Dördüncü Kuvvet Medya
      · GİRİŞ SAYFASI YAPIN   · SIK KULLANILANLARA EKLEYİN
AVUCUMUZDAKİ SICAK KESTANE: KAFKASYA...
01.05.2009
Bookmark and Share
SÜLEYMAN KARACA

En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; “Azatlık Türküsü” dillerinden düşmeyen Azeri kardeşlerimiz, siyasi körlüklerinin bedelini Türkiye’ye fatura etmenin yolunu arıyorlar.

Son noktada Rusya flörtünü, Ermenistan’ın koynunda bulunduğu Rus’un kucağına oturmakta buldular. Bunun adına da “strateji” ya da “diplomasi” demeleri, komediden öte bir kara mizah örneği.

Şunu öncelikle tespit edelim; gerçekten çağımızın gözardı edilemeyecek tanımlarından biri de “Aptallar Çağı”(The Age of Stupid) olmasıdır. Bunu kanıtlamanın en güncel örneğini son bir aydır Azerbaycan’la Türkiye arasında sergilenen gerilimde görmek mümkün. Sovyetlerin dağılmasından sonra yaşanan Kafkasya odaklı çalkantıları, adım adım bölge ülkelerini bir Kafkasya entegrasyonunun gerekliliği noktasına yaklaştırırken, bölgenin güçlü aktörü Türkiye’nin elindeki en sıcak kestane, Azebaycan. Atılması gereken her adımda, adımlarımızı yavaşlatan pranga Azeri-Ermeni savaş damgasını taşıyor. Gelinen son aşama, yumuşak güç(soft power) dengesinin Rusya lehine olduğu yönünde.. ve bunda Azerbaycan’ın Türkiye bağlantılı söylemden ve eylemden Rus yanlısı bir tavra yönelişin katkısını da tarihler not edecektir. Unutmamak lazım, bu günün kazananı, yarının kaybedendi de olabilir.

Azerbaycan yönetimi ve halkı, Rusya’nın askeri endüstrisinden daha kazançlı kazanç kapısı haline getirdiği doğal kaynakların başını tutma emeli uğruna, yani bu argümanların en başında yer alan Nabucco projesinin bertaraf edilmesi adına rahatlıkla bir Azeri Ermeni savaşının fitilini ateşlemekten çekinmeyecektir.

İlham Aliyev’in unuttuğu ya da görmediği bir gerçekte şu; Rusya, elindeki hem ekonomik hem de stratejik silah olarak kullandığı doğalgaz kaynakları için, gözünü kırpmadan Kafkasyayı alevlere sürükleyebilir. Buradaki bir dalaşma, sonuçları ne olursa olsun Rusya için kazanç demektir. İki dönemdir Azerbaycan-Ermenistan sorununu çözemeyen Aliyev’i, üçüncü döneminde bu sorunu Türkiyesiz halletmesi yönünde manipüle eden Rusya’nın oyununu fosil kaynaklı gücün kendine sağladığı kibirle gözü dönmüşçesine kabullenmesi, gelecek adına hayra alamet değil. Rusya, dün Gürcistanı nasıl hallettiyse(!), şimdi sıra Ermenistan ve Azerbaycan’da. Ne Ermenistan’ın ne de Azerbaycan’ın Rusya’dan koparılıp batı ittifakına kaymasına Rusya razı olmayacaktır. ABD ve AB’nin Türkiye kozuna karşılık, Rusya’nın elinin altındaki Ermenistan ve İran, öncelikli olarak Azerbaycan’ı Türkiyeden koparmakla ilk başarılı hamlesini gerçekleştirmiş oldu. Avantaj, üstünlük ve inisiyatif batı ittifakının ileri jandarmalığını üstlenen Türkiye yerine Kafkasya’nın tüm hakimiyetine oynayan büyük oyuncu Rusya’nın eline geçti, bu arada İran’a da bonus çıktı.

Aliyev, Dünya Ekenomik Form’unda Nabucco projesindeki belirsizliklerden şikâyetçi olurken Şahdeniz II gazını esas alan Nabucco projesini Rusyanın eğilimi doğrultusunda sabote edeceğinin ilk işaretini vermişti de, bizim diplomasimiz bu iki yüzlülüğü -belki de Azebaycana yakıştıramadıkları için- doğru okuyamadı.

6 Nisan’da İstanbul’daki ‘Medeniyetler İttifakı Forumu’na gelmeyerek Tayyip Erdoğan’a ‘hava yapan’ Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, 16-17 Nisan’da Moskova’da Dimitri Medvedev’in dizinin dibinde “terbiyeli kedi” pozları veriyor, elindeki en önemli ‘stratejik kartları’ndan biri olan ‘doğalgaz kartı’nı Türkiye ve Batı’ya karşı oynayabileceğini tüm dünyaya ilan ediyordu. Bir başka perspektiften bakıldığında, İlham Aliyev’in Kafkas coğrafyasında “mevcut jeopolitik ve ekonomik dengelerini havaya uçuracak” adımlar atabileceğinden çekinmeyen bir çılgınlığa kapı aralamak isteğini de görmek mümkün. Aliyev’in gösterdiği kartta blöf değil, radikal bir dönüşün, aslına aidiyetini ortaya koymanın kararlılığı var. Ne de olsa kendisi bir Polit Büro yetiştirmesiydi/projesiydi ve Rusya’ya karşı sadakatini göstermesi gerekiyordu.. o da onu gösterdi.

İlham Aliyev’in ‘Azeri doğalgazını Rusya’ya yöneltmesi karşılığı, Moskova’nın işgal altındaki Azerbaycan topraklarından Ermenilere geri çekilme baskı yapmasını” istediği, ‘Rusya ile yakınlaşması’nın bu argümana dayandırıldığı ifade edilse de Hazar havzasındaki tüm kaynakların kendi tekelinde olması karşılığında Eremenistan’ı da küstürmeyecek bir çözüm arayışında olduğu bilinmektedir.

Azerbaycan, 30 Ağustos 1991'de bağımsızlığını ilan ettiğinde, Türkiye'nin, 9 Kasım 1991'de bu ülkenin bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olduğunu unuttu. O tarihten bugüne, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin, iki halk arasındaki tarihi, kültürel, aynı millete mensup olmaktan doğan bir yakınlık temelinde geliştirme isteğini hep göz ardı etti. Türkiye’nin Ermenistan'ın bağımsızlığını kazandığı 1991'den bu yana çeşitli düzeylerde temaslarda bulunduğuna karşın, Azerbaycan’ın da alt düzeydede olsa Ermenistanla temaslarını hiçbir zaman kesmediğini bilmeyen yok. Nitekim önümüzdeki hafta(7 Mayıs’ta) Prag’da İlham Aliyev-Serj Sarkisyan Zirvesi var. Bu zirve ile Azerbaycan ve Ermenistan liderleri bir yıl içinde üçüncü kez biraraya gelmiş olacaklar.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan çıkıp; "Ermenistan sınırını açmamız Karabağ sorununun çözümüne bağlı. Azerbaycan'ın işgal altındaki topraklarına yönelik bir çözüm getirilmezse sınırımızı açmayacağız" diyor. Ne zamandan beri.. yıllardır. Konuyla alakalı diğer kurumlarımızın da söylemi aynı. Ne hikmetse bu söylem Azerileri tatmin etmiyor, tam karşıt bir rüzgar durmadan estiriliyor.

Bakü'nün etkin gazetesi Yeni Müsavat'ın haberine göre, Bakü yönetimi Ankara'ya "Sınırları açma, karşılığını öderiz." Öncelikle şunu söyleyelim; bu teklif diplomatik nezaketsizliğin ötesinde kendi karakterleri üzerinden Türkiyeye hakarettir. Aynı gazetedeki Azerilerin kendilerine yeni bir strtejik ortak bulduklarının ısrarla vurgulanıyor olmasını da dikkate aldığımızda bu bağlamda “ne aldınız?” sorusunu sormak lazım.

Azeri gazeteleri, “Türkiye sırtımızdan vuruyor”, “Ankara yemek yediği eli ısırıyor” manşetleri atıyor. Radyo ve televizyonlarda Türkçe şarkılar çalınmıyor. Türk mallarına yönelik boykot gündeme.

Aliyev'in Bakanlar Kurulu toplantısında, “Azerbaycan tamamıyla yeni bir sayfa açıyor. Hakimiyetimizden taviz vermeden atılacak yeni adımlara hazırlıklı olmalıyız” sözlerindeki şifreler, önümüzdeki günlerin nelere gebe olduğunun da ipuçlarını göstermiyor mu?

İlham Aliyev, Devlet Güvenlik Konseyi'ni toplayıp; "Hiçbir devletin içişlerine karışmıyoruz. Bölgede değişen politikaya göre biz de değişeceğiz." İfadesi Onun son bir yıldır Kafkasyadaki büyük oyunda Rusya cephesini işaret ettiği olarak yorumlanıyor. Rusya!nın güney Kafkasya enerji köprüsü adayı Gürcistan’ı ezip geçmesi sonucunda batının Ermenistan kartını Rusya gördü ve Azerbaycan kartı ile rest çekmiş oldu. Sanki Azerbaycan’ın başına Dağlık Karabağ meselesini saran Rusya değilmiş gibi. Hatta Azerbaycan eski ağabeyine koşmuş durumda.

TBMM'de, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle verilen resepsiyonda gazetecilerin sorularını cevaplandıran Azerbaycan'ın Ankara Büyükelçisi Zakir Haşimov, Türkiye ile Azerbaycan'ın ''iki devlet bir millet'' ilişkisi içinde olduğunu belirterek, ''İki kardeş ülke arasında kriz olabilir mi?'' ifadesini, Türkiye’ye gelen Azeri milletvekillerinin ve Azeri Sivil Toplum temsilcilerinin açıklamaları ile paralel değerlendirdiğimizde, bölge küçük aktörü olması gereken Azerbaycan’ın siyasi körlüğü kendini bir kez daha göstermektedir. Hele bir de, basında son dönemde bir kısmı ''uydurma ya da kasıtlı'' birçok haberin çıktığına dikkati çekerek, bu haberlerin çoğunun da Ermenistan kaynaklı olduğunu iddia etmesi, günlerce Türk televizyonlarında şov yapan kendi milletvekillerinin ortamı germe adına başvurdukları ajitasyonun Türk milleti tarafından algılanmadığı inancını, aklımızla zekamızla alay edercesine dillendirmesi, en hafif deyimi ile diplomatik nezaketsizliktir ve salaklıktır. Sanki Türk insanı, Türkiye’nin huzura kavuşmasını kendi siyasi emelleri uğruna hiçbir şekilde istemeyen bazı odakların Rus istihbaratı ve bir kısım Azerilerle, özellikle gazete ve televizyonlar vasıtasıyla dirsek temasının farkında değil.

Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için bir çerçeve üzerinde mutabık kalındığını ve bir yol haritasının belirlendiğinin açıklanması üzerine en sert tepkiyi gösteren Azerbaycan ve Ermeni Taşnak Partisi oldu. Azeriler Türkiyeye kafa tutarken(!), Taşnak Partisi de ortağı olduğu iktidara karşı “hükümetten çekilme tehdidinde” bulundu ve snırım dün(27 Nisan) çekildi.

Konuyla ilgili bir başka gelişme, Azerbaycan Parlamentosu’nda gerçekleştirilen konferansın ardından Azerbaycan’daki dokuz siyasi partinin imzaladığı Ermeni diasporasına karşı diplomatik mücadele başlatma bildirisine Türkiyeden de CHP ve MHP’li vekillerin de imza koyması oldu.

AzerbaycanUlusal Meclis’teki toplantıyı bizzat organize eden Anavatan Partisi Genel Başkanı Fezai Ağamalı, hazırlanan sonuç bildirisinin, Türkiye ve Azerbaycan arasındaki stratejik ortaklığın bir belgesi olduğunu söylemiş. Devlet Başkanları Rusya’ya biat ederken bu Azeri-Türk “stratejik ortaklığı”nın nasıl bir hilkat garibesi olduğunu bunu açıklamamış.

Azerbaycan Bağımsız Milletvekili, tarihçi Prof. Dr. Cemil Hesenli, “Sınırı açmak Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmaz. Ermenistan, Rusya’nın ileri karakolu!” hikmetini ortaya koymuş. Sanki kendilerinin konumu çok farklı imiş gibi. Bu hezeyanını da Aliyev’in Moskova ziyaretini “sıradan bir müzakere” olarak gördüklerini, “Karabağ sorununun çözümünde izlenecek politika Rusya eksenli olamaz. Çünkü bu meseleyi yaratan Rusya’nın kendisi” yorumunu yamış. “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demenin tam zamanı.

Neden?

Bulabildiğim cevap şu; Türki Cumhuriyet dediğimiz Cumhuriyetler, 70 yıllık Sovyet hegemonyası altında “öğretilmiş çaresizlik”lerinin psikolojisini üzerlerinden atamamışlar. Güçlü gördükleri her eli öpmeye meyyal, her güce biat etmeye hazır bir haleti ruhiye içinde –Allah vergisi doğal kaynakların sağladığı ekonomik gücün sarhoşluğu ile- kendilerini “Devletleştik” sanıyorlar. Oysa olaya sosyolojik olarak baktığımızda, aşiretler bile bunlardan çok daha tutarlı ve omurgalı bir çizgi takip ederler. İmparatorluk mirası olan kendi kültürel havzasındaki hiçbir kapının kapanmasını, hele hele Avrasya’ya açılımın ilk noktasına sırtını dönmesi mümkün olmayan Türkiye’nin, sorunlara yaklaşımındaki yumuşaklığı, zafiyet adderek Rusya’ya yaslanmanın doğuracağı faturadaki bedelin ağırlığını hesabetmeden “şantaj” olarak kullanması, akıl karı olmayan kör bir diploması değilse, kendi halkına da ihanettir.

Bu yazımı okuyacak Azeri kardeşlerim ve diğer tümTürki Cumhuriyetlerin hatırlaması gereken bir gerçek var; Son iki asırdır Türkiye Cumhuriyeti’nin oturduğu Anadolu-Trakya yarımadası bir göç merkezine, sığınma evine –ya da daha uygun bir nitelemeyle, bağrı, Karacaahmet Mezarlığına- döndü. Haber7.com sitesinin AA’dan alıntıladığı (http://www.haber7.com/haber/20090421/Dunyanin-goremedigi-aci-surgunler.php) “Dünyanın göremediği acı sürünler” başlıklı uzunca derlemeyi burada olabildiğince kısaca özetlemek isterim:

“Osmanlı zayıflayınca Kafkas ve Balkanlarda Türk ve Müslüman halklar için de umutsuzluklar, göçler, ölümler, işgaller, ana vatanlardan kopuşlar, tehcirler başladı. Tehcir edilen halkların sığınağı haline gelen Türkiye'yi, yıllardır Ermeni iddialarıyla karşı karşıya bırakan birçok gelişmiş ülke, ne yazık ki Kafkaslar ve Balkanlardan sürülen milyonlarca halkın yaşadığı acıları bir türlü görmek istemedi.

İşte ülke ülke göçler:

1- Rus Çarlığının emriyle 1864 yılında 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan oldu ve sürgün edilen bu insanların yüzde 30'una yakını, yolculuk tamamlanamadan öldü.

2- Kafkasya'da sürgünler 1864 yılıyla sınırlı kalmadı. 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Josef Stalin'in emriyle geniş çaplı bir sürgüne maruz bırakıldılar. SSCB'ye bağlı Karaçay Özerk Bölgesinden 2 Kasım 1943'te 32 bin 929'u çocuk olmak üzere 63 bin kişi sürgüne gönderildi. 8 Mart 1944'de ise Balkarlar ve Karaçay halkı aynı akıbeti yaşadı ve sürgü edildi.

3- Çeçen ve İnguş halkından binlerce insan 1944’te Sibirya'ya sürüldü. Sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor. Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, 9 Ocak 1957 yılında, 1944 yılında topyekun sürgün edilen Çeçen ve İnguşların ana vatanlarına dönmelerine izin verdi. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilen ve toprakları çeşitli ülkelere paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 1957 yılında yeniden kuruldu. 1939 yılının resmi kayıtlarına göre 488 bin olan Çeçen-İnguşların nüfusu, sürgünden sonra 200 bine düştü. 1959 yılında ise bu sayı 311 bin oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının sonra bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan, Ruslara karşı 1994-96 yılları arasında 120 bin, 1999-2001 yılları arasında yaşanan ikinci savaşta ise 100 bin kurban verdi.

4- Stalin döneminde sürgün kararından en çok etkilenen bir diğer halk ise, Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası, 3 gün içinde 220 bin Kırım Tatarı'nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen Kırım Tatarlarının yüzde 42'si zor koşullara dayanamayarak ya da yapılan baskılar sonucu yaşamını yitirdi.

5- Gürcistan'ın Ahıska bölgesinde yaşayan ve ''Osmanlı Türkleri'' olarak da bilinen 250 bini 14 Kasım 1944 yılında tarihinde Stalin'in verdiği emirle aniden Sibirya'ya ve Sovyetlerin iç bölgelerine sürgün edildi. Birçoğu yolda hastalıktan, açlıktan yaşamını yitirdi. 1989 yılında, Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, Fergana'da çıkan olaylardan sorumlu tutuldu ve yaklaşık 100 bini Rusya'nın Krasnodar bölgesi ile Ukrayna'ya sürgün edildiı.

6-Ermenistan'ın Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesini 1992-94 yıllarında yaşanan savaşta işgaliyle başlayan süreçte en çok zarar gören, sivil halk oldu. İşgale uğrayan topraklarından kaçan yaklaşık 1 milyon Azeri Türkü, halen zor koşullar altında Azerbaycan'ın çeşitli vilayetlerinde yaşamlarını sürdürüyor.

7- Balkanlardan Anadolu’ya göç, 1804 yılında Sırp isyanı ile başladı. 1804'te isyan eden Sırpların şiddet hareketleri sırasında, Semendire'ye bağlı yerlerde katliamdan kaçan Türkler, Rumeli ve Bosna-Hersek'e göç etti. 1826'da yapılan Akkerman Antlaşması ile 150 bin Türk, Sırbistan'dan göç etmek zorunda kaldı. 1867 yılında Sırp zulmünden kaçan 150 bin Boşnak da Anadolu’ya göç etti. Yine 1908-23 yılları arasında 300 bin, 1923–33 yılları arasında da 350 bin Türk Sırbistan'dan göç etti. Göç edenlerin bir kısmı ise yollarda hastalık ve açlıktan öldü.

8- Yunanistan’dan Türkiye’ye göç, 1820 Mora isyanı sonucu Türk katliamı ile başlar. 1826’da Yunanistan’ın bağımsız olmasının ardından Müslüman halk yaşadıkları coğrafyadan sürgün edilmeye başlandı. 1864 yılında Girit’te yaşanan ikinci dalga toplu katliamlardan sonra, bölgeden Anadolu'ya ve İstanbul'a 60 bin kişi göç etti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra da Yunanistan'daki Türklerden bir kısmı, Anadolu'ya kaçmak zorunda kaldı. Kurtuluş Savaşı'nı takip eden Lozan Antlaşması hükümlerine göre yapılan mübadelede ise Türkiye'ye 1923-1933 yılları arasında 384 bin kişi geldi. 1934-1960 arasında da 23 bin 788, 1960-1970 arasında ise, 20 bin kişi Yunanistan'dan Türkiye'ye göç etti.

9- Bulgarlar, Rusların 1828’deki Edirneye kadar gelen işgalini fırsat bilerek, terörist saldırılarla 30 bin Türk’ü, Anadolu'ya göç ettirdiler. 1876'da Rusya’dan destek alan Bulgarlar, aynı oyunu tekrarladılar ve yine binlerce Türk, Anadolu'ya göç etti. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra yapılan Berlin Antlaşması ile Bulgaristan devletinin kurulması kabul edildi. 1876-1878 yılları arasında 200 bin, sonraki yıllarda ise 300 bin göçmen, Rumeli'den Anadolu'ya geçti. Kuzey Bulgaristan'dan göç eden bir kısım Türkler ise Rodoplar'da uğradıkları silahlı saldırılarda ağır kayıplar vererek Türkiye'ye gelebildi. Arşivlere göre, 1885-1923 yılları arasında Bulgaristan'dan Türkiye'ye 500 bin, 1923-1933 yılları arasında 101 bin, 1934-1960 arasında 272 bin 971, 1968-79 yılları arasında ise 116 bin 521 kişi Türkiye'ye göç etti. Bulgaristan’dan son göç hareketi ise 1989 yılında 64 bin 295 aileye mensup 226 bin 863 kişi serbest göçmen olarak Türkiye'ye geldi. Bu tarihten itibaren 1995 yılına kadar da aralıklı olarak gelen serbest göçmenlerin sayısı 73 bin 957 kişiye ulaştı.

10- Romanya topraklarından, 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşlarından sonra 200 bin Türk Anadolu'ya göç ettirildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra 80 bin, 1923-1933 arasında 33 bin 852, 1934-1960 yılları arasında ise 87 bin 476 kişi Romanya'dan göç tti.

11- Yugoslavya'dan Türkiye'ye Cumhuriyet döneminde toplam 77 bin 431 aileye mensup 305 bin 158 kişi göç ettiği, resmi kayıtlarda yer alıyor.

Bu tarihi acıları hiç dikkate almadan, bunların acısını yüreğinde barındırmayan, ibret gözü kapalı karanlık ve kirli bir muhalefetin inadına sürdürdüğü bu gerginlik politikası, semeresini vermeye başladı. Azerbaycandan davet edilen sekiz kişilik Azeri ajitasyon timi, hedefini vurdu ve gitti. Bize de “Düşmenle el sıkışılmaz” teraneleri kaldı. Sanki Moskova’ya gidip el etek öperek biat eden kendi Cumhurbaşkanları değilmiş gibi. Aliyev ve avanesi, Azerbaycanın tüm kaynaklarını Rusya’ya peşkeş çekerken, aynı coğrafyanın tüm kahrını da Türkiye Cumhuriyeti’nin çekmesini istiyor. “Peki ya kendileri ne yapıyorlar” sorusunun “adam gibi” bir cevabı yok.

Türkiye ile Ermenistan’ın mutabakatı ardından, Azerbaycan’dan Türkiye’ye karşı ilk ataklar uç vermeye başladı. Azeriler ilk olarak, Türkiye-Ermenistan ilişkilerini normalleştirecek “yol haritasının” açıklanması üzerine Türkiye’ye “doğalgaz faturası” kesti. Bu ekonomik faturayla yetinmeyen Azeri “Gardeş” bir de psikolojik fatura ekledi; Türkiye’nin açtığı Bakü Şehitler Camii de ani bir kararla polisler tarafından kapısına kilit vurularak ibadete kapatıldı.

Karabağ problemi üzerinden Türkiye’deki Türki Cumhuriyetlere ilgi duygularını istismar ederek diplomasimizi bloke etme çabasındaki Azerbaycan’ın 1994’den beri Karabağ için ne yaptığına dönüp bakmak lazım.. tabi bakılabilecek bir şey varsa! 15 yıldır Azerbaycan yönetimleri sadece Karabağı istismar etmek istediğinde hatırlıyorlar. Ermenistana karşı o günden bugüne “sapan taşı” ile mücadele verselerdi, bugün Karabağ kurtulmuş olurdu. Bunun yaşadığımız çağda onlarca örneği var; Kıbrıs, Kerkük, Filistin, Çeçenistan, Abhazya ve daha nice örnekler. En başta da bizim Türk Kurtuluş Savaşı.

Geçen hafta Türkiye'de temaslarda bulunan ve Türk medyasının son gözdesi Azeri milletvekili Genire Paşayeva, Show Ana Haber'e katılarak Obama’nın 24 Nisan konusnu hamasi bir söylemle değerlendirdikten sonra, sıra Azeri yönetiminin şantaj amaçlı “doğal gaz fiyatına zam” hatırlatıldığında, "Bununla ilgili Azerbaycan ve Türkiye'nin hükümet yetkililerinin konuşması gerekir. Ama bu durumu Azerbaycan'ın politik baskısı diye nitelendirilmesini doğru bulmuyorum. / Bu doğalgaz zammı sadece ekonomik düşünceye dayanan bir karardır." hikmetini lutfediyor.

Sadece doğalgaz zammı değil; 25.04.2009 tarihli Vatan gazetesinde yer alan bir habere göre (http://w9.gazetevatan.com/Gardastan_misilleme/235119/2/Manset), Azerbaycan’da Türkiye’nin açtığı Bakü Şehitler Camii, polisler tarafındanasılan “Tadilat nedeniyle birkaç gün kapatılmıştır” yazılı bir tebligatla kapatıldı. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yaptırılan ve din görevlileri de Türkiye’den gönderilen Şehitler Camii, 28 Haziran 1995’te hizmete açılmıştı. 1918’de Azerbaycan’ı işgal eden Ermeni ve Kızılordu Muhafızlarına karşı Azerilere yardıma giden Nuri Paşa komutasındaki “Kafkas İslam Ordusu”nda yer alan ve şehit olan 1130 Türk askerinin anısına yaptırılmıştı. 2001’de de Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde gerginlik yaşanması üzerine Azeriler bu caminin içindeki çeşmeyi yıkmışlardı. Türkiye’nin nota vermesi üzerine, Azeriler yaptıkları resmi açıklamada, “Şehitler Çeşmesi’nin su baskınını önlemek için yıkıldığını” açıklamışlardı. Ayrıca Azeri yetkililerin müdahalesiyle ezan sesinin dışarıya verilmesi de engelleniyordu.. ve hepten kapatıldı.

Bu iki ibretlik olayı, Azerilerin “Gardaşlık”tan ne anladıklarını anlamamıza yardımcı olabilir diye not etmek lazım. Söz çok uzadı, “Oynarken çulunu yırttırmak” deyimini haklı çıkaran bu kaotik duruma, İran’da yaşayan 20 milyon dolayındaki İran Azerbaycanı perspektifini de sadece hatırlatmakla yetinelim, onu da ilerde irdelemek dileğiyle… Şimdilik, Allah, kullarına en büyük lutuflarından biri olan “firaset”i kaybettirtmesin diyelim.

E Mail: skaraca51@hotmail.com




Sayfa BaşıYazıcıya gönderBu yazıyı arkadaşına gönder

 
   İLGİLİ LİNKLER
· Konuk Yazarlar
· Konuk Yazarlar Arşivi

Yazıcıya veya
Arkadaşına gönder

Sayfayı yazdır     Arkadaşına Gönder
         0 Yorum var
  
   KİM HANGİ MANŞETİ ATTI?
   KÖŞELERİN GÜNDEMİ!
   MEDYAKARİKATÜR
   MultiMEDYA

CANLI YAYINDA GÜLME KRİZİ


HABER MASASININ ALTINDAN ÇAYCI ÇIKARSA


BİR ZAMANLAR DARBE'Yİ İŞTE BÖYLE ELEŞTİRMİŞTİ!


İYİ BİR SUNUCU OLMAK İÇİN NE YAPMAK GEREKİYOR?


STÜDYODAKİLER ŞAŞTI KALDI BU İŞE


SİNİRLİ SUNUCU


HOOOP KAMERA GİDİYOR... İSMAİL...


Türk Televizyonlarında Yaşanan En Komik Anlar
Diğer Videolar
   SPONSOR
Bir-Net




Dördüncü Kuvvet Medya © 1998-2009 Bütün hakları saklıdır.
Yayınlanan haber ve yazılar kaynak gösterilerek ve içeriği değiştirilmemek şartıyla alıntılanabilir.
Yazarların yazıları kendi sorumluluğundadır... E mail: ertacar@dorduncukuvvetmedya.com