor Özcan. Doğru söylüyor. Gerçekten de ölçülü, doğru habere önem veren, başlıklarda ifrata kaçmayan bir yayıncılıkla dikkat çekiyor Zaman.

Galiba hata bende. Çünkü, "..İslami hassasiyetleri öne çıkaran medyaya bakıp da, neden 'Türk medyası terörü hafife alıyor' diyenimiz çıkmıyor?" diye soru sorarken, ben, aslında, Türk yazılı ve görsel basınında iyi kötü bir çoğulculuk olduğunu, pekala aksi yönde de bir tez öne sürülebileceğine, bile bile gözden kaçırmaya dayalı bir çifte standarda dikkat çekmek istemiştim.

Tek formatlı bir Türk medyası yok. Zaten tirajların yeterince düşük olduğu bu yazılı basın ortamında, genel resme bakıldığında, hem sol hassasiyetleri öne çıkaran basında, hem aşırı milliyetçi hassasiyetleri, hem de İslami hassasiyetleri temsil eden basında (bu da hatırı sayılı bir kesim) ABD'nin takındığı resmi tavra karşı muhalif veya aşırı temkinli bir tutum ağır basmakta.

"Türk medyası savaş çığırtkanlığı yapıyor" dedirten basında da, gerçekçi olursak eğer, benzer bir çokseslilik egemen.

Bu gözleme dayanarak, yüzeysel bir bakışın nasıl bir saçmalamaya yol açtığını daha net görebiliyoruz, umarım.

Özcan, yazımdan Esra'nın ve Ahmet'in yanlış sonuçlar çıkardığını öne sürerken de yazıyı ne kadar iyi okuduğunu gösteriyor.

Şimdi bunlara gelelim.

***

Ahmet'in yanıtının çok büyük bir bölümünün benim tezlerimle bir ilgisi yok. Toplu bir adrese yönelik karşı çıkışlardan kendine pay arıyor boşuna. Meşhur "CNN eski görüntüleri yeni diye verdi!" meselesinde, hala öküz altında buzağı arıyor, Ahmet. Kuşku duymakta haklı görüyor kendisini.

Birşey diyemem. Olabilir. Sonsuza dek öyle görebilir. Ama gerçek şu ki, ABD medyasında da yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Hiçbir etik ihlali - hele böyle global yayın yapan ve daha önce birkaç kez sütten ağzı yanmış bir kanal söz konusu olduğunda - ABD medyası tarafından hiç gözardı edilmez. Eğer bu iddia doğru olsaydı, bundan emin ol Ahmet, CNN aynen Boston Globe ve bazı başka yayın organlarının bir iki yıl önce yaptığını yapar, sorumluların işine hemen son verirdi. Üstelik bunu davul zurna çalmak suretiyle dört bir yana duyurarak. Onların geleneğinde bu var.

Bence sen gel, sayfalar dolusu yazdığın, karışık tezlerden bir an önce vazgeç.

Tabii sen bilirsin.

Ayrıca: Bırak "çamur atma" gibi saçmalıkları, ben sana bir "düzeltme talebi"nde bulunduğumu - yazılı veya sözlü olarak - hatırlamıyorum. Benim eksik gördüğüm husus, CNN'in yalanlamasına rağmen, 4KM sitesinin, sanki hala eski iddialar geçerli imiş izlenimi verecek (dikkat et, izlenimi verecek diyorum) bir görüntüye sahip olmasıydı. Oysa, bana sorarsan, CNN'in açıklaması çok ilginç. Bir iddianın dünyanın bir ucundan kopup tüm yeryüzünün zihnini meşgul etmesinde internetin ne kadar kuvvetli bir rol üstlendiğini gösteriyordu.

Al işte sana, bir tartışma veya makale konusu daha!

***

Gelelim, Türkiye'de medya eleştirisi konusunda en çok ciddiye aldığım kişilerden biri olan sevgili Esra Doğru Arsan'ın yanıtına.

Esra, saldırılar ardından peşpeşe iki yazı yazdı. "Terörü haberleştirmek" başlıklı yazısı, bana göre ne kadar yararlı, dolgun içerikli, relevant ve nesnel yaklaşımlı ise, "Yalan Medya, Gerçek Dünya" başlıklı olanı o kadar yanıltıcı ve eksikti.

Doğrusu, tepkimi doğuran yazıların arasında bu vardı.

Esra'nın kışkırtıcı - ama bir o kadar da benim tezlerimle ilgisiz - "Medya eleştirmeni Sam Amca'nın PR'cısı değildir" başlıklı (tabii ki, öyle değildir Esra!) cevap yazısı, ne yazık ki, beni tatmin etmedi.

Senden çok daha kuvvetli, yazdıklarımı çok daha kökten sarsan bir "challenge" beklerdim, Esra. Bunu istiyordum da. Çünkü, bu bizi okuyanlara yararlı içerik sağlayacaktı. Ayrıca, bana bilgiyle meydan okumana hiç bir itirazım olamaz.

Yeter ki, karşı tezlerin, argümanların tutarlı, sağlam verilere dayalı olsun.

Benim yazdıklarımda "hakikaten çok ciddi kavram kargaşaları olduğunu" yazmışsın. Ama ben bunların neler olduğunu açıklamanı beklerdim. Yok.

Eğer "kavram kargaşası" dediğin şeyler, senin yazının üçüncü - dördüncü paragrafında "bunu giderme" amacıyla yazdıklarında işaret ettiklerin ise, ben bunlarda, aramızda tamamen açık bir görüş birliği görüyorum.

İşin ironik yanı, benim karşı çıkışımı, tam da senin altını çizdiğin hususların, nesnel medya eleştirisi ölçütleri oluşturması tetiklemişti.

Tabii ki en az benim kadar İngilizce biliyorsun. Bildiğine güvendiğim için de, şu satırları yazmana hiç şaşmadım:

"..medya eleştirisi sadece günlük yayınların izlenmesi, haberlerin, başlıkların, makalelerin okunmasıyla sınırlı değil. Medya eleştirmeni denen kişi, bu yayın organlarında yayınlanan haberlerin içeriği (işlenmiş bilgi/enformasyon) kadar, bu haberin kaynaklarını (askeri, resmi, sivil, tek kaynak, çok kaynak..), görüntüsünü, söylemini (haberde kullanılan dil), kapladığı alanı (sütun/cm veya primetime), etkisini (okur/izleyici profili açısından) ve daha birçok faktörü göz önüne alıyor. Üstelik medya analizi yapılırken, bu unsurların sadece birini değil, bir çoğunu göz önünde bulundurmak, nihayet bir yargıya varmak söz konusu olabiliyor."

Çok güzel.

Tamamen aynı fikirdeyim.

Benim de anlatmak istediğim bu.

Sevgili Esra, "Amerikan medyası belki hiçbir zaman bu kadar erkekleşmemiş, ya da böylesine savaş çığlıklarıyla birer askeri cephane teçhizatına dönüşmemişti. Post World Trade Center dünyanın Amerikalı gazetecileri, sanki yek vücut bir 'ulusal fallusa" dönüşmüş; kadınlı - erkekli, yazarı çizeriyle, yaşadıkları acının henüz şokunu atlatamamış Amerikan halkına "Ey Araplar, biz size daha iyi bombalar geçiririz!" naraları attırıyorlar" diye yazarsan, ben de sana şunları söylerim:

Bilimsel veya nesnel olmayı öngören, ciddiye alınmayı arzulayan herhangi bir medya eleştirmeni için yukarıdaki görüşler, son derece meşru olabilir.

Ama bunlar birer "tespit" değildir.

Sadece varsayım olabilirler.

Yukarıda ölçütlerini belirlediğimiz medya eleştirmeni, eğer bu varsayımında ciddi ise, kolları sıvayıp önce şunu yapar:

    · "Amerikan medyası" derken, neyi kastediyorum?
    · "Savaş çığırtkanlığı yapma" eylemini nasıl tanımlıyorum?
    · Bunları nasıl kanıtlayabilirim?

Bu "tespitler", Eagleburger, Dunleavy, Coulter, O'Reilly, Rather vb. kişilerin, yorumlarının şu veya bu şekilde yer almış olmasıyla yetinilemeyecek kadar açıklanması zor varsayımlardır.

Ben şunu söylemeye çalışıyorum, tekrarlayayım:

"ABD medyası (veya bilmemnere medyası) savaş çığırtkanlığı yapıyor" gibi bir önermeyle ortaya atılıyorsanız, beni buna ikna etmeniz için ya bu konuda sıkı, bilimsel bir çalışma yapmış bir gazetecilik kuruluşunun (örneğin Poynter veya Nieman vs.) verilerini dayanak alın, ya da kendinizce belirgin bir "Amerikan medyası derken şunu kastediyorum" tanımı yapıp, az önce mutabık olduğumuzu söylediğim ölçütler çerçevesinde elde edeceğiniz verilerle benim itirazlarımı çürütün.

İki yöntemin de kolay olduğunu hiç sanmıyorum. Eminim ki, bu konuda birçok ülkede çok derinlikli araştırmalarla belirli bir süre sonra karşılaşacağız.

Bunlar elinizde yoksa, varsayımlarınızı "nihai gerçekler" imiş gibi sunmayın.

O zaman itiraz ederim. Çünkü bir şey ifade etmiyorlar.

Cevap yazındaki örnekleri, ne yazık ki, yeterli bulmadım

Bunlara en son Ragıp da (Duran) katıldı. Radikal 2'de çıkan yazısında ABD medyasını yerin dibine gömüyor. Ama, bereket, "neyi kastettiğini" yazmış. Topu topu dört - beş yayın organı.

1.500 kadar günlük gazete, binlerce dergi, binlerce TV istasyonu ve kimbilir kaç tane web sitesi olan dev bir sistemden bahsediyoruz.

Siz, oradan buradan cımbızla çektiğiniz bir iki yorumu, haber başlığını veya görüntüyü, hep itiraz ettiğiniz bir tavrı benimseyerek, önyargılarınıza şırınga ediyorsunuz.

Beni bunlarla kimse kandıramaz. Umarım başkalarını da.

***

Esra, bana Robert Mc Chesney'in "Media Goes To War" başlıklı yazısından, Otto Hinckelmann'ın veya Norman Solomon"un makalelerinden söz ediyor.

Güzel.

Ben de ona Howard Kurtz'un - bir örnek olarak - Washington Post"ta çıkan bir yazısını öneriyorum. Kurtz, bu yazısında, bence asıl tartışılması gereken - ve ABD medyasının gündeminde bir numaraya yerleşmesini beklediğim - bir tartışmanın ilk işaretlerini veriyor, "ABD medyası, neden dış haberleri, dünya hadiselerini izlemeyi bıraktı, boşladı?" sorusunu sorarak. ABD'nin içine kapanıklaşmasında en önemli olgulardan biri bu. İşte size ABD medyasıyla ilgili hakiki bir eleştiri konusu: En büyükler de dahil, yazılı ve görsel yayın organlarının son on yıl içinde birer birer yabancı temsilciliklerini kapatması, bürolarını küçültmesi, muhabirlerini "içeri çekmesi"...

Bunun verilerini tartışın.

***

Esra, bana yanıtında, hızını alamayıp, bir de siyasi polemiğe giriyor.

Bu davetini kabul ediyorum.

"Savaş ilanından sonra sorulması gereken sorular var" diyerek vurguluyor:

    · Bin Ladin'in suçluluğu konusundaki deliller henüz ortada değil
    · Bu savaşın uluslararası hukuk kurallarının ihlali olacağı ortadadır
    · Bu savaş, 11 Eylül saldırısını gerçekleştirenlerin hedef alınmayacağı bir savaş olacaktır
    · Çok sayıda masum insan ölecektir
    · Savaş, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan ABD vatandaşlarının güvenliği açısından da büyük bir tehlike yaratacaktır

Sevgili Esra, bunlar bazı siyasi mülahazalar. Bunların herhangi birinin bugüne dek ABD yazılı veya görsel basınında şu veya bu şekilde, aynı endişeleri içerecek şekilde yer bulmadığını bilsem, dediklerine katılacağım. Bunların tümü - kimsenin bundan kuşkusu olmasın - ABD medyasında işlenip duruyor. Bush yönetiminin tereddütleri, ikilemleri dahi bu yorumlara birebir yansıyor.

Yukarıdaki gibi düşünmeyenler var. Bunların görüşleri de ABD medyasına birebir yansıyor.

Esra, New York Times ve Washington Post gibi gazetelerin Vietnam Savaşı sırasında ve sonrasında Pentagon Papers ve Watergate gibi yayınlarla ülkenin zihinsel dünyasını altüst edebilecek güce, birikime ve meslek inancına sahip olduğunu unutmuş görünüyor. Bu gibi yayınlarda çalışan - bir kısmını benim birebir tanıdığım meslek adamlarının - ne denli haysiyet sahibi, iktidarlardan ne denli hazzetmeyen, ne denli dikkatli ve sağduyulu insanlar olduğunu görmezden geliyor.

"ABD medyası savaş çığırtkanlığı" feryadı, ne yazık ki bir Asya gribi gibi pek çok kişiyi burada sararken, benim gönlüm Esra gibi dikkatli, serinkanlı sevgili arkadaşlarımın bu trene binmesine elvermiyor.

"Savaş çığırtkanlığı" ile ilgili son bir nokta, sevgili Esra:

1991 - 93 arasında Londra'da, BBC'deydim. Bu konu bana nedense o günleri hatırlattı. Hani, Şrebrenitza'da ve Mostar'da masum Müslümanlar, bu meseleyi özlerinde bir "dinsel hesaplaşma" olarak gördüklerinden zerre kadar şüphe duymadığım Sırp çeteleri tarafından boğazlandığı, dünyanın umursamazlıkla bu katliamları seyrettiği günleri.

O günlerde The Independent, BBC TV, Guardian, El Pais, La Repubblica, Le Monde, New York Times gibi gazetelerin, hem en çarpıcı görüntülerle, hem de en sert editorial yazılarla, kendi hükümetlerini, NATO'yu bir askeri müdahaleye çağırdıkları, "gönderin askerlerinizi, gerekirse savaşın, durdurun bu katliamları!" diye çaresizce çırpınışları aklıma geldi. The Guardian'ın şerefli muhabiri, İrlanda asıllı Maggie O'Kane'in kendisini yiyip bitirircesine, bu tarihi cellatlığa karşı yaptığı gazeteciliği gün gibi hatırlıyorum.

Eğer bu gazetelerin "savaş çığırtkanlığı", Clinton yönetiminin vicdanını harekete geçirmeseydi, bugün Bosna'da ne bir Müslüman kalacaktı, ne de bir Bosna devleti. Kosova vahşeti karşısındaki o "savaş çığırtkanlığı" olmasaydı, belki bugün Miloşeviç oradaki Arnavutların cesetleri üzerinde heykel bile diktirmişti. O "savaş çığırtkanlığı" olmasaydı, bir kasap rejim belki de asla barış masasına oturtulamayacaktı.

Ona o zaman neden hiçbirimiz "savaş çığırtkanlığı" demiyorduk da, bu "savaş çığırtkanlığı" oluyor?

Bu ne biçim çifte standart, bu nasıl bir ahlak?

"O zaman düşman belliydi" diyebilirsin. Peki, medeni dünya (ki sen de bu dünyanın bir parçası olarak özgürce görüşlerini tartışabiliyorsun), "aman bir tarafa rahatsızlık vermeyeyim!" diye, sivil hayatının felce uğramasına göz mü yumacak? Buradaki medeniyet ölçütün nedir? Soruyorum.

Benim için, NY ve Washington'da bir delilik uğruna öldürülen 7 bine yakın masum insanın haline karşı takınılacak tavır ile Şrebrenitza'da benzeri bir fanatizm ile toplu mezarlara gömülen zavallı Müslümanların akıbetine karşı gösterilen tepki arasında hiçbir fark yok.

Masumiyete karşı işlenen kıyıma verilecek cevap, o masumiyetin milli veya dini kimliğine, tercih edilen politik konjonktürlere bağımlı kılınamaz.

"Mukabele" yöntemlerini tartışmak da, "savaş çığırtkanlığı"na indirgenemez.

Lütfen, gerçekten, hayal dünyasından gezinmekten vazgeçelim.

Bilimsellik, nesnellik ve ahlaklılıkta tutarlı olmaya çalışalım.


E-Mail: yavuz@milliyet.com.tr



30 Eylül 2001 Pazar