HASAN ÖZSAN
Prof. Dr. Hüsrev Hatemi: “Cumhuriyet döneminin İslam dininin köylüleşmesindeki payının sanıldığından az olduğunu düşünüyorum….
Mesela 40’lı yıllarda, yani İnönü devrinde Şişli Camii inşaatına maddi katkı yapanlar arasında önemli miktarda asker, tüccar, esnaf vardı. Cami, küçük fakat estetik inşa edildi.
Yazıları ’Bu kadarı yeter’ denerek bir imama değil, Hattat Hamid’e yazdırıldı. Şimdi İnönü devrinde değiliz, fakat, ’Taksim’e cami gerektir’ diye nutuk atanlar, Taksim’deki teneke minareyi ıslah etmeyi hiç düşünmüyorlar. İnönü devrinde yapılan Şişli Camii’nin hiçbir yerinde, ’Kâr getirir aslan yeğenim’ düşüncesiyle yapılmış bir dükkan yok. Fakat 70’lerde, genellikle camilerin giriş katı dükkánlarla dolduruluyor, ikinci katına ise zevksiz, derme çatma bir cami konduruluyordu." demiş.
Hatemi’nin bu sözlerini okuyunca aklıma, zorlama bir gayret ve hevesle Kocatepe Camii’ni Ankara’nın simgesi olarak göstermeye çalışanlar geldi.
Boşuna bir heves…
Bu cami; olağanüstü, muhteşem iki mimari örneğinin (Sultanahmet ve Süleymaniye) kötü bir kolajından başka bir şey değil benim gözümde. Gelecek nesillere öğünçle bırakabileceğimiz bir yapı hiç değil.
İstediği kadar ışıklandırılsın, parlatılıp, cilalansın; üzerindeki o beton ve demir yük, o kötü taklit kendini belli ediyor…
Oysa, bunun yerine Vedat Dalokay ile Nejat Tekelioğlu'nun ortak projesi olan cami yapılmış olsaydı gelecek nesillere çağımızı simgeleyen muhteşem bir eser bırakılmış olacaktı.
Sonraları bu projeye engel olan ve onların düşüncelerine ortak olan zihniyet kendi içindeki pişmanlığın üzerini örtmek, daha doğrusu kendini kandırmak için şöyle bir gerekçeye sığınır oldu: “Efendim, dönemin teknolojisi bu projenin yapılması için yetersizdi.”
Doğru mu bu?
Eğer bu proje başka bir ülkede hayata geçirilmemiş olsaydı bu öne sürüşü belki doğru sanabilirdik.
1969 yılında Pakistan, İslamabad’da yapılacak bir camii için İslam ülkelerindeki mimarlar arasında bir yarışma açar. Sonuçta Vedat Dalokay grubunun projesi birinci gelir. Bu proje Kocatepe’de yapımına başlanıp fesh edilen projedir. Cami (Shah Saisal Masjid – Şah Faysal camii) Türk Mühendislerinin emekleriyle tamamlanır. Grafik ustalarımızdan Mengü Ertel de kıble duvarını seramikle süsler. Hatırladığım kadarıyla motiflerde Anadolu başaklarını kullanır ve hattatlarımızdan Emin Barın’ın eserlerinden yararlanır.
Bugün bu cami dünyanın en büyük camisi sayılmaktadır ve tümüyle bir Türk başarısıdır. Bu başarı, Dalokay’a verilen Pakistan'ın en büyük nişanı olan Sitare-i Pakistan (Pakistan Yıldızı) nişanıyla taçlandırılır.
Başkentimize ait olması gereken bu cami artık yaban elinin gönendiği bir cami olmuştur.
Peki aslında neydi Ankara’yı bu muhteşem camiiden yoksun eden gerçek neden?
1957 yılında Kocatepe’ye büyük bir cami yaptırmak için mimarlık yarışması açılır. Bu yarışmayı Vedat Dalokay ile Nejat Tekelioğlu'nun ortak projesi kazanır. İnşaata başlanır, caminin temelleri atılır.. İnşaat devam ederken ülkedeki muhafazakar ve dinci siyasi dalgalanma yükselişe geçince bu proje ve inşaat üzerinde tartışmalar başlar. Derken, o günlerde Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması için bir kampanya başlatılır. Tercüman Gazetesi bu kampanyayı var gücüyle desteklemeye koyulur. Yine o günlerde Mimarlar Odası Ankara Şubesi Genel Sekreteri olan Vedat Dalokay ise Ayasofya’nın ibadete açılmasına şiddetle karşı çıkar. Hatta meseleyi kişisel sorun haline getirir ve bütün dikkatleri üzerine çekecek şekilde renkli ve cesur bir karşı kampanyayı tek başına yürütür. Bunun üzerine dönemin dinci basını Dalokay’ı ve projesini hedef alarak saldırıya geçer.
Süleyman Demirel iktidardadır.
Dalokay o günleri şöyle anlatır: “….projemizin gerçekleştirilemeyeceği savıyla 1965'te sözleşmemiz feshedildi ve temeller dinamit atılarak sökülmeye başlandı. Bunun üzerine Başbakan Demirel ile görüştümse de Demirel'in cevabı 'Bu iş beni aşar' oldu…"
Dalokay 1965 yılında işi mahkemeye taşır ve 1969 yılında davayı kazanır…
Ama ne fayda…
Caminin yeni projesi 1967 yılında iki mimara sipariş edilmiştir bile. (Sipariş yerine ikinci ve üçüncü (mimarları Yahudi asıllıdır) gelen projelere neden başvurulmadığı unutuldu gitti.)
Evet, ne yazık gelecek nesillere çağımızdan izler bırakacak camiler yapmak yerine eskinin çok kötü taklitleri yapılageliyor? Binlerce yapı var böyle. Yakınlarında cami olmasına rağmen İşhanlarının izbe yerlerinde mescidler açılmış vaziyette. Kimi binaların balkon ve çatılarına, hatta elektrik direklerine konan hoparlörlerle kötü ezanlar okunmakta ve daha daha nicesi… Bütün bunlar ülkemizde geçerli olan bir yaşam biçimin ürünleri elbette.
Evet, kanımca Prof. Dr. Hüsrev Hatemi haklı. Menderes’den bu yana İslamı köylüleştirme gayretinde zerre bir sapma yok… Modernite için çaba gösterenleri kıyasıya eleştirirken bir ara fırsat bulunca muhafazkarlığın tarihi yazılmalı. Belki o zaman modernitenin önündeki engelleri açık seçik görür ve bu iş için çabalayanları anlarız…
Kaynak:
- Sefa Kaplan Köylü İslam’I Menderes ve Demirel taşıdı -Hürriyet -15 Aralık 2008
- Doğan Hasol Kocatepe Camisi ve İlyas Bey Camisi - Yapı Dergisi Ekim 1987
hasanozsan@gmail.com
Follow @dkmedya








