GİRİŞ

 

Alphonse Daudet’in ‘Son Ders’ adlı ünlü hikâyesinde, Prusyalılar tarafından işgal edilmiş olan Alsace’nin bir kasabasındaki bir okulun öğretmeni öğrencilere şöyle seslenir:

“Çocuklarım, size son defa olarak ders veriyorum, çünkü Alsace ve Lorraine okullarında Almanca’dan başka bir dil öğretilmemesi hakkında Berlin’den emir geldi... Fransızca dünyanın en güzel, en açık, en sağlam dilidir... Onu aramızda muhafaza etmemiz ve asla unutmamız gerekir. Çünkü bir millet esarete düştüğü zaman, lisanına sahip oldukça, zincirlerin anahtarı kendi elinde demektir.”

Şiar YALÇIN’ın (1998:7) naklettiği yukarıdaki anekdot, dilin millet şuurunu yansıtması ve bağımsızlığın teminatını göstermesi açısından çok önemlidir. Bizim en büyük hazinemiz ve bağımsızlık teminatımız da ses bayrağımız olan Türkçedir.

Tezimizin konusunu da en genel anlamda Türkçe oluşturmaktadır. İnsanların hayatlarını sürdürebilmeleri, insanî ve demokratik haklarını kullanabilmeleri için en büyük araç dildir. Etkileşim içersinde bulunan insanlar  kitle iletişim araçları ile dünyanın öbür ucundaki insan ve toplumlarla yüzyüze gelmektedirler.

Haberleşme, uydu ve bilgisayar alanında son yıllarda yaşanan çok hızlı gelişmeler, dünyadaki sınırları kaldırmıştır. İnsanlar özellikle internet ile çok kolay ve hızlı olarak iletişim içersinde bulunmaktadırlar. Her gün sabah gazeteler dünyanın dört bir yanından haberleri evlerimize taşımaktadır. Ha keza televizyon ve radyo da sesli ve görüntülü mesajları önümüze getirmektedir.

Kitle iletişim adı verilen bu araçlardaki akıllara durgunluk veren gelişmeler dilin önemini daha da artırmıştır. Dilin kullanılmadığı bir kitle iletişiminden bahsetmek mümkün değildir. Bu alanlarda kullanılan dilin niteliği de kitle iletişim aracının niteliğini belirlemektedir. Çünkü günümüzde bir dilin ve milletin dünyaya açılmada en ucuz, en kolay ve en hızlı şekli kitle iletişim araçlarıdır. Günümüzde internet bu alanda en hızlı yayılan teknolojik gelişmedir.

Artık yazılı basının yanında bir de elektronik basın diye adlandırılan yeni bir basın türü de ortaya çıkmıştır. Gazetelerin basılı nüshalarının yanında günü gününe hatta dakikası dakikasına güncellenen internette yayınlanan elektronik nüshaları da mevcuttur. Araştırma konumuzu oluşturan köşe yazıları da yazılı basının en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Köşe yazarları her gün hem yazılı hem de elektronik olarak ülkemizde ve dünyada Türkçe konuşan  milyonlarca kişiye seslenmektedirler.

Bu kadar geniş bir kitleye hitap eden köşe yazılarında dil kullanımını inceleyeceğimiz bu çalışmamızı daha iyi anlayabilmek için, Tanzimat ile tanıştığımız ve gazetecilikle birlikte doğup gelişen köşe yazılarını tür olarak ele alıp incelemek gerekmektedir. Günümüzde köşe yazısı veya yorum yazısı olarak da adlandırılan bu yazılar,  makale midir,  fıkra mıdır, deneme midir yoksa sohbet midir? Bu yazıların tür olarak adı nedir? Köşe yazıları hangi yazı türü özelliklerini taşır?  Bu ve bunun gibi sorulara tartışarak, cevaplar vermek konumuzun daha iyi anlaşılması için şarttır.

 

1. Makale:

Herhangi bir konuda bilgi vermek, bir fikir veya bir konuya açıklık getirmek, yeni bir görüş ve düşünceyi ileri sürmek, ele alınan konu üzerinde yapılan inceleme ve araştırma sonuçlarına göre deliller göstererek, bu yeni görüş ve düşünceleri desteklemek ve ispatlamak gayesi ile yazılan ilmî gazete ve dergi yazılarıdır (Korkmaz,1995:220). Z. Korkmaz, A. Bican Ercilasun, H. Zülfikar, İ. Parlatır ve N. Birinci tarafından yapılan makalenin tanımında vurgulanan ve öne çıkarılan noktalar şunlardır;

1-     Bir iddiayı ispatlamak gibi bir amacının olması,

2-     Bir dergi veya gazete yazısı olması,

3-     İlmî olması

Görüldüğü üzere makale tabiri sadece gazete makalelerini kapsamamaktadır. “İlmi dergilerde, ansiklopedilerde, armağan kitaplarda vb. yerlerde yayımlanan ilmi araştırma ve incelemeler için makale tabirinin kullanılması edebiyatımızda yaygınlaşmıştır” (Tansel 1978:282). Kantemir (1995:223) de makaleleri “gazete makaleleri” ve “dergi makaleleri” olmak üzere iki kısımda değerlendirmektedir. Gazete makalelerinin konusunu günlük olaylar, dergi makalelerinin konusunu akademik konuların oluşturduğunu belirtmektedir. Güneş(1999), makaleyi, “genel makaleler” ve “bilimsel makaleler” şeklinde iki alt başlıkta ele almaktadır. İnceleme konumuz gereği biz gazete makaleleri üzerinde durmaktayız.

F. Abdullah Tansel (1978:280), makalenin tanımını yaparken gazete ve dergilerde rastlanılması ve delil-ispat anlatım tarzı özellikleri üzerinde durur. “Makale, herhangi bir konuda belli bir görüşü, belli bir düşünceyi savunan, kısa oylumlu  (birkaç sayfalık) yazılardır. İddia ispat yazıları da denir. Bir bakıma dergi ve gazete yazısıdır (Özdemir,1998:239). Özdemir makale yazı türünü tanımlarken ayırt edici özellik olarak birkaç sayfalık yazı özelliği üzerinde durmaktadır.

Bu tanım ve görüşlere paralel olan bir başka makale tanımı ise Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi'nde (1986:124) şu şekilde yapılmaktadır; "Bir gazete veya dergi sahifesinde başlı başına bir bütün meydana getiren, bir fikri savunmak ya da desteklemek gayesiyle yazılan yazı."

Sabahat Emir (1974:24-25) ise daha çok makale dilinin inandırıcılığı ve kesinliğini vurgulamaktadır. Diğer araştırmacılar gibi O da makalelerin gazete ve dergi yazısı olduğunu ifade etmektedir.

Gazete ,dergi vb. de bir düşünceyi savunmak, desteklemek ya da bilgi vermek amacıyla yazılan yazılara makale denir (Yüzbaşıoğlu 1984:130). Yüzbaşıoğlu makale tanımını diğer araştırmacılar gibi yaptıktan sonra onlardan farklı olarak makale yazarının ele alacağı konunun güncel olmasına dikkat etmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Burhan Paçacıoğlu da hemen hemen diğer araştırmacıların yaptığı tanıma yakın bir tanım yapmaktadır; "Kamu oyunu yakından ilgilendiren herhangi bir konu üzerinde yazarın görüş, düşünce ve yargısını delillerle ispatlayan yazılara makale denir (Paçacıoğlu,1994:229)." Burada farklı olarak dile getirilen husus makalede ele alınan konunun kamu oyunun yakından ilgilendiği konu olması özelliğidir.

İncelediğimiz yazar ve araştırmacıların yaptıkları makale tanımlarından anlaşılacağı gibi yapılan makale tanımları birbirlerinin benzerleridir. Tamamiyle farklı bir tanıma rastlanmamaktadır.

Terim olarak makalenin tanımını ortaya koyduktan sonra "makale"yi tam olarak kavrayabilmek için, makalenin özellikleri üzerinde durmak lazımdır.

Makalelerde ağırbaşlı, ciddi bir anlatım kullanılır. Bunun esas sebebi makale konularının ciddiliğidir. Amaç bilgi ve fikirleri başkalarına açıklamak olduğuna göre kolay anlaşılır, yalın, pürüzsüz bir dil kullanmak gerekir. Gereksiz kelime oyunları yapmak, yalan yanlış terimler kullanmak makale yazarını ilk planda başarısızlığa sürükleyen zaaflardandır.  Soyut değerleri ele alan fikir yazıları genellikle açıklama niteliği taşır, genel kültür birikimi ne kadar kuvvetli ise yazarın başarı sağlama ihtimali de o kadar fazla olur (Emir 1974:25).  

Makale, hikâye ve romanda olduğu gibi dolaylı bir anlatım tarzında değil doğrudan anlatım tarzında kaleme alınır. Soyut ve anlaşılması güç konular üzerinde bilgi vermek, bir eşya bir durum, bir olay hakkında sahip olunan görüşleri aktarmak amacıyla yapılan, doğrudan anlatım makalede izlenen yoldur. Bu tarz anlatımlarda, fikir muhataba aracısız iletilmeye çalışılır; dolaylı anlatımdaki gibi, yaratılan olaylardan faydalanılarak verilmez (Güneş 1999:131).

Sosyal, edebî, sağlık, din, teknik vs. olmak üzere her türlü konuda makale yazılabilir. Her mesleğin kendi bünyesine göre terimleri vardır. Meslek terimlerini yerli yerinde kullanabilme ancak meslek sahiplerinin bir hüneridir. Herhangi bir konuda fikir ve bilgi sahibi olan kimse makale yazmaya girişmeden önce hitap edeceği toplumun kültür seviyesini göz önünde bulundurmalıdır (Emir 1974:26).

Her makalede bir amaç, savunulan bir fikir vardır. Okuyanlar bu amacın ne olduğunu, bunu açıklamaya yarayan fikirlerin nasıl geliştiğini yazan kadar anlamalıdır (Tansel 1978:281). Okuyucuların bunu anlayabilmesi için makalede kullanılan dilin sade ve öğretici, makalenin de bir plan dahilinde olması gerekmektedir.

Makale yazarı, ele almış olduğu konuda okuyucuyu ikna etmek zorunda olduğu için, düşünce ve görüşlerini belli bir plan dahilinde ortaya koymak durumundadır (Korkmaz 1995:220; Türk Dili ve Edebiyatı Ans.1986:124).

İncelemelerimizde araştırmacıların makalenin plânı konusunda iki farklı tip etrafında birleştiklerini görmekteyiz. Bu iki plan tipinden birincisini Tansel ve Paçacıoğlu, ikincisini ise diğer araştırmacılar dile getirmektedir.

Tansel (1978:281) ve Paçacıoğlu (1994:229) makalenin özet (hulasa), ispatlanacak fikrin savunulması ve sonuç bölümlerinden oluştuğunu belirtiyorlar.

Özet (hulasa); makaleye savunulacak veya işlenecek fikrin özeti ile başlanır, böylece makalenin yazılış amacı ortaya konmuş olunur.

İspatlanacak fikrin savunulması (ispat edilecek fikrin müdafaası); bu bölümde konu ile ilgili akla gelebilecek sorular cevaplandırılır. Bunlar yapılırken fikrimizi doğrulayan başkalarına ait düşüncelerden, belgelerden, yazı ve vecizelerden faydalanılır. İspatlanacak fikir, zıt fikirler ile açılır ve daha iyi anlaşılması sağlanır (Tansel 1978:281). Konunun daha iyi belirlenmesi için karşılaştırma sistemine sık sık başvurulur. Bu karşılaştırma ya işlenen konu ile ilgili aynı paralelde olanlar veya birbirine karşı olan durumlar olabilir (Paçacıoğlu 1994:230).

Sonuç; bu kısımda önceden ileri sürülen fikirler bir sıra takip edilerek ispatlanır. İspatlanan bu fikirler "çünkü, bu sebepten, bundan dolayı, bu yüzden vb." ifadelerle tekrarlanır (Tansel 1978:281; Paçacıoğlu 1994:230).

Tansel ve Paçacıoğlu dışındaki araştırmacılar makalenin planını "giriş", "gelişme" ve "sonuç" olmak üzere üçe ayırarak incelemişlerdir (Yüzbaşıoğlu 1984; Emir 1974, Gülensoy 1998; Korkmaz,1995; Özdemir 1998; Güneş 1999; Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi 1986).

            Bölüm isimlerinde farklılıklar olsa da her iki plan tipi de üç bölümden meydana gelmektedir.

            Giriş bölümünde, yazıdaki fikir gelişiminin hangi yönde olacağı saptanır. Okuyucu bilgi ve fikir atmosferine yavaş yavaş sokulur. Bu bölümde konu hiçbir ayrıntıya girmeden ortaya konulur.

            Öne sürülecek sav, görüş ya da düşünce yazının girişinde sergilenir. Bunun aşırı dolaylamalara kaçılmadan yapılması gerekir. Genellikle okuyucu ilk bakışta bu bölümü okur; sararsa, ilgisini çekerse yazıyı sonuna değin okumaya karar verir. Bu yönden makalelerde girişin çok ustaca ve özenle biçimlendirilmesi gerekir. Neyin üzerinde durulacağı, ne hakkında söz söyleneceği bir iki parağraf içinde ortaya konulmalıdır (Özdemir 1983:110-111).

            Gelişme bölümünde, giriş bölümünde dile getirilen konu açıklanır, makalenin yazış amacı ve bu amaca yönelik bilgi, belge ortaya konularak tez savunulur, antitezler çürütülür. Konu ile ilgili bilgi ve belgelerin ele alınıp işlendiği, konunun genişletildiği ve ortaya konmak istenen fikrin doğruluğuna deliller gösterildiği bölüm, gelişme bölümünü oluşturur (Korkmaz 1995:220). Gelişme bölümü, derlenen, ortaya atılan fikirlerin çeşitli yönlerden genişletilmesi, desteklenmesiyle meydana gelir. Bütün fikir yazılarında olduğu gibi makalede de gelişme bölümünde açıklanacak fikirlerin derli toplu olması lazımdır. Dile getirilen fikirlerin inandırıcı, iddiacı kesin bir karaktere sahip olması için onları uygun yollarla açıklamak, desteklemek ve yerine göre de ispatlamak gerekir.

Gelişme bölümü makale yazarının inandırıcı olabilmek için tüm gücünü ortaya koyduğu alandır (Yüzbaşıoğlu 1984:131). Bu bölümde ileri sürülen görüşlerin doğruluğunu ispatlamak için kanıtlar gösterilir, karşılaştırmalar yapılır, sayılar ve örnekler verilir. Öne sürülen sav, görüş ya da düşüncenin açımlanması, kanıtlanması bölümü makalenin gövdesini oluşturur. Yazar bu bölümde düşüncelerini açacak, geliştirecek, boyutlandıracaktır. Bunun için de tanımlama, karşılaştırma, örneklendirme, tanıklama, nesnel verilerden yararlanma gibi yollara sık sık başvuracaktır. Böylece okuyucuyu söylediklerinin doğruluğuna ve geçerliğine inandırmış olacaktır (Özdemir 1983:111).

Sonuç bölümü; bir bakıma özetleme bölümü sayılabilir. Başta ileri sürülen, sonra açıklanan görüş, sonuç bölümünde -genellikle- bir paragrafta yinelenir. Ama asıl işlev burada yazının etkisinin doruğa ulaştırılmasıdır (Yüzbaşıoğlu 1984:131). Ele alınıp işlenen, geliştirilen konunun hükme varıldığı ve o konunun ana fikrini oluşturan kısım sonuç bölümüdür. Bu bölümde yazar söylediklerinin tümünü belli bir sonuca ulaştıracak biçimde bir iki cümle ile sonucu vurgular.

Özdemir (1983:111), makalenin sonuç bölümünü "Söylenenlerin bir vargıya bağlanmasıdır" şeklinde ifade etmektedir. Genellikle makale yazarları seçtikleri konu üzerinde söylediklerini bu bölümde bir yargıya dönüştürerek derleyip toparlarlar. Ancak bu bölüm her zaman için gerekli olmayabilir, yazar söylediklerini makalenin gelişme bölümünde iyice aydınlığa kavuşturmuşsa, konuyu dağıtmamışsa, yazısını, ayrıca özetlemeyi amaçlayan bir sonuca bağlamayabilir (Özdemir 1983:111).

Makalenin etkili olabilmesinde sadece bu planı uygulamak yeterli değildir. Makaleye işlenen fikre uygun bir başlık atmak gerekir. “Makalelere genellikle kısa ve çarpıcı başlıklar konması gerekir. Makalede okuyucunun asıl ilgisini çeken şey, makalenin başlangıç ve sonuç kısımlarıdır (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, 1986:124).” Bunun için bu kısımlara anlamlı bir fıkra, çarpıcı bir diyalog veya bir hatıranın yerleştirilmesi makalenin etkili olmasına yardım eder.

 

2. Fıkra:

Edebiyatımızda fıkra deyince iki yazı türü akla gelmektedir. Fıkralar; gazete fıkraları ve küçük öykü niteliğindeki nükteli, güldürü fıkraları olmak üzere iki türlüdür (Kantemir 1995:234). 

Küçük öykü niteliğindeki nükteli ve güldürü fıkralarına; “gerçek hayat ile bağı olan vak’aları, tam bir fikri, sosyal ve beşeri kusurları, günlük yaşantımızda karşılaştığımız çarpıklıkları ince bir mizah, hikemî bir söyleyiş, keskin bir istihza ve güçlü bir tenkit anlayışına sahip bir üslup içinde, dramatik öğeleri ağır basan bir hikâye çatısı etrafında toplayarak, genellikle bir tipe bağlı olarak anlatan, nesir diliyle yaratılmış küçük hacimli sözlü edebiyat kompozisyonlarından her birine verilen ad (Yıldırım 1998:222)” diyebiliriz. Fıkra, belli bir düşünceyi topluca ve kısaca yansıtır. Dinleyenleri ve okuyanları güldürür; ya da rahatsız eder, iğneler, kızdırır, yaralar.

Eskilerin “lâtife” de dedikleri fıkralar Tanzimat’tan sonra yayın alanına çıkan gülmece dergilerinde sıkça görülmektedir (Yalçın 1986:298).

Agah Sırrı Levent (1974), 1908 Meşrutiyet’in ilanından sonra “fıkra” deyiminin kapsam alanının genişlediğini dile getirerek şöyle devam etmektedir; “Gazete sütunlarıyla dergi sayfalarında, nükteye dayanan alayla karışık fıkralar yine sürüp gitmekle birlikte, politika ve toplum hayatımızın sakat, sivri ya da çukur yönlerini eleştirip iğneleyen fıkralar da görülmeye başlar. Ama fıkracılık, henüz bir meslek halini almamıştır.” 

Cumhuriyet devrinde fıkracılık büsbütün anlam değiştirir. Gerçi yine okurlarda gülümseme yaratmayı, hoşa gitmeyi amaç edinen nükteli fıkralar eksik olmaz, ama fıkracılık belirgin bir nitelik kazanır (Yalçın 1986:298).Bu tür fıkralar da amaç, politika dedikoduları, geçim sıkıntıları, toplum dertleriyle bunalan okurların birkaç dakika için dertlerini unutarak hoşça bir an geçirmelerini sağlamak, ara sıra bilgi vermek ve konu ile ilgili anılarını tekrarlamaktır (Levent 1974).

Edebiyatımızda XIX. Asrın başlarında ilk gazete ile görülen fıkranın başlangıçtaki işlediği konular siyasi muhtevalı iken zamanla sosyal meseleleri işleyen, hak hukuk meselelerine el atan konulara dönüşmüştür (Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi 1979:220).

Levent’e göre (1974) Son yıllarda fıkra deyimi çok değişmiş, eski niteliğini büsbütün yitirmiş, ülke ve millet dertleri üzerinde önemle duran, inceleme ve araştırmaya dayanan yazılar şeklini almıştır. Fıkra türü böylece güldürü fıkraları ve gazete fıkraları olmak üzere birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmakla beraber, kendi başına bir tür halini alan gazete fıkraları, makale türüne de yaklaşmıştır diyebiliriz. Özellikle günümüzde bütün günlük gazetelerin belli köşelerini dolduran fıkra türü yazılara sıkça rastlamaktayız.

Son yıllarda fıkra yazı türünde, hem içerik, hem dil ve anlatım yönünden büyük bir açılım ve gelişme olduğunu vurgulayan Özdemir (1998:243), zaman zaman denemenin, makalenin, öykünün fıkranın yapısı içersinde yer aldığını savunmaktadır.

Fıkra yazı türünün Türk Edebiyatı içersinde tür olarak ortaya çıkışı ve kendi varlığını kazanmasına değindikten sonra, bu yazı türünün tanımı, kapsamı ve özellikleri üzerinde durmamız gerekmektedir. Çeşitli araştırmacı, edebiyatçı, dilci ve yazarların fıkra yazı türünü tanımlayan, açıklayan yazılarına rastlamaktayız.

Bu araştırmacılardan birisi olan Özdemir (1998:243) fıkra yazı türüne köşe yazısı adının da verildiğini belirterek şöyle tanımlamaktadır; “Fıkra ya da köşe yazısı, gazete ve dergilerin belirli sütun ya da köşelerinde yayımlanan, güncel, siyasal, toplumsal sorunları ele alan bunları ayrıntılara inmeden işleyen, başlıklı ve yazarı belirli yazı türüdür.” 

Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde (1979) fıkraların gazete sütunları için yazıldıkları vurgulanarak, fıkranın kısa ve özlü olması özelliği dile getirilmektedir.

Fıkralardaki asıl ayırt edici özellik fıkralarda dile getirilen görüş ve düşüncelerin  yazarın kişisel görüş ve düşünceleri olmasıdır. Fıkracı kişisel görüş ve düşüncelerini dile getirirken olayların derinliğine inmez, ayrıntılara fazla yer vermez, ele aldığı konuyu değişik açılardan işleme, ayrıntılara inerek kanıtlama yolunu seçmez (Güneş 1999; Emir 1974; Bolayır 1984; Özdemir 1998).

Fıkrayı “günlük  siyasi, sosyal ve kültürel olaylar başta olmak üzere serbest bir şekilde seçilmiş herhangi bir konuyu, bir meseleyi belli bir görüş ve düşünceye göre ele alıp işleyen, yorumlayan, ele aldığı bir konu etrafında bir kamuoyu oluşturma amacı taşıyan, kısa ve özlü çoğunlukla sade ve konuşma diliyle yazılmaya çalışılan gazete ve dergi yazıları” diye geniş ve kapsamlı bir şekilde tanımlayan Korkmaz ve arkadaşlarının (1995:219) bu tanımında öne çıkardıkları yön, fıkraların bir kamu oyu oluşturma amacı ile kaleme alınmalarıdır. Yazar, yazısında toplumsal, siyasal, kültürel gerçekleri ortaya dökme, bu yolla kamu oyu oluşturma ve yönlendirmeyi amaçlar (Özdemir 1998:243).

Yazarın bu amaçlarını başarabilmek için; akıcı bir anlatım yolu tutması, uzun cümlelerden sakınması, örnekleme, karşılaştırma, tanımlama yollarını izlemesi (Paçacıoğlu 1994:220), tarafsız kalması (Kantemir 1995; Paçacıoğlu 1994), anlatımda samimi olması, sade bir dil kullanması, zorlayıcı olmaması (Emir 1986) ve okuyucuların anlamadığı yabancı terim ve kelimeleri kullanmaktan kaçınması lazımdır. Paçacıoğlu (1994) okuyucu eğer yazarın tarafsız olmadığı konusunda bir intibaya kapılırsa fıkrada verilmek istenen görüş ve düşüncelerin okuyucu üzerinde etkili olamayacağını savunmaktadır. 

Fıkralarda esas olanın bir fikrin açıklanması olduğunu söyleyen Paçacıoğlu (1994), bu fikir açıklanırken bazen hatıra, hikaye, güldürücü fıkra gibi  değişik anlatım tarzlarına başvurulduğunu dile getirmektedir. Bilindiği gibi fıkralar fikir yazılarıdır; daima bir fikrin açıklama gayesi vardır. Yazar fikirlerini açıklarken hareket noktası bazen bir anı, bir söz, bir olay veya özlem duyulan bir durum olabilir. “Yazar, fikrini bunun etrafında bilgisi, görgüsü ve kültürü ile açıklamaya çalışır (Emir 1986:184). Burada önemli olan yazarın bakış açısıdır. Fıkrada dile getirilen her türlü görüş, düşünüş bu bakış açısı çerçevesinde değerlendirilir.

Levent (1974:300), başarılı fıkra yazarlarında bulunması gereken özellikleri şöyle sıralamaktadır; kültür zenginliği, zeka keskinliği, olgunluk, görüş, kavrayış ve anlatış gücü, sıkmadan ve bıktırmadan okutabilmek niteliği. Yazar, fıkralarda, nabza göre şerbet verme, kafa tutma, saldırma, dalkavukluğa sapma, gerçekleri olduğu gibi yansıtma, abartmalara kayma, olayları tek açıdan görme gibi çeşitli özelliklerin bulunmasını, fıkracıların eğilimleri, özel karakteri, bilgisi ve eğitimi ile orantılı olduğunu savunmaktadır.

“Güncel olaylar fıkra yazarlarının en önemli malzemeleridir. Malzeme olarak yazarın günlük olayları seçmesi fıkranın ilginç ve çekici olmasını sağlar. Günlük olayların püf noktasını yakalayan yazar, gerçekler dünyasına dalarak aksaklıkları ortaya koyar. Bunu yaparken bazen sitem, bazen alay yolunu kullanır ve okuyucuyu eğlendirirken onu bu gerçeklerin içine çekmesini bilir (Paçacıoğlu 1994:220, Emir 1986:186).”

Emir (1986:193), yazarların fıkra yazarken dikkat edeceği hususları şu şekilde sıralamaktadır:

1-     Herkesin anlayabileceği bir dil kullanmalı; edebiyat yapmaktan kaçınmalı

2-     Güncel veya ilgi çekecek konular ele alınmalı

3-     Okuyucuyla samimi bir bağ kurularak rahat bir anlatım yolu izlenmeli

4-     İlgi çekici, yormadan sıkmadan, bunaltmadan etkileyici olmaya özellikle dikkat etmeli

5-     Olabildiğince örneklemelerden yararlanmalı

6-     Zorlayıcı olmaktan kaçınmalı. Yani yazar, fikir ve görüşlerini okuyucusuna zorla aşılamaya çalışmamalı. Okuyucuya saygıyı daima ön planda tutmalıdır.

Yazar, ele alıp geliştirdiği olay ile bu olayı anlatmasına sebep olan fikir arasında sağlam bir ilgi kurabilmeli, kendi fikrini söylerken başkalarının görüşlerine de yer vererek inandırıcılığını kuvvetlendirebilmelidir. Okuyucular tarafından tam ve doğru anlaşılabilmesi için yazar mantık hataları yapmamaya özen göstermelidir. Çalışmamızın III. Bölümünde yazarların yaptıkları mantık hataları geniş ölçüde örnekleri ile beraber ele alınıp incelenmektedir. Yazar bu tür hatalara düşmemek için ve anlatımda sağlamlığı sağlayabilmesi için ilk önce mantık kurallarına uyması gerekmektedir.

Diğer yazı türlerinde de olduğu gibi fıkra yazarlarının da dikkat edecekleri bir plan olmalıdır. Plan işlenen fikrin bir bütünlük içersinde okuyucuya ulaşmasını ve eksiksiz anlaşılmasını sağlamakta büyük bir role sahiptir.

Kısa olarak yazılması gereken fıkralarda olay kısaca belirtilmeli, fazlalıklar ayıklanmalı ve ilgi çekici noktalar üzerinde durulmalıdır. Bu da ancak iyi hazırlanmış bir planla mümkün olacaktır.  Fıkra da makale gibi düşünsel bir palanla yazılır (Paçacıoğlu 1994; Yüzbaşıoğlu 1984; Güneş 1999).

Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden meydana gelen fıkraların giriş bölümünde, üzerinde durulacak, hakkında söz söylenecek olay, olgu, durum, sorun ya da konu ortaya atılır. Gelişme bölümünde işlenen konu yazarın kişisel bakış açısı ile geliştirir, konu açılır. “Gelişme bölümünde uzun uzadıya fikir yürütülmez ve ispat yoluna gidilmez (Paçacıoğlu 1994:220).” Sonuç bölümünde yazarın kendi görüşü bir mesaj olarak verilir. Fıkra da önemli olan bu bölümde kesinlik değil, güzel, hoş ve dokunaklı bir sonuca varmaktır(Kantemir 1995:234). Yazıya başlama ve bitirme şekillerini örnekleri ile verdiğimiz tezimizin II. Bölümünde giriş ve sonuç bölümlerinin nasıl yapılandırıldığı görülecektir.

Çalışmamızın I. Bölümünde de ayrıntıları ile birlikte görüleceği gibi gazete fıkralarında sadece bir planın varlığından söz edemeyiz. Fıkralarda konu, tartışma ve anafikrin yazıda bulunduğu yerlere göre beş ayrı plan mevcuttur. Bu plan çeşitleri tezimizin ilgili bölümünde örneklerle açıklanmıştır.

3. Sohbet:

 Eskilerin “musahabe” dedikleri sohbet yazı türüne “söyleşi” de denmektedir.  Arapça’dan dilimize geçmiş olan sohbet kelimesi “1. arkadaşlık, yârenlik; 2. konuşma, görüşme, birlikte olup söyleşme” anlamlarına gelmektedir. Tansel (1978) birbiriyle konuşma anlamına gelen sohbetin, dilimizde, Personal Essay, Informal Essay karşılığı olarak kullanıldığını belirtmektedir.

Sohbeti, “bir konuda derinleşmeden hem bilgi veren, hem de okuyana sezgi gücü aşılayan, yazarın kendi fikir ve görüşlerini okurlara aktarmaya yarayan, konuşma tarzında yazılan yazılardır” diye tanımlayan Paçacıoğlu (1994) bu yazılarda hakim olan anlatım tarzının, birisi ile konuşuyormuş gibi senli-benli olduğunu dile getirmektedir.

Sohbet yazıları bir fikri açıklayan, geliştiren yazılardır (Yalçın 1986:312, Gökşen 1985:140, Emir 1986:201). Karşılıklı konuşma havası içinde yazar fikrini okuyuculara sıkmadan, detaylara girmeden ifade etmektedir. Sohbet yazılarında dil konuşma dili olduğu için devrik cümleler tıpkı gündelik konuşma dilinde olduğu gibi sıkça kullanılır. Anlatımda güçlük yaratan uzun cümlelerden kaçınılır.

Sohbet, yazarın kendi görüş ve düşüncelerini içine alarak, ona neler düşünüp hissettiklerini açıklama fırsatı verir. Yazar, ele alıp işlediği konu ile ilgili olarak, başkalarının neler düşünüp, hissettiğine önem vermez, herkesin zevk aldığı bir şeyden, o, kendi temâyüllerine göre çok kötü bir şeymiş gibi söz edebilir (Tansel 1978:258-259). “Yazar, sohbetlerinde ileri sürdüğü görüş ve düşüncelerini inandırma gayesi gütmez (Paçacıoğlu 1994:213).”

Bütün kaynaklar sohbet türü yazılar için en önemli özelliğin üslup ve anlatım tarzı olduğunu belirtmektedirler. Tansel (1978,259) üslubun sohbet türü yazılarda ne kadar önemli olduğunu şu ifadesi ile vurgulamaktadır: “...bu tür yazılar için üslup her şeydir”.

Arkadaşça bir konuşma edası ile kaleme alınan sohbetin belli bir şekli ve kuralının olmadığının altını çizen Tansel (1978); sayısız düşünce ve duyguyu içine aldığını belirtmektedir. Yazar, ağır ilmi çözümlemelere girmeden, konunun derinliğine dalmadan, bir dostu ile konuşuyormuş gibi senli-benli bir hava içinde fikirlerini ortaya serer, düşüncelerini açıklar, duygularını paylaşır (Emir 1986; Emir 1974).

Ağca (1999,170) sohbet türünün olay ağırlıklı yazı türleri ile fikir ve duygu ağırlıklı yazı türleri arasında geçiş köprüsü rolü üstlendiğini belirterek sohbetin en belirgin özelliğinin samimi bir psikolojik temele oturmasını göstermektedir. Emir (1974:147) de sohbet yazarının okuyucunun psikolojisine hitap ettiğinden yola çıkarak, yazarın okuyucu karşısına samimi bir dost bir arkadaş olarak, insan zaaflarını, insan ruhunu bilen tarafsız bir görüşleri gerçekleri görebilen, ortaya serip çözümleyebilen bir kimliğe sahip olması gereğini belirtmektedir.

Sohbet yazı türünün anlatımında sertlik yoktur ve bunu yazar hiciv ve mizah unsurları ile sağlamaktadır. Sohbete canlılık ve renk veren de işte bu hiciv ve mizah unsurlarının kullanılmasıdır. Fakat bu unsurlar, kırıcı hakaret edici değil, aksine övgü niteliği gösterir, böylece de iğnelenmesi gerekli noktalar, daha tesirli ifade şekli bulmuş olur (Tansel 1978:258-259).

Bu tür yazılarda yazar insanları etkileyebilme yolunun samimiyet olduğunu bildiğinden yazısında önce bu samimi havayı oluşturmaya çalışır. Bu amaçla sıcak, samimi, kıvrak bir anlatım yolu seçer (Emir 1986:201). Okuyucu ile arasında samimi bir bağ kurabilmek için yazar, yeri geldikçe  dilin en zengin ve canlı unsurlarından olan deyimlerden, ünlemlerden, samimi hitaplar (Emir 1974:148-149),  atasözü, vecize, halk hikayeleri ve fıkralardan faydalanır (Paçacıoğlu 1994:212). Yazıda bu samimi havanın oluşturulmasında yazar,  yer yer sorular sorarak yine bu sorulara kendisi cevap verme yolunu da izler. “Böylece okuyucuya verilmek istenilen fikir daha rahat bir şekilde işlenmiş olacaktır (Paçacıoğlu:1994).”

Yazarın oluşturmaya çalıştığı samimi havayı yakalayabilmek için alçak gönüllülüğü elden bırakmadığı görülür. Sohbet yazarı, istediği konuya el atarken yazılarında okuyucuyu itham etmez (Emir 1986:207), “biz” şeklinde 1. çokluk şahıs ifadeleri kullanarak ortada olan kusur ve suça ortak olarak okuyucuyu oluşturmaya çalıştığı samimi havaya sokmaya çalışır.

Sohbet yazısında dikkat edilecek hususları şu şekilde maddeleştirebiliriz:

1-     Sohbetlerde daha çok okurların ilgisini çeken günlük olaylar konu edilmelidir.

2-     Okuyucuya verilmek istenen bilgi ve düşünceler, kısa yoldan, derli toplu verilmelidir.

3-     Anlatım süsten ve sanatlardan uzak, herkesin anlayabileceği özellikte ve konuşma diline yakın olmalıdır.

4-     Yeri geldikçe konu ile ilgili fıkra, halk deyimi, atasözü, vecizeler konulmalıdır.

5-     Okura verilmek istenen düşüncenin işlenmesini kolaylaştırmak için, konu ile ilgili sorular sorulup cevaplandırılmalıdır.

6-     Asıl verilmek istenen ana fikir, okuyucuyu kendimize iyice yaklaştırıp, onun güvenini kazandıktan sonra yazının sonuna doğru vermemiz yerinde olur (Paçacıoğlu 1994:212-213).

Sohbet yazı türünde diğer yazı türlerinde olduğu gibi yazının okuyucuların daha iyi anlayabilmesi için belli bir plan dahilinde olmasına dikkat edilir. Sohbet de “giriş”, “gelişme” ve “sonuç” bölümlerinden meydana gelir. (Korkmaz 1995:244; Yalçın 1986:312). Girişte konu ortaya serilir, gelişme bölümünde işlenen fikir tanımlama, çözümleme, kesinleştirme, örneklendirme yolları ile geliştirilir ve sonuç bölümünde etkileyici şekilde yazı sonuca bağlanır.

 

4. Deneme:

Geleneksel düşünce hayatımızda “murakabe” denilen, modern psikolojide ise “içe bakış=introspection” terimiyle karşılanan (Güneş:1999) deneme, bir yazarın herhangi bir konu üzerinde, özel görüş ve düşüncelerini  iddiasız, kesin yargılara varmadan anlattığı yazı türüdür. Denemenin ön yargısız, özgürce yazıldığını vurgulayan Yüzbaşıoğlu (1984) konusunun sınırsız olduğunu belirtmektedir.

Denemenin sınırlarının olmaması, yazarın konu yönünden alabildiğine serbestlik içinde olması, istediği her konuda yazabilmesi anlamına gelmektedir.

Bütün araştırmacılar denemenin kaynağını Fransız düşünürü Montaigne (1533-1592)’nin “Le Essais=Denemeler” adlı eserinden aldığı konusunda  hemfikirdir.  Deneme kelimesini, yeni bir edebiyat türüne ad olarak koyan Montaigne olmuştur. Hatta bu türün ilk örneği olarak “Denemeler”i gösterenler ve deneme türünün gelişme tarihini bu eserin yazıldığı 1571’in Mart ayından başlatanlar dahi vardır (Yetkin 1972:88-90).

Edebiyatımıza Tanzimat döneminde “Tecrübe-i Kalemiyye” adıyla giren deneme, nazariyat kitaplarında genel hatları ile yazarın hür iradesine bağlı olarak seçtiği bir konuda duygu ve düşüncelerini dile getirdiği yazı türü olarak tanımlanmaktadır.

Montaigne’in “Denemelerin Konusu” ve “Nasıl Yazmalı” adlı denemeleri hem yazarın denemeleri nasıl meydana getirdiği konusunda bilgi vermesi hem de deneme türünün özelliklerini belirtmesi açısından önemlidir (Gürsoy 1997:308).

Deneme türünün babası olarak kabul edilen Montaigne, bütün denemelerinde konu olarak insanı ele aldığını belirtir. Sürekli bir değişim içersinde olan insanoğlu, zaman içersinde farklı ruh hallerine sahip olabilir. Ancak Montaigne için değişmemesi gereken tek bir özelliğin “doğruluk” olduğunu vurgulayan Gürsoy (1997), insanoğlunun hayatı boyunca bir arayış ve oluş içinde olmasını varoluşun bir gereği olduğunu belirtmektedir.

Montaigne’in türlü konular üzerindeki düşüncelerinin gözden geçirildiğinde, bu düşünceleri, hiçbir plana uymadan, hiçbir şeyi ispata kalkışmadan, insanı ahlaklaştırmak yoluna sapmadan, sırf düşünmekten zevk aldığı, bu zevki okuyanlara tattırmak istediği için yazdığı anlaşılır (Yetkin 1972:88-90). Buradan da denemecinin asıl amacının kendisinin hayat karşısındaki durumunu, olanı biteni zevk çerçevesi içinde, hiçbir kurala sadık kalmadan irdelediğini söyleyebiliriz.

İnsanın değişim ve gelişim özelliğinden hareketle Emir (1974), denemecinin işte bu gelişim halinde olduğu hayatında karşı karşıya kaldığı tereddütleri yazılarında ele aldığını söylemektedir. Deneme yazarı, ilmî kesinlikten uzak bir tereddüt havası içinde ihtimalleri göz önünde bulundurarak kendisine bir yol seçerken “olan”ın çözümlemesini yapar (Emir 1974:176-177).

Denemenin asıl konusunu oluşturan “insan”dır. (Yetkin 1972:89, Güneş 1999:151)  İnsan kavramının ayrıntıları olan “okuma, düşünme, eğitim, aşk, dil, bilgi, hayat, ve ölüm” de denemecinin ele alıp ve işlediği konular arasındadır. Yazar bu konuları işlerken kendi içine eğilir, kendini duyar, kendini yaşar, kendini anlatır. Yetkin’e göre deneme yazabilmek için derin bir insanlık duygusuna ve ergin bir insanlık bilgisine gerek vardır.

Yalçın (1986) denemenin özelliklerini dile getirirken “...duyguya yer verilmez” gibi bir cümle kullanarak bütün kaynaklarda tanımlanan denemenin özelliklerine tamamen zıt bir tespiti yapmaktadır.

Tural  (1977:13-16) ise “Deneme Türünün Sınırları” başlıklı yazısında denemeyi şöyle anlatmaktadır: “Deneme, iyi sınırlandırılmış bir konunun özleşmiş bir üslupla, şahsî zevk, takdir ve bilgi süzgecinden geçirilmesi, felsefî bir zeminde murakabe edilmesidir.” Tural bu açıklamasında deneme türünü “estetik, bilgi ve felsefe” gibi kavramlarla birlikte düşünmektedir.

Ateş (1995,203), denemede asıl olanın, kişiselliğin olduğunu belirterek, deneme yazarının yaptığı işin, bilinen düşünceleri benimsetmek ya da yaymaktan çok, yeni düşüncelerin ve yeni söyleyişlerin peşinde olduğunu savunmaktadır. Yazarın ele aldığı konuda çoğu zaman kendine özgü bakışı veya buluşu vardır.

Denemeyi, “Önemli bir konuyu artistik bir üslupla subjektif biçimde işleyen, pek kapsamlı olmayan nesir türüdür” diye tanımlayan Stadler, bu türün subjektifliği ve artistik üslubu üzerinde durmaktadır.Bir denemenin temel vasfı olan öznellik, yazarın işlediği konuyu kendine özgü bir bakış açısına sahip olarak okuyucuya açık bir şekilde sunmasıdır. Denemenin  en önemli özelliklerinden olan öznellik olması üslup meselesini de birinci derecede önemli kılar. Çünkü öznelliğin ölçüsü, başarısı üslupla belirlenir. Bir yazarın üslubunun güçlülüğü ise ana dilini doğru ve güzel kullanma becerisiyle orantılıdır. (Gürsoy 1997:307-318).

Göğüş (1978:316), yazarın bir olay, düşünce ya da konu üzerinde kendi bakış tarzına göre işleyen denemenin, kural koymaya, bilimsel olmaya çalışmadığını belirterek, denemecinin görüşlerine ve bilgilerine kaynak göstermek zorunda olmadığını vurgulamaktadır. Deneme, kural koymaz ama, dile getirdiği görüş ve bildirdiği fikir güçlü ve herkesçe benimsetip, kabul edilir değerde olabilir. Bu özelliğinden dolayı, bilgi ve tecrübeli, geniş kültür birikimine sahip kişilerin kaleme aldığı denemeler kural koyan yazılar gibi güvenilerek okunmaktadır.

Deneme yazarı, tamamen kişisel bir biçimde kaleme aldığı yazısında iddialarını ispatlama, bilimsel bir gerçekliği vurgulama gibi bir zorunluluğunun olmaması onun bilimsel verilerden yararlanmayacağı anlamına gelmez. Yazarın böyle bir tutumunun da kendisiyle bütünleşen doğruları başkalarının da kabul edebileceği gerçekler haline getirebilir. Deneme yazarının olaylara şüpheci yaklaşması ve araştırması, onu bilimin şüphecilik vasfı ile birleştirmektedir (Gürsoy 1997:307-318).

“...sağlam bilgi ister. Çünkü ‘hikmet-i vücudu’ bir konuyu yerine göre bilimsel, ruh bilimsel, ahlaksal v.b. bakımlardan ele almaktadır. İncelenecek olaylar hakkında verilecek yargıların bazıları yalnız sağ duyuya dayanmaz, olumlu bilgiye de dayanması gerekir (Danago 1962:678).”

Okuyucuya geniş ufuklar kazandırmak, geniş bakış açısı kazanmasını sağlamak olan denemenin amaçlarından birisi da okuyucunun hoşça vakit geçirmesini sağlamaktır. Hoşça vakit geçirmek için okunan deneme yazıları aynı zamanda okuyucuyu bilgiye de ulaştırır.

Sınırsızlık ve kuralsızlık ile anılan deneme yazı türünün hacim yönünden de belli bir sınırı yoktur. Bu ise bize denemede konunun belirli sınırlar içinde işlenmeyeceğine işaret eder (Gürsoy 1997:312).

Aynı serbestlik deneme planında da karşımıza çıkmaktadır. Nazariyeciler denemenin plan yönünden de belirli bir kurala sahip olmadığını söylemektedirler. Denemeci konuda, anlatımda ve planda serbesttir (Paçacıoğlu 1994:217; Yetkin 1972:88-90).

Sonuç olarak diyebiliriz ki deneme türünde de henüz sınırları tam olarak belirlenememiş yazı türleri gibi yaklaşım farklılıkları, ortak noktalarına göre daha fazladır. Bundan dolayı deneme türü ile ilgili yapılan tanımlar da bile birbirine çok az benzeyen tanımlarla karşılaşmak mümkündür.

 

5. Tür Sorunu:

Bütün bu tartışmaları burada niçin anlattık? Çünkü tezimizde bir gazete köşe yazısı türünün olabildiğince sınırlılıkları belirlenmelidir. Belki de çalışmamızın en güç bölümlerinden birisi hiçbir kaynağın kesin bir sınırlılık ve kapsamlarını tam olarak ortaya koymadığı bu yazı türleri arasındaki geçiş ve benzerliklerdir. Bu sorun yıllardır Yeni Türk Edebiyatı sahasında çalışan bilim adamlarımızın tartışma konusu olmuştur.

Bu tartışmaları anlatmamızın temel sebebi deneme, fıkra, makale ve sohbet yazı türlerinin batıdan edebiyatımıza girdiği zamandan beri tartışılmasıdır. TÜBA’da  CD-ROM veritabanlarında yaptığımız yayın taramaları ve incelediğimiz kompozisyon kitaplarının neticesinde gördük ki, tanımlamalar hemen birbirinin aynıdır. Aralarındaki farklardan bahsederken yazarlar, birkaç nüanstan bahsetmektedir. 

Makale, fıkra, sohbet ve deneme yazı türleri inceledikten sonra bu türlerin benzer ve farklı tarafları üzerinde durmamız gerekmektedir. Kaynaklarda bu yazı türlerinin hepsinin fikir yazısı olduğu belirtilmiştir. En büyük ortak tarafı hepsinin de bir fikri ele almaları ve geliştirmeleridir.

Makale ile fıkra; fıkra ile sohbet; sohbet ile deneme arasında bir içiçelik olduğu görülmektedir. Ortak özellikleri ve ayırt edici özellikleri kaynaklar birbirlerinden farklı olarak dile getirmektedirler.

Makale yazı türünün diğerleri ile olan ortak ve farklı yönlerine bakacak olursak;  makaleyi diğer yazı türlerinden ayıran en büyük farklılık ilmî bir karakter taşımasıdır. Bu demek değildir ki diğer yazı türlerinde de bir bilimselliğin olmadığı. Makalede yazarının amacı ortaya serdiği fikirlerin doğruluğunu bilimsel bir yolla ispatlamaya çalışmasıdır. Diğer yazı türlerinde (fıkra, sohbet, deneme) yazar bilimsel verilerden kendi şahsi fikirlerini ortaya koyarken faydalanır.

Makalelerde ortaya serilen fikirlerde görülen kesinlik, yaşanmış tecrübeler sonucunda elde edilmiştir ve bir genellik karakteri taşır. Fıkralarda da yaşanmış tecrübelerin izi vardır, bu yüzden fıkralarda da iddiamsı bir hava sezilebilir. Ama bu iddialar ve bunun neticesinde ortaya çıkan kesinlik Sabahat Emir (1974) dediği gibi “genel olma” karakterinden ziyade “özel, kişisel” bir karakter taşır. Bu genellik ve kişisellik ayrımı makale ile sohbet ve deneme yazı türlerinde de görülmektedir.

Fıkralarda, makalelerden farklı olarak, ispatlama yoluna gidilmez. Makalelerde kesin bir iddia havası hakim iken, fıkralarda kesinlik ve bir takım kesin delillerle zorunlu bir inandırma gayesi güdülmez. Emin Özdemir (1983:109), makalenin bu özelliğinden yola çıkarak makaleyi “bir bakıma makale, savlama ve kanıtlama yazılarıdır” diye tanımlamaktadır.

Makalede tabiatın ve nesnenin gerçeği, fıkrada ise kişinin gerçeği söz konusudur.  Yazının makale olabilmesi için anlatılanların gözlemlere dayanan ve deneylerle sabitleşmiş bir kesinlik olması gerekir ki; tabiata ve gerçeğe uyabilsin (Emir 1974:106-107). Bu farklılık her zaman geçerli değildir, çünkü fıkralarda da dile getirilen tabiatın ve nesnenin gerçekleri olabilir. Bunu kesin bir ayrım olarak göremeyiz. Diyebiliriz ki, genellikle makale bilimsel düşünce tarzına göre kaleme alınır, fıkra ise kişisel bakış çerçevesinde yazılır.

Yine bu ayrım noktasından hareket eden Göker (1997), fıkra ile makale arasındaki en önemli farkın öznellik ve nesnellik olduğunu dile getirmektir. Makaleler konuyu nesnel olarak işlerken, fıkralar da hakim olan nesnellik değil öznelliktir. Bu bakımdan özellikle bilginin değeri yönünden fıkralarda ileri sürülen fikirler sağlam değildir.

Makale ile fıkra arasındaki bir diğer farkı Özdemir (1983:111) şu şekilde belirtmektedir:

“Fıkra yazarları güncel olaylardan kalkarak hemen her konuda yazı yazmak zorundadır. Öyle ki, gazetelerin belli köşelerinde her gün aynı adların yazdığı fıkralar yayımlanır. Bunları yazanlar çoğu kez gazetenin kadrolu elemanlarıdır. Aynı durum makale için söz konusu değildir. Belirli alanlarda uzmanlaşmış kişiler yazar makaleleri. Bu yönden her makale belirli bir alandaki uzmanlığın ürünüdür. Uzmanlıkla ilgili olduğu için makalelerin sözcük örgüsünde o uzmanlık dalına özgü terimler kullanılır. Bu yönden makalelerin anlatımı genellikle fıkra türüne göre daha nesnel, daha bilimseldir.”

Kaynaklarda makale ve fıkra arasındaki farklardan birisi olarak da yazının uzunluğu  gösterilmektedir. Bazen öyle tanımlara rastlıyoruz ki fıkra ve makale tanımları uzunlukları haricinde tamamen ortak. Birbirinden ayıran tek vasıf sayfa sayısı olarak görünüyor. Özdemir(1983) makaleyi tanımlarken “fıkranın ağabeyisidir” diye bilimsellikten uzak bir tanımlamada bulunmaktadır. Yine aynı şekilde Özdemir (1998:243) fıkrayı tanımlarken de “makalenin küçük kardeşi gibidir” demektedir. Fıkra ve makale birbirlerine çok benzeyen iki yazı türüdür. Hatta Özdemir (1983:109) makaleyi, “makale fıkrasının geniş oylumlusudur.” diye tanımlamaktadır. Bu tanımda kullanılan makale fıkrası terimi ile makale ve fıkra yazı türünün ne kadar içiçe olduğu görülmektedir. Günümüzde fıkranın değişerek makale ve deneme nitelikleri de kazanmasının sebebini toplumsal yapımızdaki gelişme ve değişmeye bağlayan Özdemir (1983:108, 1998:243), fıkrada meydana gelen bu değişimin hem içerik olarak hem de anlatım ve dil olarak görüldüğünü vurgulamaktadır.

Makale ile fıkranın kaynaklarda belirtilen bir başka farklı vasfı da anlatım ve dilleridir. Makalelerde kullanılan dil daha ağır başlı, ciddidir. Fıkranın dili makaleye göre kıvrak, alaycı ve samimidir. Bu ayırt edici özelliklerinden yola çıkarak Yüzbaşıoğlu (1984:122-123) makalenin fıkradan ayrılan en önemli özelliğin aralarında ki “üslup” farklılığını dile getirmektedir. Ona göre fıkra, kısa yazılmış bir makaledir. Aralarında bir biçem (üslup) farkı vardır.

Bütün kaynaklar, makaleyi diğer yazı türlerinden ayıran en önemli özelliklerden birisi olarak da kullanılan dilin ciddiliği ve ağırbaşlılığını belirtmektedirler. “Öyle ki insan edindiği bilgilerin ve fikirlerin dışına çıkıp tereddüt ve çekimserlik gösteremez, ‘acaba’ diye soramaz. Öte yanda fıkralarda ihtimallerin kapısı daima açıktır (Emir 1974:106).” Bundan dolayıdır ki; fıkraya hakim olan dil makalenin ciddiliğinden uzaktır. Kişisel kullanımlar daha belirgindir.

Makale, fıkra ve sohbetin omurgasını oluşturan planları aynıdır. Bütün kaynaklarda bu yazı türlerinin ele alınacak konunun ortaya konulduğu giriş, bu konunun farklı yönlerden işlenip geliştirildiği, örnekler verildiği karşılaştırmalar yapıldığı gelişme ve yazının bir sonuca varıldığı sonuç bölümlerinden oluştuğunu belirtmektedirler. Plan olarak bu yazı türleri arasında bir farklılık yoktur. Deneme ise bu kurallar dışındadır. Denemecinin kendisine göre bir planı vardır ve serbesttir. Denemede, konuda olduğu gibi planda da bir serbestlik hakimdir.

Sohbet ve fıkra kaynaklarda hemen hemen aynı şekilde tanımlanmıştır. Ele aldıkları konu olarak, plan olarak büyük benzerlikler göstermektedir. Sohbeti makale ve fıkradan ayıran en önemli farkın üslup ve anlatım olduğunu söyleyen Emir (1974:147) sohbete hakim olan havanın tatlı bir samimiyet ile konuşma havasında senli-benli yazıldığını belirtmektedir. Fıkralarda olduğu gibi sohbetlerde de kişisellik vardır. Sohbet yazı türünü diğerlerinden özellikle de sohbet ve denemeden ayıran en önemli özellik yazarın üslubudur.

Tansel (1978) sohbeti sohbet yapan üslubunun makaledeki gibi sert olmadığını,  yazarın bu sertlikten uzak üslubu mizah ve hiciv unsurları ile sağladığını söylemektedir. Mizah, hiciv unsurları fıkralarda da sık sık kullanılmaktadır.

Paçacıoğlu (1994:213), sohbet ile makale arasındaki farkları üç madde etrafında toplamaktadır:

1-     Makalenin konuyu derinlemesine incelemesine karşılık, sohbetlerde konu yüzeyden incelenir.

2-     Makalelerde işlenen fikir savunularak ispatlanır. Sohbetlerde ise, ispat gayesi yoktur.

3-     Makalelerde daha ciddi ve sağlam ilim dili kullanıldığı halde, sohbetlerde samimi bir konuşma dili kullanılır.

Sohbet yazı türünü makaleden ayıran önemli bir özelliğin ele alınan konunun ve ileri sürülen fikrin ispatlanma gibi bir gayesinin olmadığı görülmektedir. Bu özelliği ile sohbet hem fıkraya hem de denemeye benzemektedir.

Sohbet yazıları, tenkit ve makale gibi bir görüşü ispat etmeye ya da okuyucuyu ikna etmeye uğraşmadığı için denemeye daha yakındır. Sohbet yazısında yazar, herhangi bir konu ile ilgili düşüncelerini başkalarının tepkisinin ne olacağını düşünmeden rahatça ifade etme imkanına sahiptir. Bu yönüyle de sohbet yazıları ‘personal essay’ yani ‘kişisel denemeler’ başlığı altında değerlendirilmektedir (Tansel 1978:258-259).

Beşir Göğüş (1978), fıkra ve sohbet yazı türlerinin denemenin çeşitleri olduğunu söylemektedir. Yazar sohbeti denemenin uzun fıkrayı ise kısa çeşitleri olduğunu belirtmektedir. Makalenin de deneme içersinde incelenmesi görüşüne ise “Kimi yazarlar makaleyi de deneme türü içinde göstermek istiyorlarsa da, biz ayrı tutmayı yararlı buluruz; makale, bilgi veren, kişisel görüşten çok bilimsel olma amacına yönelen bir yazı türüdür (Göğüş 1978:316).” diyerek karşı çıkmaktadır.

Karaalioğlu (1989), sohbeti, makale türünün çeşitleri arasında olduğunu söylemektedir. Bunun gibi bir çok kaynakta sohbetin tanımı yapılırken özellikle de fıkra ve deneme içinde alınmaktadır. Tansel (1978:259) sohbetin tarifinin çok güç olduğunu, belli şekil ve kuralının olmadığını vurgulamaktadır.

Enise Kantemir (1995) ve Osman Göker (1997) yazı türleri arasında sohbeti almamışlardır. Fıkrayı da Fevziye Abdullah Tansel (1978) eserinde yazı türleri içersine almamıştır. İncelemelerimiz sonucunda fıkra ve sohbet yazı türü kaynaklarda hemen hemen aynı tanımlamalarla anlatılmaktadır. Aralarındaki farkın üslup üzerinde yoğunlaştığını görmekteyiz.

Sohbeti diğer yazı türlerinden ayırdığı söylenen üslubun da özellikle de fıkra ve denemede kullanılan üsluba yakınlığı ve benzerliği göz önünde tutulacak olursa eğer, sohbet yazı türünün kesin çizgilerini çizmenin bir hayli güç olduğunu anlaşılır. Yetkin (1977), denemeyi  “Bizdeki musahabe (sohbet) ile fıkranın bazı özelliklerinin birleştirilmesi ile tarif edilecek bir türdür.” diye tanımlamaktadır.

Sohbet ve fıkra yazılarında canlılık ve ilgi çekiciliği sağlayan mizah ve hiciv, diğer türlerde olduğu gibi denemenin de yapısında yer alabilen özelliklerdendir.

Büyük denemecilerin yazılarındaki mizah ve ironiyi besleyen, tam da denemeyi hem gerekli hem de arızî kılan öğelerin organik ve ayrılmaz niteliğidir. Bu denemecilerin mizahı o kadar güçlüdür ki bunun üzerine konuşmak ya da mizahı kendiliğinden farketmemiş birine göstermek hiçbir anlam taşımaz (Lukacas 1987:113).

Deneme türü ile ilgili tanım ve açıklamalarda ortak kabullerin azlığına işaret eden Suud Kemal Yetkin’e (1972) göre “16. yüzyılda denemenin edebi tür olarak ihtiva ettiği anlam, sahip olması gereken şartlar ve sınırlar hakkında belli bir görüş yoktur.” Bu sebepten dolayı denemeye “efrâdını câmi, ağyârını mâni” bir tanımın ortaya konması, güç görünmektedir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, makale, fıkra, sohbet ve deneme yazı türleri sınırları tam olarak belirlenmemiş ve özellikleri tarih içersinde durmadan değişen bir gelişim içersinde olan türlerdir. Bu türlerin incelendiği kaynaklardaki yaklaşım farklılıkları ortak noktalardan daha fazladır. Bundan dolayı birbirlerinden farklı tanım ve yaklaşımlara rastlamak mümkündür. Yine bu tür yazılara ek olarak bazı kaynaklarda “köşe yazısı”, “yorum” gibi yazı türleri ile de karşılaşılmaktadır.

Köşe yazarlarının tür olarak hangi gruba dahil olduğunu bulabilmek için yapmış olduğumuz bu tartışma ileride vereceğimiz değerlendirmelerin daha iyi anlaşılması için ve tezimizin daha iyi kavranabilmesi için ipuçlarıdır.

Makale, fıkra, sohbet ve deneme türünün özelliklerini ortaya koyup değerlendirmek bizim çalışmamızın amaçları olmadığından sadece mevcut tanım ve değerlendirmeler ışığında var olanı ortaya koymaya çalıştık.

Bizim inceleme konumuzu oluşturan köşe yazarlarının yazılarını verdiğimiz bu tanım ve değerlendirmeler ışığında fıkra türü olarak ele alıp değerlendireceğiz. Çünkü, bu yazı türleri için yapılan tanım ve değerlendirmelerden hareket ederek, bu yazıların büyük bir bölümünün fıkra yazı türünün özelliklerini daha çok taşıdığını görmekteyiz. Bundan dolayı, kesin olarak sınırları çizilmese de ağırlıklı olarak fıkra özelliklerini taşıyan yazılar inceleyeceğimiz metinleri oluşturmaktadır.