Ana Sayfa

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

.


    Gündem
    Medyascope
    Medyajans
    MedYaram
    Röportaj/ Sohbet
    Medya Dosyası
    Yerel Medya
    Gazete Tirajları


    Medya Kitaplığı
    Araştırmalar/Tezler
    Media Studies
    Media Net Link
    Köşelerde Medya
    Meslek İlkeleri


    Tezcan'lık
    Karikatür
    MedyaRazzi
    Meslek İlkelleri


    Medya-Forum
    Eleştiriler-Öneriler
    Tartışma Platformu
    Tekzip-Açıklama


    TGC
    TGS
    ÇGD
    Basın Konseyi
    Örgütlerden


    Künye
    Reklam
    Ahmet Tezcan
    Ertuğrul Acar


Bir-Net



             AHMET TEZCAN
             DİLEK YARAŞ
             ESRA DOĞRU
             FUAT UĞUR
             HASAN ÖZSAN
             KEMAL BELGİN
             NECEF UĞURLU
             RAGIP DURAN
             YAVUZ BAYDAR
             ZAFER ÖZCAN


Medya konusundaki tartışmalara katılabilmek, medya eleştirilerinizi Dördüncü Kuvvet Medya'da yayınlatabilmek ve sayfalarımızdaki değişiklikleri size bildirmemiz için lütfen listemize üye olun.

Gelen Mesajların Listesi


    "Saçmalama birader, sen bir köşe yazarısın Kandahar'da ne işin var?"

Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleriyle kıyas edildiğinde, çok rahatlıkla iddia edebilirim ki, Türkiye'deki gazetecilik, özellikle köşe yazarlığı son derece ileri düzeydedir. Mustafa Kemal Atatürk'ün hedef olarak gösterdiği "Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak", ülkemizde sadece gazetecilere nasip olmuş, hatta köşe yazarlarımız bu seviyeyi daha da ötelere taşımışlardır.

Geçenlerde Amerikalı bir gazeteci dost geldi. Başkan Reagan ve Baba Bush dönemlerinde Beyaz Saray Basın ve Halkla İlişkiler Genel Müdürü olarak çalışan arkadaşım David Jonathan Parker, Bill Clinton'un Monica Lewinsky ile Oval Ofis macerasından hemen sonra istifa etmiş ve aktif gazeteciliğe geri dönmüş, köşe yazarı olmuştu. Bana geldiğinde perişan haldeydi. Afganistan'a gidip Kandahar bölgesine girerek savaşın en yoğun olduğu bölgeden yazmak istiyormuş. "Afganistan'da tanıdığın birileri var mı, bana yardımcı olur musun?" diye sormaya gelmiş.

"Saçmalama birader!" dedim. "Sen bir köşe yazarısın, Kandahar'da ne işin var? Otur oturduğun yerde."

"Oturamam!" diye bağırdı. "Çalıştığım gazeteye haftada iki gün dört bin vuruşluk yazı göndermem gerek! Dört çarpı iki, sekiz eder Tezcan. Sekiz bin vuruşluk bir yazıyı oturduğum yerden yazamam, mutlaka Kandahar'a gitmem gerek!"

Tepem attı.

"Bana bak acemi Yanki!" dedim. "Burada Hasan Pulur'undan Cengiz Çandar'a kadar herkes en az 3 bin vuruşluk yazı yazıyor. Hem de her gün. Hepsini uç uca eklesen, bırak Kandahar'ı, dünyanın çevresini on kere dolanırsın. Üstelik bazıları günde bir değil birkaç yazı birden attırıyor. Mesela Fehmi Koru, bilirsin Taha Kıvanç adıyla da yazıyor. Mesela Güngör Uras... Adamın bir değil birkaç köşesi var, hepsini de değişik isimler altında yazıyor, arada bir de çeşni olsun diye yemek tarifleri yapıyor ama hiç biri senin gibi salaklık edip de, dur şu Kandahar'a kadar gidip olanı biteni yerinde göreyim de yazımı öyle yazayım demiyor. Hatta gazetedeki odasından çıkan bile yok. Boş yere kendini yorma, aklını kullan Co!"

David iyidir hoştur ama biraz bön oğlandır. Ağzı iki karış açık beni aval aval dinlerken anlattıklarımdan tek kelime bile anladığını zannetmiyorum. Hayır, problem onun Amerikalı olması, benim Türkçe konuşuyor olmam değildi. David, bizim köşe yazarlarının odalarından dışarı çıkmadan her gün en az 3 bin vuruşluk yazı yazabilmelerini havsalasına sığdıramıyordu. Elinden tutup kaldırdım.

"Gel!" dedim. "Seni bir kaç yere götüreyim bari!"

Anlaşılan bu saf Amerikalı hiçbir şeye görmeden inanmayacaktı. Fakat arabadan inip de muhteşem gazete plazaya girdiğimizde gözleri faltaşı gibi açıldı. Ülkemizdeki gazetecilik teknolojisi, daha giriş kapısında, personel kimlik kartı yahut parmak basılarak geçilen elektronik turnikelerde kendisini gösteriyordu. Bu teknoloji bizim Amerikalının aklını başından almıştı.

"Oh benim Tanrım!" diye inledi. "Burası NASA'dan, hatta Pentagon'dan farksız! Fakat.. bu kadarı fazla lüks değil mi?"

"Hayır!" dedim. "Son derece gerekli. Bu turnikeler sayesinde insan kaynakları devrimi gerçekleştirildi ve işten adam kovmalarda atılan personelle gözgöze gelme problemi ortadan kaldırıldı. Biri işten mi kovuldu? Karşına alıp iki saat teselli, tavsiye ve sivil hayatta başarılar edebiyatı yapmana gerek yok. Bilgisayarın bir tuşuna basarsın, herifin turnikeden geçişini sağlayan elektronik kimlik kartı devre dışı kalır, giremez. O zaman kovulduğunu anlar ve çekip gider... Bu kadar... Temiz iş!"

David zoraki gülümsemeye çalışarak ilk defa Türkçe konuştu:

"Ah evet.. Temiz iş... Kan yok... Ceset yok..."

11 Eylül olaylarından bu yana aklını kanla cesetle bozmuş ilkel dürtülere sahip bir Amerikalının, Türkiye'de ultramodern bir gazete binasındaki elektronik turnikelerle gerçekleştirilen işten adam çıkarma yönteminin çağdaş insani boyutunu algılayabilmesini bekleyemezsiniz. Ben de beklemedim ve kolundan tuttuğum gibi yazar Mehmet bey'in çalışma odasına sürükledim. Bizim Amerikalı iyice şaşırdı.

"Burası bir yazarın çalışma odası mı?" diye sordu. "Alışveriş merkezi değil, öyle mi?"

David, bir köşe yazarının odasında iki yönetici asistanı, üç sekreter, iki garson, bir Türk Hava Yolları temsilcisi, iki kondisyoner, bir masör, bir terzi, iki makam şoförü ve dört koruma görevlisinin bulunmasını anlayamıyordu. Oysa Mehmet bey son derece mutevazı şartlarda oluşturulmuş personele sahipti. Normaldi. Çünkü Mehmet Bey birikimli bir yazardı, yani yazıları için ayrıca araştırma yapması gerekmiyordu. Bu yüzden en az 20 elemandan tasarruf etmiş, özel araştırmacı kadrosu oluşturmamıştı.

"Özel araştırmacı kadrosu mu?" diye sordu David. Hemen anlattım:

"Bak güzel kardeşim. Bir köşe yazarı okurunu mutlaka bilgilendirmelidir. Eee, kendisi bilmezse, okuru nasıl bilgilendirecek? İşte bu özel araştırma elemanları, köşe yazarımız için dünyadaki bütün gazeteleri tarıyor, makaleleri okuyor, ve yazarımızın kendi görüşünü destekleyen fikirler listeleniyor. Aynı işlemi kitap okuma ekibi de yapıyor. Tabii internette sörf yapan sanal araştırma ekibi ile vizyondaki dünya filmlerini izleyen Hollywood ekibi de cabası... İşte bu ekiplerin elde ettiği bütün veriler, son kademedeki özel yazım ekibine veriliyor."

"Özel yazım ekibi mi?" diye bağırdı David. "Köşe yazarının yazısını da başkaları mı yazıyor?"

Dikilen saçları yüzünden kafası Kızılderili sadağına dönmüştü.

"Evet!" dedim hayretle. "Niye şaşırdın? Bu kadar insan dururken, 3 bin kelimelik bir yazı için kalem oynatmak biraz enayilik olmaz mı sence?"

David aptal aptal sordu:

"İyi ama.." dedi. "Yazarlarınız ne yapıyor?"

Cevap vermeme gerek kalmadı. Gazetenin başyazarı ve genel yayın müdürü olan arkadaşım Tuğrul Er dışarı fırladı.

"Kusura bakma Tezcan!" dedi. "Satışına karar verilen kamu bankaları için ihale açılmış. Hemen gidip patrona bir-iki banka kapatmam lazım. Yarın adamın doğum günü. Ona sürpriz yapmalıyım.. Seninle sonra görüşürüz."

Bu olay, Amerikalı gazeteci-yazar David Jonathan Parker'ı derinden etkiledi. Kandahar'dan vazgeçip New York'a döndü ve çalıştığı gazeteden istifa etti. Şimdi İstanbul'da. Türk gazetelerinden birinde köşe yazarı olmak için akşamları TÖMER'in Türkçe kursuna gidiyor, gündüzleri de şimdilerde işadamı olmuş eski bir mafya babasının yanında staj yapıyor ve kamu ihalelerinde başarılı olmanın altın kurallarını öğreniyor. İki aya kalmaz ilk köşe yazısını okursunuz. O kadar hırslı yani...

atezcan@dorduncukuvvetmedya.com

27 Kasım 2001 Salı