dördüncü kuvvet medya
Özgür Gazeteciler Platformu
GAZETECİLİĞİN UTANÇ KASETLERİ
 
                     SONER GEDİK-BİRKAN ERDAL-AHMET KÖKSAL
                      Soner Gedik: Ahmet Köksal bey efendim. Ahmet Köksal: Sayın
                      müsteşarım sevgiler saygılar. Birkan Erdal: Merhaba, nasılsın?
                      Ahmet Köksal: Ben aradım sizin cebi de cevap vermedi. Şimdi ben
                      senin bu işlerini takip ediyorum. Yani unuttuğumu zannetme, ben şimdi
                      bugün konuştum. Pazartesi günü durumunuz müsaitse 16.30’da başkan
                      beyle, yani o dairenin başkanıyla görüşeceksiniz.
                      Birkan Erdal: Birinci daire başkanıyla, öyle mi, fakat pazartesi günü
                      maalesef randevularım var İstanbul’da. Şimdi o haber geldiği için ben
                      sizi rahatsız ettim. Ahmet beyciğim.
                      Ahmet Köksal: Yo, estağfurullah ben ayarlarım merak etmeyin, ne
                      zaman müsait sizin için?
                      Birkan Erdal: Şöyle pazartesi eğer sabahtan olabilirse yapabilirim bunu,
                      ama onların sabah toplantıları falan olur.
                      Ahmet Köksal: Ben istiyorum ki geniş bir platformda görüşürseniz,
                      sıkışık 10 dakika 5 dakika gibi. “Kusura bakma toplantı başladı
                      gidiyorum” demesin, yani geniş bir zamana yayalım.
                      Birkan Erdal: Dur dur bir dakika pazartesi 16.30 mu demiştin?
                      Ahmet Köksal: Canım sen kendini sıkma ben ayarlarım onu.
                      Birkan Erdal: Bu bizim için hayati. Sen de gelir misin toplantıya?
                      Ahmet Köksal: Gelirim ya, ne demek, seninle her yere gelirim.
                      Birkan Erdal: Gel beraber gidelim Ahmet beyciğim.
                      Ahmet Köksal: Tamam anam olur, ne zaman geleceksin?
                      Birkan Erdal: Pazartesi 16.30’da.
                      Ahmet Köksal: Ben de Danıştay’da olacağım.
                      Birkan Erdal: Danıştay’da birinci daire başkanının orada.
                      Ahmet Köksal: Harun Çetintemel’in odasında olacağız.

                      22.10.1998 GÜNEŞ TANER-ERTUĞRUL ÖZKÖK 
                      Özkök: Sen şey de mi, şeyden mi dinliyorsun beni açıktan mı? 
                      Taner: Hı, tabii alayım. Ha şimdi söyle. 
                      Özkök: Ya şimdi Güneş biz biliyorsun bir tane karton fabrikası
                      kuruyoruz Kocaeli’nde, ondan sonra ee..size bir teşvik başvurumuz var.
                      Taner: Tamam.
                      Özkök: 50 milyon dolara kadar teşvik veriyorsunuz, şey pardon 50
                      milyon dolar en az olacak. Bizimki 130 milyon dolarlık falan bir teşvik...
                      Taner: Eee, veririz.
                      Özkök: Senin masanda duruyormuş bu.
                      Taner: Yoo, daha bana gelmedi.
                      Özkök: Gelmiş sana, öyle dediler bana.
                      Taner: Dur bakayım bana gelmedi ama şimdi sordururuz söyle bakim
                      isim ver.
                      Özkök: Meyta.
                      Taner: Meyta mı?
                      Özkök: Meyta galiba, evet Meyta mı Meyfa mı öyle bir şey karton
                      fabrikası. 
                      Taner: Bana teşvik uygulama genel müdürünü bağlar mısın? Ha sen
                      söyle bana ben öbür. telefonla istettim.
                      Özkök: Bir sor bakalım bir öğren yahu?
                      Taner: Ben şimdi öğreneyim de ne olduğunu durumun.
                      Taner: Dur bir dakka... Alo ya bir şey sorucam sana, bu şeyle ilgili bir
                      teşvik bizde bekliyor mu? Meyta diye karton fabrikası... Korkmaz Yiğit
                      mi, hayır Milliyet grubunun değil ya, bu şeyin Meyta da bu şeyin Aydın
                      Doğan’ın tamam...
                      Taner: Bu nedir tık tık sesleri benim söylediklerimi teybe mi
                      kaydediyorsun?
                      Özkök: Bu benim şey ya şey telefonla konuşuyorum ben hayatımda hiç
                      kimseyi banda almadım kimseye yapmadım, sana mı yapacağım. Afitap
                      bak bakan şüpheleniyor banda alıyorum diye. Herkes kasete aldığı için
                      bunu başka telefona aktarabilir misin...
                      ....
                      Taner: Dışarıda eğer sıkıntımız olmasa ben içeride şeyi temizleyeceğim.
                      Yani benim sıkıntım dışarıdan kaynaklanıyor. Dışarıdan alamadığım için
                      şey yapıyorum. Bir tarafta onlar, bir tarafta seçim, bir tarafta şey Türk
                      Ticaret Bankası, nedir ulan bu başımıza gelenler.
                      Özkök: Hakikaten ya bu Türk Ticaret Bankası olayı... Bu gazete.. yine
                      biz şey yapıyor bir tarafa.
                      Taner: Hı...
                      Özkök: Yazıyoruz abicim.
                      Taner: Yazmanız lazım çünkü yarın siz de çok zor durumda kalırsınız ya.
                      Özkök: Evet.
                      Taner: Mehmet Emin’le görüşmüş seninki.
                      Özkök: Evet görüştü, görüştü.
                      Taner: Ondan sonra tekrar görüşecekler herhalde.
                      Özkök: Onun havası ne?
                      Taner: Ben şey yaptım ona dedim ki yahu yap bu işi...
                      ....
                      Özkök: Doğru, doğru. Peki yahu Güneş, verin artık bunu satış falan
                      verin bunu ya.
                      Taner: Ya vericez de şimdi devletin yani şimdi.
                      Özkök: Abi, devlet ilk defa mı kağıt verecek Allah aşkına yapmayın bu
                      yahu.
                      Taner: Ya mesele o değil, bütün mesele şimdi sorumluluk meselesi var.
                      Kimin ne sorumluluğu, şimdi bunun içersinde bunun ne kadarı bana ait,
                      ne kadarı başbakanın sorumluluğunda belli değil ki. Yani şimdi ben
                      kalkıp da emniyetin çok gizli diye Merkez Bankası’na yazdığı ve
                      Merkez Bankası Başkanı’nın bana göstermediği dokümanı ben nasıl
                      vereyim ki.
                      Özkök: Ne olacak abicim, sen kendini koruyacaksın ya...
                      Taner: Hayır, ne olacak değil, yani yahu tamam ben kendimi
                      koruyacağım ama bir de devletin şeyi var yahu çalışma yöntemi var,
                      boku var, püsürü var ya.
                      Taner: Şimdi biz biliyoruz ki, herkes biliyor ki böyle bir yazı yazılmış ve
                      bu yazıdan bizim haberimiz yok. Benim bu yazıdan dün haberim oldu.
                      Özkök: Ben seni orada yazıyım mı peki bunu.
                      Taner: Yazma. Yani bir numara çekme, çünkü olduğu takdirde bir sürü
                      şeyin içersine şey olur yani habercilik açısından senin işine yarar da
                      benim işime yaramaz.Taner: Yani bunu alacağın yer Başbakan. Senin
                      başbakanı yakalayıp, alman lazım. Gelsene Ankara’ya.
                      Özkök: Bugün mü? Abi dün oradaydım ben.
                      Taner: Niye haber vermedin, ben akşam Zafer’i başbakana götürdüm.
                      Geldiğin zaman beni niye aramıyorsun. Ben sana dedim ya sen beni boş
                      veriyorsun diye. Oğlum bak biz bu işlere katılmadık ha korkma benden.
                      Özkök: Yahu ne korkucam senden bırak Allah aşkına yahu. Benim
                      başka işim vardı dün akşam.
                      Taner: Bilmiyorum tabii, ne işin vardı ama?
                      Özkök: Hı hı..tahmin ettiğin işim vardı.
                      ....
                      Taner: Söyleyemem oğlum söyleyemem yapamam. Yani biliyorsun ne
                      onunkini sana ne de seninkini ona söyleyemem onun için gel buraya,
                      kendin başbakana gel.
                      Özkök: Telefonlara bile çıkmıyor artık adam.
                      Taner: Kim?
                      Özkök: Mesut.
                      Taner: İşte böyle zamanda arayı şey yap.
                      Özkök: Arayı ne yapalım ben kardeşim çıkmıyor bile telefonuma yahu...
                      Taner: Sen de telefonla uzaktan idare etmeye çalışıyorsun.
                      Özkök: Bugün onun ağzından manşet yaptım, daha ne yapayım.
                      ....
                      Taner: Yani senin buradaki Sedat’ın yapacağı işler değil bunlar.
                      Özkök: Ben yarın Paris’e gidiyorum.
                      Taner: Vay adi herif vay...
                      Özkök: Yok abicim senin başbakanın bana etmediği hakareti
                      bırakmadı.
                      Taner: Benim başbakanım oldu şimdi.
                      Özkök: Ulan yine ben koruyorum, hâlâ da ben koruyorum. Röportaj
                      gibi gideceksin ana avrat iyice bir kavga edeceksin ondan sonra tekrar
                      iyi adam olacaksın.
                      Taner: Ankara’da her şey önemli bugünler bu saatlerde.
                      Özkök: Ben bunu kafaya yedikten sonra hiçbir şeyi yok. İftira atıyor,
                      bana kalleş diyor. Atsın ne yapalım. Biz de öğrendik artık kavga ederiz
                      onunla bir güzelcene ondan sonra barışırız biz de iyi adam oluruz ondan
                      sonra bizi de şey yaparlar.
                      Taner: Sizin aranızdaki ilişkiye karışmam.
                      Özkök: Öyle işte karışmazsın ya.
                      Taner: Şarapları sana verirken bana mı verdi şarapları getirdi.
                      ....
                      Taner: Valla ipucu falan veremem. Gel diyorum sana sen dinle beni, atla
                      uçağa gel ne işin var?
                      Özkök: Yarın sabah 8 uçağıyla şeye gidiyorum Paris’e. Rahmi Bey’in
                      davetlisi olarak gidicem.
                      Taner: Ulan çok mu önemli Rahmi Koç’un davetlisi olmak?
                      Özkök: Önemli abicim önemli.
                      L. Yeralan: Efendim yüzde 70 iyi haberlerim var. Oturduk pazarlıkları
                      bitirdik. Dedim kardeşim bu işleri bitirin sağ olsunlar Murat, Ahmet Abi
                      ve İsa olabilir şekilde bitirdiler. Dedim ondan sonra kavgayı bize bırakın
                      kardeşim siz üzerinizden atın topu yoksa dedim bakın siz de mesul
                      durumda olacaksınız. Sonuçta hepsinin belgesini bugün tamamladık
                      yalnız Susa’nın bir eksiği çıktı. Fuat’tan geç dönmüştü onu giderdik.
                      Posta’da maalesef otomobilleri veriyorlar, motorları da vermiyorlar
                      dedim el insaf, uzun tartışmalardan sonra bu üçlüye ve uzman dörtlüsüne
                      motorları kabul ettirdim. Kamyonlarda indirime gidildi. yani tahammül
                      edilebilir sınırlarda şube müdüründen, uzmandan daire başkanından
                      onaylanmış vaziyette bütün dosyaları Fuat’tan indirdim. Düşünebiliyor
                      musunuz ayın 31’inde önüne koyduğumuz Hürriyet’in belgelerini bile
                      adam hâlâ imzalamadı. Şu anda Sabah’ın dosyalarına geçtiler bir odada
                      bütün medya dosyaları denetçilerin kontrolünden geçiyor. İkide bir de
                      meclis araştırma komisyonuna hesap veriyorlar bu sirkülasyon içinde
                      haklılar korkuyorlar falan derken bu ana kadar geldik. A bir de şey var.
                      Bu Hürriyet’in bir belgesi var ya 8 küsur trilyonluk o belgede biz
                      Güneşli dışında Hadımköy’de yapıyoruz değil mi onu? Büyük ihtimalle
                      bu dosya Fuat’tan geri dönebilir biliyorsunuz bu dosyalarda alt yapı
                      bağlantısı arıyorlar ya ben kesinlikle İsa’ya şunu söyledim alt yapı
                      bağlantısı yok kardeşim bu dedim tamamen Hürriyet’in yeni bir arazide
                      yapacağı yatırımdır. Bakalım ne olacak?
                      BİRKAÇ GÜN SONRA...

                      09.01.1998 SONER GEDİK-SEDAT ERGİN/MALİYE
                      BAKANIYLA GÖRÜŞMELER ÜZERİNE
                      L. Yeralan: Fuat çağırmış, gittim görüştüm. Halimiz duman diyor hesap
                      vermekten mahvoldu, diyor. Yeni Şafak var ya o da yeni bir şeyler işte
                      boyuna içeriden bilgi gidip duruyor diyor, köstebeği enselemiyoruz
                      diyor. peşindeyiz ama bir türlü yakalayamadık diyor. Onun için ne olur
                      bize biraz zaman tanıyın HERŞEYİ MÜMKÜN MERTEBE KANUNİ
                      BOYUTLARINA OTURTMAYA ÇALIŞIYORUZ, dedi. Yahu
                      koltuk verdiğimiz bile gitmiş diyor. Hemen çizdik.
                      S. Gedik: Nereye koltuk verdiğimiz?
                      L. Yeralan: Mesela biz makam koltuğu falan istiyoruk ya genel
                      globallerde yahu bunlar bile hemen duyulmuş. Dosyalar Susan hariç
                      genel müdürü naklettirdim. Ergün Koç’un (Haz. Müs. Teşvik
                      Uygulamaları Gen. Müd.) imzasına sunduk. Globallerden bir tanesi çıktı
                      40486’nın globali onu Ergün Bey’e rica ettim muhakkak imzalasın diye.
                      S. Gedik: Bakanla şimdi 10.30’da randevu değil mi, bakanlıkta mı?
                      Kim geliyor, Birkan Bey, ben Ertuğrul abi üçümüz gidiyoruz.
                      S. Ergin: Evet.
                      S. Gedik: Peki, ben bir de gelirler genel müdürünü getirtmek istiyorum
                      onu nasıl yapayım? Ona diyicem ki oralarda bulun. Çünkü niye biliyor
                      musun bakan o günde bize dedi ya; haklısınız dedi, KDV konusunda
                      ben bir Nevzat’la konuşayım dedi. Nevzat da orada olursa kıvırma
                      noktası kalmayacak.
                      S. Ergin: Anladım. Nevzat’la hukukun var senin. Bir söyle ya ben de
                      söylerim. Bulamazsan bana şöyle onu sokarız oraya... Nevzat da
                      hayatından çok memnun. Her gün gazetede fotoğrafları falan biraz sever
                      şeyi onu ayarlarız tamam.
                      B. Erdal: Merhabalar Mehmet Ali Bey ben Birkan.
                      M. Ali Yalçındağ: Birkan Bey, merhaba, nasılsın?
                      B. Erdal: Yahu özür diliyorum, yemekteymişsin ama. Belki faydası olur
                      diye sen dinle yorumunu kendin, değerlendirmeyi kendin yap. Şimdi bu
                      Çan’da bir santral kuruluyor. Termik santral. Çanakkale Çan.
                      Çanakkale bu enerji bakanının kendi memleketi. Ve bu santrale çok
                      önem verdiydi. Bu santralde kullanılacak teknoloji de en ileri
                      teknolojisi? Bir teknoloji. Çevre kirliliğiyle hiç alakası yok ve şu anda
                      elektrik üretiminde kullanılan en büyük teknoloji. Şimdi 3 gün önce çok
                      küçük bir haber, 1 sütuna 3-4 cm. falan, Hürriyet’te çıktı. Orada bir
                      çevre harekatı başladı. Ee, bugün Milliyet’te var, Radikal’de de çok
                      var.
                      Radikal içeriği falan ayırmış. İnan bak oradaki üç beş çevreciye alet
                      olmak bu. Bir de bu adamın yaptıklarından sonra, yani çok büyük bize
                      iyilikleri oldu bu adamın. Kendi memleketinde adamı sabote etmek olur
                      yahu. Ne olur şu Çan’la ilgili haberi görmemelerini sağlarsan.
                      M. Ali Yalçındağ: Bir bakayım.
                      ....
                      S. Ergin: Yüce Divan’a gitmesine gerek yoktu diye 12’ye 2. DSP de
                      şeye katılmış maalesef.
                      E. Özkök: Oh oh.
                      S. Ergin: Şimdi öbür tur oluyor, şimdi öbürü oylanıyor.
                      E. Özkök: Bi de Mesut’u gönderiyorlar mı sen gör o zaman.
                      S. Ergin: Peki niye o zaman bu kadar yıl Tansu Çiller’in mal varlığını şey
                      yaptık yani anlamadım.
                      E. Özkök: Dün dündür bugün bugün.
                      S. Ergin: Biraz fazla yormuşuz kendimizi gereksiz açıkçası.
                      E. Özkök: Boş ver boş ver.
                      S. Ergin: Of...tamam haydi eyvallah.