Dördüncü Kuvvet Medya
      · GİRİŞ SAYFASI YAPIN   · SIK KULLANILANLARA EKLEYİN
FUAT UĞUR'DAN 'YALNIZ RUHLARA ELMA ŞEKERİ'
11.07.2008
Bookmark and Share
atv Haber Genel Yayın Yönetmeni Fuat Uğur, yakın bir zamanda'Yalnız Ruhlara Elma Şekeri' adlı bir öykü kitabı yayınladı. Uğur öykülerindeki olağandışı hayatları ve kahramanları inanılması güç bir olağanlıkla aktarırken, okuyucuyu da adeta kendi hayatlarıyla yüzleşmeye çağırıyor...

Uğur, kitap dünyasını yakından takip eden Sayım Çınar'a öykü kitabıyla ilgili bir söyleşi verdi. Uğur "Yalnız Ruhlara Elma Şekeri" kitabında ne anlatıyor?

Şüphesiz her insanın kozmozda bıraktığı bir iz var. Kimilerine, parlak ve ışıltılı çizgileri takip ederek ulaşabilirsiniz. Bazı izler ise gecenin zifiri karanlığından size ses verir. Bu kimi zaman bir imdat çığlığıdır, kiminde de aşkı yitirmiş olanların.Yazar Fuat Uğur, Yalnız Ruhlara Elma Şekeri'nde parlak ve ışıltılı izler bırakan hayatları değil, derin ve karanlık kuytulara sır olarak dökülmüş öyküleri bulup çıkarmaya adamış kendini.Eğlenceli ve şamatacı bir masalı anlatırmışcasına dile gelen sarsıcı trajedilerin, insanın içine sindire sindire işleyen acısını hissetmemek mümkün değil bu öykülerde. Daha doğrusu, sıradanmış gibi görünen ilişkilerin gerisindeki karmaşık ve çarpıcı sıradışılığın etkisi, şifası sonradan hissedilecek olan acı bir şurup gibi insan ruhunu onarıyor. Bunun içindir ki yazarın kitaba adını varan "Yalnız Ruhlara Elma Şekeri" öyküsündeki kahramanı ateşle oynamanın hayattaki karşılığını kendisine ağır bir bedel olarak ödeten babasıyla yüzleşemeyerek geceye sığınıyor. Onun zifiri karanlıkta bir tek dostu vardır. Fuat Uğur öykülerindeki olağandışı hayatları ve kahramanları inanılması güç bir olağanlıkla aktarırken, okuyucuyu da adeta kendi hayatlarıyla yüzleşmeye çağırıyor

Yalnız Ruhlara Elma Şekeri, adlı öykü kitabınız İyi İnsanlar yayınevinden yayımladı. Öyküleriniz,azınlıkta kalanların tehlikeli yolculuklarına davet ediyor bizleri.Türkiye’de azınlık denildiğinde aklınıza kimler geliyor?

Azınlık kavramı Türkiye’de bir dönem yalnızca Lozan anlaşmasıyla garanti altına alınan farklı dinlere mensup ekalliyetlerle anılırdı. Daha sonra çeşitli etnisitelerden de azınlık diye söz edilir oldu. Oysa günümüzde biliyoruz ki toplum hayatında kendini ifade etme imkanı bulamayan, toplum içindeki yeri eşit ilişki temellerinde yükselmeyen, hukuksal anlamda da eşitliği garantilenmeyen herkes azınlık. Dünyada da kabul edilen tanımlama biçimi aşağı yukarı böyle. Bu bakımdan bırakın Ermenileri, Rumları, Yahudileri, Kürtleri, Çerkesleri ve Lazları, eşcinseller, kadınlar, engelliler de azınlık kategorisinde yer almakta. Öykülerimdeki azınlıklarda ise yukarıda sıraladıklarımın hepsi var. Ancak onlar sorunlarıyla değil yaşadıklarıyla yer alıyorlar bu öykülerde. Daha doğru bir deyişle öykülerde özel olarak bir azınlık sorunsalı ele alınmış değil.

atv Haber Haber Yayın Yönetmenliğine getirildiniz. Bu kitaptaki öykülerin televizyon dünyasıyla olan ilişkisinden bahseder misiniz?

Aslına bakılırsa kitabın ikinci bölümündeki öyküler İZAA yani KAYIP başlığı altında toplanıyor. Bu öykülerin tam da sorunuzda ifade ettiğiniz gibi doğrudan doğruya televizyon dünyasıyla ilgisi var. Çünkü 1993 yılında ATV televizyonu için çektiğimiz Kayıp Aranıyor programı bu bakımdan beni insan hikayeleri hazinesi ile baş başa bıraktı. Kayıp başvurularındaki acı öyküler, yakınlarını kaybedenlerin o tarifsiz kederleri beni öylesine etkiledi ki o zaman karar vermiştim kayıpların hikayelerini yazmaya. Aslında o kadar çok konu vardı ki yazacak, ben aralarından beni çok etkileyen 5’ini seçtim. Kayıp hikayelerini “öncesi” ve “sonrası” diye ikiye ayırdım. Öncesi olayın ana iskeleti üzerine bina edilen tamamen kurgulanmış bir öyküden oluşuyor, Sonrası bölümü ise kaybolanların gerçek tanıklıklarına dayalı, haber dilinden dönüştürülmüş bir anlatımı içeriyor. Yani başa dönersek, kitabımdaki öykülerin mesleğimle kesişen bir noktası var.

Sizin öykülerinizde hayatın içinden çok şey var. Edebiyat dünyasında kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Beni öykü yazmaya yönlendiren ve yüreklendiren arkadaşım Semih Gümüş’ün bir sözü var: “Türkiye’de yayınlanan hikayelerde insanlar konuşmuyor” der… Semih’in öykülerimi sevmesi ve desteklemesi bu yüzdendi. Bana göre hikayeciliğin en zor yanı da bu olmalı. Her birinde ayrı kimlikler oluşturup, onların ruhuna sinerek konuşmak, konuşturmak insan zihninde bölünmeler yaratma pahasına gerçekleşebiliyor ancak. Her öykü bittiğinde, bu yüzden ruhen çırılçıplak kalmış gibi hissederim kendimi. Bir edebiyatçı olmayı hedeflediğime göre yaptığımın edebî yanını ihmal ettiğim anlamına gelmiyor bu. Bu anlamda kendimi Sait Faik, Orhan Kemal, Adnan Özyalçıner, Orhan Duru gibi edebiyat dünyasının seçkin isimlerine yakın hissederim.

Öykülerinizi nasıl yazıyorsunuz? Öykülerinizdeki hayatın geçtiği yerleri özlüyor musunuz? Bazı öyküleriniz Samsun’da geçiyor örneğin.

Samsun doğup büyüdüğüm, hayatı biriktirmeye başladığım müstesna bir şehir. Eski haliyle daha güzeldi, tenhaydı, samimiydi tabii. Ama bunun çok önemi yok, her geçmiş zamanın, herkeste ayrı bir yeri vardır mutlaka. Samsun’la ilgili birçok anı, hikayelerimin içindeki çeşitli yerlerde kendini gösteriyor bu yüzden. Ancak öykülerimi okuyan birçok yakınımdan ve dostumdan aldığım tepki şu oldu:

“Bu kadar ayrıksı, marjinal kimlikler nasıl olur da bir Anadolu kentinde rahatlıkla kendilerine yaşam alanı bulup topluma karışabiliyorlar?”

Bu çok şaşırtıcı gelmişti onlara. Oysa gerçekti. Edebiyatçı dostlarımdan biri Samsun’la ilgili anlattığım olaylardan birini dinleyince bana “sanki Samsun değil de Paris’i, Monmartre’ı anlatıyorsun” diye takılmıştı. Zaten hep şunu söylerim, hayatın kendisi, hikayelerdekinden daha acımasız ve çarpıdır çoğu kez.

Sessiz, derin ve abartısız yazan bir yazarsınız. Cici/Yalnız Ruhlara Elma şekeri, Ablanız Kalede Golleriniz Filede, Evine Geç Gelen Adam adlı öyküleriniz dizi bile olabilir, değil mi?

Evet açıkçası bunu ben de düşündüm. Hatta Cici/Yalnız Ruhlara Elma Şekeri adlı kitaba adını da veren öykümün film senaryosu bile hazır. Diğer adını zikrettiğiniz hikayelerde de aynı tadı bulmanız bir tesadüf değil. Çünkü hepsi de çok doğurgan hikayeler. Matruşka bebekleri gibi hikaye içinden hikaye çıkabilecek durumda. “Sessiz, derin ve abartısız” olmayı bir övgü olarak alıyor ve çok teşekkür ediyorum bu arada. Hep istediğim buydu zaten. Herkesin çok kolayca söyleyiverecekmiş ya da yazacakmış gibi olduğu cümleleri kurabilmekti temel amacım. Diyaloglara da aynı nedenle çok fazla hassasiyet gösteririm ve sahici olmasına özenirim.

Hayatın içinde, sıkışıp kalmış karakterleri yazmak ve bu karakterleri tanır gibi yazmayı neye bağlıyorsunuz?

Biraz önce de söylediğim gibi tüm kahramanlarımın; kadın, erkek, çocuk, yaşlı, Ermeni ya da eşcinsel; tüm karakterlerimin ruhuna girmeyi başararak. Bu tabii ki bir ruhsal bölünme yaratıyor insan zihninde. Beynim departmanlara ayrılıyor doğal olarak ve karakterlerim her ağızlarını açtığında, adımları atmaya başladığında onu stokladığım departman faaliyete geçiyor, onun gibi olmaya başlıyorum. Hikayem bittiğimde ve her şeyi hazır olduğunda nasıl oluyor bilmiyorum, o departmanlar kendilerini imha ediveriyor. Bu yüzden hikayelerime bazen aylar ve aylar sonra yeniden göz atarım ve her defasında da şaşırırım “Bunları nasıl yazdım ben” diye.

Sizin okurlarınız kimler olacak? Hangi kitleyi hedef aldınız?

Aslında benim okurlarım şu yaş, sosyal kategori ya da cinsiyetten olsun diye bir ayrımım yok. Ama yaşıtlarım kadar gençlerin de beni okuması ve anlayabilmesini çok isterim. Keza arkadaşlarımın çocuklarından çok olumlu tepkiler aldım ve kitabı okuyarak kendilerin çok iyi hissettiklerini söylediler. Bu onlara ait bir tanım ama hoşuma gitti doğrusu.

Öykülerinizde çocukluğunuzu çok fazla sorguluyorsunuz?Anne ve babalara söylemek istediğiniz özel bir şeyler var mı?

Esasında kendi çocukluğuma ait bilgiler sanıldığından çok daha az öykülerde. Ama hem gözlemlediğim hem de tanık olup bilgilendiğim olaylar, bana anne-baba ve çocuk ilişkileri hakkında epey şey öğretti. Evvelden anne-baba ve çocuk ilişkileri çok sert geçerdi. Benimki de öyle sayılırdı. Çocukluğumda mutlu olduğum anlar şüphesiz çok oldu ama açıkça söylemek gerekirse daha çok sevilmeyi isterdim. Suçlayıcı da olmak istemem, herkes kendi bildiğini, bilebildiği kadarını yaptı dünyada. Onlara öğretildiği kadarını. Ben de bu yüzden “bilmediğim uzak diyarlarda bildiğimi bulmuş olmayı diliyorum” dedim “Tutmaya çalışıyorum, düşme” adlı öyküde. Kısacası anne ve babalara çocuklarını çok sevmelerini öneriyorum yalnızca. Her şeyi veremeyebilirler maddi olarak, bu hiç önemli değil inanın ki. Ama sevebilirler, öyle değil mi?

www.medyatava.com


Sayfa BaşıYazıcıya gönderBu yazıyı arkadaşına gönder

 
   İLGİLİ LİNKLER
· Eski Yazılar
· Medya Kitaplığı
· Medya Kitapları indeksi
· Medya Kitaplığı Arşivi

Yazıcıya veya
Arkadaşına gönder

Sayfayı yazdır     Arkadaşına Gönder
         0 Yorum var
  
   KİM HANGİ MANŞETİ ATTI?
   KÖŞELERİN GÜNDEMİ!
   MEDYAKARİKATÜR
   MultiMEDYA

CANLI YAYINDA GÜLME KRİZİ


HABER MASASININ ALTINDAN ÇAYCI ÇIKARSA


BİR ZAMANLAR DARBE'Yİ İŞTE BÖYLE ELEŞTİRMİŞTİ!


İYİ BİR SUNUCU OLMAK İÇİN NE YAPMAK GEREKİYOR?


STÜDYODAKİLER ŞAŞTI KALDI BU İŞE


SİNİRLİ SUNUCU


HOOOP KAMERA GİDİYOR... İSMAİL...


Türk Televizyonlarında Yaşanan En Komik Anlar
Diğer Videolar
   SPONSOR
Bir-Net




Dördüncü Kuvvet Medya © 1998-2009 Bütün hakları saklıdır.
Yayınlanan haber ve yazılar kaynak gösterilerek ve içeriği değiştirilmemek şartıyla alıntılanabilir.
Yazarların yazıları kendi sorumluluğundadır... E mail: ertacar@dorduncukuvvetmedya.com