Ana Sayfa

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

Dördüncü Kuvvet MEDYA- Özgür Gazeteciler Platformu

.


    Gündem
    Medyascope
    Medyajans
    MedYaram
    Röportaj/ Sohbet
    Medya Dosyası
    Yerel Medya
    Gazete Tirajları


    Medya Kitaplığı
    Araştırmalar/Tezler
    Media Studies
    Media Net Link
    Köşelerde Medya
    Meslek İlkeleri


    Tezcan'lık
    Karikatür
    MedyaRazzi
    Meslek İlkelleri


    Medya-Forum
    Eleştiriler-Öneriler
    Tartışma Platformu
    Tekzip-Açıklama


    TGC
    TGS
    ÇGD
    Basın Konseyi
    Örgütlerden


    Künye
    Reklam
    Ahmet Tezcan
    Ertuğrul Acar


Bir-Net



             AHMET TEZCAN
             AHMET OZANSOY
             DİLEK YARAŞ
             ESRA D. ARSAN
             FERZENDE KAYA
             FUAT UĞUR
             HASAN ÖZSAN
             KORAY DÜZGÖREN
             MURAT SEKMEN
             MUSTAFA HOŞ
             NECEF UĞURLU
             RAGIP DURAN
             ÜMİT OTAN
             YAVUZ BAYDAR
             ZAFER ÖZCAN

Dördüncü Kuvvet Medya, herkesin görüşlerini rahat bir şekilde ifade edebileceği bir tartışma ortamı oluşturdu. Burada görüşlerinizi aktarabilir, düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

DKM FORUM SAYFALARI

    Onurumuzu çiğnetmeyelim

Kurduğu vakıf yüzünden eleştirilere mâruz kalan sağlık bakanı Osman Durmuş arı kovanına çomak sokmuş oldu. Basının üzerine gitmesinin sebebi, önceki bakanların 'sarı zarf' içerisinde gazetecilere gönderdiği ulufeleri kendisinin engellemesi imiş... "Yem borularını kestiğim için hedef oldum" demeye getiriyor bakan... Tahmin edilebileceği gibi, basın meslek kuruluşları, gazeteler, yazarlar, bakanın üzerine gidiyorlar; istedikleri Osman Durmuş'un iddiasını ispatlaması..

Fehmi Koru'nun Yeni Şafak'taki yazısı ( 12 Aralık 2001 ) >>


    "Nitelikli dolandırıcılar" serbest mi kalacak?

Yeni Şafak, Akit, Zaman veyahut Star okumazsanız, evvelki gün (10 Aralık'ta), Dinç Bilgin ile Cavit Çağlar'ın davaları olduğu ve bu iki kişinin tahliye taleplerinin red'edildiği hususu gözünüzden kaçabilir. 313 ve 314'e ilişkin suçları DGM kapsamından çıkaran kanunun netlik kazanması amacıyla, hâkimin, 15 gün sonraya gün verdiğini ancak (Kartel'in dışında kalan) gazetelerden öğrenebildik. Diğerleri, olayı okuyucunun dikkatinden kaçırmak için, köşe bucak saklamış.

Nazlı Ilıcak'ın Yeni Şafak'taki yazısı ( 12 Aralık 2001 ) >>


    Gazeteciler...

Herkes biliyor ki Türkiye'yi soyan gazeteciler değil, siyasetçiler-bürokratlardır... Neyi, nasıl soyacağız?.. Bu günlerde bir tesisatçı, bir marangoz ve bir boyacı tarafından dolandırılmış olan ben, rehin aldığım marangozun keserinin meğer kendi keserim olduğunu öğrendiğimde anlamıştım... Biz beceremeyiz... Gerçek gazetecilerin başına altın yağsa, onların aklına ‘‘altın yağmuru altında röportaj’’ yapmak gelir...

Bekir Coşkun'un Hürriyet'teki yazısı ( 12 Aralık 2001 ) >>


    Gazeteler web sitelerine karşı

Tarih, iletişim teknolojilerindeki her buluşun bir yandan iletişimin kendisini ateşledeğini, ancak diğer yandan ise mevcut medyaların önemini tehlikeye attığını gösteriyor. İnternetin yükselişi de günümüzün diğer konvansiyonel medyaları için benzer bir tehdit mi oluşturuyor? Bu soru dünyada olduğu kadar Türkiye’de de pek çok gazetenin genel yayın yönetmeninin kafasında dolaşıyor olmalı. Bir yandan, içeriğin üretildiği en önemli medya kuruluşlarının başında olan bu şahsiyetler, sahip oldukları zengin içerikle internetin yükselen yıldızları olma hayali kuruyor, diğer yandan da internetle birlikte, yöneticisi oldukları gazetelerin okuyucu kaybedeceği korkusuyla yaşamaya alışıyorlar.

Can Tüzüner'in ntvmsnbc.com'daki yazısı ( 06 Aralık 2001 ) >>


    Salkım talkım&Co.

Bizim gazeteler de epeyce roman tefrika ederdi bir zamanlar. Ya modası geçti ya da sıkıldılar, şimdilerde yayımlamadıkları romanların fotoroman olarak bile basmadıkları sinema filmlerini, köşe yazıları biçiminde tefrika ediyorlar. Bütün gazetelerde, aynı gün ve ayrı köşelerde. Yılmaz Karakoyunlu'nun 'Salkım Hanımın Taneleri' de böyle çekile çekile 'Tane Hanımın Salkımlarına' dönüştü, kimin alta düşüp kimin üste çıktığı belli olmayan pehlivan tefrikası boyutuna erişti. Bilirsiniz ukalalığı severim, ama bildiğim konularda.

Mine Kırıkkanat'ın Radikal'deki yazısı ( 05 Aralık 2001 ) >>


    Böyle izleyiciye böyle program

YÜZLERCE okurdan Reha Muhtar'ın perşembe akşamı yaptığı Ateş Hattı programıyla ilgili eleştiriler geldi. Reha Muhtar, program sırasında zilzurna sarhoşmuş. Yerlerde sürünmüş. Konuklarına hakaretler etmiş, sırnaşmış, sarılmış öpmüş, kızmış, küfretmiş, hakaret etmiş. Onu yapmış, bunu yapmış. Ayakta bile duramıyormuş. Eeeee? Bazıları da diyor ki, ‘‘Bunu en sert biçimde eleştirmeniz gerek’’. Hiç de gerek değil. Reha Muhtar'ı izleyen, Reha Muhtar'a katlanır. Muhtar bütün bunları yapmış ama bakıyorum hepiniz de oturup sabahın üçüne kadar izlemişsiniz. Reha Muhtar seviyesizmiş.

Fatih Altaylı'nın yazısı ( 01 Aralık 2001 ) >>


    Medyadan son haberler

Epeydir genel bir eleştiriye muhatabım; okurlar, "Medyada olup bitenleri sizden öğreniyorduk" diyorlar ve son zamanlarda bu konuda fazla bir çaba göstermediğimden yakınıyorlar. Haklılar. Medya dünyasında neler olup bittiğini yine yakından izliyorum, ancak her öğrendiğimi okurlarla paylaşmıyorum... Bunun iki sebebi var. Birincisi, medyayı yakından izleyen internet siteleri bulunuyor ve bunlar her türlü hareketlenmeyi günü gününe duyuruyorlar. İnternetle yarış çok zor, ben ise duyulmuş şeyleri yazmaktan nefret ederim. İkinci sebep de, medyadan ünlü isimlerin tahammülsüzlüğü... Bir Ankara temsilcisinin açtığı dâvâ yargıç tarafından reddedildi; transfer olduğu kanaldaki ömrü kısa süren bir televizyoncu ile de "Reytingleri düşük, galiba gidici" diye yazdığım için mahkemeliğim...

Taha Kıvanç'ın Yeni Şafak'taki Yazısı ( 22 Kasım 2001 ) >>


    Dün, basından utanmanın kalktığı gündü

Bundan 50 yıl sonra, Türkiye’nin şu anda yaşadığı içler acısı durumu merak edip, yakın tarih kitaplarını karıştıracak olanlar, 20 Kasım 2001 günü için, şu başlığı görecekler: ‘Türk basınında, utanma ve arlanmanın tamamen ortadan kalktığı gün!’
Neden?
Çünkü, 20 Kasım 2001 günü yayınlanan Hürriyet Gazetesi’nde bir yazı yazan paraşüt gazetecisi Ertuğrul Özkök, bizim meslekte utanmayı ortadan kaldırmış oldu..

Cevher Kantarcı'nın Star'daki Yazısı ( 21 Kasım 2001 ) >>


    Yasakları savunmak

Son günlerde, eskiden RTÜK aleyhine savaş veren yazarlardan bazıları RTÜK’ün ne kadar önemli ve değerli bir kurum olduğunu, daha da güçlendirilmesi gerektiğini yazmaya başladılar. Gizli kamera ve telefon konuşmalarını yayınlamayı alışkanlık haline getirenler şimdi bütün bunların yayıncılık ilkelerine, hukuk devletine, hatta insanlığa aykırı olduğunu söylüyorlar. Ama ne yazık ki kimse kendi canı yanmadan, kendi çıkarları zedelenmeden ilkeleri ve değerleri hatırlamıyor ülkemizde. Özgürlükleri kötüye kullanmanın sonu da bizi hep ‘yasakçı’ anlayışları savunmaya doğru götürüyor.

Kürşat Başar'ın Star'daki Yazısı ( 21 Kasım 2001 ) >>


    'Tv'ler vahşi Batı döneminde'

Zaman'dan Zafer Özcan CNNTürk'e yeni genel müdür olan Nuri Çolakoğlu'yla görüştü. Çolakoğlu'na göre, Tv'ler vahşi Batı döneminde... "Türkiye'nin ilk haber kanalı olan NTV'nin kurucusu Nuri Çolakoğlu, şimdi eski rakibi CNN Türk'ün genel müdürü. Çolakoğlu'na göre Türkiye'de televizyonlar vahşi Batı dönemini yaşıyor; ancak artık herkesin aklını başına toplayıp yayınlarına çekidüzen vermesinin zamanı geldi. NTV'den ayrıldıktan sonra iki tematik kanal ile patronsuz televizyon projesi çalışmalarını başlatan Çolakoğlu da kriz mağdurlarından. Projesini iptal etmemiş; ancak şimdilik kenarda bekletiyor. Haber televizyonları ise onun özel uğraş alanı. NTV dışında, CNBC-e'nin de kurucusu olan Çolakoğlu, şimdi CNN Türk ile rekabete yeni bir soluk getirdi. Çolakoğlu'na göre 'haber televizyonculuğu' Türkiye'de iyi bir noktaya geldi. Ancak bunu daha ileri götürmek için teknoloji, bütçe ve insan gücü gerekli. "

Söyleşinin devamı Zaman'da ( 20 Kasım 2001 ) >>


    Haybeden slogan sökmez

Sloganı reklamcılar bulup ortaya attıklarına, şu zamanda da 'medyanın' reklamcılara reklam vermeleri için bir yalvarmadığı kaldığı için kampanyanın üzerine balıklama atladığına bakılırsa, herhalde 'tüketmek', satın almak. Para harcayın da işler açılsın... Yastık altından çıkarın paraları, pamuk eller cebe... Dövizleri bozdurun, bakın hazır dolar da düşüyor işte... Medya da bana aldırmasın; kampanyanın logosu ekranın üst köşesinde şık duruyor, hem böylece devlete de yağımızı çekmiş oluyoruz, fena mı? Ama bu kez benden kesik. Hadi siz seve seve... ne halt edecekseniz ediniz.

Engin Ardıç'ın Star'daki Yazısı ( 16 Kasım 2001 ) >>


    Haybeden slogan sökmez

Sloganı reklamcılar bulup ortaya attıklarına, şu zamanda da 'medyanın' reklamcılara reklam vermeleri için bir yalvarmadığı kaldığı için kampanyanın üzerine balıklama atladığına bakılırsa, herhalde 'tüketmek', satın almak. Para harcayın da işler açılsın... Yastık altından çıkarın paraları, pamuk eller cebe... Dövizleri bozdurun, bakın hazır dolar da düşüyor işte... Medya da bana aldırmasın; kampanyanın logosu ekranın üst köşesinde şık duruyor, hem böylece devlete de yağımızı çekmiş oluyoruz, fena mı? Ama bu kez benden kesik. Hadi siz seve seve... ne halt edecekseniz ediniz.

Engin Ardıç'ın Star'daki Yazısı ( 16 Kasım 2001 ) >>


    Ufuk "The Muhtemelen" Güldemir'e açık mektup

Dün Ufuk Güldemir'in Haberturk'te Uğur Dündar'ı düelloya davet ettiği yazıda adı geçen Aydın Özdalga Haber3.com'da Ufuk Güldemir'e cevap verdi. İşte Özdalga'nın yazısından bir bölüm. "ŞİMDİ SİZE BAŞTAN UĞUR DÜNDAR- UFUK GÜLDEMİR KAVGASININ TARİHÇESİNİ ANLATAMAM. GELELİM DÜNE.. UFUK GÜLDEMİR’E KARŞI UZUN SÜRE SUSMASINA RAĞMEN, UFUK GÜLDEMİR’İN SUSMAYA NİYETİ OLMADIĞINI GÖREN UĞUR DÜNDAR DA, SABAH GAZETESİNDEKİ KÖŞESİNDE, UFUK GÜLDEMİR’İN HABERTÜRK TV’SİNİN GÖRÜNTÜ ÇALDIĞINI VE CEYLAN GRUBUNUN CTV’SİNİN BANK KAPİTAL BATTIKTAN SONRA HABERTÜRK TV’YE DÖNÜŞMESİNİN GAYRİMEŞRU OLDUĞUNU YAZARAK, YETKİLİLERİ GÖREVE ÇAĞIRDI VE KENDİSİNİN DE BU KONUYU EKRANA TAŞIYACAĞINI BİLDİRDİ..."

Aydın Özdalga'nın Haber3'teki yazısı ( 16 Kasım 2001 ) >>


    Medyada vahşi batı dönemi kapanıyor

Hiç abartmadan söylüyorum. Radyo Televizyon Üst Kurulu'nun önceki gün aldığı karar, Türk medya tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bugün, medya tarihimize, ‘‘şantajcı medya döneminin kapanmasında ilk adım’’ olarak hatırlanacak. Bu kararı alan RTÜK üyeleri, medya tarihimize işte bu şerefli görevi yaptıkları için geçecekler. RTÜK, hakaret ve iftira içeren yayınlar nedeniyle Star televizyonuna daha önce 5 gün kapatma cezası vermişti. Star televizyonu, daha sonra kanunsuz yoldan dinlenmiş özel telefon konuşmalarını yayınlayıp anayasa suçu işleyince, RTÜK bir gün daha kapatma cezası verdi.

Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet'teki yazısı ( 16 Kasım 2001 ) >>


    Hırsız TV, hırsızlıkta dünya rekoru kırdı

Bunca yıldır Türkiye’yi soyan hırsızları teşhir eden haberler yaparım, ama böylesine gözü dönmüş bir hırsıza ilk kez rastlıyorum. Ar damarı çoktan çatlamış bu hırsız, önce internete çalıntı logoyla yayıncılığa başladı. Sonra aynı hırsızlık malı logoyla, televizyon patronluğuna soyundu. Logo hırsızlığı belgeleriyle internet sitelerinde manşetlere taşındı. Hırsızın televizyonunda çalışanların haklarından tutun da, haber görüntülerine kadar, herşey çalıntı... Televizyonun yasalara uygun hiçbir yanı yok! Adı üstünde “Hırsız TV!..” (Bakalım yetkililer bu gerçeğin üzerine ne zaman gidecekler?)

Uğur Dündar'ın Sabah'taki Yazası ( 15 Kasım 2001 ) >>


    Hangisi daha röntgenci?

Geçen haftanın 'mühim' gündem maddelerinden biri de, Kanal D Haber tarafından ortaya çıkarılan röntgenci olayıydı. Bir manken, fotoğraflarını çektirmeye gittiği bir stüdyonun soyunma odasında gördüğü bir şeyden şüphelenmiş, polisi ve Kanal D'yi durumdan haberdar etmiş, sonuçta fotoğrafçı basılıp yakalanmıştı. Yapılan baskında pek çoğu ya manken ya da manken adayı genç kızlara ait gizlice çekilmiş soyunma görüntülerinden oluşan yüzlerce video kasetlik inanılmaz bir koleksiyon ele geçirilmişti. Bir kısmı ünlü de olan insanların başına gelen bu olay, dünyanın her yerinde haberdir, nitekim Türkiye'de de magazin basınında birkaç gün konuşulan bir haber oldu bu.

İsmet Berkan'ın Radikal'deki Yazısı ( 12 Kasım 2001 ) >>


    Elektronik süvariler...

Konvansiyonel medyada, istediklerini yazamayan ya da yazamadığını düşünen yüzlerce gazeteci gönüllü olarak şu anda bu işe destek veriyor. Gelir beklemeden. Sektörün ortaya bıraktığı binlerce işşiz gazeteci de cabası... Kimseye eyvallahı olmadan yazıyorlar. Ve bir gerçek daha ortaya çıktı ki; medyayı haber yapan medya izleniyor, meraklısı çok.

Medyatava, Dördüncü Kuvvet Medya, Medyakronik, Jurnal net, Objektif, Habertürk, Haber3 hemen ilk aklıma gelenleri... Bunların arasında çok başarılı örnekleri var. Manipülasyona yönelmeden, kimseye 'eyvallah' demeden -çünkü bir yerden bir beklentileri yok- duyduklarını yazıyorlar. Sağdan soldan nemalanmıyorlar. 'Bilgiyi'; saklı tuttukları niyetleri için kullanmaya çalışanlar da var... Ama hiç önemli değil. Gazetecilik, akacak bir mecra buldu; akıyor.

Ümit Aslanbay'ın Star'daki Yazısı ( 09 Kasım 2001 ) >>


    Radyo televizyon kıyımı

Şu anda Türkiye çapında bir radyo ve televizyon kıyımı yaşanıyor. Geçen hafta sonuna kadar 187 radyo ve 38 yerel televizyon kanalı, RTÜK’e (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu) ödemeleri gereken harçları ödeyemedikleri için kapatıldılar. Türkiye’de son kriz öncesinde 1.200 radyo, 244 yerel ve bölgesel televizyon kanalı ve 16 ulusal televizyon kanalı vardı. Bugünkü “kapatılma” hızıyla, yıl sonuna kadar radyo ve yerel televizyon sayısı, yarısına inecektir.

Okay Gönensin'in Sabah'taki Yazısı ( 05 Kasım 2001 ) >>


    Amerika'da hükümet ve medya kavgası

L. DOĞAN Tılıç'ın, "11 Eylül" faciasının devamını, Amerikan medyası açısından değerlendirişi, kazın ayağının öyle olmadığını gösteriyor. AMERİKAN medyası ile Amerikan hükümeti arasındaki ilk gerilim "Amerika'nın Sesi" radyosunun, Taliban lideri Molla Ömer ile yaptığı söyleşiyle başlar. Dışişleri Bakanlığı'nın müdahalesiyle söyleşi, önce yayından kaldırılır, sonra kuşa çevrilerek yayımlanır.

Hasan Pulur'un Milliyet'teki Yazısı ( 31 Ekim 2001 ) >>


    Her şeyi bilen adam değilim

"Ve Emin Çölaşan itiraf ediyor...
Evet, haklısınız Emin Çölaşan röportajı Binbir Gece Masalları'na döndü. Ama o da bir Emin Çölaşan! Olacak o kadar. İnsanın kaç kere onun gibi bir adama, aklına geleni sormaya fırsatı olur? Yakalamışım sormuşum, haliyle röportajın artanlarını oraya buraya sokuşturmuşum. Artık beni idare edeceksiniz ve bir süre hayatınıza bensiz devam edeceksiniz... "

Ayşe Arman'ın Emin Çölaşan'la yaptığı röportaj ( 21 Ekim 2001 ) >>


    Medya kuvvetleri komutanlığı

"ABD, medya aracılığı ile istediği gibi dünyayı yönlendirebiliyor. Bu yönlendirmeyi hem haberleri “manipüle” ederek, hem de “sansür” uygulayarak yapıyor. “Medya bombardımanı” altındaki sade vatandaşların elinde bir “koruyucu güvenlik şemsiyesi” yok. Yönlendirilmiş haberleri bir “süzgeçten” geçirmesi mümkün değil. ABD yetkilileri bir açıklama yapıyor, kendilerine muhalif bir soru sorulmuyor. (Herhalde buna da izin vermiyorlar!) Durum böyle olunca, bu habercilik ya da röportaj olmuyor, yalnızca “dikte ettirmek” oluyor. ABD’den gelen Afganistan’la ve kendileriyle ilgili haberleri bu gözle değerlendirmek gerekiyor."

Hulki Cevizoğlu'nun Sabah'taki yazısı ( 17 Ekim 2001 ) >>


    Yalanı haberleştirme sorumluluğu...

"Savaşı ilk bizim muhabirimiz dünyaya duyurdu" diye reklâm yapmıyorlar mı, tüylerim diken diken oluyor. "Savaş" dedikleri, Amerikan gemilerinden havalanan B-52 ağır bombardıman uçaklarının Afgan kentleri üzerine bomba bırakması... Bomba düştüğü sırada canlı yayına katılan muhabir ne yapacak, elbette "Bombalar düşmeye başladı" diyecek... Bunda, "İlk biz bildirdik" diye övünecek ne var Allah aşkına?

Taha Kıvanç'ın Yeni Şafak'taki yazısı ( 10 Ekim 2001 ) >>


    Savaşın retorik sisinde kaybolmak...

Independent yazarı Robert Fisk, savaşın medyadan yansıtılan yüzüyle gerçekler arasındaki farka değinerek medyanın halka karşı sorumlu olduğunu ve bu sorumluluğunu en kısa zamanda hatırlaması gerektiğini savunuyor.

"Söylemeye bile gerek yok; Colin Powell’ın bu saçmalığı Batı medyasında pek yer almadı; Afganistan’ın Taliban bölgesinde tek bir muhabirleri bile olmadığını kim biliyor ki. Oysa El-Cezire’nin var. Fakat neden biz gazeteciler, 1991’deki Körfez Savaşı ve 1999’daki Kosova Savaşı sırasında benimsediğimiz aynı koyun benzeri davranışa başvuruyoruz? Tekrar başlıyoruz. Dün, BBC, ‘ikincil zarar’dan bahseden bir Amerikalı yetkilinin açıklamalarını yayınlıyordu. Tony Blair, ‘varlığımız’dan bahsederek İngiltere’nin ABD bombardımanına katılmasıyla övünüyor ve dün sabahtan itibaren, BBC de aynı ‘asker-konuşma’yı kullanıyor. Birini bombaladığımız her seferde bizi örten bir çeşit retorik sis mi var? "

Independent yazarı Robert Fisk'in NTVMSNBC'de yer verilen yazısı ( 09 Ekim 2001 ) >>


    El Cezire...

"El Cezire televizyonu sadece yerine getirdiği gazetecilik işlevi açısından değil, aynı zamanda Batı ve Doğu arasındaki “sembolik bir denge eşitlenmesi”ne işaret etmesi, Batı araçlarına denk ancak “İslam dünyası merkezli ulus-üstü bir siyasallaşma aracı” olması açısından da önemli... Malum; CNN’nin Körfez Savaşı sırasında oynadığı rolü, bugün El Cezire televizyonu oynuyor. Afganistan’dan gelen haber ve görüntüleri tekeli durumunda. Yorumları ve tavrı açısından İslamcı tezlere yakın duruyor, bu tezleri dünyaya anlatıyor. En önemlisi bu kesintisiz haber televizyonunun uydular aracılığıyla tüm Arap dünyasına yayın yapan, en çok izlenen, en etkili televizyon olması..."

Ali Bayramoğlu'nun Sabah'taki Yazısı ( 09 Ekim 2001 ) >>


    Sabah’ın isimsiz kahramanları

Sabah yazarı Hıncal Uluç Sabah yöneticilerine köşesinden mesajlar göndermeye devam ediyor. Uluç bugünkü yazısında Sabah'n içinde bulunduğu durumu anlatarak, Sabah'ın bu imkansızlıklar içinde Türkiye'nin en iyi gazetesini çıkardığını iddia etti. Uluç'un yazısında dikkat çeken bir nokta da gazetede tuzu kuruların olduğu, muhabirlerin ise ay sonunu zor getirdiğini belirtmesi. İşte Uluç'un yazısından bir bölüm.

"Bugün Sabah’ta imkanların değil, imkansızlıkların listesi yapılabilirdi ancak.. Tüm olanaklara sahip rakipler arasında, nerdeyse hiçbirşeye sahip olmadan bu gazeteyi çıkarabilmek, yarışı hala önde götürebilmek, nasıl bir mucizeydi?.. Kimlerdi bu mucizeyi yaratanlar?.. İsimsiz kahramanlar.. Bizim meslekte “Mutfak” dediğimiz yerde çalışanlar.. Ve de muhabirler.. Bu gazetede de, her gazetede olduğu gibi, tuzu kurular, hadi fazla yaş olmayanlar vardır. Zamanında iyi maaş aldıkları için, aylarca dayanabilirler.. Ama bu mutfakçılar ve muhabirler içinde, tuzu yaş olanı dahi azdır. Sırılsıklamdır onların tuzları.. Aldıkları ile ayın sonunu güç bela getirirler. Bu yüzden maaşları bir gün gecikse sallanırlar.. Öylesine ucu ucuna yaşarlar.. Şimdi bunlar iki ay, üç ay maaş alamazken..

Gazetenin içinde bulunduğu acı krizle, ekstra masraflar nerdeyse sıfıra iner, yani habere ulaşmak iyice zorlaşırken.. Kadroda yapılan zorunlu indirimle, yapılan iş, iki hatta üç misline ulaşır, sekiz yerine, zaman zaman 18 saat çalışma gerekir ve fazla mesainin sözü dahi edilmezken.. Bu insanlar her sabah işe gelip, hala bu ülkenin en güzel gazetesini hazırlıyorlarsa, bu yaptıkları mucize değil de nedir?.. "

Hıncal Uluç'un Sabah'taki Yazısı ( 09 Ekim 2001 ) >>


    Karikatürden taşan ırkçılık

"Dün internette çeşitli dünya gazetelerinde yayımlanmış karikatürlere baktım. Karamizahın yeni versiyonu: Savaşı ve doğurabileceği sonuçları, güç dengesizliğini ve savaşın medyatik yönünü alaya alan karikatürler. St. Petersburg’un Obshaya Gazetesi’nde yayımlanan karikatür bir Cruise füzesinin üzerine elinde kamerasıyla oturup Afganistan’a doğru yol alan bir gazeteciyi resmetmiş. "

Mehmet Y. Yılmaz'ın Milliyet'teki Yazısı ( 09 Ekim 2001 ) >>


    Savaşta gazetecilik

"Bir kez savaş ortamına girildi mi, taraflar ister “demokrasi”, ister “diktatörlük” olsun; “haber”e ve gazetecilere karşı tavırları değişmiyor. Bütün tarafların istediği, gazetecinin o tarafın “istediği” şekilde haber yazmasıdır. Bir Amerikalı, Birinci Dünya Savaşı sırasında şunu söylemişti: “Bir savaş patladığında ilk kurban, her zaman gerçektir.” Savaşan tarafların gazeteciden istedikleri aynıdır. Değişen, “ceza” biçimidir. Kimisi bölgeye sokmaz, bölgeden uzaklaştırır, kimisi işi öldürmeye kadar vardırır. "

Okay Gönensin'in Sabah''taki Yazısı ( 1 Ekim 2001 ) >>


    Komplo teorilerine sakın kanmayın

"Kendi hesabıma, komplo teorilerine esir düşmemek için, iki yöntem uyguluyorum: Birincisi, komplocu gazete ve dergilere göz bile atmıyorum... İkinci yöntemim ise, herkesin 'güvenilir' bulduğu dışındaki kaynaklara itibar etmemek... AP, UPI, AFP, Reuters ve benzeri haber ajansları, BBC, CNN, VOA gibi tv ve radyolar, New York Times, Sunday Telegraph, Jerusalem Post, Ha'aretz gibi gazeteler ile Batılı yazarların yazdığı veya muteber yayınevlerinin yayınladığı kitaplar... Benim başvuru kaynaklarım bunlarla sınırlı. "

Taha Kıvanç'ın Yeni Şafak'taki Yazısı ( 27 Eylül 2001 ) >>


    Savaşın tirajı

"Amerika'ya yapılan 11 Eylül saldırısını, CNN, BBC gibi bütün dünyaya yayın yapan büyük uluslararası kanalların yanısıra bütün dünyada binlerce ulusal televizyon kanalı da canlı yayınlamışlardır. Avrupa'daki ulusal haber kanallarının birçoğu 10'ar milyondan fazla izleyici toplamıştır. Bundan, Avrupa'da dört yaşından büyük insanların en az yarısının 11 Eylül saldırısını canlı izlediği sonucu çıkmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bu oranın yüzde 70'i aştığı hesaplanmaktadır."

Okay Gönensin'in Sabah'taki Yazısı ( 24 Eylül 2001 ) >>


    Medya savaşa çoktan girdi

Milliyet'in 17 Eylül tarihli manşeti Amerikan medyasından önce savaş çığırtkanlığına soyunan Türk medyası hergün manşetten savaş senaryoları yazmaya devam ediyor. Savaş çığırtkanlığına soyunun gazetelerden biri de Milliyet. Gazetenin Ankara temsilcisi Fikret Bila Milliyet'in haberlerinin aksine "Savaş reklamları" başlığıyla yazdığı yazısında medyanın savaş çığırtkanlığı yapmasını ağır bir dille eleştiriyor. Belli ki yapılan yayınlardan Bila'nın sabrı taşmış. "Ne oluyor, ne oluyoruz' diye sormak gerekirken, 'ABD vurdu mu, oturtur' zihniyetiyle çığırtkanlık yapılmasını anlamak mümkün değil..." Radikal Yayın Yönetmeni İsmet Berkan ise medyada yer alan asparagas haberleri alaycı bir dille ele aldı.

Bila'ya göre medya savaş reklamı yapıyor. "ABD'nin, uğradığı terörist saldırıya nasıl yanıt vereceği beklenirken, bir yandan da 'savaş reklamlar' yapılıyor. Dünya ve Türk kamuoyuna, ABD bu saldırıya nasıl karşılık verirse versin yeridir, yargısı yerleştiriliyor. Durum Körfez Savaşı'ndan çok farklı olduğu halde, ABD'nin yanında oluşturulan koalisyonun saldırı hazırlıkları, Türkiye'nin de içinde bulunduğu Batı dünyasında çoktan meşruiyet ve kamuoyu desteği kazandı. Bu konuda en istekli kurumlardan biri de sanki Türk medyası gibi görünüyor. Her gün yayımlanan savaş senaryoları, ABD'nin elindeki savaş gücü, Afganistan haritaları, dakika başında tekrar yayına sokulan, 'savaş hali' jenerikleri, haber vermekten çok bilerek veya bilmeyerek silah ve savaş reklamları gibi görünüyor."

Yalandan kim ölmüş?

Radikal yayın yönetmeni İsmet Berkan da Türk medyasında yer alan asparagas haberleri alaycı bir dille eleştirdi. Berkan bir itirafta da bulunuyor. "Radikal'de olmayıp da başka gazetelerde yer alan 10 haber için böyle bağırdıysam, bunlardan 9'u yalan çıktı. Şu bir hafta, Türk basını sadece Radikal'e değil bütün dünya basınına da nal toplattı aslında! Maalesef bu bilgileri dünyadaki milyarlarca okur hâlâ bilmiyor, çünkü herhalde o dünya gazetelerinin buradaki muhabirleri de Türkçe bilmiyorlar ve o yüzden bu önemli haberleri atlıyorlar! İnsanların bilgiye aç olduğu bir dönemde, küresel çapta asparagasçılık başarısı gösteren Türk medyasına ne demeli?
Yalandan kim ölmüş ki..."

Fikret Bila'nın Milliyet'teki Yazısı ( 18 Eylül 2001 ) >>
İsmet Berkan'ın Radikal'deki Yazısı ( 18 Eylül 2001 ) >>


    Medyatik hiper-terör ve "pornografik" savaş

Aslında tam bir medyatik hiper-terör ve hiper-gerçeklik durumu ile karşı karşıyayız. Hiper-terör ve hiper-gerçeklik kavramlarını çağımızın en cins düşünürlerinden Jean Baudrillard'a borçluyuz: Baudrillard, medyanın her yerde hazır ve nazır olacak kadar yaygınlaşmasının, gerçeklik algımızı ve gerçeklik kavramını köklü bir şekilde değiştirdiğini söyler: Artık gerçeklik, parçalanmış, iki farklı gerçeklik biçimi ortaya çıkmıştır: Birincisi, bizim bildiğimiz, yaşadığımız, tecrübe ettiğimiz fizik gerçeklik. İkincisi de, medya yoluyla üretilen "sanal" gerçeklik.

Yusuf Kaplan'ın Yeni Şafak'taki Yazısı ( 17 Eylül 2001 ) >>


    Amerikan usulü yas

"Televizyon pencere oldu, gece gündüz Amerika'yı seyrediyoruz. Amerika'yı, yani kıta boyunda bir 'cenaze evi'ni. Televizyonda gördükleri bazı şeylerin çevremdeki insanların kafalarında sorular uyandırdığının farkındayım: Ortada bu kadar ölü, bu boyutta bir felaket varken niçin feryadı figân etmiyorlar, kendilerini yerden yere atmıyorlar, bayılıp yere yıkılmıyorlar? Niçin bu kadar sessizler? Yoksa onlar kaybettikleri insanları-oğullarını, kızlarını, kocalarını, akrabalarını- bizim sevdiğimiz gibi sevmiyorlar mı?"

Haluk Şahin'in Radikal'deki Yazısı ( 14 Eylül 2001 ) >>


    TV'de felaket haberleri

FELAKETLER nasıl haber yapılmalı? Özellikle görüntülü yayınlarda, TV'lerde... Ezilmiş, parçalanmış insan vücutlarını, toplu panik manzaralarını, kan göllerini ekrana getirmek doğru mu, yanlış mı? ABD'deki terör felaketinde bellibaşlı Amerikan TV'leri bunu yapmadı. Hatta "yapalım mı?" diye tartışmamışlar bile. CNN International'in Haber Merkezi'nde başka bir konu tartışılmış: "Amerika saldırı altında" başlığını kullanalım mı, kullanmayalım mı? Kullanmaya karar vermişler. CNN haberleri bu başlıkla yayımlanıyor. CNN yayınlarının bir özelliği daha: Kamuoyunda işaretleri görülen anti İslam ve anti Arap duyguları kışkırtmıyor, aksine Arap yazarlardan da görüş alıyor.

Taha Akyol'un Milliyet'teki Yazısı ( 14 Eylül 2001 ) >>


    Felaket anı haberciliği

"Üç gündür televizyon başındayım. Amerikan ve Avrupa kanalları arasında fır dönüyor, bizimkileri tarıyorum. Her yönüyle incelendiğinde, yeni bir dönemle karşı karşıya olduğumuzu gösteren bu feci saldırı, medya konusunda da derslerle dolu. Böyle büyük bir felaket karşısında, o büyük karmaşa arasında medyanın izlediği sorumlu tavır sadece dikkat çekici değil, benim için imrendiriciydi de."

Ferai Tınç'ın Hürriyet'teki Yazısı ( 14 Eylül 2001 ) >>


    Naklen savaştan naklen teröre

"Bundan tam 10 yıl önce dünya, televizyondan naklen savaşı seyretmenin keyfini yaşamıştı. Amerikan güçleri Irak'ı bombalarken CNN televizyonu bir ilki gerçekleştirmiş, savaşı naklen yayınlamıştı. Gecenin karanlığında patlayan bombaların kimin beyninde, hangi canlının bedeninde patladığı hiç düşünülmemişti bile. Koltuklarına gömülüp "pornografik savaş"ı tüm çıplaklığı ile seyredenlerin hayatına yeni renkler katılmış; medya sayesinde yeni hazlar edinmişlerdi. "

Akif Emre'n'in Yeni Şafak'taki Yazısı ( 13 Eylül 2001 ) >>


    Doğru dürüst okumadığınız gazetecilerden ne bekleyebilirsiniz ki?

"Takaza eden arkadaşlarım oluyor; yalnız beni değil, bütün gazetecileri. Dedikleri özetle şu: Siyasetçiler ile bizi tanıştırmayı, kaynaştırmayı beceremiyorsunuz. Şu iletişim işini yüzünüze gözünüze bulaştırıyorsunuz, diyenler de var içlerinde: Örnek sorunca, müzmin parti başkanlarını gösteriyorlar. Ne o insanları tanıtabiliyorsunuz doğru dürüst bize, kimliğiyle, kişiliğiyle... Ne de bizi onlara."

Hakkı Devrim'in Radikal''deki Yazısı ( 12 Eylül 2001 ) >>


    'Şifre memuru' benim öteki adım...

Milliyet Gazetesi'yle İshak Alaton arasında yaşanan polemiğe Yeni Şafak yazarı Taha Kıvanç da katıldı. Kıcanç bugünkü yazısında Milliyet'in yaptığı haberin henüz farkında olmadığını ve aslında attıkları manşetin masonlar arasında kullanılan bir şifrenin çözümü olduğunu yazdı. Kıvanç Alaton'un bu habere kızmasının nedeninin şifrenin kırılmasından kaynaklandığını yazdı.

"Milliyet başlattığı tartışmanın önemini tam kavrayamamış olmalı; Mehmet Yılmaz'ın, dün, birinci sayfadan girdiği yazısına, "Alaton ne istiyor?" başlığını atması buna işaret ediyor. Durumu ben açıklayayım: Yayımladığı mülâkatta, belli gözlere hitap etmek üzere yerleştirilmiş bir cümleyi, hem de bütün gizinden sıyırarak, manşetleştirmesi beklenmiyordu. İshak Alaton'u kızdıran mülâkatın çarpıtılarak yansıtılması değil; Alarko'nun patronu şifrenin çözülmesinden rahatsız..."

Taha Kıvanç'ın Yeni Şafak''taki Yazısı ( 11 Eylül 2001 ) >>


    Öküzün altındaki Buzağı

"Eskiden 'çocuktan al haberi' derlerdi. Şimdi, süratli haber kaynağı olarak interneti kullanabilirsiniz. Tabii bazen gerçek dışı, maksatlı haberler yayınlanıyor ama, bu hususta internet, yazılı basından daha 'temiz' Öküzün altında buzağı aradığımı düşünmeyin. Medyada yazılanların arka planını bilmezseniz, çıkan haberleri doğru yorumlayamazsınız. Kim nerede, niçin, hangi art niyetle yazıyor?.. Ne gibi ekonomik ilişkiler ve bağlantılar var? Medya söz konusu olduğunda, öküzün altında, daima buzağı arayacaksınız. "

Nazlı Ilıcak'ın Yeni Şafak''taki Yazısı ( 11 Eylül 2001 ) >>


    Bağımsızlık, sorumluluk

"ABD Profesyonel Gazeteciler Derneği'nin "Etik İlkeler Bildirisi"nin "Gerçeği Ara ve Aktar" başlıklı ilk bölümünü önceki hafta yayınlamıştık. İlk bölümde haberi araştırma ve oluşturma sürecinde gazetecinin izlemesi gereken kurallar sıralanıyordu. "Zararı En Aza İndir" başlıklı ikinci bölümde gazetecinin "haber adına" insanlara zarar vermekten nasıl kaçınacağı ve "özel yaşam"ın sınırları anlatılmaktadır. "Bağımsız Davran" başlıklı üçüncü bölümde gazetecinin her türlü çıkar ve güç ilişkisinin dışında kalma zorunluluğu vurgulanmaktadır. "Sorumlu Ol" başlıklı son bölümde ise gazetecinin eleştiriden çekinmemesi, hatta bunu teşvik etmesi ve tartışması gerektiği belirtilmektedir. "

Okay Gönensin'in Sabah'taki' Yazısı ( 10 Eylül 2001 ) >>


    Rezillik noktasına nasıl gelindi?

"Radikal'in dünkü manşeti televizyoncuların Pınar Konuşkan'ı ele geçirmek için yaptıklarından söz ederek 'Bu ne rezillik!' diyordu. Gerçekten rezilliğin daniskası, ama neden? Ben de bugün size o rezillik noktasına nasıl gelindiğini anlatayım. Geleceğin medya tarihçilerine dipnotu olsun. Özel televizyonlar, 1990'lı yılların başlarında yayına başladıklarında, ilkin habere pek ilgi göstermediler. Seyircinin asıl ilgisinin sansürsüz filmler, futbol maçları ve tabu yıkan tartışma programlarında yoğunlaşacağını düşünüyorlardı... "

Haluk Şahin'in Radikal'deki' Yazısı ( 08 Eylül 2001 ) >>


    Patron Ti-Vi...

"ŞİMDİ bakalım Pınar mı, Suna mı ne, hangi televizyonda ‘‘sunucu’’ olacak?.. Olmadı, dizi film yapar... Çünkü pespayelik, kendi yıldızlarını yaratıyor... O da olmazsa ‘‘şarkıcı’’ olur... Olmaz diye bir şey yok... Bir şey olmasına olacak da, ne olacağını bilemiyoruz... Bütün televizyonların gerçek adı ‘‘Patron Ti-Vi’’ dir ve benim sözüm TV patronlarına... Görüyorsunuz; dehşet ve terör gökdelenlerin yirminci katlarına tırmanarak, kimi zaman masum bir mezar ziyaretinde izleyerek, kimi zaman bir yol çatında pusu kurarak, zengin-fakir tanımıyor... Yaratılan bu bataklıktan kurtulan yok... Ekonomik bataklıktan da (kaç TV patronu içerde bilmiyorum) kurtulan yok, sosyal bataklıktan da... Bataklık üzerinde krallık olmaz... O zaman ekranların, bu ulusa yaptığı kötülüğü (kimse durduramıyor) siz durdurun... "

Bekir Coşkun'un Hürriyet'teki Yazısı ( 08 Eylül 2001 ) >>


    Siyaset, medya, para ilişkileri

"Milletvekili seçildiğim ilk günlerde, TBMM Başkanlığı'na, "Siyaset-medya-para" ilişkilerini konu alan bir araştırma önergesi vermiştim. Önerge 17'nci sıraya girdi. İki yıldır görüşülemedi. Bu yıl sıra gelecekti ama, ben Meclis'te yokum. Eğer iki sene evvel önerge, öncelik verilip görüşülseydi, belki de bugün ülkemiz böyle bir bataklığın içine düşmeyecekti.9 Haziran 1999 tarihini taşıyan araştırma önergesinde, -henüz banka iflâsları yaşanmadan; medya patronları hapishanelere düşmeden; enerji skandalı patlak vermeden- mevcut ve gelecek tehlikelere işaret ediyordum. "

Nazlı Ilıcak'ın Yeni Şafak'taki Yazısı ( 07 Eylül 2001 ) >>


    "İşte Yurtbank'tan para alan gazetecilerle ilgili çarpıcı rapor "

Star yazarı Saygı Öztürk yaklaşık üç ay önce Yurtbank'tan para aldığını iddia ettiği 7 gazeteci'nin ismini açıklamış ve aldıkları paraları ayrıntılarıyla yazmıştı. Öztürk bugünkü yazısında yine aynı konuya dönerek sözkonusu gazetecilerin açıklamalarının tatmin edici olmadığını savundu. Güler Kömürcü'ye bazı sorular yönelten Öztürk, şimdi de yeni bir isim ortaya attı: Sabah yazarı Gülay Göktürk. Öztürk DGM'deki Yurtbank raporunda Gülay Göktürk'ün de isminin geçtiğini yazdı. "Halen İstanbul DGM'de bulunan raporun sayfalarını çevirirken 42'nci sayfada tanıdık bir isim görüyorum: Gülay Göktürk. Bu ismin karşısında '35 bin mark' yazısı var. Şaşırdım. Acaba bir isim benzerliği mi diye merak ettim. Murakıpların raporunu nefes nefese okumaya başladım... "

Saygı Öztürk'ün Star'daki Yazısı ( 31 Ağustos 2001 ) >>


    Biraz bilgi lütfen

"Benim gibi bütün gazeteleri bir arada okuyorsanız çıldırmamanız elde değil. Çünkü zaten her biri birer kırıntı niteliğinde olan bütün bilgiler birbiriyle çelişiyor. Şu cep telefonu meselesini alın... Telefonun Eyüp civarından sinyal verip sonra şarjının bittiğini iddia edenler mi istersiniz, telefonun bir ara Eminönü'nden sinyal verdiğini söyleyenler mi... Eğer gazetelerin bugüne kadar yazdığı bütün bilgiler kafadan atma değil de polis kaynaklıysa durum vahim demektir. Çünkü gazetelerin bu noktada durup, 'Acaba polis suçluyu yanıltmak için bizi mi kullanıyor' diye düşünmesi gerekir. "

İsmet Berkan'ın Radikal'deki Yazısı ( 29 Ağustos 2001 ) >>


    Satıldığınızı hiç hissettiniz mi?

"Gazetecilik, 'bayağı' bir propaganda ve karşı-propaganda uzvu haline dönüşüverdi. Bu dönemin ayrıntılı tarihi, belgelerle ve anılarla elbette yazılacak. Bu bayağılığın rezaleti tüm ayrıntılarıyla önümüze dökülecek. Kimi zaman Devlet Denetleme Kurulu belgeleriyle, kimi zaman mahkemelerde, kimi zaman da bu dünyaların içinde yer almış olanların tanıklıklarıyla. Ama sayın okur, birer vatandaş olarak sizin en önemli 'kıssadan hisseniz' herhalde şu olmalı: Sizin paranızla sizin beyniniz rehin alındı! 'Kamu' niteliğindeki her kurum ve kamusal sayılan her faaliyet, birer vatandaş olarak aynı zamanda sizin malınızsa ve hesabı size de verilmesi gereken bir şeyse... Sizin paranızla, neyi nasıl bilip bilmeyeceğiniz şekillendirilmek istendi. İsteniyor da. Sizin üstünüzden şifreler, kriptolar dolaşıp durdu. "

Umur Talu'nun Star'daki Yazısı ( 29 Ağustos 2001 ) >>