forkredit.com | | vivaspb.com | finntalk.com
Yazdır
PDF

BİR NAİPAUL EKSİKTİ, O DA OLDU, ÇOK YAŞAYIN E Mİ SİZ!

Aktif .

ahmet_tezcan280AHMET TEZCAN

Yaş ilerledi ya, senesini tam hatırlamıyorum, İstanbul'daki Japonya Başkonsolosluğu'nun basın ataşesi aramıştı bendenizi. O günlerde kim bilir kaçıncı kez işsizdim. Henüz Devlet Kapısı'ndan içeri girmişliğim yoktu.
"Sizin internette kurduğunuz Dördüncü Kuvvet Medya sitesini iki yıldır takip ediyoruz." dedi Japon ataşe. "Bu nedenle Türk medyası hakkında en sağlıklı bilgileri sizden alabileceğimizi düşünüyoruz. Bize bir brifing verir misiniz?"

Verdim gitti.

Adamlar Japon, benim gibi değiller ki, çalışıp gelmişler, sorular hazırlamışlar, brifingi kendi ülkemin medyası hakkında benim için bir imtihana çevirmek için uğraşmışlar. Şayet bunlar benim Son Samuray filminde seyrettiğim adamın torunlarından iseler, soruları da keskin kılıç olacaktır düşüncesiyle ürperdim. Fakat davet edildiğim bina diplomatik olarak Japonya sayılıyor ise de, binanın bulunduğu şehir benim ülkemin sınırları içinde, üstelik eski bir başkent ve hatta payitaht idi. Onların Son Samuray'ları varsa bizim de Son Osmanlı'mız vardı. Yandım Ali edasına bürünüp "Haydi sorun ne bilmek istiyorsanız." diyerek atak yaptım.

İlk soru hiç de Samurayca değildi. Aksine Kırmızı Başlıklı Kız naifliğindeydi:

"Gazeteleriniz niye bu kadar çok renkli ve başlıklar niçin bu kadar kocaman kocaman?"

Bıyık bile buramadım bu naif soruya.

Kim bilir kaçıncı kez işsizdim. Henüz Devlet Kapısı'ndan içeri girmişliğim yoktu. Kahvaltı bile yapmamıştım. Öfkeliydim. Dolayısıyla mizah duygusundan uzaktım.

"Okurlarını haaaaam diye yutmak için yavrum!" demedim.

"Bizde gazeteler okunmak için değil, bakılmak içindir." cümlesinden başladım ama nereden çıktığımı bilemedim. "İkinci soru nedir?" diyene kadar iki saatten fazla süre geçmişti. Adamlar gülümsediler. Beni korkutan defterlerini kapattılar. "Sorularımızın tamamını biz sormadan cevapladınız." diyerek kalkıp önümde Japonca eğildiler.

Dışarı çıktığımda hafiflediğimi hissettim. Öfkemden eser kalmamıştı.

Aradan bilmem kaç yıl geçti. İş buldum. Devlet Kapısı'ndan geçtim. Hatta ben devletlü iken o Japon ataşe ile bir kez daha karşılaştım ama bu sefer kendi ülkesinde, Tokyo'da, merkeze alınmıştı. Bizim Başbakanımız ile söyleşi yapacak Japon gazetecilerle ilgileniyordu. Karşılaşınca "Gazeteleriniz hâlâ renkli mi?" diye sordu. "Başlıklar hâlâ kocaman mı?"

"Evet öyle!" dedim. "Hâlâ okunmuyor, bakınıyorlar. Hâlâ anlatmıyor, bağırıyorlar."

Habertürk çıkmamıştı tabii. Eyüp Can, Radikal'in genel yayın yönetmeni olmamıştı. Tavşan Kardeş, Nehir Kıyısı'na çekilmemiş, hatta umreye bile gitmemişti. Gerçi Cem Uzan'ın yerinde yeller esiyordu ama köşe yazarlarından kimileri hâlâ Başbakan'ın kapısına Patronişi Elyazıları ile geliyor, alı al moru mor çıkmalarına aldırmadan, kapıdan çıkıp bacadan girmeye çalışıyorlardı.

Oysa tas eski tastı ama kimse hamamın yeni hamam olduğunu anlamak istemiyordu.

Sonra Habertürk çıktı. Gazete boyu bir nebze kısaldı. Derken Eyüp Can genel yayın yönetmeni oldu. Radikal "küçül de cebime gir" tabirince ufaldı. Fakat başlıklar eskisi gibi. Okurunu haaaam diye yutmaya çalışan, bööööö diye ödünü patlatmaya çalışan puntolar, gazetelerin etek boylarına nisbetinde aynı kaldı.

Japon'un Son Samuray'ı bendeniz Son Osmanlı'yı dinlemek üzre davet ettiğinde ne Ergenekon Davası vardı ne de Can Ataklı-Rasim Ozan ikilisi. Soru sorana balans ayarı çeken Pamukoğlu Paşa'nın adını bile duymamıştı kimse daha.

Bu yüzden televizyonlarda kayınvalidemin tabiriyle "kuş gibi çığrışıp duran adamlar"dan söz edememiştim hiç.

Etsem ne olacaktı ki? Sonuç değişmeyecek, bizim medyacı milleti yeni hamamda eski tasla su dökünmeye devam edecekti..

Bunları yazmayacaktım aslında bugün. Yazıya başlarken ilk cümlem günler öncesinden belliydi.

"Naipaul kadar taş düşsün başınıza!" diye girecek, Hilmi Yavuz'undan Cezmi Ersöz'üne, Salih Tuna'sından Eyüp Can'ına, Ahmet Hakan'ından Oray Eğin'ine ver veriştir vur kırıştır yapıp çıkacaktım.

"Yazarlar da bir ulustur, o nedenle bir parlamentoları olmalı ve bir araya gelip yazarlar ulusunun sorunlarını o parlamentoda tartışmak üzre Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nu kurduk" diye saçmalayan Nedim Gürsel'i de anmadan geçmeyecektim.

"Parlamentonuz batsın e mi?" diyecektim, vazgeçtim. Adı Ahmet, soy adı bluejean olan kültür organizasyonu dehamıza da bir iki çırpıştıracaktım ara yerde. Ondan da vazgeçtim. Hatta Paolo Coelho-Robin Sharma-İclal Aydın üçlemesinden imbiklenmiş Aşk Doktoru Mehmet Coşkundeniz iksiri tadında bir hikmetli söz ile bitirecektim yazımı. Ondan bile vazgeçtim.

Bitirmeyeceğim bu yazıyı...

Bıraktım böylece kalsın...

Ben elimde eski tas, yeni hamamda su dökünmeye devam edeyim!

NOT: Bu yazı Zaman Gazetesi'nin Pazar Eki'nde yayınlanmıştır.

DKM ARŞİVİNİ GOOGLE'DA ARAYIN

DKM'NİN 1998-2001 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2001-2003 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN

DKM'NİN 2003-2009 ARASINDAKİ ARŞİVİ İÇİN TIKLAYIN