SUAT OKTAY ŞENOCAK
Garip bir başlık, farkındayım ama aklıma başka bir şey de gelmedi. Hoş bu karman çorman, ucube gündem içerisinde, insanda akıl da kalmıyor ya, neyse…
Hangisinden başlasam bilemiyorum. Bir yanda MHP Ani’de Cuma namazını huşu(!) içinde ifa ederken, diğer yandan da Avcı’nın engin bilgiler içerdiği ulvi kitabının iciği-cıcığı çıkarıldı ve kamuoyuna hakkıyla ifşa edildi(!)
Meğerse Hanefi Avcı’nın bir zamanlar Hoca efendi hayranı olduğu, daha bir zamanlar ise işkencecilik oynadığı, devlete, mill(iy)ete hizmet uğrunu çok canlar yakıp kanlar akıttığı anlaşıldı.
Şaşmamak elde değil, olan bitene bakınca insan karamsarlığa kapılıyor ve ‘ne olacak bu memleketin hali’nden, ‘ne olacak bizim sonumuz’a yatay geçiş yapıyor!
Mirgün Cabaş’ın NTV’de canlı yayın konuğu olan ve söylediklerinden çok, kıvrak kirpik hareketleriyle dikkatimi çeken hanım efendinin bundan sonra ne yapacağını çok merak ediyorum. Zira fikrine âşık olduğu, uğruna yuvasını parçaladığı, hayat arkadaşını boşadığı, Hanefi Avcı’nın azılı bir fikir sevgilisi olmadan önce romantik(!) işkenceci olduğu afişe edildikten sonra hâlâ aynı düşüncelere sahip mi, yoksa olayı, kirpiklerini seri şekilde açıp kapatabilmekten ibaret miydi, öğrenmek isterdim(!)
Düşünsenize, uğruna fedakarlık ettiğiniz bir adam var, üstelik fikirlerine âşıksınız ve o adamın bir zamanlar işkenceci bir polis olduğunu öğreniyorsunuz.
Peki bu insanın çocukları, boşanmaya çalıştığı karısı ne düşünüyor acaba? 30 kusur yıllık eşini bir fikri sabite kaptırmasına mı yansın, yoksa fikrin işkenceci olmasına mı, yoksa yıllarca devlete hizmetinden sonra hapse atılmasına mı?
***
Neyse asıl başlığa geleyim, lakin ana konumuz o, yani Özal…
Öldü ama Türkiye gibi bir ülkede ölseniz bile kolay kolay kurtulamazsınız. Kiminin dilinden, kiminin de kaleminden. Rahmetli Turgut Özal da bunlardan sadece biri…
Öldü mü, öldürüldü mü? Öldürüldüyse suikastı kim yaptı? Arkasında kim vardı, neydi, ne değildi derken, bir sürü kuru gürültü, kafa karıştıran abuk subuk ayrıntı.
Hazır kafalar karışmışken ben de gündeme bir tutam iyot ekeyim o zaman:
“Peki ya Özal kendisine yapılacak suikasttan haberdarsa, ya o esnada hazırlıklıysa…”
Daha dün gibi anımsıyorum, o günü… TV’den izlediğim an, “bunda bir gariplik var, bu pek Özal’ı öldürmek için, düzenlenmiş bir saldırıya benzemiyor” demiştim. Yıl 1988, askerden yeni gelmiş 23 yaşlarında, filinta gibi, yakışıklıyım hani ;-) Evet senaryo yazmaya başladığım ilk yıllardı belki ama Kartal Demirağı’ın oraya bozuk bir silah ile girmesi, girip de sadece parmağından vurması, polislerin delik deşik edip ortadan kaldıracakları halde sadece yaralı ele geçirmesi ve Turgut Özal’ın saldırı sonrası (sıcağı sıcağına) yaptığı, sanki önceden planlanmış ve hazırlanmış konuşması, ne kadar da gerçek üstü değil mi?
Bir macera filmi sahnesi gibi, akışkan, seri, heyecanlı, coşkulu, katarsis sağlanmış ve final:
Az önce suikasta uğramış, ufak bir sıyrıkla kurtulmuş ki (o yaralı parmağın yarasını da kimse görmedi ne hikmetse) kaç babayiğit böyle bir saldırı sonrası, kürsüde kalıp o konuşmasına devam edebilir? Ya bir başka suikastçı daha varsaydı orada?
Yoktu, elbette yoktu…
Ama nereden biliyorlardı ki?
Bilirler, elbette ya, bilecekler tabi, ah ah… (Senaryoya öyle bir sahne eklenmemişti ki ;-)
O nedenle Sayın Turgut Özal konuşmayı yapma cesareti gösterebildi değil mi! Yoksa hangi kuvvet, hangi deli cesaret tutabilirdi ki Özal’ı orada?
Komplo teorilerinden sadece biri olarak bakılabilir, benim değerlendirmem. Amma ve lakin, 23 yaşındayken bunları düşünmüştüm 22 yıl önce. Bugün o görüntüleri izlediğimde farklı düşünmüyorum ve kendi kendime konuşuyorum: Ya Özal biliyosaydı o suikastı, ya onun bilgisi dâhilinde yapıldıysa ve o nedenle soruşturmanın devamı getirilmediyse!
İşte o zaman şunu sormak elzem olur: Neden böyle bir şey yapsın ÖZAL?
Hadi bakılım, buyurun bir de buradan yakın: NEDEN?
Suat Oktay Şenocak
"İnSanat Derneği"
suatsh@gmail.com








