AHMET TEZCAN
Henüz altı yaşındayım. Evde bir telaş, bir heyecan ve tedirginlik. Mutfakta yemekler hazırlanıyor. Diğer odalarda pencerelere üst üste halılar çakılıyor. Halılar evet... Çünkü Ekecikli Şeyh Ahmet Lütfi Efendi'nin halifelerinden Ferâmûş Dede ile Kadirî dervişleri gelecek o akşam.
O akşam evde zikir var çünkü.
Pencerelere halılar çakılıyor... Dışarı fazla ses gitmesin, içeride zikir yapıldığı bilinmesin, sokaktan geçen yahut komşulardan Halk Partili biri duymasın, duyup da polise "Şu evde Hu çekiliyor" diye haber vermesin, eve baskın yapılmasın, radyolar "Kırıkkale'de toplu halde Hu çeken bir grup mürteci, yeşil takke ve tesbihleriyle birlikte suçüstü yakalanarak hapse atıldı" haberleri yapmasın diye!
Pencere pervazlarına gerilen halılar üstündeki çiviler, 48 yıldır beynimde çakılı duruyor!
Ertesi gün, karşı komşumuzun beş yaşındaki kızı Ferda ile topraktan fırın yapmaca oynarken "Dün gece bizim evde Hu çekildi biliyor musun?" dediğim için yediğim dayağın acısı da...
Çünkü Hu çekmek yasak!
***
Bizim sokağa cemseler geldi. Cemse dediğim haki renkli askeri kamyonlar. Bir subay taşındı tam karşımızdaki evin yanına.
Karşı evin yanındakine subay taşındığından beri, pencere pervazlarına çakılan halılar ikiyken üç oldu, dört oldu.
Aman ışık sızmasın! Hu çekerek devrân eden gözü yaşlı derviş gölgeleri karşı evin penceresine vurmasın!
Fakat çocuk gözlerime bant, kulaklarıma pamuk tıkamayı unutmuş bizimkiler, gazeteci olacağım daha o yaştan belliymiş, muhabirlik ruhumda varmış demek ki!
Karşı evin yanına taşınan subay, kapı önüne çıktı bir gün. Sokakta oynayan çocuklara şöyle bir baktı. Sonra gözleri bana çevrildi. Ben bahçe duvarının üstüne oturmuş, ayaklarımı sallayarak top oynayanları seyrediyordum. Göz göze geldik. Eliyle beni çağırdı. Fırlayıp koştum. Para verip "İki ekmek alır mısın bakkaldan?" dedi. Aldım. Bir sarı 25'lik uzattı bana. "Al bu senin" dedi. "Almam, annem kızar." dedim. Israr etti, almadım. Sarı 25'likle sarı saçlarımı okşadı Subay abi. Beni sevdi. Bir daha korkmadım ben de ona bakarken. Ben de onu sevdim!
Çocukları yoktu. Bazen karısı beni çağırır, "Bak sana ne yaptım?" diyerek pasta, kurabiye yedirirdi. Benim yanımda karı-koca tavla oynar, şakalaşır, birlikte beni gıdıklayıp öperlerdi. Ve ben anlamazdım karşı evin yanına subay taşındı diye pervazlarda ikiyken üç olan halıların hikmetini.
"Annen baban namaz kılıyor mu?" diye sordu bir gün Subay abi. Büyüyünce gazeteci olacağımın habercisi olan damarım kabardı demek ki. "Tabii kılıyorlar, Hu bile çekiyorlar!" dedim. Subay abi gülümseyip, saçlarımı okşadı.
"Annenlere söyle, müsaitlerse yarın akşam bize gelsinler!" dedi.
Kelimesi kelimesine olan biteni anlatıp 5N+1K kuralına uyarak söyledim.
"Allah canını almasın e mi?" diye azar işittim marifetime annemden. "Hu çektiğimizi niye söyledin sıpa? Ya hapse atarlarsa şimdi bizi!"
Atmadılar. Annemle babam telaşlı, tedirgin, endişeli gittiler. Beni götürmediler. Küsüp Singer dikiş makinesinin pedalına oturdum, büyük çarkın lastiğini çıkarıp direksiyon yaptım, dikiş makinesinden kamyonumla şehri terk ettim.
Döndüğümde, annemler de gelmişti. Sevinçliydiler, gözleri ışıl ışıldı, hapse atılmamışlardı.
Adının Sabahattin olduğunu o gece öğrendiğim Subay abi, Bitlisli bir mühendismiş, yedek subaymış. Dedesi sadece Bitlis'te değil, bütün Güneydoğu'da hürmet edilen, kerameti zahir bir şeyh imiş. Dedesinin menkıbelerini anlatmış, annemle babama ağlayarak.
"Bütün çocuklar arasında, bir tek sizin oğlanın yüzünde bir hâl vardı, onu hissedip çağırmıştım, demek ki yanılmamışım." demiş subay Sabahattin abi. "Tembihleyin de Hu çektiğinizi başkalarına söylemesin. Siz de sık sık sohbete gelin bize, böyle rahat konuşacak komşular bulduğumuz için şükredelim!"
O geceden sonra pencere pervazlarına çakılan halılar üçten ikiye, ikiden bire düştü.
Annem dedi diye değil ama Subay abim söyledi diye bir daha kimseye "Bizim evde Hu çekiliyor." demedim.
Çocuk zihnimdeki çiviler zamanla pas tuttu, o çivilerin açtığı yaralar dedesi kerameti zahir büyük bir şeyh olan Subay Sabahattin abinin o gece annemlere anlattığı menkıbelerin efsunlu merhemiyle kabuk bağladı, izi kaldı sadece.
***
Ve fakat o yara, Mehmet Ali Erbil adındaki kısaca Mali denilen şovmenin Çarkıfelek programında Erzincanlı seyirciye "Mum söndü mü oynuyonuz orda?" dediğinden beri kanıyor yeniden. Yediği bu kaçıncı haltın üstüne diktiği kabahatinden büyük "Mum söndü ne demek bilmiyordum." özrü, yaramı daha da derinleştiriyor. Star Televizyonu'nun önüne toplanıp medyatik hayasızlığı protesto eden Alevilerin tepkisindeki "müeddep" şiddeti çok iyi anlıyorum. O tepkinin Alevilerin zihninde de bizim evdekine benzer pencerelere çakılmış halıların yüzlerce yıllık çivilerinin acısı olduğunu çok iyi biliyorum.
Çünkü yüzyıllardır Hu çekerken, gökyüzünde allı turnalar gibi kanat çırparak semah ederken baskına uğramamak için, dışarıya ışık sızmasın, zikreden Alevi canların gölgesi sokağa vurmasın diye, onların da pervazlarına kalın çiviler, halılar ve kilimlerle zulme set çekmeye çalıştıklarını, bu yüzden tıpkı bizim gibi alçaklıktan öte iftiralara uğradıklarını, edepsiz, hayasız, terbiyesiz dedikodularla yaftalandıklarını biliyor ve çok iyi anlıyorum.
Fakat üzülmesinler daha fazla. Kendilerini "Bilmiyordum." ile kurtaracaklarını zanneden o hayasızlık son demlerini yaşamaktadır artık!
Artık "BİLMEK ZORUNDA" olduklarını anlayacaklar! "Mum söndü" diyerek aslında hiç aydınlanmayan karanlık zihinlerinde bir MUM UYANDIRMAK zorunda olduklarını bilecekler!
Mevlânâ'nın dediği gibi, "Aşk çerağından tutuşturulan ilk mumun alevi" EL ELE EL HAKK'A düstûruyla pencerelerine yüzyıllarca halılar çakılmış evlerde, hem de her gece, her şehir, her mahalle, her sokak ve her evde mumdan muma taşınacak, mahşerde aslına vasıl oluncaya dek asla sönmeyecek!
Follow @dkmedya
Hubyar Tevhidi'nde ikrar edildiği gibi "Ellez dedem her dem bizim ellere gelmeye" devam edecek! Biz dem-i devranına, Gerçeğe Hu diyelim! Asıl onlara geçmiş olsun!
NOT: Bu yazı Zaman Gazetesi'nin Pazar Eki'nde yayınlanmıştır...








